Yılmaz Murat Bilican / YBILICAN@aci.k12.tr
Cumhuriyet kurmak, bugünlere taşımak. Hem de hiç kolay olmadı, Önce bir millet yaratmak, millet
olmak gerekiyordu.Yüzyıl başlarında İttihat ve Terakkiyle filizlenmişti
milliyetçi düşünceler, topraklarımızın her şeyden önce “homojenleştirilmesi“
gerekiyordu. 1914-20 yılları arasında Süryani’lere, 1915’te Ermeni’lere yapılan
soykırım, bu doğrultuda yapılmış önemli ve başarılı olmuş projelerimizdi. İmparatorluktan
elde kalan topraklarda tam bir egemenlik sağlamak için, hem nüfus hem de
ekonominin Türk’leştirilmesi şarttı. Kurtuluş Savaşı sonunda, üç buçuk yıldan
sonra işgalden kurtardığımız İzmir’de, nüfusun çoğu gayrimüslimdi ve ekonominin
neredeyse tamamını ellerinde tutuyorlardı. Nooldu? Günlerce yandı İzmir, yangın
sonrası İzmir’in Rum; Ermeni ve levantenlerden oluşan gayrimüslim nüfusundan
kimse kalmadı.
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 91. yıldönümündeyiz.
Tam 91 yıl önce, 29 Ekim 1923’te ilan ettik Cumhuriyetimizi. Kolay olmadı,
dağılmaya yüz tutmuş, 600 yıllık bir imparatorluktan kalan topraklarda adının
başında Türk kimliği taşıyan bir Cumhuriyet kurmak, bugünlere taşımak.
Hem de hiç kolay olmadı,
Önce bir millet yaratmak, millet olmak gerekiyordu.
Yüzyıl başlarında İttihat ve Terakkiyle filizlenmişti
milliyetçi düşünceler, topraklarımızın her şeyden önce “homojenleştirilmesi“
gerekiyordu.
1914-20 yılları arasında Süryani’lere, 1915’te
Ermeni’lere yapılan soykırım, bu doğrultuda yapılmış önemli ve başarılı olmuş
projelerimizdi.
İmparatorluktan elde kalan topraklarda tam bir egemenlik
sağlamak için, hem nüfus hem de ekonominin Türk’leştirilmesi şarttı.
Kurtuluş Savaşı sonunda, üç buçuk yıldan sonra işgalden
kurtardığımız İzmir’de, nüfusun çoğu gayrimüslimdi ve ekonominin neredeyse
tamamını ellerinde tutuyorlardı.
Nooldu?
Günlerce yandı İzmir, yangın sonrası İzmir’in Rum; Ermeni
ve levantenlerden oluşan gayrı müslim nüfusundan kimse kalmadı. Batı
Anadolu’dan kaçıp gelen gayri müslimlerle birlikte yaklaşık 500 bin kişiden bir
anda kurtulmuş olduk. Düşmanı, -başka deyişle- komşularımızı ateş ve kılıçla
denize döktük, kalanlara süre verdik, gidin buralardan dedik, iki ay içinde
tertemiz oldu her yer.
Bununla gurur duyduk.
Kolay değildi milli bir ekonomi yaratmak, önce millet
olmalıydık.
Millet etnik bir kimliğe, ırka dayanmalıydı.
Biz Türk’tük.
Sorun sadece gayrimüslimler değildi, başka kıpırdanmalar
da vardı. Bolşevik devriminden etkilenip, bizdeki karışıklıklardan faydalanarak
sosyalist özlemler içinde olan ve fırsat kollayan komünistler vardı. Seyirci
kalamazdık bu duruma, Komünist Parti mi gerekiyordu, biz kurardık tabi onu da.
Pek uzun ömürlü olmasa da kurduk nitekim.
Sovyetler Birliğinden
gelip örgütlenme çalışması yapmak isteyen 15 Komünist Parti yöneticisini
ise Anadolu topraklarına sokmadık tabi.
Bizim de kendimize göre yöntemlerimiz vardı elbet, hepsi Karadeniz’in karanlık sularını boyladı.
Gayrimüslimler gibi ekonomik bir güçleri olmasa da
Kürt’ler vardı bir de. Tehlikeydiler sonuçta. Bunları bir yere gönderemezdik,
asimile edilmeleri zorunluydu. Direnç gösterenleri ise ezmekten başka çare
yoktu.
Cumhuriyet kadroları çok yönlü çalışmalıydı.
Bir yandan, muhalefete karşı acımasız bir savaş
yürütülmeli, öte yandan yeni bir toplum inşası için, siyasal, sosyal ve
hukuksal düzenlemeler yapılmalıydı.
