1915 soykırımına ilişkin Türkiye'den talepleri konusunda Ermenileri kimin temsil edebileceğini belirlemek gerekiyor: Ermenistan Cumhuriyeti mi, hukuksal bir kişiliği olmayan Ermeni diasporası mı, yoksa Ermenistan ve diasporada bulunan soykırımın kurbanlarının torunları mı?...Bir devletin erga omnes, yani uluslararası hukuk düzeninin tüm kişilerine karşı uyulması gereken bir yükümlülüğü ihlal etmesi halinde durum değişir. Bir devlet bir soykırımın kendisine yasal, aşikar, dini ya da etnik bir şekilde bağlı mağdurlarını koruma hakkına sahiptir. Bu bağ Ermenistan için mevcuttur. Mağdurlar Osmanlı Ermenileriydi, yani Ermenice konuşan, yazan, Ermeni okulları, kültürü, kiliseleri, manastırları, evleri ve binaları olan insanlardı...Ermenistan 1915'te işlenen suçun mağdurlarına etnik, dini, dilsel ve kültürel etkin bir bağla bağlıdır. Üstelik soykırım kurbanlarının mirasçılarının pek çoğu Ermeni vatandaşıdır. Dolayısıyla Uluslararası hukuk komisyonu taslağının 42 ve 48. maddelerine göre Ermenistan dava ehliyeti için gerekli niteliklere sahiptir. Bu hukuki süreç ancak resmi bir makam tarafından başlatılabilir, yani Ermenistan devleti tarafından.
1915 soykırımına ilişkin Türkiye'den talepleri konusunda
Ermenileri kimin temsil edebileceğini belirlemek gerekiyor: Ermenistan
Cumhuriyeti mi, hukuksal bir kişiliği olmayan Ermeni diasporası mı, yoksa
Ermenistan ve diasporada bulunan soykırımın kurbanlarının torunları mı?
"1915'te Ermenilerin maruz kaldığı katliamların
hukuksal sonuçları ve olası hukuk içi ve dışı çözüm yolları" başlıklı
doktora tezini Lyon III Üniversitesi'nde tamamlayan Lübnanlı yargıç ve kamu
hukuku doktoru Rodney Dakessian bu sorulara cevap vermeye çalışıyor.
Ermenistan'ın hukuki statüsü, hukuksal yollara başvurma seçeneği ve Ermeni
soykırımında Türk sorumluluğunu iddia etme hakkı konularını inceliyor.
Kendisine göre Ermenistan 1915 katliamları sırasında devlet olarak mevcut
olmasa da uluslararası hukuk onun Ermeni soykırımından en azından ahlaki bir
sorumluluğu olan Türkiye'den tazminat talebinde bulunmasını mümkün kılıyor.
Tarihi Ermenistan topraklarının küçük bir bölümünü
kapsayan Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti 29 Kasım 1920'de kurulur. Osmanlı
Ermenilerinin maruz kaldıkları katliamlardan sonra beş, imha operasyonlarının
tamamlanmasından sonra ise iki yıl geçmiştir. Ermenistan nihai bağımsızlığına
21 Eylül 1991'de kavuşur.
Ermenistan devleti 1915'te işlenen suçların döneminde
henüz kurulmamıştı. Bu sebeple, aklımıza ilk gelen Ermenistan'ın hukuki yollara
başvurmak ve müdahil olabilmek için gereken salahiyet ve niteliğe sahip olup
olmadığını değerlendirmektir.
Öte yandan, her hukuk ihlalinin tazmin edilmesi tüm yasal
düzenlemelerin özünde yer alır ve otomatik bir niteliğe sahiptir. Uluslararası
adalet divanı bunu şu terimlerle belirtir : "Mahkeme her türlü ihlalin
tazmin edilme zorunluluğu getirmesinin bir uluslararası hukuk prensibi, hatta genel hukuk kavramı olduğunu tespit
eder". Aynı kararda bu tazmin etme yükümlülüğünün "uygun bir
şekilde" yapılması gerektiğini ifade eder. Bu prensipler devletlere olduğu
gibi uluslararası örgütlere de uygulanır.
Devletlere dair Uluslara arası hukuk komisyonu taslağında
yer alan 31. madde "Sorumlu devlet uluslararası hukuka aykırı bir fiil
sonucunda doğan zararın tamamını tazmin etmekle yükümlüdür" demektedir.
Burada kesin ve devamlı bir içtihatın telaffuzu söz konusudur.
