Hovsep Hayreni
1937-38 Dersim jenosidi artık bütün boyutlarıyla
tartışılırken, Seyit Rıza’nın idamıyla ilgili karanlıkta kalan yönler de
sorgulama konusu oluyor. Bunlardan birisi Seyit Rıza’nın yaşının gerçekte ne
olduğu ve kanunen belirli hangi yaş haddine rağmen nasıl idama götürüldüğüdür.
Bir diğeri idamların ve mezarsız bırakma olayının tam o gece Elazığ’a gelen
Atatürk’le ilişkisi, onun iradesinin rolü meselesidir. Bir öteki, yargı
aşamasında Seyit Rıza aleyhine yürütülen karalama kampanyası ve kullanılan
malzemelerin içyüzü konusudur. Daha başka irdelenmeye değer gizemli noktalar
vardır ve yapılanların özü bazen ayrıntılarda gizli olduğu için bunların elden
geldiğince aydınlatılması yararlı olacaktır.
Bu yönlü kollektif çabalara bir katkı olması için dikkate
değer bulduğum bazı bilgileri paylaşmaya ve değerlendirmeye çalışacağım. T. C.
Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın özür konuşmasından sonra genişleyen tartışmaların
Dersim’le de sınırlı kalmayarak tarihle esaslı ve bütünlüklü bir yüzleşmeye
dönüştürülmesi için fikir bazında söylemek istediklerimi ise, bu ayrıntılar
içine sıkıştırmak uygun olmadığından ayrı bir makaleye bırakıyorum.
SEYİT RIZA’NIN YAŞINA IŞIK TUTAN ERMENİCE BİR BELGE
Bilindiği gibi mahkemede Seyit Rıza’nın yaşı, düzmece
tanık ifadesiyle küçültülmüş ve idam için geçerli üst sınırın altında
sayılmıştır. Bu konuda değişik kaynaklar farklı rakamlar veriyor. Yasal üst
sınır kiminde 75, kiminde 70 varsayılıyor. Seyidin yaşının ne kadar
gösterildiğine gelince, bunun için de 70, 57, 54 gibi değişik rakamlar ifade
ediliyor. Bu yazıyı kaleme alırken, sözkonusu muğlaklık nedeniyle, yasal üst
sınırın 75 olma ihtimalini dikkate almıştım. Öyle olması halinde bile ceza
kanunundaki yaş haddinin ihlal edilmiş olduğunu tanıtlamak üzere… Ancak daha
sonra bir dostumun yönlendirmesiyle internette aramalar yapınca davanın
görüldüğü dönem idam için geçerli üst yaş sınırının 65 olduğunu farkettim.
Yapılan hukuksuzluğu daha da açık ve tartışmasız hale getiren o bilgilere
yazının sonunda yer vereceğim.
Seyit Rıza’nın yaşını gösteren güvenilir kayıtların
yokluğu halinde yakın çevresinden yaşlı kişilere sorulması ve 80′lik bile
gösteren yüz çizgilerine bakılarak vicdani davranılması beklenirken, oğlu
yaşında birinin sözlü tanıklığı geçerli sayılarak mantığa bile sığmayan bir
karar verilmiştir. Seyit Rıza, kendisini idama götürecek düzmece tanıklık
üzerine mahkemede şu anlamlı cevabı verir: “Tanık benim büyük oğlumdan iki yaş
küçüktür. Oğlumdan küçük biri yaşımı belirler ve yasa da bunu kabul ederse,
benim itirazım olamaz…” (1)
Yaşları ileri olan dört kişinin idam cezası hapise
çevrilirken, Seyit Rıza sembol isim olduğu için farklı davranılmıştır.
Tutuklanışından itibaren gazetelere yansıyan resimlerinden bellidir ve başka
kanıt olmadan da yasal sınırı aşan bir yaşta asıldığı kestirilebilir. Ama yine
de doğum tarihinin belirsizliğine sığınarak “ne malum?” diyecek olanlara tarih
içinden o boşluğu dolduracak bir belge gösterebilmek farklı olur. İşte bu
bakımdan önemsediğim ve burada kamuoyuyla paylaşacağım bir yazılı tanıklık var
ki, Seyit Rıza’nın idam edildiği tarihte en az kaç yaşında olduğuna güvenilir
şekilde ışık tutacaktır.
Bu belge bizi Seyit Rıza’nın çocukluğuna götürüyor ve
yılı, ayı, günü ile sünnet düğününe tanıklık ediyor. Yer: Kuzey Dersim’de Lertik.
Tarih: 10 Ekim 1864. Dönemin Dersim liderlerinden Seyit İbrahim, küçük oğlu
Rızo’nun sünnet düğünü vesilesiyle her taraftan gelen misafirlerini ağırlıyor.
Böyle bir ayrıntının nasıl bilindiği ve hem de Ermenice
olarak kaydedildiği biraz hayretle karşılanabilir. Ama gerçek. Seyit Rıza’nın
aile tarihini akla getirecek türden olan ayrıntı, bölgenin siyasi tarihinden
kesitler içinde babasının rolüyle bağıntılı olarak geçiyor. Yazarı Kevork
Halacyan (1885-1966), yararlandığı kaynak ise dayısı Adom Garabedyan’ın
1850′lerden itibaren Erzincan-Balaban yöresi Ermeni halk önderlerinden biri
olarak gözlemlerini kaydettiği elyazılı defterler.
Halacyan’ın çalışmalarının yalnız bir kısmı “Dersim
Ermenileri Etnografyası, I Bölüm” başlığı altında kitaba dönüştürülmüş. Fakat
bu konu kitapta değil, Ermenistan Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü arşivindeki
yayınlanmamış yazıları içinde yer alıyor. İlgili bölümün başlığı “Ermeni ve
Kürt halkları tarihinden sayfalar, Ermeni ve Kürt halklarının dostluğuna dair
hatıralar”.
Bu başlık altında tanıklık edilen gelişmeler esasen
Erzincan, Tercan, Ovacık, Pülümür çevrelerinde geçiyor. Alışılmış genellemeyle
ve kısaca Kürt olarak sözü edilen halk, yazarın da ayrımında olduğu ve
özgünlüğünü her vesileyle vurguladığı üzere çoğunluğu Zazaca konuşan ve
Kızılbaş kültürüyle tanınan Dersimli Kürtler, kendi tabirleri ile
‘Kırmanc’lardır.
Adom Garabedyan 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı’nın
yaptığı düzenlemelerle topraklarını yitiren ve yaşam koşulları ağırlaşan Ermeni
köylüsünün Erzincan-Tercan hattında ağalara karşı mücadelesine öncülük ederken,
Kıği, Palu, Çarsancak, Harput gibi yakın yörelerin benzer tepkilerini
birleştirerek merkezi devlete baskı yapma yönünde arayışa girdikçe yürüttükleri
anti-feodal mücadele ulusal bir nitelik de kazanmaya başlar. Ama bu yalnız
Ermeni halkının değil, merkezi ve yerel otoriteler tarafından ezilen komşu
halkların ve özellikle yakın bulunan Dersimli Kızılbaş Kürtlerin ortak
mücadelesi olarak benimsenir. Adom Garabedyan’ın elyazılı bir çalışmasının
başlığı “Ağaların ve Paşaların İstibdadına ve İşgalci Siyasetine Karşı Ermeni
ve Kürt Halklarının Mücadelesi” şeklindedir.
