Barış söz konusu olduğunda, sürece baskıcı bir hükumetin
herhangi bir yöntemle düşürülmesi olarak bakamayız. Demokrasi, isyan ve direniş
güçleri, düşürülecek hükumetin yerine ne koyacaklarını hesap edemezlerse ya da
daha kötüsü böyle bir hazırlıkları yoksa, mesela sokaktaki gücünü demokratik
bir iktidar alternatifine dönüştürecek bir örgütlü güce ve kadroya sahip
değilse olacak olan, egemenler arası iktidar hesaplaşmalarına kurban gitmektir.
Kuşkusuz kastedilen mevcut iktidarı koruyup kollamak değildir. Kendi emeğimize
ve direnişimizin semeresine sahip çıkmak için dikkatli davranmak tarihsel
sorumluluğumuzdur. Sırf AKP gitsin diye,
onun yerine bize en az onun kadar uzak ve sicili en az onun kadar sorunlu başka
bir iktidarın inşasına vesile olacak bir yaklaşımın sorumluluğu tartışmalıdır.
Bunu iyi yönetemeyen tüm öncüler halka karşı sorumlu duruma düşerler. Neredeyse
bütün Arap Baharı isyanlarının başına gelen budur.
***
Önder, Nuray Mert'e de cevap verdi....
Önder, yazısında Nuray Mert'in 'Barış süreci, iktidar ve
ilahi Sırrı!' başlıklı yazısındaki eleştirilere de cevap verdi.
Sırrı Süreyya Önderin Radikal'de yayımlanan 'Ne iyi bir
savaş vardır ne de kötü bir barış' başlıklı yazısı şöyle:
Sayın Öcalan'ın kamuoyuna yansıyan ve bizim de
açıklamalarımızda yer verdiğimiz ifadelerindeki iyimser tavır, eleştirilerin
aksine bir Polyanna'cılık değil, bugüne dek gerçekleşmiş barış süreçlerinin
içerisinde alınmış mesafenin göstergesidir.
Ne iyi bir savaş vardır ne de kötü bir barış.
Sürece böyle bakmak ve tüm zorlayıcı, bıktırıcı
durumlarda bu bakışı unutmamak durumundayız.
Hele hele savaş adı altında kendini tekrarlamak ve
toplumsal bedeli çoğaltmaktan başka bir mekanik gelişmemişse bu mottoya dört
elle sarılmak zorundayız.
Nuray Mert ve Hasan Cemal başta olmak üzere, sürece dair
“demokratikleşmeyi ıskalama” kaygılı eleştiriler, cevabını en saygın şekliyle
almayı hak etmektedir; borcumuzdur.
Yer yer küçümseme ve haksızlık sınırında gezinmeleri
bizim tahammülsüz ya da kestirmeci bir tutum almamızı gerektirmez.
İSYAN
Barış söz konusu olduğunda, sürece baskıcı bir hükümetin
herhangi bir yöntemle düşürülmesi olarak bakamayız. Demokrasi, isyan ve direniş
güçleri, düşürülecek hükümetin yerine ne koyacaklarını hesap edemezlerse ya da
daha kötüsü böyle bir hazırlıkları yoksa, mesela sokaktaki gücünü demokratik
bir iktidar alternatifine dönüştürecek bir örgütlü güce ve kadroya sahip
değilse olacak olan, egemenler arası iktidar hesaplaşmalarına kurban gitmektir.
Kuşkusuz kastedilen mevcut iktidarı koruyup kollamak
değildir. Kendi emeğimize ve direnişimizin semeresine sahip çıkmak için
dikkatli davranmak tarihsel sorumluluğumuzdur.
Sırf AKP gitsin diye, onun yerine bize en az onun kadar
uzak ve sicili en az onun kadar sorunlu başka bir iktidarın inşasına vesile
olacak bir yaklaşımın sorumluluğu tartışmalıdır. Bunu iyi yönetemeyen tüm
öncüler halka karşı sorumlu duruma düşerler. Neredeyse bütün Arap Baharı
isyanlarının başına gelen budur. Hatta yakın dönem siyasi tarihimizdeki
yükselen sol dalgaların bastırılması ve onu takip eden iktidar biçimleri de bu
konuda yeterli fikri verecek örneklerle doludur.
