Paramaz’ın anısına*
1) Anadolu topraklarının Türklerden önceki yerleşik
halkları olan Ermeniler, Rumlar, Asuri-Süryaniler, Nasturiler, Keldaniler,
Ezidiler Osmanlı döneminde başlayıp Cumhuriyet döneminde de devam eden (fiili
yok etme ve tehcir, mübadele gibi adlandırmalar altında süren) soykırım ve
zorla asimilasyon yöntemleriyle yok edilmişlerdir. Cumhuriyetin hem devraldığı
hem de kendisinin işlediği en can alıcı milli problemlerin başında, bu
toprakların kadim halklarının katliamları yer alır. Türk milliyetçiliğinin
Osmanlı topraklarında uç vermeye başlamasıyla birlikte milli katliamlar da
başlar.
Dinsel farklılıkların yarattığı zulüm sisteminin içinden gelişen milli
zıtlıkların ortaya çıkışı, ilk olarak Ermeni, Rum ve
Asuri-Süryani-Keldani-Nasturi ve Ezidi halklarını vurdu. 1890’lardan başlayarak
bu halklara karşı yok etme kampanyaları geliştirildi ve nihayetinde Osmanlı
İmparatorluğu’nun Almanya’nın yanında 1. Paylaşım Savaşı talanına katılmasıyla
birlikte hemen hemen tümden yok edildiler.
İttihat ve Terakki hükümeti tarafından 1915’de
gerçekleştirilen Ermeni tehcirinden önce de Ermeni halkı katliamlara uğramış,
ancak uygulamaya konulan tehcir politikasıyla tam bir soykırıma tabi
tutulmuştur. Tehcir süresince bir buçuk milyon Ermeni, sürgün ve öldürme
yoluyla yok edilmiş, kalanlar ise kendilerini, yaşamları boyunca üzerlerinden
atamayacakları travma ve acılarla birlikte sürdürmek zorunda kaldıkları bir
hayatın içinde bulmuşlardır. Asuri-Süryani halkının katliamı ise daha büyük bir
katliam olan Ermeni katliamının gölgesinde kaldığı için pek fazla
bilinmemektedir. Kesin rakamlar bilinmemekle birlikte, Seyfo (kılıç) olarak
adlandırılan katliamla, yarım milyona yakın Asuri-Süryani halkı yok edilmiştir.
Bir başka örtülü gerçeği de Anadolu’da yaşayan Rumlara
karşı yapılanlar oluşturur. Bu konuda genel geçer ifade Rumların Türklerle
“mübadele” edildiğidir. Hakikat ise bu kadar basit değildir. Her şeyden önce
“mübadele”nin kendisi asla masum bir işlem oluşturmamaktadır. Bir tür yok etme
hareketidir; Soykırım değilse soy sürümdür. Sonuç yine bir toprak üzerindeki
bir toplumun yok edilmesidir. Mübadil kabul edilen bir milyon Anadolu Rum’u
bizatihi İttihat ve Terakkiciler tarafından ölüm tehdidiyle kaçırtılmış, sadece
300 bine yakın bir kısmı devlet eliyle “mübadele” edilmiştir. Bu arada sayısı
belirsiz Hıristiyan Türk de zorla Yunanistan’a sürgün edilmiştir. Rumların
başına gelenler bu kadarla sınırlı değildir; 400 ile 500 bin civarında bir Rum
nüfus ortada yoktur. Bunlar ya Amale Taburları’nda yok edilmiş ya da İttihat
Terakki çetelerince öldürülmüşlerdir.
