Röportaj: Hasan YIKICI - Kıbrıs Postası
Kıbrıs’ın Ötekileri kitabının yazarı Yrd. Doc. Dr. Ali
Dayıoğlu, azınlık haklarıyla ilgili KKTC mevzuatında herhangi bir düzenleme
olmadığını, hiçbir azınlık grubunun da herhangi bir statüye sahip olmadığını
kaydetti. Dayıoğlu azınlıkların asimile edilmeye çalışıldığın da
kaydederek: “1974’ten sonra Kıbrıs’ın kuzeyinde de homojen bir Kıbrıs Türk
ulus-devleti oluşturulmaya çalışıldı. Kıbrıslı Türk veya Türk kimliğinden
farklı kimliklere sahip olanlardan ya kurtulmaya (göçe zorlamak gibi) ya da bu
insanlar asimile edilmeye çalışıldı” dedi.
***
“Azınlıklar asimile edilmeye çalışıldı”
Kıbrıs’ın Ötekileri kitabının yazarı Yrd. Doc. Dr. Ali
Dayıoğlu, azınlık haklarıyla ilgili KKTC mevzuatında herhangi bir düzenleme
olmadığını, hiçbir azınlık grubunun da herhangi bir statüye sahip olmadığını
kaydetti.
Dayıoğlu azınlıkların asimile edilmeye çalışıldığın da
kaydederek: “1974’ten sonra Kıbrıs’ın kuzeyinde de homojen bir Kıbrıs Türk
ulus-devleti oluşturulmaya çalışıldı. Kıbrıslı Türk veya Türk kimliğinden
farklı kimliklere sahip olanlardan ya kurtulmaya (göçe zorlamak gibi) ya da bu
insanlar asimile edilmeye çalışıldı” dedi.
Kıbrıs’ın kuzeyinde Rumların, Maruniler’in, Alevilerin ve
Kürtler’in azınlıklar grubuna girdiğini kaydeden Dayıoğlu, “Kıbrıs Türk
toplumunu Türkiye toplumuyla kıyasladığımız zaman Kıbrıs Türk toplumunun çok
daha seküler bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bununla birlikte, her ne
kadar seküler bir yapıya sahip olsa da, Millet Sistemi’nin ve Türkiye’deki
resmî söylemin etkisiyle Kıbrıslı Türkler arasında da azınlık eşittir
Gayrimüslim şeklinde bir anlayış vardır” ifadelerini kullandı.
Geçtiğimiz günlerde ülkemizin değerli akademisyenlerinden
Yakın Doğu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde görev yapan Yrd. Doc.
Dr. Ali Dayıoğlu’nun kaleme aldığı “Kuzey Kıbrıs’ın ‘Ötekileri’ isimli kitabı
çıktı. Alt başlığı “Rumlar, Maruniler, Romanlar, Aleviler, Kürtler” olan
kitapta tahmin edeceğiniz üzere Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşam mücadelesi veren
azınlıklar konu alınmakta. Her evin kütüphanesinde olması gereken bir kaynak
kitap olan “Kuzey Kıbrıs’ın ‘Ötekileri’”yle ilgili olarak akademisyen Ali
Dayıoğlu sorularımızı cevapladı.
İşte Hasan
Yıkıcı’nın, Ali Dayıoğlu ile yaptığı röportajın ilk bölümü
Kuzey Kıbrıs’ın
‘Ötekileri’, çok da alışık olmadığımız bir konu! Öncelikle ‘öteki’den ve
‘ötekiler’den başlayalım. Öteki derken neyi, hangi ötekileri kastediyorsunuz?
Öteki kavramıyla etnik, dinsel veya dilsel
farklılıklarından dolayı toplum tarafından görülmeyen veya görülse bile
çoğunluktan farklı kimlikleri reddedilen, hakları çiğnenen kesimleri
kastediyorum. Yani ötekiler, kimliklerinden ötürü hakları bir tarafa atılan,
ihlal edilmesinde bir beis görülmeyen kişilerdir.