BARIŞ
Türkiye ve Dünya 'da barış denince akla gelen şeyin hâlâ
ve ne yazık ki neyin alternatifi olduğu konusunda ciddi bir uzlaşı olmaması,
hem dünya üzerinde barış kavramına gerekli hassasiyetin gösterilmemesinin hem
de bu kelimenin ulusal ve uluslararası boyutta sürekli olarak reel politika
malzemesi yapılarak kullanılmasının sonucu. Buna bağlı olarak da bugün
Türkiye'de barış sürecine dair tartışmanın biçimsel ve içeriksel meşruiyetini
değil de tarafların kim olduğu üzerinden analizini yapmaya çalışmak tüm dünyada
yaşanmış barış süreçlerinin üstünden atlayarak reel politika malzemesi üretme
kolaycılığına dönüşüyor. Dahası, bizzat barışın meşruiyetini tartışmaya açarak,
Kürt halkı özelinde Türkiye'de bir barış gerçekleşecekse de bunun AKP döneminde
gerçekleşmemesi temennisine varan; ancak barışın ve barış sürecinin yarattığı
kazanımları bir kenara iten bir algı oluşuyor. Bu algı bazen Kürtler ABD
uçaklarından ya da Türkiye'nin açacağı koridordan gelen yardımla
yaşayacaklarına ölsünler zihniyetinde vücut buluyor, bazense 'AKP ile masaya
oturmak' kalıbı etrafında sözüm ona bir etik tartışması açmaya çalışarak
kendini gösteriyor. Oysa içinden geçtiğimiz şey adı üstünde bir 'süreç'. Bu
sürecin tarafları var ve taraflarının iradesi etrafında yürüyor.
Kürt özdeyişidir; Mırov xwe bı destê xwe ne xurine xura
mırov naşkê. (İnsan kendini kendi eliyle kaşımazsa kaşıntısı geçmez.)
DÜNYADA BARIŞ SÜREÇLERİ
Dünya'daki birçok barış süreci birbirlerine karşı vur
emri vermiş liderlerce görevlendirilen insanların oturduğu masalarda vuku
buluyor. Güney Afrika'dan Kolombiya'ya, barış ve müzakere meselesinde
tarafların masaya oturdukları anki ruh halleri arasında bir ortaklık varsa
eğer, şu cümleyle özetlenebilir: Silahlı mücadele karşılıklı olarak ihtiyaçlara
ve taleplere yanıt olmaktan çıkmıştır yahut ulaşılan aşamada yeni bir yöntem
gerekli olmuştur. Yani Türkiye'nin Sri Lanka tipi bir modelle Kürtler'i yok
etme ve sindirme politikası uygulamaktan vazgeçmesi, Kürtler'in ise silahlı
mücadele ile uzun yıllar boyunca elde ettikleri mevzilerin ideolojik olarak
güçlenmesi ve sosyolojik kökenlerine bakıldığında tutarlılığını koruması için
mücadele ve müzakereyi birlikte sürdürmesi gereklilik haline gelmiştir. Bizim
başından beri vurguladığımız 'hem mücadele, hem müzakere' terimi tam da bu
nedenle dünyadaki bütün gerçek barış süreçlerinde özellikle de devlet
şiddetinin hedefi olmuş, talepleri ortaya koyan taraflarla örtüşen bir
yöntemdir. Silah bırakmayan ya da kısmen silah bırakan örgütlerle görüşen
devletler olduğu gibi, çatışmasızlık ortamını ihlal eden ve hatta avantaj elde
etmek için farklı yöntemler deneyen devletlerle de masada olmaya devam eden
temsilcilerin varlığı bugün ortaya çıkmamıştır. Tam da bu nedenle barış
sürecinin dünya üzerindeki diğer barış süreçleri arasında nasıl bir konumu
olduğunu anımsatarak devam etmek gerekir.