Diğer yörelerde bu mücadelenin karşısındaki yerel güçler
genellikle Türk-Kürt Müslüman ağa ve beyler olurken, Adom Garabedyan’ın öncülük
ettiği alandaki ezici yerel güç; Dersim Kızılbaş toplumunun bir parçası
sayılan, fakat onun genel duruşundan farklı olarak Osmanlı’ya bağlılık gösterme
yoluyla büyük imtiyazlar edinen Balaban ve Çarekan aşiretlerinin nüfuzlu
liderleri (Gulabi-zade Halil Ağa, Keko’nun oğulları İsmail ve Hasan Ağalar ile
Şah Hüseyin Bey) olur. Bunların feodal zorbalığı karşısında Ermeni köylü
hareketi bağımsız Dersim’in Şıh Hasanan, Abbasan, Haydaran, Demenan, Alan,
Mirakyan gibi direnişçi aşiretleriyle birlik geliştirmeye önem verir.
Bu saflaşma 1855-56 Türk-Rus savaşında tarafların
tutumunu da belirlemiştir. Asker ve sırt hamalı olarak savaşa gitmek istemeyen
Ermeni ve Kürt köylüleri dağlık mevkilere çekilip direniş gösterir. Ruslar
karşısında yenilen Türk ordusu cepheden dönüş sırasında Dersim’i kuşatır, fakat
işgal girişiminde başarılı olamaz. Savaş zamanı devletin işbirliğine çekmek
istediği Dersim liderlerinden Seyit İbrahim bağımsız duruşundan taviz vermediği
gibi savaş sonrası da bu tavrını sürdürerek 1860′larda Ermeni-Kürt ulusal
mücadele birliğinin Dersim’deki en sağlam dayanağı olur. Devamında Osmanlı
devleti çevre yörelerin işbirlikçi beylerine kaymakamlık ve benzeri mevkiler
dağıtarak zayıflamış güçlerini berkitmeye çalışır.
Bu ikinci evrede daha çekilmez hale gelen derebeylerin
zulmü savunmasız köylüleri göçe sevkeder. Bölünmüş idari sınırlar içinde ayrı
ayrı hak aramak imkansız olurken bütün yörelerin şikayetlerini birleştirip
İstanbul’a heyet gönderme fikri gelişir. İşte bu aşamada yöre temsilcileriyle
görüşme arayışına girilince Seyit İbrahim’in Lertik köyü (2) en uygun buluşma
yeri olarak öne çıkar. Geniş temsilciler toplantısı için de küçük Rıza’nın
sünnet düğünü doğal bir vesile yapılır. Bu anlatımın geçtiği pasaj Adom
Garabedyan’ın el yazılı defterinden Kevork Halacyan’ın aktardığı şekliyle
şöyle:
“Bu ve benzeri bir çok fikir ve öneri getirildi bize 1864
güzünde. Dersim’e adam gönderip Reyberlerin Seyit İbrahim ve Çarsancak’ın dağ
köylerindeki Ermeni ileri gelenleriyle görüşme, danışma ihtiyacı duyuldu.
Her zaman olduğu gibi Halcents Seko, Minasents
Milletbaşı, Manugats Manuk Reis, Ğılot’un Hemo, İbrahim ve Karagözlerin Ali bu
iş için görev aldılar. Dersim lideri Seyit İbrahim’in evinde on günden fazla
misafir kalarak, bilahare daha geniş bir gizli toplantı örgütlemek için hesaba
katılan herkesle görüşme ve konuşma imkanı bulmuşlar.
Öyle göze çarpacak bir toplantıyı dikkat çekmeden yapmak
Balaban’ın Surp Toros Vankı’nda yada Dersim’in bağımsız bölümündeki köylerden
birinde mümkün olabilirdi. Balaban tarafı Çarsancak ve Çemişgezek temsilcileri
için çok uzak kalacağından tercih edilmedi. Seyit İbrahim’in önerisi ile
toplantı günü olarak 1864′ün 10 Ekim’i belirlendi. Toplanma yeri yine Lertik.
Vesilesi ise Seyit İbrahim’in küçük oğlu Rıza’nın sünnet düğünü.” (3)
İşte Seyit Rıza’nın sünnet gününe dair ilginç bilgi böyle
bir bağıntı içinde geçiyor.
Devamında yapılan toplantının kararıyla değişik
yörelerden 32 temsilci çıkarılır, bunların 24′ü 1865 Mart’ında Trabzon
üzerinden gemiyle İstanbul’a ulaşır. Fakat istihbarat onlardan hızlı gider,
taleplerini dile getiremeden tutuklanırlar. Pasif toplu girişim böyle
başarısızlıkla sonuçlanıp iki yıl sonra serbest bırakılan temsilciler
alanlarına dönünce yine Dersim’le istişare içinde bu kez radikal mücadele için
örgütlenmeye yönelirler. Nihayet tekrar bir doğal ziyaret vesilesiyle 1868′in 6
Ocak Surp Dznunt (Kutsal Doğuş) günü, Balaban yöresi Xıntsorek köyü (4)
Halacyan Arakel Dede’nin evinde, 8′i Ermeni, 7′si Dersimli Kürt 15 delegenin
katılımıyla yapılan toplantıda “Ermeni ve Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi
Komitesi” doğar. Amaçları ve kuralları belirlenir. Ayrıca hareketin askeri kolu
olarak “Xol” örgütlenir. (5)
Halacyan’ın yazdığına göre 1908′e kadar uzanan bir
mücadele verilir. Ancak somut anlatımları 1884′e kadardır. Dersim’in kuzey-doğu
hatlarında yoğunlaşan bu mücadelenin ağırlıklı hedefi, sırtını devlete
yaslayarak halka zulmeden Balaban aşiret reisi Halil Ağa ve adamları olur.
Anlayış ve yöntemleri eleştiriye değer zaaflar yansıtan hareket, hedeflenen
yerel güçleri kısmen yıpratmakla birlikte fazla yayılıp gelişemez. Dersim’le
bağları pek geniş olmadığı gibi, başka bölgelerin Ermeni ulusal güçlerinden de
kopuk kalır. İleriki felaket yıllarını güçlü karşılamaya yetecek bir zemin
oluşturamaz. Yazık ki öyle bir başlangıç potansiyeli iyi değerlendirilememiş ve
1915′e gelindiğinde Ermeni halkı bağımsız Dersim’le sıkı ittifak halinde yaygın
direniş gücü bulamamıştır.
Öncesi ve sonrasıyla uzun bir anlatıma konu olan o
mücadele sürecinden buraya daha fazla aktarma yapmak yersiz olur. Bu kadarı da
belki asıl konumuzla ilgili değildi, ama sözkonusu bilginin hangi bağlamda
geçtiğinin anlaşılır olması için kısaca değinmekte yarar gördüm.
Konu aslında Halacyan’ın yazılarından özet çıkartma
yoluyla K. Çaçani tarafından Kürtçe bir makaleye de dönüştürülmüş (6) ve ondan
Türkçeye çevrilerek “Milli Kurtuluş İçin Ermeni ve Kürt Komitesi” başlığı
altında çeşitli yerlerde yayınlanmıştır. Ancak bu sadece sözkonusu komitenin
örgütlenme aşamasını ve kuruluş özelliklerini yansıtan kısa bir kesittir ve o
da pek iyi özetlenmiş sayılmaz. 10 Ekim 1864 toplantı tarihi orada da anılmakla
birlikte, vesile yapılan sünnet düğünü bilgisine yer verilmemiş. Çaçani bölgeye
yabancı olduğu için yer isimlerini yörelerinden kopuk ve anlaşılmaz şekilde
geçmiş, bu da onun yazısını referans alanları daha ciddi yanılgılara
sevketmiştir. Öyle ki Mehmet Bayrak konuya değindiği kitabında hareketin
eksenini Dersim’in kuzey-doğu sınırlarından güney-batı sınırlarına kaydırmış.