Öteki bağlamında azınlıklar, çoğunluktan sayıca daha az
olan, başat olmayan, farklılık arz eden ve bu farklılığı korumak isteyen
kesimlerdir. Dolayısıyla Kıbrıs’ın kuzeyinde bu açıdan değerlendirilebilecek 5
grup vardır. Bunları Hıristiyan olan ve olmayanlar diye iki ana gruba ayırdım.
Millet Sistemi etkisini sürdürdüğünden dolayı Türkiye’de Müslümanlar ve
Gayrimüslimler şeklinde bir ayrım yapılır. Kuzey Kıbrıs’ta da Millet Sistemi
etkisini sürdürdüğü için burada da aynı ayrım yapılabilirdi ama Kuzey Kıbrıs’taki
Musevi sayısı epeyce az olduğundan dolayı Hıristiyanlar ve Hıristiyan
olmayanlar şeklinde bir ayrıma gittim. Hıristiyanlar başlığı altında Rumları ve
Marunîleri inceledim. Hıristiyan olmayanlar başlığı altında da Romanları, yani
Gurbetleri; Alevileri ve Kürtleri.
Müslüman olanlar olmayan şeklinde de bir inceleme
yapabilirdim ama Alevilerin dinî inancıyla ilgili ciddi tartışmalar var.
Alevilerin içindeki bazı kesimler ‘hayır biz Müslümanlıktan farklı bir düşünce
şekliyiz’ yönünde görüş belirtmektedirler. Dolayısıyla, onların da görüşlerine
saygı duymak adına böyle bir ayrım yaptım
H.Y.: Burada hem eski ötekiler hem de yeni ötekiler var.
Eski-yeni şuradan kaynaklanmakta: Türkiye’de azınlık
kavramı Gayrimüslimlerle özdeştir. Bu da Millet Sisteminden gelir. Fatih Sultan
Mehmet tarafından 1454’te oluşturulan bir sistemdir. Bu dönemde İmparatorluk
çok büyüdüğünden, çok etnili, dinli ve dilli bir yapıyı yönetebilmek için
Osmanlı toplumunu çeşitli kompartımanlara ayırma yoluna gidildi. Böylece
Osmanlı toplumu genel olarak ikiye ayrıldı. Müslümanlar ve Gayrimüslimler.
Müslümanlar, Millet-i Hâkime idi. Diğerleri de Millet-i Mahkûme. Gayrimüslimler
dinlerine ve mezheplerine göre gruplara ayrılıyorlardı. Buradan baktığımız
zaman üstünlük Müslümanlardaydı. Diğerleri de tali unsurlar idi. Ama her ne
kadar ikincil konumda olsalar da, bu insanlara, onları daha rahat yönetebilmek
için, bugünkü anlamıyla grup hakları diyebileceğimiz haklar tanındı. Yani
bugünün azınlık haklarıyla eşit, hatta onlardan daha ileride olan haklar. Daha
sonra da bu kesimlerin başına birer “Milletbaşı” koydular. Dediğimiz gibi bu
ayrım din ve mezhep temelli bir ayrımdı.
Türkiye’nin hâlâ daha bu sistemi devam ettirdiğini
söylemek mümkündür. Bu çerçevede, Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan hemen önce
imzalanan Lozan Barış Antlaşmasında Millet Sisteminin etkisi görülmektedir.
Örneğin Lozan’da yalnızca Gayrimüslimlerin hakları uluslararası güvenceye
kavuşturulmuştur. Dolayısıyla Türkiye’de bugün sadece Gayrimüslimler azınlık
olarak görülmektedir. Müslüman gruplar, örneğin Kürtler, Romanlar vs. azınlık
olarak asla kabul edilmezler. Halk da bu insanları azınlık olarak görmez. Hatta
azınlık olarak nitelendirebileceğimiz bazı Müslüman grupların mensuplarına
baktığımızda büyük bir kesiminin de kendilerini azınlık olarak nitelemekten
kaçındığı görülür. Çünkü azınlık eşittir Gayrimüslim anlamına gelmektedir bu
kesimler için.