Dünyanın her yerinde süregelen barış süreçlerine
baktığımızda devletlerarası olmayan barışlar arasında -Türkiye'deki barış
süreci her ne kadar çoğunlukla FARC ve Kolombiya ya da İngiltere-IRA örneğine
sıkıştırılmaya çalışılsa da - çok daha kapsayıcıdır. Vicenç Fisas'ın (*)
vaktiyle yaptığı, aralarında yeniden entegrasyon, siyasal ve ekonomik iktidar
paylaşımı, mübadele, çift yönlü güven arttırıcı önlemler ve özerklik bulunan
bazı barış tipleri arasında tek bir kategoriyle sınırlandırılması pek de mümkün
olmayan bir kategoriler arası statüsü olduğunu kabullenmek gerekiyor. Ancak bu
şekilde, herkesin üstüne rahatlıkla konuştuğu; ama kimsenin devam edememesi
halinde ödenecek bedelleri çok da düşünmediği barış sürecinin olası ve mevcut
kazanımlarının değerinin farkına varabiliriz diye düşünüyorum.
SÜREÇ VE SÜRECE DAİR USUL TARTIŞMALARI
Türkiye'deki barış sürecinin temel motivasyonu, özellikle
devlet dili üzerinden dile getirildiğinden çoğunlukla çatışmasızlık ve kanın
durması olarak aktarıldı. Elbette, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki çatışmasızlık
durumu bile Cumhuriyetin tarihsel reflekslerine aşina olan birçoğumuz için
sürpriz sayılabilir. Oysa barış süreci dediğimiz şeyin, bir 'çatışmasızlık
sürecine' içerik ve biçim olarak indirgenmesi, bunun teknik/diplomatik bir
tartışma olarak öne sürülmesi ve yönteminin içeriğinden daha çok tartışılır
hale gelmesi birçok anlamda mevcut siyasal iktidarın iletişim politikalarının
başarısı olarak aktarılabilir. Meclis'ten de çok alışık olduğumuz o 'usul'
tartışmaları, barış sürecinin usulüne ilişkin tartışmanın sürecin vizyonu ve
hedeflerine göre çok daha fazla tartışılmasına neden olurken, hem kategorik
olarak özerklikten siyasal ve ekonomik iktidar paylaşımına uzanan, Kürt
Hareketi'nce öngörülmüş programın tartışılmasına engel oluyor, hem de
tartışılmayan talepler ve hedefler etrafından kamuoyu önünde yapılan tartışmalar
iktidar partisinin sürekli manipülasyonuna ve barış sürecinin iktidar
partisinin iletişim stratejisi olarak algılanmasına neden oluyor. İktidar
partisi vekilleri ya da yöneticilerinin barışa yönelik söylemleri de basında
sık sık yer alıyor; ancak bu söylemlerin çoğu şahıslar ya da tarafların
güvenilirliği ya da söylemleri üzerine söylenmiş cümlelerle sınırlı kalıyor.
Peki bu yeni bir yöntem midir diye baktığımızda,
başlangıçta 'teröristlerle görüşülmeli mi?' gibi adeta tarih öncesinin siyasi
kalıplarından kalma bir sorudan yola çıkarak bugüne kadar gelebilmiş sürecin,
ağırlıklı olarak usul üzerine yapılan uzun süreli bir diyalogun sonucu olduğunu
kim inkar edebilir? Buna bağlı olarak da usul tartışmasının, barıştan ve
kazanımlarından daha fazla konuşulması, barış kelimesini ağzından düşürmeyen
bir siyasal hareketin değil, barış sürecinin çatışmasızlık tarafını daha çok
önemseyenlerin problemi olduğunu söyleyebiliriz. Ana muhalefet de dahil olmak
üzere Türkiye siyasal yaşamındaki birçok legal partinin ve sivil toplum
kuruluşunun bugün barış sürecinin meşruiyetine ilişkin tartışmalarda geri adım
atmış olmaları, bu uzun soluklu usul tartışmalarının bir sonucu olmakla
birlikte süreçle eş zamanlı olarak yükselen bir 'normalleşme' algısının da
parçasıdır. Bu bağlamda da bugüne kadar barış sürecinden “Kürtler'in kazancı ne
oldu?” sorusuna verilebilecek cevap, Ortadoğu'da süren savaş yüzünden pek de
hissedilmeyen bir çatışmasızlıktan ibaret değildir.
