Soner Tufan / sonertufan@gmail.com
Topyekûn bir hesaplaşma gerek. Daha azı bizi kurtaramaz.
Yaşadığımız bu topraklarda, demokrasi bakılıp beslenmesi ve büyütülmesi gereken
bir çocuk gibi. Tarihçi Ayşe Hür’ün cumhuriyet boyunca devletin
azınlıklara nasıl yaklaştığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyduğu harika bir
makalesi var,
( http://www.taraf.com.tr/yazilar/ayse-hur/cumhuriyet-in-azinlik-raporu/19607/
) bu makalede azınlıklara nasıl yaklaşıldığını, farkında olarak ya da olmayarak
nasıl incitildiğini görebilirsiniz. Ne yazık ki ülkemiz kurulduğu günden bu
güne kadar farklı olana karşı ‘zulümde eşitlik’ ilkesini uygulamıştır. Bundan
Ermeniler de, Rumlar da, Süryaniler de, Aleviler de, Hıristiyanlar da payını
almıştır.
Osmanlı’nın resmi kayıtlarına göre 1900 yıllarının
başında yapılan nüfus sayımında ülkenin toplam nüfusunun %30’u
gayrimüslimlerden oluşuyordu. Bu rakam 5 milyon civarındaydı.
Daha ülke kurulurken önde gelen siyasetçilerce memleketin
asıl sahiplerinin öz be öz Türkler olduğunun altı çizildi. Böylece yüz yıl
devam edecek bir politika belirlenmiş oldu.
Sonrası malum, şu anda, yüz yıl kadar önce 5 milyonu bulan
ve nüfusun yüzde 30’unu oluşturan kitleden yüzde birin çok altında bir
“kırıntı” kaldı.
1924 yılında 3 Mart tarihinde Tevhid-i Tedrisat Kanunu
uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan Okulu kapatıldı. Azınlık okullarının
onarım, genişletme ve yapımlarında kısıtlamalara gidildi.
Bundan bir ay sonra Yahudi, Ermeni ve Rum avukatlardan
960’ının 460’ı iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirilerek meslekten
men edildi.
1926 yılında ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanma
mecburiyeti getirildi, idari kadroda çalışan gayrimüslimlerden beş bin Rum
işten çıkarıldı.
1928 yılında doktorluk yapma Türk olma şartına bağlandı,
böylece gayrimüslimler doktorluk yapamaz oldular.
1930 yılında bir güzide vekilimiz, “Benim fikrim,
kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk
vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi, köle olmaktır” şeklinde bir cümle
kurdu ki çoklarının sloganı oldu.
1941’de 12 bin gayrimüslim erkek kamplara alındı,
Ankara’daki Gençlik Parkının yapımında, Zonguldak’taki tünel inşaatlarında,
Afyon, Karabük, Konya ve Kütahya’daki yolların yapımında, taş kırma işlerinde
çalıştırıldılar, bu işler bittikten sonra ancak 27 Temmuz 1942 yılında terhis
edildiler.
1933 yılında Mardin’deki Süryani Patrikliği, gizli ve
açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu doğrultusunda”, “görülen lüzum
üzerine” geçici olarak Mardin’den, Suriye’deki Humus’a taşındı, bir daha da
geri dönemedi. 1000 yıllık geçmişe sahip manastırın toprakları ellerinden
alınmaya çalışıldı. Şükür ki toplumsal baskı, uluslararası camianın ve AİHM’nin
de ilgisi nedeniyle manastıra ait topraklar bir demokratikleşme paketi içine
sokularak gerçek sahiplerine “geri” verildi.
1942 yılında savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları
aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni çıkarıldı. Vergi mükelleflerinin %87’si
gayrimüslimlerden oluşuyordu. Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde
232’sini, Yahudi tüccarlar yüzde 179’unu, Rum tüccarlar yüzde 156’sını verirken
Müslüman Türklerden istenen vergi oranı sadece yüzde 4.94’tü. 1944 yılına kadar
gayrimüslim tüccarlar malını, mülkünü, onurunu ve tabii ki Türkiye’ye inancını
yitirdiler.
6-7 Eylül olaylarını unutmamak gerek. 1955 yılında İstanbul
Rumlarına yönelik bir yağma hareketi başlatıldı, birçok kişi öldürüldü, 300
kişi yaralandı, yüzlerce Rum kadına tecavüz edildi, 9 bin binaya saldırılarak
yağmalandı. Bu olay tarihin en utanç verici sahnesi olarak geçmişimize yapıştı.
1964 yılında Kıbrıs olaylarının da etkisiyle Türkiye’de
doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaf olan Yunanistan vatandaşlarının on
binlercesi sınır dışı edildi. Yanlarına sadece bir bavul ve 200 lira
alabileceklerdi. Onların da gidişiyle sayıları 3 milyonu bulan Rum ülkeden
silinmiş oldu.