1864 tarihli toplantının Lertik olan yeri, Çaçani tarafından “Portek” gibi
tanınmaz bir şeye dönüştürüldüğünden olsa gerek, Bayrak tarafından “Pertek”
diye kabul edilmiş. Yazıdaki Balaban yöresi ve Xıntsorek köyü ise (sanırım yine
o birinci hataya bağlı mantık yürütmenin getirdiği yanlışlıkla) Erzincan yerine
Harput’ta lokalize edilmiş. (7) Aynı isimli köy Harput’ta ve başka yerlerde de
var, ama burada bahsedilen Erzincan’a ait olandır.
Asıl konumuza dönersek, Seyit Rıza’nın bu yazılı kaynakta
net olarak görülen sünnet tarihinden hareketle, onun idam edilirken ulaşmış
olduğu yaşı aşağı-yukarı tahmin etmek güvenilir şekilde mümkündür. Sünnet
edilirken iki yaşında olsa idam tarihinde 75′i, yedi yaşında olsa 80′i bulur.
Bu da onun aile çevresi, dostları ve halkının paylaştığı yaygın kanaati
fazlasıyla doğrular. Seyit Rıza’nın biyografisini veren çeşitli yazılarda
“doğum tarihi kesin bilinmemekle beraber 1862 yada 1863 olabilir” denmekte.
Bölgenin eski geleneklerinde çocuklar 1-2 yaşlarında sünnet ediliyor değilse
eğer, doğum tarihinin daha gerilere uzandığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu hesap, yapılan hukuksuzluğu gösterme bakımından, o dönem
idam için üst yaş sınırının 75 olduğu varsayımına bile yanıt veriyor. Ama
girişte belirttiğim gibi 75 ve 70 varsayımları temelsiz. Davanın görüldüğü
tarihte mahkemeyi bağlayan Türk Ceza Kanunu(TCK)’nun 56. maddesine göre bu
sınır 65′dir. 1.3.1926 tarihinde kabul edilen 765 sayılı TCK, yürürlükten
tamamen kaldırıldığı 2005 yılına kadar bir çok defa kısmi değişikliklere
uğratılmış. 56. madde ise ilga edildiği 6.7.1960 tarihine kadar küçük rütuşlar
dışında esasen hep aynı kalmış. 1933, 1936 ve 1953 yıllarındaki değişiklikler
bu maddede idam cezasının hapse çevirilmesini öngören alt ve üst yaş hadlerini
hiç etkilememiş, sadece hapis sürelerini yeniden düzenlemiştir. İnternette eski
TCK’nun başından sonuna kadar geçirdiği bütün değişiklikler tek tek tarihleri,
sayıları ve tam metinleri ile mevcut. Davanın görüldüğü 1937 yılı itibariyle
ilgili maddenin yürürlükteki metni şöyledir:
“Madde 56 – (11/6/1936 tarih ve 3038 sayılı Kanunun
hükmüdür.)
Suçu işlediği zaman on sekiz yaşını bitirmiş olup da
yirmi bir yaşını bitirmemiş ve hüküm zamanında altmış beş yaşını geçmiş olanlar
hakkında ölüm cezası yerine otuz sene ağır hapis ve müebbed ağır hapis yerine
yirmi dört sene ağır hapis cezası hükmolunur.
Sair hallerde cezanın altıda biri indirilir.” (8)
Burada bir başka yanlış varsayımı da düzeltmekte yarar
var. Seyit Rıza’nın küçük oğlu Resik Hüseyin’in de yaşı büyütülerek idam
edildiği belirtilirken genellikle alt yaş sınırının 18 olduğu varsayımından
hareket ediliyor. Gerçekte o dönem yaş hadlerini düzenleyen birden fazla madde
vardır ve yukardaki 56. madde “18 yaşını bitirmiş olup da 21 yaşını bitirmemiş
olanlar” için idam yerine 30 yıl hapis öngörürken, 55. madde ise “15 yaşını
bitirmiş olup da 18 yaşını bitirmemiş olanlar” için idam yerine 15 yıldan 20
yıla kadar hapis öngörmektedir. Bu iki kademeli alt yaş sınırlamasına göre
düşünülürse Resik Hüseyin’in 16-17 olan yaşının yalnız dahil olduğu
kademeden değil, daha üst kademeden de
yukarı atlatılmış olduğu ortaya çıkar.
56. maddenin 1960′da yürürlükten kaldırılması da
ilginçtir. Celal Bayar’ın tornu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali bir 27 Mayıs
sempozyumunda dönemi irdelerken 11 Temmuz 1960 tarihli söz konusu ilga
kararının esasen dedesini idam edebilmek için alınmış olduğunu söylüyor. “Çünkü
TCK’nda idam cezasına 65 yaş sınırı vardı” diyor. (9)
Tarihin cilvesi işte. Aynı madde geçmişte onu ihlal
edenlere de lazım olurken bu kez darbeciler “mevzuat engelse kaldırırız”
demişler. Seyit Rıza’yı o yaş haddinin en az on yıl üzerindeyken idama gönderen
hükümetin başında Celal Bayar vardı. Tam idamlar üzerine bölgeye gelen
Atatürk’ün ardından o da yetişmiş ve Singeç köprüsünü hizmete açma paravanı
altında devletin siyasi-askeri diğer ağır topları ile birleşerek muzaffer
komutanlar gibi gövde gösterisi yapmışlardı.
1960 Darbe yöneticileri son ana kadar da Bayar’ı asmaya
niyetliymiş, ancak belli etkenler (bir iddiaya göre en çok da Papa’nın
Vatikan’dan elçi olarak gönderdiği bir kardinalin Bayar lehine çabası)
caydırıcı olunca daha önce kaldırmış oldukları maddeyi bir şekilde tekrar
geçerli sayarak onu idamdan muaf tutmuşlar. 16-17 Eylül 1961′de devrik başbakan
Adnan Menderes ile iki bakanının idam edildiğini bildiren tarih kayıtları,
devamında şöyle diyor: “Milli Birlik Komitesi, 65 yaşını aşan Celal Bayar ile
idam kararları çoğunlukla alınan öteki hükümlülerin cezalarını müebbede
çevirdi”. (10)
SEYİT RIZA’LARIN İDAMI VE MEZARSIZLIĞI HANGİ YÜKSEK
İRADENİN ESERİ?
1937 Kasım ayı ortasında Atatürk’ün bölgeye yapacağı
ziyarete yetiştirilmek üzere apar topar gece yarısı mahkemesiyle asılan Seyit
Rıza ve arkadaşlarının nasıl bir yargı komedisinden geçirildikleri İ. Sabri
Çağlayangil’in anlatımı sayesinde biliniyor. Dersim tartışmaları
alevlendiğinden beri Çağlayangil’in tanıklığı birçok yerde yayınlandı. Bütününü
tekrar buraya aktarmak gereksiz olur. Ancak son durumda özellikle Atatürk’ün
rolü tartışma konusu olup devletçi refleksler onu temize çıkartmaya odaklandığı
için başka hususların yanında bu ziyaret ve idam safhasını da iyi bir mantık
süzgecinden geçirmek gerekir.