Fisas'ın barış süreçleri kategorilerine döndüğümüzde
Türkiye'de özerklik meselesinin bu kadar yüksek perdeden tartışılabilmiş
olması, Kürt Hareketi'nin vizyon olarak bunu benimsemesi, birlikte yaşama
iradesine ilişkin söylemin Kürt Hareketi tarafından ve Türkiye Cumhuriyeti
Devleti tarafından farklı tonlarda da olsa dillendirilmeye devam edilmesi,
barış süreci dediğimiz sürecin yalnızca tek bir yüzü olarak
değerlendirilebilir. Zira özellikle de Nuray Mert'in barış sürecine ilişkin
“demokrasisiz barış olmaz” cümlesi üzerinden düşünüldüğünde, Fisas'ın
'mübadele' olarak adlandırdığı kategoriye bakmakta büyük fayda var. Barış
sürecinde Sayın Öcalan'ın belirli periyodlarda gerçekleşen gerileme ya da kriz
durumlarında ortaya koyduğu tarihler ve o tarihler etrafında yürüyen
tartışmalar temel olarak çift yönlü güven arttırıcı yöntemlerle çözümlenmeye
çalışılıyor. Çekilme ve süreci yürütenlerin legal durumu adına verilen yasal
güvenceler, açık bir biçimde devletin ırkçı reflekslerinin sonucu olarak ortaya
çıkan KCK davalarının teker teker çökmesi gibi hamleler her ne kadar barış
sürecini olduğundan küçük göstermek isteyenler tarafından barış sürecinin
olabilecek maksimum kazanımları olarak sunulsa da bunlar yalnızca AKP'nin güven
arttırma yönünde attığı adımlar olarak ele alınmalıdır. Böyle yapılırsa, barış
sürecinin genel hatlarıyla, Kürt Özgürlük Hareketi ve Türkiye Cumhuriyeti
açısından ne kadar geniş bir programa ve ne kadar geniş bir vizyona
erişebileceği konusunda gerçekçi bir yüzleşme mümkün olabilecektir.
PEKİ SÜREÇ NEREDE?
Dünyadaki süreçler üstünden düşündüğümüzde mevcut barış
sürecinin bulunduğu aşamayı şöyle özetleyebiliriz: Ön keşif (araştırma),
tarafların iknası, delegelerin güvenliği, riayet etme garantisi, metodoloji,
gündem belirlenmesi, yol haritası, üst-anlaşmazlığın açıklığa kavuşturulması,
aldatmacaları bir kenara bırakma, güven sağlama, karşı tarafın tanınması ve
üçüncü kişilerin rolünü kararlaştırma aşamalarında karşılıklı olarak mesafe
alınmıştır. Tam da bu anlamıyla Sayın Öcalan'ın kamuoyuna yansıyan ve bizim de
açıklamalarımızda yer verdiğimiz ifadelerindeki iyimser tavır, eleştirilerin
aksine bir Polyanna'cılık değil, bugüne dek gerçekleşmiş barış süreçlerinin
içerisinde alınmış mesafenin göstergesidir.
Bundan sonra ne olacak sorusu sıklıkla soruluyor. Bu
soruyu yanıtlamak için dünyadaki örneklere bakmak yeterlidir. Artık meşru
muhataplar yani asıl aktörler, mağdurlar ve etkilenenlerin göz önünde
bulundurulduğu bir süreç yürüyecektir. Elbette sürecin bundan sonraki
aşamalarının şeffaflığı gibi konular bizim açımızdan da hayatidir. Çünkü Kürt
sorunu mahalli değil, küresel bir önem arz etmektedir ve tüm dünyanın gözünün
burada olmasının nedeni de budur.
DARBE MEKANİĞİ
Nuray Mert Diken adlı sitede şöyle bir itirazı
dillendiriyor. “…İşte tam bu noktada, yani işler iyice çetrefilleşince, yeniden
dolaşıma sokulan ‘darbe tehlikesi’ giderek daha fazla seslendirilmeye başladı.