Soykırımdan kalan Ermeniler zaten bu tarihe dek ülkeden
gitmişlerdi. Eşgüdümlü olarak Süryaniler, Yahudiler de memleketi terk etmek
zorunda kaldılar.
Yüz yıl önce Anadolu zenginlikle, bereketle ve
dinamizmiyle bilinirken şimdi çorak bir toprak olarak anılmaktadır. Oysa o
topraklarda yüz yıl önce birçok ürün üretilip satılmaktaydı, halk şimdiki gibi
yoksul değildi, gayrimüslimler Türklerle aralarında hiçbir husumet olmadan etle
tırnağın birlikteliği gibi huzur içinde yaşıyor, çalışıyor, üretiyor ve
kazanıyorlardı.
Kürtler, Müslüman oldukları için diğer azınlıklara oranla nispeten kabul edilebilir
bir kitle olmasına karşın varlıkları ve milliyetleri reddedildi. Kurtuluş
savaşı döneminde verdikleri destek onlara nefes aldırdı, lakin dillerini
konuşamadılar, ayrımcılığın her türlüsüyle karşılaştılar.
Tüm bunlar olurken farklı cenahlardan provokasyonlar
yapıldı, karalama kampanyaları, fişlemeler ve önü alınamaz bir bilgi kirliliği
yaratıldı. 30 yıl süren bir savaşta ülkemiz on binlerce gencini bu iç savaşta
yitirdi. Ülkenin çok ciddi bir parası bu savaşta harcandı. Son iki yıldır kabuk
değiştiren bir ülkenin iktidarı on yıllardır yapılamayan bir şeyi yapmaya
soyundu, çözüm süreci başlatıldı. Herkesin ihtiyacı olan barış bu adımla temellenmeye
başlandı. Bugün artık görüyoruz ki ünlü bir Kürt siyaset ve tarih uzmanının
dediği gibi eğer bir çözüm çıkacaksa bu nesilden çıkacaktı. Ne var ki yüz yılda
her bir hücremize sinmiş olan ayrımcı zihniyet maalesef kolay kolay
kırılamıyor. Özünde iyi niyetli olduğuna inanmaya çalıştığımız iktidarın sorunu
çözmeye yönelik köklü ve radikal adımları atmakta zorlandığını görüyoruz, lakin
“hayaldi gerçek oldu” mottosu burada da uygulanırsa aşılamayacak bir sorun
yoktur. Her ne kadar eleştirilecek birçok yönü olsa da üzerine düşeni yaparsa
30 yıldır devam eden sorunun çözümünü gerçekleştirerek tarihe adını hakkını
verecek şekilde yazdırabilir bu hükümet.
2000’li yıllarda MGK’nın öncelikli konusu olarak ele
alınıp, 70 milyonluk ülkede topu topu kimliğinde Hıristiyan yazan 342 kişi
için, bir terör örgütünden daha tehlikeli oldukları ilan edilerek mücadeleye
girildi. Öyle bir milli mutabakat oluşturuldu, medya, uyduruk sivil toplum
kuruluşları ve galeyana getirilen halkla topyekûn bir saldırı başladı.
2006 yılında Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi
Rahibi Andrea Santoro, 19 Ocak 2007 yılında Agos gazetesinin başyazarı Hrant
Dink ve 18 Nisan 2007 tarihinde de Malatya’da Zirve yayıncılıkta Tilman Geske,
Necati Aydın ve Uğur Yüksel vahşice öldürüldü.
Bu kısa tarihçe neyi gösteriyor? Belki en başa
dönmeliyiz. Yüz yıl önce barış içinde yaşamanın koşullarını nasıl bozduysak,
yeniden oluşturup dinine, diline ya da milliyetine bakmadan rengârenk bir
cümbüş içinde yaşadığımız toplumu yeniden kurmalıyız.
Bugün yaşadığımız dünyada ayrımcı, ırkçı yaklaşımlar
geçer akçe değildir. Geçmişle yüzleşerek gönülleri yeniden kazanmak gerek.
Böyle bir topyekûn hesaplaşma gerçekleşmeden, gerçek tüm çıplaklığıyla kabul
edilmeden ilerlemek ve başarılı olmak zordur.
Her yanında haksızlığın, adaletsizliğin ve güdük politika
yaklaşımlarının olduğu ülkede köklü değişikliklere ihtiyaç var. Ama önce barışa
ihtiyaç var. Önce dört başı mamur bir hesaplaşmaya, affa, gönül almaya ve
onarılmaya ihtiyaç var. Sonrası kolay.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.