Çağlayangil diyor ki “Biz mahkemenin kararını Atatürk
gelmeden önce vermesini ve geldiğinde Seyit Rıza meselesinin kapanmış olmasını
istiyorduk! Ben bunu sağlamak için hükümet tarafından buraya gönderilmiştim”.
Kendisini acil görevle bölgeye gönderenin Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer
olduğunu ve “Beyaz donlu altı bin doğulu vatandaşımız Elazığ’a dolmuş,
Atatürk’ten Seyit Rıza’nın hayatını bağışlamasını isteyecekler. Bunların
Atatürk’ün karşısına çıkmalarına meydan vermeyelim” dediğini belirtiyor. (11)
İşin mantığı bu ise, sözkonusu istihbaratın Atatürk ile
paylaşılmamış olması mümkün değildir. Dersim harekatının birinci aşaması
tamamlanırken bölgeye teftiş gezisi yapmak isteyen Atatürk, hem öyle tatsız bir
kitle baskısıyla karşılaşmamak, hem de “devletin gücünü” daha iyi hissettirmek
üzere, idamların kendi ziyaretinden önce kotarılmasını bizzat tercih etmiş
olmalıdır. Bunun böyle olduğu,
idamlardan hemen sonra Elazığ tren istasyonunda Atatürk’ü karşılayan Çağlayangil’in
olayı ona rapor ediş tarzından bellidir. Orada Atatürk’e sürpriz gelen bir
durum yok. Bilgisi dışında yalnız bir fotoğraf işgüzarlığıyla karşılaşır, ki
sakıncalı bulduğu o durumu derhal gidermeye yönelik tavrı da, aşağıda okunacağı
üzere, bu yok etme olayına hangi boyutta kendi irade ve ağırlığını koymuş
olduğunun resmidir.
Dahası Çağlayangil’in anlatmaktan imtina ettiği başka
hususlar da olabilir. Kırmanciya Beleke Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Serhat
Halis’in “Gizlenmek istenen tarihi gerçek: Mustafa Kemal Sey Rıza Görüşmesi”
başlıklı makalesinde (12) dikkat çektiği gibi, 14 Kasım gecesi Elazığ’da
bulunan Atatürk’ün kendisine diz çöktürme maksadıyla idamından hemen önce Seyit
Rıza ile gizli bir görüşme yapmış olması da kuvvetle muhtemeldir. Gerçi bu
şimdilik kesin kanıtlanabilir olmaktan uzak; ama o gece Atatürk’ün Elazığ
yakınındaki Yolçatı istasyonuna varmış bulunması, treninin kör makasa alınıp
beklemesi, Seyit Rıza’nın mahkemeden iki adımlık idam yerine ciple götürülmesi
ve diğer mahkumlardan sonra asılması gibi hususlar dikkate alındığında, cipin
onu önce Atatürk’le görüşmeye götürmüş olduğunu düşünmemek elde değil. Maksadın
hasıl olmadığı durumda öyle bir görüşmenin sır olarak saklanması da doğaldır.
Çağlayangil’in idamlar infaz edilinceye kadarki tanıklığı
bir çok yerde yayınlanırken, sonrasına dair anlatımı basına pek yansımamış,
biraz gölgede kalmıştır. Şöyle bir girişi var: “Fakat biz bu işleri belki
zamanında halledemeyeceğiz diye Atatürk bir gün sonra Elazığ’a geldi. Treni
gece kör makasa çekmişler, uyuyormuş, kendisini uyandırmamışlar…” (13)
Bu ifade çok belirgin gösteriyor ki Atatürk Elazığ’a
gelirken orada “halledilecek işler”den haberdar. Sonra Çağlayangil vagonda
onunla görüşmesini anlatıyor. İdam edilenlerin sehpada sallanırken çekilmiş
fotoğraflarını gören Atatürk’ün teşhir amaçlı bu işgüzarlığa kızdığını, onları
negatifleriyle birlikte imha etmeleri için emir verdiğini, kendisinin koşup bu
emri yerine getirdiğini, kenara ayırdığı iki örnekten birini Atatürk’e verip
birini onun müsadesiyle kendine sakladığını belirtiyor.
Bu anlatımın biri yazılı, biri sözlü iki varyantı var.
Çağlayangil’in yazılı anılarında Atatürk’ün tepkisi adeta saf insani bir
kaygının ürünü gibi okunmakta:
“Bu sırada Atatürk seni çağırıyor dediler. Gittim,
kahvaltı ediyorlardı. Bana bir resim gösterdi. Seyit Rıza’nın sehpada
sallanırken resmi çekilmiş.
-Bu resim ne emniyet müdürü, dedi.
-Haberim yok, dedim.
-Öyleyse maiyetine hakim değilsin, dedi ve ekledi.
-Çabuk git bu resmin negatifini bul, basılanları imha et.
Gittim araştırdım. Bizim Macar Mustafa sivil polisimiz
ben idam yerinden ayrılırken bizzat resim çekmiş. Bir yerlerde bastırmış ve
Şükrü Kaya’nın yaverine vermiş. Şükrü Kaya da Atatürk’e iletmiş. O kısa
konuşmada anladım ki, Atatürk bu olayları detaylı olarak bilmiyor. Bu tür
olayları da sevmiyor…” (14)
Kayırmacı şekilde yazılmış bu muğlak ifadeler bir şeyleri
gizler gibi. Neyse ki aynı Çağlayangil’in yine kendi ağzından alınmış ses kaydı
bulunan röportajındaki anlatımı o örtüyü biraz kaldırıyor:
Macar Mustafa, Şükrü Kaya’nın yaverine, ‘Astık herifleri’
diye resimlerini vermiş. O da kahvaltıda Atatürk’e göstermiş. Atatürk, fena
halde sinirlenmiş, beni çağırdı. Nedir bu rezalet? dedi. Bütün Kızılbaşları
ayaklandırır bu resim. Herif seyyit. Peygamber sülalesinden, dedi. Öyle
sümükleri akmış beyaz sakalıyla, dedi. Git, derhal imha et, dedi. Jandarmadan
negatiflerini bul, dedi. Gittik, bulduk jandarmadan negatifleri imha ettik…”
(15)
Ancak konuyu kendisinden dinlemiş bir yakın dostu bu işin
aslını ve fotoğraf imhasının mantığını biraz daha farklı aktarıyor. Buna da
Çağlayangil’in anlatımının üçüncü varyantı diyebiliriz. Şimdi bu tanıklığı
yapan gazeteci-yazar İsmet Bozdağ’a kulak verelim:
“Dostum İhsan Sabri Çağlayangil, olayın bundan sonrasını
bana başka türlü anlatmıştı; yayımlanan hatıralarına başka türlü geçirmiş!..
Bana anlattığında: İdam edilenlerin resimlerini kendisi çekmişti; kitabında,
bir arkadaşının çektiğini ve kendisinin Atatürk’e götürdüğünü belirtiyor. Ben,
hatasını hafifletmek için yazdırırken değiştirdiğini sanıyorum. Olayı anlatışı
şöyleydi:
-Baktım, bir tarih içindeyim!.. Ürperdim. Birden olayı
belgelemek geçti aklımdan. Hemen koşup Macar Mustafa’nın fotoğraf makinesini
aldım ve asılanların birer fotoğrafını çektim. Şehrin tek fotoğrafçısını
uyandırıp filmi banyo ettirdim ve ikişer kopya bastırdım. Kopyaların birini
Atatürk’e verecek ‘Emriniz ifa edilmiştir’ diyecek; öteki kopyayı da kendime
saklayacaktım.