1. Ermeni soykırımı örneğinde Türkiye'nin sorumluluğunu
yargıya taşıma hakkına kim sahip ?
Uluslararası topluma ileri derecede bir ademi
merkeziyetçilik damgasını vurmuştur: devletlerin iç düzenlemelerinde
öngörülenin aksine, uluslararası hukuka aykırı bir suçtan sorumlu tutulabilecek
bir devlete ya da örgüte karşı "soruşturma" açabilecek merkezi bir
merci yoktur.
Kuşkusuz Birleşmiş Milletler bir devletin sorumluluk
alanına giren yükümlülükleri yerine getirmeye zorlayabilen bir yaptırım gücüne
sahiptir. Ama bu sorumluluk hukuku alanına girmez: uluslararası barışı ve
güvenliği korumak söz konusudur.
Uluslararası hukuk komisyonu taslağının 48. maddesinde
"Zarar gören devletin dışındaki devletler de başka bir devletin
sorumluluğunu yargıya şu koşullarda taşıyabilirler : ... b) ihlal edilen
yükümlülük uluslararası toplumun tümüne karşı uyulması gereken bir nitelikte
ise" diye belirtir. Bu madde, bununla sınırlamamakla birlikte, genel
uluslararası hukukun zorunlu normlarından kaynaklanan yükümlülüklerin ciddi
ihlalleri ve genel olarak "erga omnes" yükümlülüklerin ihlalini
kastetmektedir.
Ermeni devleti suçun işlendiği anda mevcut değildi.
Tarihi Ermenistan topraklarının küçük bir bölümünü kapsayan Ermenistan Sovyet
cumhuriyeti 29 Kasım 1920'de kurulur. Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldıkları
katliamlardan sonra beş, imha operasyonlarının tamamlanmasından sonra ise iki
yıl geçmiştir. Ermenistan nihai bağımsızlığına 21 Eylül 1991'de kavuşur.
Katliamlar Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Osmanlı
Ermenilerine karşı yapıldı. Bugün baktığımızda hangi devlet mağdurların hakkını
arama hakkına sahiptir? Bu devlet Ermenistan mıdır, ve neden ?
"Erga omnes" yükümlülükler teorisi ışığında,
her devletin uluslararası düzeni koruma ve savaş suçları, insanlığa karşı
işlenen suçlar ve soykırım suçlarıyla mücadele etme hakkına sahip olduğunu söyleyebiliriz.
1948 Soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması
sözleşmesi genel uluslararası hukukun zorunlu bir normudur ve erga omnes
yükümlülükler getirir. Bu normdan kaynaklanan yükümlülükler tüm devletlere bu
hakları ve yükümlülükleri koruma hakkı ve dava ehliyeti getirir. Ancak
"diplomatik koruma" teorisinin uygulama koşullarına göre mağdurların
söz konusu devletin vatandaşları olması gerekir, bu koşul 1970'te Uluslararası
adalet divanı'nda Barcelona Traction davasında teyid edilmiştir. Başka bir
deyişle bir devlet ancak kendi "milliyeti" yararına, yani kendisine
vatandaşlık ya da (gemiler, hava araçları, füzeler ve uydular gibi araçlar
için) kayıt yoluyla bağlı özel ve tüzel kişilikler için diplomatik korumayı
uygulayabilir. Bu bağ diplomatik korumanın temelini oluşturan kişisel yetkisini
ifade etmesini sağlar.
Oysa bu vakada 1915'te işlenen suçun mağdurları
Ermenistan devleti vatandaşları değiller, çünkü belirttiğimiz gibi, Ermenistan
devleti suçun işlendiği tarihte mevcut değildi.
Ancak içtihada göre bu prensip genel uluslararası hukukun
zorunlu normlarından kaynaklanan yükümlülüklerin ihlallerinde ve ağır
uluslararası suçlarda değil, sadece ticari ve finansal alanlarda uygulanabilir.
Bunun için, bir devletin erga omnes, yani uluslararası hukuk
düzeninin tüm kişilerine karşı uyulması gereken bir yükümlülüğü ihlal etmesi
halinde durum değişir.
Bir devlet bir soykırımın kendisine yasal, aşikar, dini
ya da etnik bir şekilde bağlı mağdurlarını koruma hakkına sahiptir. Bu bağ
Ermenistan için mevcuttur. Mağdurlar Osmanlı Ermenileriydi, yani Ermenice
konuşan, yazan, Ermeni okulları, kültürü, kiliseleleri, manastırları, evleri ve
binaları olan insanlardı.