2) Bu milletlerin/topluluklarm yok edilmelerindeki temel
amaç, soya dayalı bir millet yaratmaktır. Bu niyet, BM’m kabul etmiş olduğu
soykırım tanımımdaki “kasıt” (mens rea=suç niyeti) unsurumun temelimi
oluşturur. Suçum maddi unsuru (actus reus = suç eylemi) zaten bu halkların yok
edilmeleri olarak ortadadır. TC’nin de altına imza atmış olduğu BM Soykırım
Sözleşmesinin her maddesi Anadolu’da yok edilmiş halkların durumuna tam tamına
uymaktadır. Müslüman olmayan diğer milliyetleri yok ederek Türk milletini
yaratma eylemi, Osmanlı’da başlayıp Cumhuriyetle devam eder. Dolayısıyla tüm
dünyaca bir insanlık suçu olarak kabul edilmiş olan soykırımın, hem Osmanlı hem
de Cumhuriyet dönemlerinde işlenmiş olduğunu kabul etmek gerekir. Neticede,
içerisinde cumhuriyeti kuran subayların da faili olduğu, 2,5 milyon insan
katledilmiştir. Uç milletin Anadolu topraklarındaki varlığına son verilmiştir.
1900’lü yılların başlarında toplam nüfusun 13 milyon civarında olduğu göz önüne
alındığında katliamın boyutları ve taşınılan utancın büyüklüğü daha iyi
anlaşılır.
3) Bir millet yaratmak için bir başka milletleri yok
etmenin temelinde, iddia edildiği gibi güvenlik sorunu değil, gözünü para hırsı
bürümüş Türk burjuvazisinin ilkel sermaye birikimini zor yoluyla gerçekleştirme
niyeti yatmaktadır. Bu biçimde gerçekleştirilen ilkel sermaye birikimi, zaten
Batı karşısında geri kalmış olan Osmanlı’da tam anlamıyla bir gerileme anlamına
gelmiştir.
Osmanlının yönetici sınıfı içerisinden çıkıp gelişen Türk
milliyetçilerinin, atalarının üretim değil istila yoluyla devlet hazinesini
doldurma geleneğini devralmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktur.
Kapitalizmin emperyalizm çağında, artık sınır ötesi talan yapamayanlar bu
talanı sınırları içerisinde yer alan insanların sırtından gerçekleştirmeye
kalkışmışlardır. Soykırım, Türk burjuvazisinin zor yoluyla ilkel sermaye
birikimini gerçekleştirmesinin adı olarak, Türk halkı açısından iki kez daha
yüz kızartıcı bir durumdur. Türkler, bu soykırım ve soysürümlerle birlikte
zaten gerisinde kaldıkları çağın bir yüz sene daha gerisine sürüklenmişlerdir.
Osmanlı bir işbölümü toplumu idi. Türkler yönetme ve
savaşma işini üstlenmişler, tarım ve hayvancılık dışı üretim, kültürel
faaliyetler, ticaret, sanayi, muhtelif zanaatlar ve sanatlar, yani toplumsal
varoluşun en temel öğelerini oluşturan işleri de çoğunlukla Ermeniler, Rumlar,
Asuri-Süryaniler ve Yahudiler yerine getirmekteydiler. Bu halklar arasında en
küçük kesimi oluşturan Yahudiler dışında, Anadolu nüfusunun en az %20’sini
oluşturan diğer halkların öldürülmek ve sürülmek suretiyle yok edilmesinin
yarattığı boşluğu, askerlikle ve nispeten geri koşullarda tarım ve
hayvancılıkla uğraşan Türklerin doldurabilmesi olanaklı değildi. Sürülen ve
katledilen bu toprakların kadim halklarının mallarına ve sermayelerine el
konulmasına karşın, onların yerine getirdikleri işlevleri aynı şekilde devam
ettirmeleri mümkün olamazdı, olamadı da. Canları ve malları alınanlar
kültürlerini de alıp gittiler. Katledilenler, katledenlerden intikamlarını,
onları geriliğe mahkûm ederek aldılar! Kimi zaferler kendiliklerinden bir
mağlubiyettir. Bu mağlubiyetten kurtulmak, ancak bu utançlı tarihle yüzleşmek
ve taşınan sorumluluğun kefareti ne ise bunu ödemekten geçer. İşçi sınıfının en
geliş¬kin, bilinç düzeyi itibariyle en ileri kesiminin, aydınlanma ve sosyalizm
düşüncelerini erkenden yakalamış aydınların öldürülüp sürülmeleri, toplumsal
aydınlanmanın yok edilmesi, karanlığa geri dönülmesi anlamına geldi.