Kürtler ve eski imparatorluk zamanlarını isteyenler
ayaklanıyordu.
Kılık kıyafet ve şapka kanununa, Cumhuriyetin ilanına
karşı çıkanlara tahammülümüz olamazdı.
İstiklal mahkemelerini kurduk.
Pek “mahkeme” etmeye zaman yoktu, mahkemeye gelenler,
karşı devrimci güçlerdi sonuçta, hepsini
“infaz” ettik.
Kürt isyanlarını bir bir bastırdık.
Dersim’de daha büyük bir direniş vardı. Onlar için daha
büyük bir güç kullanmak zorunda kaldık.
Eşkiyayı dağlarda, saklandıkları mağaralarında uçaklarla
bombaladık. Fareler gibi, deliklerinde öldürdük. Sağ kalanların kızlarını
evlatlık verdik, başka başka şehirlere dağıttık.
Aileleri sürgüne yolladık.
Anadolu Türk olmalıydı
“Tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir
memleket” yaratılmalıydı.
“Vatandaş Türkçe konuş” kampanyası başlattık.
Başka dilleri yasakladık.
İskan yasaları çıkardık, insanları, has Türkler, Kürtler
ve Gayri müslimler olarak üç kategoriye ayırıp zorunlu ikamete gönderdik.
Türk olmayanların bazı mesleklerde çalışmalarını
engelledik.
Bitmedi.
Bir türlü ekonomiyi tam olarak Türk’leştirmeyi
başaramamıştık. 2. Dünya Savaşı’nın zor koşullarında özellikle Istanbul’da
ekonominin can damarları gayrimüslimlerin elindeydi.
Varlık Vergisi Kanunu’nu çıkardık. Yahudi, Rum ve Ermeni
kökenli vatandaşlar birer birer mallarını ellerinden çıkarmak zorunda kaldılar.
Vergisini ödemeyenlerin mallarına el koyduk, mükellefleri toplama kamplarına
yolladık.
Savaş bitti. Bütün dünyada demokrasi rüzgarları esiyordu.
Dünyada Führer, Duçe dönemleri kapanıyordu, bizim de “Milli Şef”imizin modası
geçmişti artık.
Çok partili hayatı yeniden deneyebilirdik. Neydi,
demokrasi filan mıydı onun adı?
Savaşın ağır ekonomik ve siyasi koşulları,
Cumhuriyetimizin tek parti iktidarına karşı öfkeye, o da, liberal söylemlerle
ortaya çıkan muhalefet partisine desteğe dönüştü.
1950’de cumhuriyetimiz, farklı bir siyasi çizginin
yönetimine girmişti. Cumhuriyetin kazanımları tehlikedeydi. Tetikte olunmalı,
kontrol elden bırakılmamalıydı.
Komünizm ve sol, yeni iktidar için de başı ezilmesi
gereken bir tehlikeydi. 1951’de içlerinde aydın ve sanatçıların da bulunduğu
187 kişiyi tutuklayarak, iki kutuplu dünyada yerimizi belli ettik. Aklınıza
gelebilecek bütün yazar, çizer sanatçı takımını Sansaryan Han’da işkence
tezgahından geçirdik.
Nazım mı dediniz? O zaten komünisti, çok önceden içeri
alıp yatırmıştık 12 yıl içerde.
Komünizm tehlikesine karşı Nato’ya girmemiz gerekiyordu.
Kore’de 1000’e yakın mehmetçiğimizin ölüsünü bırakarak
kendimizi iyice göstermiş olduk Batı’ya.
Bu arada, İstanbul ve İzmir’de kalan gayri müslimlere
karşı yeni bir şeyler yapmalıydık. Kıbrıs karışmış, Londra’da görüşmeler
yapılıyordu. Dünya kamuoyunu etkilemek için vatandaşımızın öfkesini ve
desteğini göstermesine ihtiyaç vardı.
Devreye “bizim çocuklar” girdi. “Atatürk’ün evini
bombaladılar” haberinin ardından (bombaladık da azcık) vatandaş sokağa döküldü.
6-7 Eylül olayları diye bilinen iki gün boyunca, öncelikle Rum’lar olmak üzere,
Ermeni ve Yahudi’lerin ev ve iş yerlerini öfkeli kalabalıklar tahrip ve talan
etti. “Durduramadık” ne yazık!
Gayri müslimlerin ciddi bir bölümü de bu olaylardan sonra
terk ettiler memleketimizi.
Bakın “homojenleşmeye” devam ediyorduk. Ah İttihat
Terakki ruhu, sen her yerdesin.
1960 yılına geldiğimizde, çok partili hayata geçişle
beraber 1950 yılında iktidarı bıraktığımız parti, Cumhuriyetimizin varlığı ve
devamı için bir tehlike oluşturmaya başlamıştı. Yukarıdan ve sert bir şekilde
müdahale edilmesi gerekiyordu.