Bu bağlamda 11 Nisan 1961'de İsrail'de bir mahkemenin
önüne çıkarılan Adolf Eichmann'ın davasından bahsetmek gerekir. Mahkeme İsrail
devletinin Nazi rejiminin 1942'de Holokost sırasında katlettiği Yahudi
soydaşlarını koruma ve bu konuda yargılama hakkına sahip olduğunu ifade etti.
Aynı şekilde Ermenistan 1915'te işlenen suçun
mağdurlarına etnik, dini, dilsel ve kültürel etkin bir bağla bağlıdır. Üstelik
soykırım kurbamlarının mirasçılarının pek çoğu Ermeni vatandaşıdır. Dolayısıyla
Uluslararası hukuk komisyonu taslağının 42 ve 48. maddelerine göre Ermenistan
dava ehliyeti için gerekli niteliklere sahiptir. Bu hukuki süreç ancak resmi
bir makam tarafından başlatılabilir, yani Ermenistan devleti tarafından.
2. Toprak taleplerinin hukukiliği ve Türkiye'nin muhtemel
bir tanımasının etkileri
İnsanlığa karşı işlenen suç kavramı Türkiye'yi "1
Ağustos 1914'te Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içindeki topraklarda savaş
sırasında işlenmiş katliam suçlarından sorumlu olarak aranan kişileri İttifak
devletlerine teslim etmek"le yükümlü kılan 1920 Sevr anlaşmasının 230.
maddesinde örtülü olarak ifade eddilir.
İsmini Fransa'nın Hauts-de-Seine bölgesinde yer alan
şehrinden alan Sevr anlaşması 10 Ağustos 1920'de, 1. Dünya Savaşı'ndan kısa
süre sonra imzalandı. Milletler Cemiyeti'nin öncülüğünde İttifak devletleri
(Fransa, İngiltere, İtalya ve Yunanistan) ile Osmanlı İmparatorluğu (Sultan VI.
Mehmet) arasında imzalanan ama tarafların tamamı tarafından parlamentolarında
onaylanmayan ve Ermenistan'ın toprak haklarına yer veren bir barış
anlaşmasıydı.
Bu anlaşma yürürlüğe girmemiş olmasına rağmen tüm
devletlerde cezalandırılan genel hukuk kapsamında bir suç söz konusudur ve iç
hukukta cezalandırılmasının evrensel yönü tüm devletlere uygulanan hukukun
genel prensiplerinden biri olduğunu ifade eder (Uluslararası Adalet divanı'nın
statüsünün 38. paragraf 1 c).
Ancak Türkiye'nin Ermeni soykırımını tanımasının hiçbir
topraksal tazminata yol açmayacağını belirtmek gerekir. Türkiye'nin yasal
sorumluluğunun tespit edilmesinin önünde çeşitli yasal ve içtihadi engeller
vardır, Türkiye'ninki dolayısıyla tamamen manevi bir sorumluluktur.
Bu konu olası bir soykırımı tanıdığını ilan eden
açıklamada Türkiye'nin ne dediğine de bağlıdır ama böyle bir açıklamanın
Ermenilerin toprak talebinde bulunmalarına yol açacak bir kapsamda olacağı
hayli şüphelidir.
Dolayısıyla, 1920 anlaşması tarafların parlamentolarında
onaylanmadığına göre, Ermeniler için toprak talebine dair uluslararası
sözleşmeler hukukuna ve uluslararası içtihada dayanmak uygundur.
Hukuka aykırı her davranışın tazminat yükümlülüğü
getirmesi bütün yasalar tarafından öngörülür ve otomatik bir nitelik taşır.
Uluslar arası hukuk komisyonu taslağının 31. maddesine göre "Sorumlu
devlet uluslararası hukuka göre yasadışı her eylemden kaynaklanan zararı
tamamen tazmin etmekle yükümlüdür". Kesin ve sürekli bir içtihatla taçlandırılmış,
yerleşik bir kuralın ifadesi söz konusudur.
Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı değil ama
devamı olan Türkiye'nin Ermeni soykırımından en azından manevi olarak sorumlu
olduğu sonucuna varıldığında bu durum ona yükümlülükler getirir. Hangi
nitelikte olur bu yükümlülükler?