Atatürk’ü getiren tren, istasyona girdi. Trende yaveri
görüp Atatürk’ü sordum: ‘Kahvaltısını yapıyor, haber vereyim’ dedi ve biraz
sonra beni vagona aldı. Atatürk, hala kahvaltı masasındaydı. Gece yarısı
başlayan mahkemeyi, alınan kararları, Seyit Rıza’nın son sözlerine kadar her
şeyi özetledikten sonra, resimleri uzattım:
-İşte idam edilenler!..
Gazi, resimlere şöyle baktı ve bana gözlerini hışımla
dikerek sordu:
-Kim çekti bu resimleri?..
-Bendeniz paşam!..
-Negatifler nerde?
-Odamda paşam!..
-Başka kimsede bu kopyalardan var mı?
-Hayır efendim…
-Şimdi gidip odandan negatifleri alıp geleceksin… Şimdi, hemen!..
Neye uğradığımı bilemeden vagondan çıktım. Koşup odamdan
negatifleri alıp vagona döndüm… Atatürk, aynı koltukta oturuyordu. Negatifleri
ve kendim için ayırdığım kopyaları uzattım. ‘Hepsi bu kadar efendim’ dedim.
Gazi negatifleri, bir bir gözden geçirdikten sonra,
masada duran kahvaltı tepsisine attı ve çakmağı ile tutuşturduktan sonra bana
döndü:
-Gençsin!.. İyi düşünce ile ve belki de tarihe vesika
olur fikri ile bu resimleri çekmişsin!.. Düşünmemişsin ki, bu resimlerini
çektiğin insanlar toplumun liderleri… ‘Yürüyün!’ demişler, binlerce insan
gözünü kırpmadan peşlerine düşüp ölüme atılmışlar!.. Çocuk!.. Bunlar bayrak
adam; bunlar bayrak!.. Senin çektiğin bu resim, ellerine geçse, bu bölge
yeniden isyana kıyam eder… Sen, hem ateşi söndürmüşsün, hem küller arasındaki
kıvılcımlardan yeni bir ateş tutuşturmaya çalışıyorsun!.. Bu olay, kulağında
küpe olsun… İnsan yaptığını bilmeli… Yorgunsundur, hadi şimdi git dinlen!..
İşte Atatürk bu!..
Böyle demişti, İhsan Sabri Çağlayangil dostum bana… Ben
de olduğu gibi yazıya döktüm.
Bu yazdıklarımın incelenmesinden, bir kitap daha
yazılabilir… Fakat bu kitabın, okuyucularımın düşünceleri içinde yazılmasını
daha yararlı buldum.” (16)
İsmet Bozdağ’ın bu yazdıklarındaki samimiyetine inanmamak
için bir neden yok. Yakın dostunu yalancı çıkartmaya çalıştığı söylenemez.
Fotoğrafları çekenin kim olduğu önemli de değil. Atatürk’ün tepki nedenine
gelince, Çağlayangil bunu bir bakıma onun teşhir edicilikten duyduğu
rahatsızlık gibi gösterse bile, esas kaygısının o yolla bölge halkında
körüklenecek isyankarlık olduğunu açık ediyordu. İsmet Bozdağ’ın yaptığı
tanıklık ise sorunun aslında bütünüyle bu kaygıda düğümlendiğini ve
bayraklaştırmayı önlemek olduğunu gösteriyor. Harekat boyunca amigo basın
aracılığıyla Seyit Rıza ve arkadaşları hissesine yağdırılan hakaretler, rencide
edicilikten kaçınma gibi bir duyarlılık taşınmadığının kanıtlarıdır.
Bölge halkı o dönem büyük çoğunluğuyla okur yazar
olmadığı için yazılanların vehameti pek önemsenmezken, darağacında sallanan
cesetleri gazetelerde basmanın görsel etkisi biraz olsun önemsenmiş ve infial
yaratmamak için bundan kaçınılmış olabilir. Ama eğer bu hususu idam edilenlerin
cesetlerinin de yok edilmesiyle birlikte düşünürsek, Atatürk’ün hassasiyetini
nasıl okumamız gerekir? Asılan liderlerin acı verici görüntülerini teşhir
etmekten insani anlamda bir kaçınma mı? Böyle bir duygudan azade olarak teşhir
ediciliğin yaratacağı tepkiden korku mu? Yoksa bunun o günkü muhtemel
yankısından da öte geleceğe uzanacak manevi etkilerini hesaba katan uzak
görüşlü bir temkin mi? Bunun takdirini herkes istediği gibi yapabilir. Ama
kimse fotoğrafları imha ettiren Atatürk’ün cenazeleri kaybettirme konusuyla
ilgisi olmadığını ileri süremez.
Çağlayangil anılarında bu hususa hiç değinmiyor, fakat
Atatürk idamların tam üzerine geldiğine göre, resimlerde gördüğü cesetlerin ne
yapıldığını da sormuştur herhalde. Velev ki önceden bunun talimatını da kendisi
vermiş olmasın; hiç değilse yerinde teftiş yaparken bu konuyla ilgilenmediği ve
habersiz kaldığı düşünülemez. Nasıl ki fotoğraflar anında kendisine intikal
etmişse, cenazelerin ne yapıldığı da bilgisine arz edilmiş veya henüz
bekletilme durumundaysa ‘ne yapalım?’ diye fikri alınmış olmalıdır. Bundan
hareketle en azından o halletme tarzıyla hemfikir olduğu yada bir itirazının
olmadığı söylenebilir. İdam edilenlerden geriye resim bile bırakmamayı önemseyen
bir zihniyet, mezar mı bırakır?
İsmet Bozdağ’ın yeterince anlaşılır şekilde ortaya
koyduğu manevi hatıra silme düşüncesini fotoğraf konusundan cenazelerin
akibetine uzatırsak, işte onun “fazlasını ben söylemeyim, okuyucu kendisi
tasavvur etsin” demeye gelen son sözünün sırrına ulaşırız. Atatürk’ü yüceltme
eşliğinde verilen mesajın özü şudur: “Hükmünü her yere tanıtmak ve baki olmak
istiyorsan eğer, sana itaat etmeyenleri öyle ezecek, sembol isimlerini öyle yok
edeceksin ki, geleceğe bir hatıraları bile kalmasın, üzerinde ağlanacak
mezarları bile olmasın, bir miktar zürriyetleri devam edecekse bile korku
iliklerine kadar işlesin ve bir daha asilik akıllarından geçmesin!”.
Mezarsız bırakmayı akıl ettiren ruh budur. Öne çıkan isim
olarak Seyit Rıza hakkındaki hüküm; kanunen belirli yaş haddini aşmasına rağmen
ibret vericilik adına canını almak olurken, ilerde ziyaretgaha dönüşeceği
kaygısıyla bir mezarının olmasına da müsade etmemek olmuştur. Ama daha korkunç
olan, böyle hukuksuz bir tasarrufun, ne yazılı ne sözlü, ne resmi ne de
gayrı-resmi hiç bir açıklamaya konu edilmeden, sessiz sedasız kullanılmasıdır.
Bu öyle derin bir sırra dönüştürülmüş ki, yetmiş küsür yıl sonra devlete
yapılan çağrılar, en yetkili makamlara yazılı başvurular bile duymazlıktan
geliniyor, havaya ıslık çalınıyor.