Batılılaşma amacıyla yola çıkan Jön Türkler, Batı aydınlanmasının en uzağına
savruldular. Bugün var olan gericiliğin temellerinde bu geri savruluş yatar.
4) Türk milletini yaratma adına işlenen bu toplu
cinayetlerin işlenmesinde, din faktörü yoğun bir biçimde kullanıldığı için,
mevcut toplumda marazi bir dinsel nefret egemen hale gelmiş ve toplumun
aydınlanması ve demokratikleşmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmuştur. Bu
nefret temeli günümüze kadar tüketilememiş olan şeriatçılık-laikçilik sahte
ikileminin de en sağlam temelini oluşturmuştur. Bu katliamla yoğrulan dinsel
nefretin, Kafkaslardan ve Balkanlardan dinsel motifler öne çıkarılarak sürülmüş
olan Müslüman toplulukların taşıdığı nefret ile birleşmesi, toplumumuzun bugüne
kadar kendini kurtaramadığı diğer dinlerden insanları aşağılama ve dışında
görme kültürüne temel olan en önemli zemini oluşturmuştur.
5) Sayıları milyonları bulan böylesine büyük ve geniş bir
katliamı sürdüren bir halkın, ruh sağlığının yerinde olması beklenemez. Bunun
içindir ki’, şiddet ailede, okulda, askerde ve hemen hemen tüm toplumsal
ilişkilerde en önde gelen ilişki biçimini oluşturmakta ve sağlıksız bir toplumun
kendini sürekli üretmesine neden olmaktadır. Sağlıksız bir toplumun yeniden
üretiminin en temel nedenini oluştu¬ran TC devleti, tüm diğer milliyetlere
karşı işlenmiş olan soykırımların kefaretini ödemeden ve tarihsel utançlarıyla
yüzleşmeden, öldürülenlerin tümünün suçlu olduğuna ilişkin geliştirilmiş olan
“düşmanı yok etme edebiyatının” Türklerin ruhunda yarattığı travmayı ortadan
kaldırmak mümkün değildir. Bu kadar insanı yok edenin etrafının düşmanlarla
çevrili olduğuna inanması için sadece paranoyak olması gerekmez, böylesine bir
düşünceye sahip olmak için kendi tarihinin derinliklerinde yatan soykırım
utançları zaten ona bu temeli sunmaktadır.
6) Ermeni soykırımının inkârındaki ısrarın temel
nedenlerinden birisi’, bu soykırımı kabulle birlikte, diğer katliamların da
kabul edilmesinin zo¬runlu hale geleceği ve TCnin nasıl kanlı bir miras üzerine
kurulu olduğu, neden bu toplumun her dokusunun şiddetle örüldüğü ortaya çıkacak
ve bunun bir toplumsal hastalık olarak kabul edilmesi sonucu tedavisi de
zorunlu hale gelecektir. Tarihiyle yüzleşme yoluyla tedavi olmayı kabul etmek,
faşist temellerde kurulu ruhsal yapıların demokratikleşmesini zorunlu tek çare
haline getirecek ve haliyle de böyle bir sürecin sonunda yeni bir vicdan ve
bilinç kazanmış olan Türk halkını, artık iki yılda bir sıkıyönetim
tezgâhlarından geçirmek mümkün olamayacaktır. Şiddete yönelen her iktidar,
karşısında demokratik direniş mevzularını bulacak, dolayısıyla şiddet yoluyla
serma¬ye birikimi yapıp, şiddet yoluyla egemenliğini sürdüren burjuvazi, artık
eskisi gibi var olamayacağını görmek durumunda kalarak, toplumsal onayı şoven
milliyetçi demagoji ve din tüccarlığı ile değil demokratik değerlere itibar
ederek sağlamak zorunda kalacaktır. Bu noktaya ulaşan bir toplum karşısında,
demokratik değerlere itibar etmeyen bir egemen sınıf, artık egemen sınıf olarak
varlığını devam ettirme şansını da kaybedecektir. Demokrasiyi tanımayan burjuvazi
onun yerini sosyalist demokrasinin almasının yolunu da açmış olacaktır.