Zaten bugünlere böyle geldik; artık darbe tehlikesi
tamamen ortadan kalktıktan sonra bile, her otoriter adımın önünden veya
ardından, ‘darbeyi gösterip, AKP’ye razı etmek’ diye özetleyebileceğimiz bir
çerçevede, ‘darbe tehididi’ dolaşımda oldu…”
Nuray’ın devamla “böyle demeseydi keşke” kabilinden, bana
reva gördüğü sıfatları bir yana bırakırsak arızalı tespiti şudur: “artık darbe
tehlikesi tamamen ortadan kalktıktan sonra bile…”
Sanırım öfke ve kızgınlık devreye girdiği için benim
“darbe” değil “darbe mekaniği” dediğimi ıskalamış. Yine de “hata bende, günah
bende, suç bende” diyerek ve komik duruma düşmeden derdimi anlatmaya çalışayım.
Bizim gibi ülkelerde darbeler biter ama darbe mekaniği
bitmez. Bitmesi için darbe mekaniği ile esaslı bir yüzleşme ve hesaplaşma
gerekir. Tabii ki bu hesaplaşmayı hem kamu vicdanında hem de hukuk önünde
mahkum ederek sonuçlandırabilmek şartıyla.
PEKİ BİZDE DARBECİLER VE DARBE MEKANİZMASIYLA YETERİNCE
HESAPLAŞILABİLDİ Mİ?
Generalleri kapı kitleme usulüyle toptan derdest edilen
ve esas komutanlarıyla beraber içeri atılan ama darbecilikten başka her şeyden
yargılanan, ahirinde de alınmalarındaki sakillikle geri bırakılan bir ordu
gerçeği var karşımızda. Öcalan bu operasyonu, “bir takım kirli suçlularla,
çözümü isteyen subayların aynı çuvala konması operasyonuydu” şeklinde
değerlendirmişti.
En başarılı teğmeninden tutun, en tepedeki komutanına
kadar zelil edilen ordu, çıtını çıkarmayı bırak sitem bile edememişti.
Sarhoşken bile nara atamayacak hale gelmişlerdi. Peki ne oldu da böyle oldu ya
da şimdi ne değişti de teğmeninden komutanlarına varana değin hepsi naralanmaya
başladılar? Mesela bir teğmen seçilmiş bir siyasetçimize hakkı ve haddi olmadan
“topraklarımızdan çıkın!” diyebiliyor ve üst komutanlar bu hünerinden(!) dolayı
onu çağırıp taltif edebiliyorlar. Mesela Genelkurmay web sitesi, zorlama
haberler portalına dönüşebiliyor. Sıralı sırasız komutanlar, her mevzuda
(askerlik harici) muhtıra gibi görüş beyan edebiliyorlar. Mesela MİT,
mahkemenin kendisine devlet sırrı konusunda sorduğu soru için Genelkurmayı
işaret edebiliyor. Aynı MİT çok değil, bundan iki yıl önce, TBMM darbe
araştırmaları komisyonuna Genelkurmay’a bağlı Özel Harp Dairesi yapılanması ile
ilgili yaklaşık 4000 illegal ismi deşifre eden bir resmi yazı göndermişken hem
de. Üstelik içinde akademisyeninden gazetecisine varan tonlarca isim için bir
tek savcı bile harekete geçmemişken…
Devlet dediğimiz şey bir hakim sınıflar ittifakıdır ve
kendi aralarında sürekli didişirler. Bu didişme bazen kanlı, bazen seçim
manipülasyonları, bazen de savaş ihracı gibi kırk parçada ve kırk biçimde olur,
olagelmiştir. Gladiovari yapılar bunun sahadaki operatörleridir. Biliyoruz ki
bir zamanlar maaşları bile başka devletler tarafından ödenmekteydi. Bir
paranoya ya da AKP’ye razı etme durumu söz konusu değildir. Bu yapıların hepsi
bugünlerde oldukça şiddetli geçen bir iktidar paylaşımı mücadelesini ağırlıklı
olarak Kürtler üzerinden gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Hizalanmayı görmek için
günlük öfkelerden uzak bir bakış yeterlidir. Orada meselenin AKP ile sınırlı
olmadığı ve günlük akılları hayli zorlayan bir hizalanmanın olduğu da
görülebilir.