Bir devletin mahkeme kararıyla infaz ettiği insanların
naaşlarını yok edip yıllar sonra bile hiç bir açıklamaya kendini mecbur
hissetmediği dünyanın neresinde görülmüştür? Sır olarak kalan o cansız bedenler
ne yapılmış, gizlice bir yere mi gömülmüş, yakılıp külleri mi saklanmış, her ne
edilmişse devletin gizli kayıtları içinde muhakkak bir yeri vardır. Bunun
ortaya çıkarılması ve Dersim içinde anıt mezarlarının yapımına imkan tanınması
devlet adına özür lafını havada bırakmamanın ilk şartı sayılır.
SEYİT RIZA’YI KARALAMA MALZEMESİ YAPILAN MÜSADERE EDİLMİŞ
ERMENİ KÜLTÜR DEĞERLERİ
7 Ekim 1937 tarihli Ulus gazetesi Seyit Rıza’nın
yakalanmasından sonra onun “çadırında” ele geçirildiğini öne sürdüğü çoğu
Ermeni-Hristiyanlık eseri eşyalardan söz ederek onu “DİN HOKKABAZI” diye teşhir
etmeye çalışmış, diğer Kemalist gazeteler de benzer yayınlar yapmışlar.
Ulus’un haberinde “Hayali en geniş olanlar bile, şu din
hokkabazı Seyid Rıza’nın çadırında Ermenice kitaplar, Almanca lügat, çeşid çeşid,
boy boy, renk renk istavroz, üzerinde Ermenice yazılar olan taçlar, içinde
İsa’nın başparmağının kemiği olan eizzei nasara’dan birine aid bir kutu, diş
tedavisi için bir kerpeten serisinin bulunacağını nasıl tahmin edebilir?”
denildikten sonra bir yığın uyduruk iddiayla rencide edici yorumlar yapılmış.
Dökümü yapılan bazı eşyalar ve yorumları şöyle:
“Ermenice kitaplar ve Almanca diksiyoner:
Seyid Rıza’nın çadırında bir sürü Ermenice kitab
çıkmıştır. Bunlar, en çok din kitaplarıdır. Bir kaç şiir kitabı da vardır. Bu
kitapların ele alınmış, okunmuş olduklarına dair birçok deliller var.
Sayfalarının içlerinde bazılarına işaretler yapılmıştır. Notlar vardır. Yarıda
kalanların kenarları bükülmüştür. Almanca lügate gelince: Seyid Rızanın
yakınları, şeyhin bu büyük kitabı -lügat gerçekten beşyüz sayfadan fazladır-
ancak başı pek sıkıya geldiği zaman açıp
okuduğunu söylüyorlar.
İstavrozların hikayesi:
Rivayete göre Seyid Rıza; gümüş, altın kaplama, demir ve
çeşid çeşid maden, muhtelif boylarda, üzerinde türlü türlü resim olan
istavrozları, bir talandan sonra ele geçirmiştir. Her eline geçeni istismarı
pek iyi bilen Seyid Rıza, bu istavrozları da her bir ucunda saadet getiren bir
vasıta, sıhat, para, kuvvet ve hayat dağıtan birer kaynak halinde kullanmıştır.
Her derde deva taç:
Masallarda bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir arab
vardır. Efsanenin kahramanı başı sıkıya gelince elindeki tavus tüyünü yakar,
karşısında çıkan araba bir saniyede saraylar yaptırır, Hind’den, Çin’den
haberler alırdı. Seyid Rıza da bu arab yerine kendisine bir taç bulmuş ki,
başına giydiği zaman fena giden bütün işler düzelirmiş. Bu tacın üzerinde
ermenice bazı yazılar vardır. Tacı kim yaptırmış ve neden yaptırmıştır? Malum
değil… Fakat onun da bir talan malı olduğu besbellidir.
Cumhuriyet kuvvetleri kendisini sıkıştırmaya başladığı
zaman, şeyh, başına bu süslü demir kavuğu geçirmiş ve gece gündüz çıkarmadığı
halde cumhuriyet adaletine hesab vermekten kurtulamamıştır. Taç ele geçtiği
zaman Seyid Rıza’nın başına uygun gelmemiş olacak ki, bir köşesi
genişletilmiştir.”(17)
Daha fazlası da olan bu suntursuz yalanlarla
Cumhuriyet’in nasıl bir “medeniyet” savaşı verdiğinin propagandası yapılmış.
Sayılıp dökülen eşyaların nerede ve nasıl ele geçirildiği
belli değil. Ama haberdeki bazı ayrıntılara bakarak bunların hiç değilse bir
kısmının Halvori Surp Garabed Vankı’na (18) ait eşyalar olduğunu ve asker
eliyle oradan müsadere edilip Seyid Rıza hissesine yazıldığını tahmin
edebiliriz.
Zira Halvori Vankı Seyit Rıza’nın yaşadığı mıntıkada hem
Ermeniler hem de Kızılbaş Kürtler tarafından kutsal sayılan, kendi azizlerine
ait “masunk” (beden kalıntısı) bulunduğuna inanılan ve kurbanlarla ziyaret
edilen bir mekandır. Ermeniler bir efsaneye bağlı olarak manastırda Surp
Garabed’in (19) sağ kolunun gömülü olduğuna inanırlarmış. Zamanla Kızılbaşlar
da İmam Hüseyin’in bir parmak kemiğinin burada saklı olduğuna inanır olmuşlar.
M. Kalman bunu şöyle yorumluyor:
“Surp Garabet Vank’ı Alevi Kürtlerince de kutsaldı. Çünkü
Ermeniler, manastırda Hazreti Ali’nin çocuklarından Kerbela’da öldürülen
Hüseyin’in orta parmağının uç kısmının bulunduğunu söyleyerek altı çeşit
renkli, üzeri özel bir koruyucuyla -mumya gibi- korunan bu kemik parçası
aracılığıyla manastırlarının kutsal bir yer olarak görülmesini sağlamışlardır…
Hangi Ermeni bu hileyi düşünmüşse son derece akıllıcaymış. Halk kutsal olarak
bildiği yerlere dokunmuyor.”(20)
Mümkündür ki geçmişte yaşanan hırsızlık olayları üzerine
bir daha kimse manastırın eşyalarına dokunmasın diye böyle bir söylentiyi
Ermeni din adamları uydurmuş ve Kızılbaş Kürtler de inanmış olsun. Yine
mümkündür ki manastıra eskiden Ermeni olarak bağlı bulunan bir kısım yerliler zamanla
Kızılbaş Kürt kimliğine bürünüp oranın mucizeler yarattığına dair eski
inançlarını bu kez Surp Garabed yerine İmam Hüseyin adına adapte etmiş
olsunlar. Bunun nasıl olduğunun fazla önemi yoktur. Konumuz açısından önemli
olan, Seyit Rıza şahsında “din hokkabazlığı” karalaması yapanların bu yerel
inanışlara paralel, fakat Hz. İsa’ya mal edilen bir “parmak kemiği”nden söz
etmeleri. Haberin ayrıntısında yapılan tasvir bunun ne kadar dönüştürülmüş bir
şey olduğunu hemen ele veriyor:
“Seyid Rıza’nın çadırında bulunan eşya arasında İsa’nın
baş parmağının kemiği vardır. Bu baş parmak, kapalı bir kutu içindedir. Kutu
hiç açılmamıştır. İçinde ne olduğu malum değildir. Fakat Seyid Rıza buna bir
hikaye uydurmakta gecikmemiştir: elinde İsa’nın
bu parmağı olan kabilesine, İsa ümmetinden gelecek bütün kötülükleri de
önlemiştir” (21)
Kendi kendini yalanlayan bu tuhaf iddia farklı
ihtimalleri akla getiriyor. Belki sözü edilen türden bir kutu hiç ele
geçirilmemiş, fakat Vank’ta o türden birşey olduğu bilgisinden hareketle
eşyalar içine bir kutu eklenerek Hz. İsa adına bu haber uydurulmuştur. Belki de
ele geçirilen eşyalar içinde neyin nesi olduğu bilinmeyen bir kutuya böyle bir
yakıştırma yapılmıştır. Zira “hiç açılmamış, içinde ne olduğu malum değil”
sözleri boş bir şeyden bahsedildiğini ele veriyor.