Seçim filan beklemek bize göre değildi, askerler bir
darbeyle yönetime el koydular.
Şehirlerde, aydınlar, sanatçılar, solcular, Atatürkçüler
darbeyi tankların üzerine çıkıp kutladılar.
Devletin korunması ve kollanması görevini bir daha
bırakmamak üzere askerler aldı böylece.
Seçimle gelen ilk başbakanımızı, ve iki bakanını
asıverdik.
Cumhuriyet yine emin ellerdeydi.
Dönem bütün dünyada yumuşama ve demokratik açılım
dönemiydi. Cumhuriyetimiz de bu açılımdan etkilendi. Demokratik içeriği olan
yeni bir anayasa yaptık ve uygulamaya geçirdik. Fakat daha en baştan belliydi
bu anayasa bizim topluma çok da uygun değildi, demokrasi bizim gibi dış ve iç
güçlerin yıkmak için fırsat kolladığı bir ülkeye fazlasıyla lükstü. Bu anayasa
işlemezdi ya da işlemez hale getirilmeliydi.
1964 te Kıbrıs’ın karışıklığını bahane ederek önemli bir
Rum azınlığı daha göndermeyi başardık. 20’ye 20 yasası diye bilinen yasayla,
çok kısa bir sürede, 50 bine yakın Rum bir yıl içinde ülkeyi terk etmek zorunda
bırakıldı. Yanlarında 20 kg eşya ve 20 dolar para alabildiler sadece.
Gayrimüslimlerden kurtulma yolunda önemli bir adım daha attık böylece. Geriye
acıklı birkaç fotoğraf ve anı kaldı, belki inanmayacaksınız ama solcularımız
bile seslerini çıkarmadılar bu duruma.
1970 lere doğru yaklaşırken, çeşitli sıkıntılar yaratacağı
baştan belli olan demokratik haklardan faydalanarak hareketlenmeye çalışan
işçiler ve üniversitelerden yükselen anti-emperyalizm bahaneli gençlik
hareketleri Cumhuriyetimiz için yeni bir tehlike yaratıyordu. Siyasi
istikrarsızlık giderek derinleşiyor, ortalık karışıyordu. Ah şu demokrasi, azı
bile başa belaydı.
Neyse ki ordumuz
“Cumhuriyeti koruma ve kollama” yetkisiyle 12 Mart 1970’te hükümete bir
muhtıra verip iktidardan uzaklaştırdı. Ortalığı karıştıran anarşistler
yakalanıp cezalandırılmalıydı. Kurban lazımdı olup bitenler için, müdahale
ancak böyle taçlanacaktı.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan adlı üç genç
lideri astık.
Cumhuriyetimiz bir kere daha büyük bir tehlikeyi
atlatmayı başarmıştı.
70’li yılların ikinci yarısından itibaren, Komünizm
tehlikesi devam ederken, eski bir tehlike olan İslam’cılar da yavaş yavaş
görünür olmaya başladılar.
Her tarafımız iç ve dış düşmanlarla doluydu. Ekonomi
kötüye gidiyordu.
Düşmanların bir bölümünü kendi olanaklarımızla kontrol
altında tutabiliyor, zaman zaman onları birbirlerine karşı kullandığımız da
oluyordu. E bizim de adamlarımız, milislerimiz vardı.
Ah o, İttihat ve Terakki ruhu...Bizimleydin hep.
Fakat her şeye rağmen işler giderek kötüleşiyordu.
Hem ekonomik, hem yasal düzen sağlayabilmek için, sağlam
bir vuruş gerekiyordu. Bu vuruşun olabilmesi için belli bir hazırlık
gerekiyordu.
1 Mayıs 1977 Taksim,
ardından Kahraman Maraş, ardından Çorum olayları, Konya
Mitingi,
ard arda gelen, gazeteci, sendikacı, siyasetçi
cinayetleri, büyük vuruş için vazgeçilmez olaylardı.
Anarşi, terör, enflasyon, istikrarsızlık, kardeşin
kardeşe düşmanlığı, kan ve gözyaşı dedik ve 12 Eylül darbesine geldik.
Cumhuriyetimizi koruma ve kollama görevi yine askerlere
geçti.
Kimseye acımadık. Cesurduk. Güçlüydük.
On binlerce insanı sorgudan geçirdik. Yakaladığımızı
hapishanelere doldurduk, kaçanları vatandaşlıktan çıkardık, bazıları çeşitli
şekillerde telef oldu, bazılarını astık.