Bu durum, Aleviler için de böyle, Kürtler için de.
Uluslararası hukukta azınlıkların self determinasyon hakkı yoktur. Halkların
vardır sadece. Dolayısıyla Kürtler kendilerini azınlık olarak nitelendirip bu
haktan mahrum kalmak istemezler. Ayrıca Aleviler gibi, kendilerini
Gayrimüslimlerle özdeşleştirmekten kaçınırlar. Dolayısıyla, kendilerini azınlık
olarak görmüyorlarsa kimsenin “sen azınlıksın” diye ısrar etme hakkı yoktur.
Ama kendilerini azınlık olarak görmeseler bile bu “dezavantajlı” gruplara
azınlıkların yararlandıkları haklar tanınmalı ki çoğunlukla eşit hale
gelebilsinler ve eşit haklardan yararlanabilsinler.
Peki ya Kıbrıs?
Kıbrıs Türk toplumunu Türkiye toplumuyla kıyasladığımız
zaman Kıbrıs Türk toplumunun çok daha seküler bir yapıya sahip olduğu
görülmektedir. Bununla birlikte, her ne kadar seküler bir yapıya sahip olsa da,
Millet Sistemi’nin ve Türkiye’deki resmî söylemin etkisiyle Kıbrıslı Türkler
arasında da azınlık eşittir Gayrimüslim şeklinde bir anlayış vardır. Ama
uluslararası literatüre baktığınız zaman bir grubu azınlık olarak nitelendirmek
için 5 ölçütten yararlanılmaktadır. Bunlar; çoğunluktan sayıca az olma, başat olmama,
o ülkenin vatandaşı olma, çoğunluktan etnik, dinsel veya dilsel farklılıklara
sahip bulunma ve en önemlisi de, söz konusu grubun bu farklılığını veya
farklılıklarını sürdürmek isteme, yani azınlık bilincine sahip olma
şeklindedir.
Bu tanımın içerisine ayrımcılıktan dolayı hakları
çiğnenen ve haklarını talep eden kesimleri yerleştirebiliriz. Örneğin,
kimliklerinden dolayı bu ülkede Romanlar bir kenara atılıyorsa, bundan ve
karşılaştıkları ekonomik sorunlardan ötürü zamanında İngiltere’ye gitmeye çaba
sarf ediyorlarsa, ama 1997’de olduğu gibi KTHY ve İstanbul Havayolları
tarafından uçaklara alınmıyorlarsa, bunun üzerine Rum tarafına kaçıyorlarsa,
işsizlik ve fakirlikle boğuşuyor ve kendi kimliklerini yaşayamıyorlarsa bu
insanları azınlık saymak gerekir.
Alevilere gelince, 199 camiye karşı ülkemizde tek bir
cemevi yoktur. “Din Hizmetlerinin Geliştirilmesi Projesi” çerçevesinde Türkiye
Büyükelçiliği Yardım Heyeti KKTC için her yıl 8-10 milyon TL tutarından bir
bütçe ayırmakta ve bu paranın kayda değer bir kısmı yeni cami yapımında
kullanılmaktadır. Ama cemevleri Türkiye’de ibadethane olarak kabul
edilmediğinden dolayı, cemevi inşaatı için Alevilere bu bütçeden tek kuruş
verilmemektedir. Bu durumda Aleviler “öteki” pozisyonuna itilmektedir.
Kürtlere bakımından da benzer şeyler söylenebilir.
“İmralı Süreci” başlayana kadar Kıbrıs’ta Newroz kutlamaları gözetim altında
tutulmaktaydı. Düğünlerde giydikleri kıyafetleri “PKK renginde” olduğu
gerekçesiyle insanlar ülkeden atılıyordu. Kürt kimliklerinden dolayı işinden
olanlar vardı. Kürtçe isim konusunda engellemelerle karşılaşmışlardı. Bu
durumda Kıbrıs’ta yaşayan Kürtler de “ötekileştirilmişti”.