Gazete haberinde ismi geçmeyen Vank’ın dava
iddianamesinde genişçe konu edilmesi de ilginçtir. Bu durum devletin Vank’ı çok
iyi tanıdığını ve içinde ne var ne yoksa bildiğini gösteriyor. Bakın
iddianamede neler yazılı:
“Seyit Rıza’nın Sosan kalesine yakın Vank isminde bir
köyü vardır. Bu köyün müstahkem kilisesinde alt tarafı gümüş savatlı, üst
tarafı altın yaldızlı tahminen iki kilo sikletinde bir haç vardır. Bu haçın
ortasında muhaddep bir cam içinde fındık tanesi kadar bir nesne vardır. Bu
nesne İmam Hüseyin’in baş parmağının kemiğidir. Dersimli çapulcu başı
sıkıştıkça bu haçtan istiane için kiliseye girer, huzu ve huşu ile haçı öper,
hamlinde müşkilat çeken kadın, derdi devasız kalan hasta gene Vank’a gider,
papaza yalvarır ve haçı öper. Seyit Rıza bile hastalandıkça bu kiliseyi ziyaret
etmiştir. Bir köy papazı kim bilir ne vakitten beri bütün Dersim’e böylece haça
tapmayı öğretmeye uğraşıyordu. İzzettin İlter’in bir tahta kutu, bir çocuk
takunyası ve bir de fener pili ile Dersim içinde yaptığı marifetleri burada
nelere inanılabileceğinin başka bir misali olmak üzere tekrar hatırlayabiliriz.
Hala Erkan ağacı tuhaflıklarına inanan fikirsizler içinde viyalıktan çıkan
yalanlara kapılanların bulunması da mümkündür. Bu propagandalardan sonra
çapulcuların hissiyatını muayyen istikametlere tevcih edebilmek artık
kolaylaştığından tasavvurdan fiiliyata geçilmiş ve cemaatların faaliyeti
başlamıştır. Dersimin isyan tarihi sadece bu cemaatların hazırladığı bir eser,
bir çapulnamedir(…)”(22)
Bu minvalde eylemler sayarak devam eden iddianame
Dersim’i yargılayan zihniyetin bazı parametrelerini çok güzel sergiliyor.
Üstüne yorum yapmak gereksiz. Fakat özellikle dikkat çekmek istediğim,
iddianamenin Vank’daki haç ile içindeki başparmak kemiği tasviri ve ardından
bir tahta kutu ile Dersim’de ne marifetler yapıldığına dair sözleridir. Bu
satırlar ve “başı sıkıştıkça” vb tabirler, Ulus gazetesinin Seyit Rıza’ya
atfettiği eşyalarla ilgili yakıştırmalarının iddianameden kes-kopyala-yapıştır usulü
devşirilmiş veya zaten savcı-asker eliyle servis edilmiş olduğunun inkar
edilemez kanıtlarıdır. Haberde Vank’ın sözünün edilmemesi ise kitaplardan
haçlara, kutudan taça her şeyi Seyit Rıza’ya mal etme amacının mantıki
gereğidir.
Seyit Rıza’nın emirberi F. Doğan döneme ilişkin sözlü
tanıklığında tıpkı iddianamedeki adlandırma gibi “Vank Kilisesi” diye andığı
Halvori manastırından ve keşişinden söz ederek şöyle devam eder:
“Bu keşiş, çok güvenilir birisiydi. Seyit Rıza’nın önemli
evrakları ve parası hep ondaydı. İsyan sırasında keşiş emaneti olduğu gibi
korudu. Fakat asker keşişin oğlunu yakalayıp işkenceyle konuşturuyor. Sonra da
gelip evraklarla paralara el koyuyor. Ardından Vank Kilisesi’ni yakıp yerle bir
ediyor. Ama söylenene göre kıymetli emanetlerin bir kısmı hala belli yerlerde
gömülüymüş.”(23)
Bu bilgilerden hareketle, gazete haberinde sayılıp
dökülen Ermenice dinsel kitap, haç, taç ve benzeri eşyaların tamamen veya büyük
çoğunlukla Vank’tan müsadere edilmiş olma ihtimali kuvvetlidir. Bunun yanında
keşişin oğlunun gösterdiği yerden Seyit Rıza’nın emanetleri arasında ele
geçirilmiş bir iki kitap da olabilir.
Başka bazı Dersim seyitleri gibi Seyit Rıza ile de yakın
tanışıklık ve görüşmelerinden söz eden Kevork Halacyan, onun babası Seyit
İbrahim’den devraldığı bir kısmı eski el yazması çok sayıda Ermenice eserleri
kendi denetimindeki gizli bir yeraltı geçidin “Mübarek” denilen özel bölümünde
titizlikle sakladığını belirtiyor. Aşiretler arası anlaşmazlıkları giderme,
tarafları barıştırma yada direniş için ortak karar alma gibi durumlarda bu
kitaplardan birinin ortaya çıkarılıp üzerine yemin edildiğini anlatıyor. (24)
Bunların hangi devirlerden nasıl miras kaldığı ayrı bir
sorun, fakat bir çok vesileyle varlıklarından söz edilmesi dikkate değer olup,
devletin Seyit Rıza’ya ait gösterdiği kitaplardan bazıları pekala o gizemli
mirasın parçası da olabilir. İster manastıra, ister seyitlere ait olsun
bölgeden müsadere edilmiş o eserlerin yerel tarihe ışık tutacak nitelikte
bilgiler içermeleri de muhtemeldir.
Halvori’deki manastır Dersimli Kızılbaşların Ermenilerle
kutsallığını paylaştıkları tek mekan değil. Pek çok yerde yıkık manastır ve
kiliselerin kalıntıları ziyaret yerlerine dönüşmüştür. Ayrıca iki halkın belli
inanç ve gelenekleri arasında ortaklığa varan paralellikler görülür. Bunların
arka planında, bir kısım Ermenilerin Kızılbaş-Zaza kimliğine dönüşmüş olma
ihtimali kadar ve belki daha fazlasıyla, Pagan inancının paylaşıldığı antik
devirden, eski İrani ve Ermeni geleneklerden, Hristiyanlık sürecindeki çeşitli
muhalif akımlardan gelen kültürel mirasın da rolü vardır. Bu tarihsel
damarlardan beslenmiş olmanın üzerine şeklen bağlandığı İslam içinde egemen
İslama karşı mücadeleyle son evrim sürecini yaşayan ve bunun şekillendirdiği
temel argümanları ile Şii mezhebine dahil gözüken Kızılbaşlık, öz olarak ondan
da farklı, oldukça özgün bir sentez ürünüdür. Tanrı ve peygamberlerden çok
doğaya tapan, insani erdemleri destur eden, fanatizmden uzak, özgürlüğe tutkun,
farklılıklara nispeten açık ve kucaklayıcı bir inanç tarzı olmuştur. Komşu
halklarla birarada yaşamayı kolaylaştıran bu olumlu karakter barışsever ve
yapıcı Ermeni köylüsüne genelde sıcak gelmiş, uzun tarihsel ilişkilerin
taşıdığı pürüzlere ve kısmi husumetlere rağmen ağır basan dostane iklim içinde
kirvelik bağlarına varan güzel bir kaynaşma yaşanmıştır.