Darbe mekaniğini en iyi Doğan Güreş “Muhtıra ya da
darbeye gerek yok ne istersek yapıyorlar” diyerek açıklamıştı. Tansu Çiller
başbakan olunca bir “Bask Modeli” deyivermişti de asker ona üniforma giydirtip
Cizre kırsalında aldırtmıştı soluğu… Onun bu tutumuna hislenen bir komutan
ileride “fistan giyerim” diyecek kadar coşmuştu, hatırlayınız. Akabinde gelişen
kanlı süreci hatırlamak, darbe mekaniği dediğimiz şeyin neye benzediğini de
sezebilmeyi getirir. Aynı mekanik Davutoğlu için de devrededir ve bizler bunu
an be an tüm detaylarıyla görebilmekteyiz. Kobane için toplanan kalabalığı
sürekli gazlayan bir jandarma refleksinin başka bir refleksi tetikleyeceğini
bilenler bunun çapını da az çok tahmin etmekteydiler. İşte darbe mekaniği böyle
çalışır. En akil olan bile gelişmelerin aldığı kaotik hal karşısında demokratik
mekanizmalardan değil de askeri tedbirlerden medet ummaya başladığında bu
mekaniğin darbeyle sonuçlanması mukadderdir. Tek farkla; artık el konulacak
radyo-tv istasyonlarının bolluğu ve güçlüğü dolayısıyla bir sabah genelkurmay
başkanının sesi yerine meclise sunulmuş bir güvenlik paketi olarak çınlar!
Okuyanın hükümet sözcüsü olması, yapılanın bir darbe olmadığı anlamına gelmez.
Devlet ricali ve bu kaostan yağ çıkartacak yancılar bir çırpıda aynı çizgide
hizalanırlar. İşte Kürt halkı ve onun öncüleri bu yüzden sizin güzel
akıllarınızdan çok kendi hafızalarına müracaat etmeyi tercih ederler. Bin kere
ölüp dirilenler onlardır çünkü. Hükümetin ve bir kısım aklı evvelin, son vebali
Öcalan, HDP ve Demirtaş’a yüklemeye çalışması, darbe mekaniğini yağlamaktan
başka bir işe yaramaz. Bu mekanik gıcırdayarak da olsa hep çalışıyor çünkü.
SÜRECİN İLGİNÇ HATIRALARI
İlk İmralı ziyaretimizle birlikte Öcalan’ın tarihi Newroz
bildirisi için KCK’ye yazdığı mektubu Kandil’e götürüyorduk. Görünürde devlet
ittifak içindeydi ve gidişimiz için tüm düzenlemeler ve onaylar (!) yapılmıştı.
Kandile yaklaşık 10 km. kala F16 lar güzergahımızı bombalamaya başladılar. 4
gerilla yaşamını yitirdi. Kandil buluşmayı iptal etti. Tam geri dönüşe
geçmişken Dönemin Adalet Bakanı ve süreçte büyük emek sahibi Sadullah Ergin, Genelkurmay’la
görüşüldüğünü ve yeniden mutabakat sağlandığını bildirmişti de Newroz bildirisi
öyle gerçekleşti. Paris Cinayeti, tam da Sayın Öcalan’la ilk görüşmelerin ve
mutabakatların sağlandığı esnada olmuştu. Son Bingöl saldırısının arkasındaki
dinamikler objektif bir soruşturmayla ve yayın yasaksız araştırıldığında ortaya
çıkacak olan şey bu mekaniğin nasıl kusursuz ve hızlı çalışmaya başladığını
gösterecektir. Şimdi anlatılamayacak sayıda ve nitelikte yüzlerce provokasyonu
bizzat yaşadığımız için uyarılarımız vesvese değildir. Bölgeden çıkarı ya da
korkusu olanlar da boş durmuyorlar elbet.
DIŞ MİHRAKLAR!
Günümüzün dış mihrakları Lawrence gibi değiller. Açık
sinir uçları ve olası tıkanma noktaları hakkında esaslı öngörüleri var. Bir de
buna karşı hazırlıkları.
Ne yapıyorlar?
Meyil veriyorlar!