Tarihsel süreç içerisinde devletin ve resmî ideolojinin
de dönüşmediğini görüyoruz. En önemli göstergesi de mevzuat olsa gerek!
Kesinlikle değişmedi. KKTC mevzuatında azınlık haklarıyla
ilgili herhangi bir düzenleme olmadığı gibi, hiçbir azınlık grubu da herhangi
bir statüye sahip değildir.
Bu da temelde ulus-devlet yapısından kaynaklanmaktadır.
Ulus-devlet, egemen etno-dinsel unsur dışındaki kimlikleri yok sayan, onları
yasaklayan ve onlardan kurtulmak isteyen devlet türüdür. 1974’ten sonra
Kıbrıs’ın kuzeyinde de homojen bir Kıbrıs Türk ulus-devleti oluşturulmaya
çalışıldı. Bu çerçevede Kıbrıslı Türk veya Türk kimliğinden farklı kimliklere
sahip olanlardan ya kurtulmaya (göçe zorlamak gibi) ya da bu insanlar asimile
edilmeye çalışıldı.
Örneğin bu devlet yapısı uzun bir süre Rumlar ve
Marunîlerden kurtulmak için çeşitli baskılar uyguladı.. 90’ların sonunda bu
tablo biraz değişmeye başladı. Alevilerin dertleri ise çok az gündeme geldi.
Gurbetleri hiç konuşturmadık bile. Kendi kimliklerini öne çıkaran bazı Kürtler,
vatandaş olanlar dahi, 92-93’te sınır dışı edildi. 98’de Güzelyurt’ta kahvehaneleri
basıldı, dövüldüler. Bunu yapmaları için de bazı Ülkücü gruplara izin verildi!
92-93’teki gibi, 2003’te de ev baskınları oldu.
Marunîler de çeşitli baskıların hedefi oldular. Bununla
birlikte, Marunîlerin durumunun Rumlara göre her zaman daha iyi olduğunu da
söylemek lazımdır. Bunun da iki nedeni var. Bunlardan birincisi, geçmişte bir
Türk-Rum çatışması gibi Türk-Marunî çatışmasının yaşanmaması, ikincisi de çok
büyük bir gücün, Vatikan’ın koruması altında bulunmaları.
Mevzuat kısmını biraz daha açabilir miyiz? Bildiğimiz
kadarıyla iç hukukta azınlık haklarıyla ilgili hiçbir şey yok!
Mevzuatta bir şey yok ama başka iki şey var. Birincisi,
Cumhuriyet Meclisinin Çocuk Hakları Sözleşmesini 1996’da, Kişisel ve Siyasal
Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması
Uluslararası Sözleşmesini de 2004’te tüm hükümleriyle kabul etmesinin ardından
bu sözleşmelerin iç hukukun parçası haline gelmeleridir. Bu sözleşmeler,
ayrımcılığın önlenmesi, eşitliğin sağlanması ve azınlık haklarının korunmasıyla
ilgili hükümler içermektedir. Özellikle Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası
Sözleşmesinin 27. maddesi ile Çocuk Hakları Sözleşmesinin 30. maddesi azınlık
hakları açısından çok önemli düzenlemelerdir. Bu maddelerde, azınlıklara mensup
kişilerin kimlik haklarının korunmasına, azınlıkların kendi kimliklerini
geliştirme yönünde atacakları adımlara devletin karışmamasına hatta bunların
korunması için atacakları adımlara devletin destek vermesine ilişkin
düzenlemeler vardır.
Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir husus, az önce
de söylediğim gibi, Cumhuriyet Meclisinin KKTC’yi hukuken bağlayan söz konusu
üç sözleşmeyi tüm hükümleriyle onaylamış olmasıdır. Bu durumda KKTC devleti
sözleşmelerde yer alan tüm yükümlülüklere harfiyen uymak zorundadır. Bu durumda
herhangi bir azınlık gurubuna mensup kişiler azınlık kimliklerini geliştirme
yönünde hareket etme hakkına sahip olma bir yana, KKTC devleti azınlıkların bu
yöndeki faaliyetlerine destek çıkmak zorundadırlar.
Azınlık haklarıyla ilgili olarak ülkemiz açısından
geçerli olan ikinci belge ise, 31 Temmuz-2 Ağustos 1975 tarihlerinde Kıbrıslı
Türk ve Rum liderler Rauf R. Denktaş ile Glafkos Klerides arasında Viyana’da
yapılan toplumlararası görüşmelerin üçüncü turunda Kuzey Kıbrıs’ta kalan Rumların
haklarıyla ilgili olarak varılan anlaşmadır. Resmî adı Üçüncü Viyana Anlaşması
olan bu belgeyle 1974’ten sonra kuzeyde yaşamaya devam eden Rumların hakları
güvence altına alınmıştır.
Bu anlaşmaya göre, Kuzey’de kalan Rumlara güneye göç
etmeleri için herhangi bir baskı uygulanmayacaktır. Hatta ailelerin
birleştirilmesi ilkesi çerçevesinde bu insanların güneyde yaşayan akrabalarının
kuzeye geçip de kuzeyde yaşamaları için her türlü kolaylık sağlanacaktır. Eğer
Kuzey’de yaşayan Rumlar Güneye göç etmek isterlerse engel çıkarılmayacaktır.
Kuzey’de kalanlar serbest dolaşım özgürlüğünden yararlanacaklardır. BM, bu
insanların yaşadıkları köylere istenildiği zaman yardım götürebilecektir. Ve
son olarak kendi doktorlarının tıbbi gözetiminde bulunma, dinlerinin gereklerini
yerine getirme ve eğitim olanaklarından yararlanma hususlarını da kapsamak
üzere, Kuzey Kıbrıs’ta normal bir yaşam sürebilmeleri için Rumlara her türlü
yardım sağlanacaktır.
Dolayısıyla bizdeki mevzuatta azınlık haklarıyla ilgili
düzenlemeler yoksa da, Çocuk Hakları Sözleşmesi, Kişisel ve Siyasal Haklar
Uluslararası Sözleşmesi, Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Uluslararası
Sözleşmesi ve Üçüncü Viyana Anlaşması bizim açımızdan bağlayıcıdır ve devlet bu
belgelerde yer alan düzenlemelerin gereklerini yerine getirmekle mükelleftir.
Anayasa değişikliği için sunulan ilk öneride azınlık
hakları da vardı.
Çok doğru bir adımdı. Anayasa’ya azınlık hakları
konulmaya çalışıldı fakat bu madde referanduma bile götürülemeden Meclis Genel
Kurulu tarafından reddedildi. Sağ partiler bunu reddetti. Nedeni de sağ
partilerin bu düzenlemeyi ‘Kıbrıs Türk toplumu içerisinde azınlık yaratma ve
Kıbrıs Türk toplumunu bölme yönünde atılan bir adım’ şeklinde
değerlendirmeleriydi.
Oysa azınlık haklarının mevzuatta, özellikle de
Anayasa’da yer alması iyi olurdu. Kimliklerinden dolayı ayrımcılığı uğrayan
kesimler haklarını talep etme hakkına sahip olabileceklerdi. Ama Rumlar için
Viyana anlaşmasının geçerli olduğunu bir kez daha hatırlatabiliriz. Rumlar da
dahil olmak üzere tüm dezavantajlı grupların az önce isimlerini zikrettiğimiz
uluslararası belgeler çerçevesinde haklarını talep edebileceklerini de
söyleyebiliriz.
Ali Dayıoğlu ile yaptığımız söyleşinin devamı yarın
Kıbrıs Postası’nda...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.