Cumhuriyet için tehlikeli çıban başlarından biri
üniversitelerdi, nefes bile aldırmadık ardından YÖK yasasını çıkardık,
hepsi dümdüz oldular.
Yeni ve sağlam bir anayasa yaptık. Demokrasi
safsatalarına kulaklarımızı tıkadık.
Güneydoğu’da yeniden ısınmaya başlamış Kürt’leri bir
daha, bir daha ezdik.
Kürt mürt yoktur dedik.
Her türlü önlemimizi alana kadar, demokrasi filan
laflarına tıkadık kulaklarımızı.
Cumhuriyetimizi bir daha kurtarmış olduk.
Bitmedi tabi sıkıntılar.
Kürtler bu sefer yeni ve daha gözü kara bir isyana başladılar.
90’lı yıllar boyunca, kimsenin gözünün yaşına bakmadan
acımasız bir savaş yürüttük, kendimize özgü yöntemlerle Kürt’lerin ele
başlarını yok ettik, ekonomik damarlarını kestik, liderlerini yakaladık.
Köylerini boşalttık. Yaktık. Yıktık. Öldürdük. Bok
yedirdik.
Fakat bir türlü bitiremedik.
Yıllardır komünizme karşı bir kalkan gibi görüp
çaktırmadan desteklediğimiz İslamcılar da her tür fırsatı değerlendirip,
palazlanmaya, toplumdan daha büyük bir destek bulmaya başlıyorlardı.
Sivas yangını dedik, Aczmendiler, kafa sallıyolar bakın
filan dedik. (yok canım biz yapar mıyız hiç?)
Aslında her şeye yeniden bir çeki düzen vermek
gerekiyordu.
Fakat askerlerle yapılacak eskisi gibi bir müdahalenin
şartları pek yoktu.
Yeni yollar denememiz gerekiyordu.
2000’li yılların başında, yeni ve pek beklenmedik bir
görüş iktidara geçti. 50’lerde olduğu gibi geçmişi sorgulayarak işe başladı.
Demokrasi filan demeye başladı. Biz zaman zaman sükunetimizi bozsak da,
izlemekle yetindik ama asla kontrolü elden bırakmadık.
Her an tetikteydik, Malatya’da, Trabzon’da olduğu gibi
misyonerler hep takibimizdeydi.
Hrant Dink dersen, nasıl desem, o fazlasıyla hak etmemiş
miydi? Ah İttihat Terakki ruhu...
Bu ruh hep devam etti, kimsenin kaygısı olmasın, önemli
olan, olumsuz bile olsa, her şarta uyum sağlayabilmek, uzun vadede kalıcılığı
yakalayabilmektir. Bu yıllarda, bazılarınızın umutsuzluğa kapıldığı malumumuz,
ama gelip geçici olana aldanmayıp dikkatli bakarsanız, uzun vadede ayakta
kalanın kim olduğunu daha iyi görebilirsiniz.
Nitekim nooldu, vatandaş kendi tarihinin en geniş
katılımlı ayaklanmasını gerçekleştirdi.
Gezi olayları patlak verdi bir anda. Beklenmedik oranda
büyüktü katılım, yoksa ölü sayısı bu kadarla mı kalırdı?
Sonuçta bakın atlatmadık mı? Onu da atlattık.
İktidar kendine dersler çıkardı, bizim dediğimiz çizgiye
kaydı, kendine çeki düzen vermek zorunda kaldı, biraz söylemlerini değiştirdi.
Demokrasi filan laflarını daha az kullanır oldu.
Bugün nedir? Çözüm süreci filan deniyor. Neyin çözüm
süreci olacak?
Son yaşanan olaylara baktınız mı?
Cumhuriyetin ve bizim ideolojimizin nasıl taçlandığını
görmüş olmalısınız.
Nooluyor?
Kobani filan derken olaylar çıktı.
Bingöl’de polisler
kurşunlandı, “teröristler” anında cezalandırıldı. Kimdi gerçekte polisleri
kurşunlayan? Bilemezsiniz. Kimse bilmiyor. Bir mahkeme var ama yayın yasağı
yüzünden kimse bir şey yazamıyor. İşte tam bize göre.
E tamam mesele de o değil zaten. Siz olaya bakın, bir de
yukarıda anlattıklarıma.
Bu kimin zaferi?
Ki ardından Hakkari’de askerler öldürüldü.
Hükümet yeni iç güvenlik yasa tasarısı hazırlıyor. Çözüm
süreciymiş...
Tey tey de tey tey.
Uzattıkça uzuyor yazı.
Demeye çalıştığım şu, demokrasisi hiç olamadı ama
Cumhuriyetimiz sapasağlam ayakta 91 yıldır.
Allah uzun ömürler versin(mi?)
@ymbymb
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.