Bir kez meyil verince her şeyin oraya akacak olması bir
fizik yasasıdır çünkü, biliyorlar. Bu yüzden CNN’deki 5N1K programında
söylediğim buzağı örneği komik olsun diye değildir. En basitinden bir
farkındalık yaratmak içindir. Bunu komik bulmak, komik bile değildir deyip
geçelim.
Ajan-provokatör faaliyetleri bir yana bırakabiliriz,
gördüklerimizi ve bildiklerimizi bile söylesek destan olur. Görünür olanlara
bakınca, yani ABD’den Almanya’ya, İngiltere’den Fransa’ya varana değin bölgede
yaratılan yoğunlaşma karşısında en milliyet sevmez olanımıza bile şunu
dedirtmez mi?. “Dağ bizim, maral bizim, avcı burda ne gezer? “
PEKİ BARIŞ SÜRECİNİN BAŞARI ŞANSI NEDİR?
Bütün bu karmaşanın içinden Barış Sürecinin başarı şansı
üstüne konuşmanın kendisi tedirgin edici bir şey. Yine de bu konuyu biraz daha
ayrıntılandırmak gerekiyor. 2011 istatistiklerine bakarsak o yıla dek dünyada
yürümüş barış süreçlerine bakıldığında %25'lik bir tam başarı oranı görünüyor.
%10'u aşkın bir oranda ise hala sürmekte olan ya da kusurlarına rağmen sona
ermiş barış süreçlerinden söz ediliyor. Bunun aksine ise devletler açısından
%36'lık askeri zaferle sonuçlanan çatışma/barış süreçleri görülüyor. Bu
istatistikler her ne kadar çok 'aydınlık' bir tabloyu işaret etmese de aklın
iyimserliğine sarılıp, Ortadoğu'da savaşın geçmişte olmadığı gibi bugün de bir
çözüm yöntemi olamayacağı fikriyatını kabullenmek, hepimiz için belki en iyisi
değil ama kuşkusuz en insani olanı olacaktır.
SON SÖZ
Direnişin sıcaklığı ve heyecanının herkesi sardığı
anlarda, içimizden bazılarına bir görev düşer. O da bu emek ve bedellerin,
yitip giden canların boşa gitmemesi için, başka emellere hizmet etmemesi için
“isyanın siyasetini ve diplomasisini” yapmaktır. Bu iş direniş çizgisinin en
sevimsiz işidir ve kahramanlık getirmediği gibi kasabın bıçağını yalayıp duran
günah keçiliğine de ilk sıralardan aday olmaktır bir anlamda. Biz bir kaç
arkadaş bu bıçak sırtı görev için başından beri bu ince sırattan herkesin
yarasız beresiz ve onuruyla geçmesine çabalıyoruz. Bizi eleştirin kuşkusuz bu
bizim daha az yanlışla yürümemizi sağlayacaktır. Ama en azından asgari bir
adillik ve dikkat beklemek de bizim hakkımızdır. Bütün dertli meseleleri tümden
çözebilen tek bir direniş henüz icad edilmemiştir. Dediklerimizi hep en net
olarak demekle ve bunun ödenmiş bedelleriyle maruf bizlere kurnazlık yaftası
büyük haksızlık. Bu yaftaların dışındaki önerilerinizi de daha iyi duyabilmek
istiyoruz ama ah keşke bu kadar yukarıdan gelmese sesiniz.
* Vicenç Fisas Armengol, Özerk Barselona Üniversitesi,
Barış Kültürü Okulu’nda (Escola de Cultura de Pau – ECP) idarecidir ve aynı
üniversitede Barış ve İnsan Hakları konusunda UNESCO’ya başkanlık etmektedir.
Bradford Üniversitesi adına barış hakkında yaptığı çalışmalarla doktora unvanı
almış ve barış süreçleri, silahsızlanma, barış üzerine araştırmalar ve
anlaşmazlıklarla ilgili incelemeler hakkında 30′un üzerinde kitap yazmıştır.
1988′de İnsan Hakları Ulusal Ödülü’nü ve 2008′de Sosyal Girişim Ödülü’nü
almıştır.
http://www.demokrathaber.net/guncel/sirri-sureyya-onder-ne-iyi-bir-savas-vardir-ne-de-kotu-bir-baris-h39968.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.