İnsanlık adına takdir edilmesi gereken bu kaynaşmanın
tezahürleri, hem dinsel hem de etnik planda farklı kimliklere tahammülsüz hakim
ideoloji tarafından işte öyle nefret dolu bir yaklaşımla kendi meşrebine uygun
küstahlık içinde teşhir edilmeye çalışılmış. Yavuz Selim’den itibaren “gavurdan
da beter” sayılan Kızılbaşlığın üzerine bir de son dönemin “en lanetli” kimliği
olarak Ermeni tüyünü dikmek ve “iki melaneti bir arada idare eden demir kavuklu
hokkabaz” resmini çizmek, Türk toplumunu ırkçı ajitasyonla şerbetleme ve
katliamların sürmesi lehine tezahüratı besleme gayretindeki Kemalist basının
dünya tarihine geçecek bir yaratıcılık şaheseri olmuştur.
Ulus gazetesinin haberi şöyle bitirilmiş:
“Seyid Rıza’nın bu hepsi mucize dolu eşyası, şimdi
Dersim’de değildir. Ankara’dadır. Bugün açılacak olan polis enstitüsündeki
müzenin bir köşesinde yer alacaktır. Bu köşeyi muhakkak ziyaret ediniz: Bir
hokkabazlığın tarihini seyretmek az mı enteresandır?” (25)
Bu aşağılayıcı satırlardan anlaşılıyor ki sözkonusu
eşyalar birer suç unsuru gibi de teşhir edilmiş. Öyle ise halen devletin
gözetiminde saklıdırlar. Şimdi o sürecin aydınlatılma ihtiyacı katliam
boyutuyla sınırlı bir şey değilse eğer, devletin yalnız gizli arşivleri ve
kayıp mezarları değil, zamanında spekülatif karalama malzemesi yaptığı
sözkonusu eşyalar gibi sır perdesi altında kalan herşeyi de açması gerekir. Bu,
Seyit Rıza’ya yapılmış manevi saldırıların hakkıyla karşılanabilmesi yanında,
müsadere edilmiş tarihsel ve kültürel değerlerin bütün ayrıntılarıyla
bilinebilmesi için de önemlidir.
Ortaya çıkartılması halinde o kitaplar ve eşyaların
dilinden anlayan uzmanlarca incelenmesi, sonra da örneğin yakılıp yıkılmış
Halvori Surp Garabed Vankı anısına onun minyatürü gibi inşa edilecek sembolik
bir yapı içinde korunması çok yerinde olur. Seyit Rıza ve arkadaşlarının anıt
mezarları yanında Dersim Tertelesi adına bir müze kurulabilirse, Vank’ı
sembolize eden maketin de kutsal eşyalarıyla birlikte -kültürel soykırımı
sergileme yönüyle- o müze içinde yer alması çok anlamlı bir hatırlama ve
yaşatma örneği olacaktır.
Evet, o tarihsel-kültürel değerlerin yeri Ankara’nın
polis müzesi değil, Dersim’in jenosid müzesidir.
10 Aralık 2011
DİPNOTLAR:
1) Mehmet Bayrak, Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları
(1973-2009), s. 325
2) Lertik yada Lirtik: Ovacık’ın doğu sınırında Ağpanos
vadisi etrafında bir dizi köyü kapsayan dağlık mıntıkanın adı. Aynı zamanda köy
ismi olarak da kullanılır olmuş. Seyit Rıza’nın doğup büyüdüğü yer kimi
kaynaklarda Lertik’in Deri Ari köyü, kiminde ise yalnızca Lertik olarak
anılıyor. Eski haritalarda kayıtlı olduğu nokta bugünkü Yalmanlar’a çok yakın.
3) Kevork Halacyan, Dersim konulu etnografik arşiv
dizisi, XVI nolu fasikül, s. 1919.
4) Xıntsorek: Ermenice anlamı “elmalı/elmalık”. Yöredeki
telafuzu ile Xınzorik yada Hınzorik.
Şimdiki resmiyette Erzincan’ın Üzümlü ilçesine bağlı Pınarlıkaya köyü.
Yazar K. Halacyan ve dayısı Adom Garabedyan gibi, yazıda sözü edilen Balaban aşireti
lideri Halil Ağa da bu köydendir.
5) Bu isim Ermenice harflerle “Ğol” şeklinde kayıtlı.
Türkçedeki “Kol” kelimesiyle aynı anlamda ve silahlı eylem kolu manasına
kullanılmış olmalı. Dersimli Kürtlerin kelepir getiren eşkiya tarzı eski eylem
gruplarından da “Qol” veya “Xol” diye sözü edilir. İsmi muhtemelen ordan gelse
de burada politik amaçları ve kurallarıyla tasvir edilen modern gerilla tarzına
yakın bir örgütlülük.
6) Karlênê Çaçani, Pizmamtiya Cim’eta Ermeniya û Kurda,
s. 55-59
7) Mehmet Bayrak, age, s. 286-289
8) www.bilgi-rehberi.com/kanunlar/kanun5765uc-062.html
9) BİA Haber Merkezi, 26 Mayıs 2010
10)
www.sezgiler.com/tarih/yakin-tarih/ulkeyi-60-darbesine-goturen-3-ucak/
11) İsmet Bozdağ, Kürt İsyanları, 2009, s. 123
12) Serhat Halis, Kırmanciya Beleke – Nisan 2010 sayısı,
aktaran Dersimnews.com
13) M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri,
1995, s. 348
14) M. Kalman, age s. 348-349
15) Cengiz Çandar, Başbakan Dersim’le ‘Resmi Tarih’i
Yırttı, Radikal, 24.11.2011
16) İsmet Bozdağ, age, s. 128-131
17) M. Kalman, age, s. 340-341
18) Vank: Ermenice manastır. Dersim’in iç bölümünde
Halvori köyüne yakın ve Munzur vadisi kenarındaki bir yükselti üzerine kurulu
bu manastır bölgede Ermenilerin daha yoğun bulunduğu Osmanlı öncesi
yüzyıllardan kalmadır. 1937′ye kadar ayakta, ibadet ve ziyarete açık olmuştur.
O tarihte başlayan Dersim’i imha harekatına karşı bir kısım aşiretlerin direniş
için kavli karar ettikleri Munzur suyu kenarındaki gözeler bu manastırın
aşağısında bulunur. Bilindiği gibi Halvori köyünün halkı Dersim soykırımında
topyekün katliama uğratılmıştır.
19) Surp Garabed: Ermenice “Aziz Rehber (Öncü/Klavuz)”,
nam-ı diğer Surp Hovhannes Mıgırdiç, İsa Peygamberi vaftiz eden aziz, Türkçe
yayınlarda Vaftizci Yahya olarak geçer.
20) M. Kalman, age, s. 68
21) M. Kalman, age, s. 341-342
22) Ali Kaya, Başlangıcından Günümüze Dersim Tarihi,
1999, s. 244
23) Faik Bulut, Dersim Raporları, s. 313
24) Kevork Halacyan, Dersim konulu etnografik arşiv
dizisi, II nolu fasikül, s. 184-189
25) M. Kalman, age, s.342
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on
TumblrShare on Google+
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.