Uluslararası hukukta ilk tazminat şekli zarar
verilenlerin eski haline getirilmesi, yani restitutio in integrum'dur. Bugünkü
durumda Osmanlı Ermenilerine karşı işlenen suçtan önceki durumu ve haklarını
olduğu gibi eski haline getirmek neredeyse imkansız. Suçun işlenmesinin
üzerinden yüzyıla yakın bir zaman geçmiş durumda.
Bu konuda başka bir yol izlemek mümkün: o da Ermenilere
ait mülklerin geri verilmesidir. Bu hususta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne
başvuruda bulunulabilir. Mahkeme 1915'te işlenen suçun ve uygulanan tehcirin
mağdurlarının mirasçılarının başvurularını incelemeye ve yargılamaya yetkili
olacaktır. Sözleşmelerin geriye dönük işlememesi prensibi aşılabilir, Avrupa
İnsan hakları Sözleşmesi'nin mülkiyet haklarına dair 1 no'lu Protokolünün ilk
maddesi mülkiyet hakkını garanti altına alır. Bu hak mirasçıların mallarını
geri almaların engellenerek ihlal edilmekte ve Türkiye'nin inkarcı politikası
hala yürürlüktedir.
Bu yolu denemeye dair cesaret verici olan mahkemenin
farklı zamanlarda aldığı kararlardır. Özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti hükümeti
tarafından 9 Kasım 1993'te mahkemeye taşınan Loizidou vs Türkiye (dava no
40/1993/435/514) davasındaki karar bu yöndedir. Kıbrıs Cumhuriyeti 22 Temmuz
1989'da Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvuran vatandaşı Titina
Loizidou'nun Sözleşmenin 25. maddesi uyarınca kendisine ait bir mülke dair
Türkiye tarafından 1 no'lu protokolün birinci, Sözleşmenin de sekizinci
maddesinin ihlali edilip edilmediğine karar verilmesi için AİHM'e başvurmuştur.
Mahkeme 23 Mart 1995'te verdiği kararında Bayan Loizidou'nun 1974'te ülkesinden
sınır dışı edilmesi ve geri dönmesinin yasaklanmasının ardından el konulan
mülklerinin bedelinin ödenmesine karar vermiştir. Ermenilere ait mülklerin iadesi
aynı bağlamda tartışılmaya değerdir. 2004'te Amerikan hükümetinin ülke
mahkemelerine ABD'nin taraf olduğu bir anlaşmadan ya da uluslar arası hukuktan
kaynaklanan bir hak ihlali sonucunda yabancıların maruz kaldığı zararlara dair
davaları görme yetkisi tanıdığını da dikkate almak gerekir.
Dolayısıyla, eğer 2004 yılında yürürlüğe giren bu kanun
Amerika'da çoğu zaman olduğu gibi geriye dönük uygulanabilirse, Ermeni
soykırımı mağdurlarının mirasçıları Türkiye'ye karşı Amerikan mahkemelerinde
dava açabilir.
Zararın onarımının ikinci bir şekli tazminat olabilir.
Osmanlı Ermenilerinin 1915'te işlenen suçla maruz kaldıkları zararlar
tazminatla onarılabilir.
Mülklerin, yukarıda gördüğümüz gibi, iadesi neredeyse
imkansız olduğundan denk düşen bir mülkün tahsisi ya da tazmin edilmesi Ermeni
soykırımı vakasında uygulanması en mümkün onarma şekli olabilir.
Yahudilere karşı işlenen Holokost örneğini ele alalım :
Alman şirketleri Yahudi toplumuna tazminat ödemeye devam ediyorlar. Bu ödemeler
"Ermeni meselesi" için de örnek teşkil edebilirler. Elbette bu ancak
Uluslararası Adalet Divanı 1948 sözleşmesinin geriye dönük uygulanabileceğine
karar verirse söz konusu olabilir.
Uluslararası hukukta bahsettiğimiz duruma en uygun
görünen son onarma şekli de "tatmin"dir. Bu sadece manevi bir
onarımdır. Sorumlu devlet tarafından ifade edilen üzüntü ya da özür bu kapsama
girer.
Tazminat ve tatmin bize akla en yatkın ve
gerçekleştirilebilir iki onarma şekli olarak görünmektedir. "Ermeni
meselesi"nde tatminle sonuçlanan bir durum çok tartışılabilecek konudur.
Ermeniler Türkiye'nin 1915'te işlenen suçlar için özür dilemesini çok defa
talep etmişler ancak bu hiç yerine getirilmemiştir.
Bu açıdan tatmin Ermeni soykırımına dair en mühim ve
elzem konu olarak karşımıza çıkmaktadır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.