7) Ermeni isyanı olarak resmi tarih tarafından aktarılan
olayların hep¬si, devletin yarattığı provokasyonlara karşı, Ermenilerin
özsavunma mücadelelerinden başka bir şey değildir. Hem devlet, hem de özel
olarak Kürdistan’da yerel feodaller tarafından ikinci kez vergilendirilen ve
topraklarına el konulan Anadolu Ermenileri, yer yer kendilerini savunmak için,
ya bugün de Kürtlerin yaptığı gibi dağa çıkmak zorunda kalmışlar ya da üzerlerine
gelen askere karşı kendilerini koruma yollarını aramışlardır. Kürt isyanı
denilen birçok olay da bu türdendir. Çeşitli provokasyonlarla yüz yüze gelen
Kürtler tepki gösterdiklerinde olayın adı isyan olarak konulmuştur. Kaldı ki,
insanlık suçu olarak tariflenen soykırımın, isyan dâhil, hiçbir gerekçesi
olamaz.
Osmanlı devleti aynı Rusya gibi bir halklar
hapishanesidir. Mazlum değil emperyalist bir güçtür. Müslümanlar, emekçiler
olarak merkezi feodalite tarafından eziliyor olsalar bile, diğer ezilenlere
göre imtiyazlı olan halk kesimini oluştururlar. Hıristiyan ve Musevilerin
tanıklıkları mahkemelerde kabul edilmez, kelle vergisi öderler, ata binemez ve
silah taşıyamazlar, evleri Müslümanlarınkinden yüksek olamaz vs. Tam bir
ayırımcılık sistemi içinde yaşanır. Dolayısıyla 1000 yıllık kardeşlik iddiaları
Hıristiyanların yaşadığı ayırımcılığın doğal bir durum haline getirilmesinden,
uygulanan zulmün normalleştirilmesinden başka bir anlama gelmez. İsyan işte bu
ayırımcı ve zulüm sistemine itirazın adıdır.
8) Milli hareketlerin temelinde burjuvazinin kendisine
ait özel bir pazara sahip olmak arzusuna karşın, Ermeni örgütlenmelerindeki
temel güç ve bu gücü hareket ettiren motif burjuvalar ve onların arzulan değil,
aydınlar ve yoksullar ile onların arzulan olmuştur. Osmanlı’da oluşan üç Ermeni
örgütünden biri liberal ikisi sosyalist niteliklidir. Hınçak partisi kendisini
Marksist olarak tanımlar ve 2. Enternasyonal üyesidir. Daşnaksutyun Partisi de
2. Enternasyonal’in üyesidir ve çıkardıkları yayında Jan Jaures de yazar.
Daşnaksutyun Partisi 1911’de aldığı kararlara bağlı olarak artık tabanını işçi
sınıfının oluşturduğunu ve burjuvaların bu partiye üye olmalarının programa
aykırı olduğunu yazmaya başlarlar. 1885 yılında Van’da kurulan Armenakan ise
liberal demokrat bir partidir.
9) Ermeni meselesinin halli, ebeveynlerini öldürdüğümüz
yetimlerin tatmin edilmesi meselesidir. TC tarafının bu meselede yürütebileceği
hiç bir pazarlık yoktur. Amasız, fakatsız Osmanlının bu soykırımları
gerçekleştirdiği öncelikle kabul edilmelidir. Bu kabul TC’nin sorumluluktan
kurtulması anlamına gelmez. Mirasını devraldığımız Osmanlı’nın yarattığı
felaketi giderici hiç birşey yapmamış olmanın yanında, şoven milliyetçi
politikaların ifadesi olarak yapılanların savunulması ve başka biçimler içinde
devam ettirilerek “gayrimüslim” denilen insanların tüketilmesi, bizim
omuzlarımızda ağırlaştırılmış bir yük olarak durmaktadır.
Bu nedenle:
a) Devralınan miras ve sürdürülen politikalar dolayısıyla
TC devleti soykırıma uğratılan diğer halklar yanında Ermenilerden de özür
dilemelidir.
b) Bugünkü TC toprakları üzerinde yaşayıp, sürgün ve
katliam sonucu yok edilenlerin hepsi, TC vatandaşı olarak kabul edilmeli ve bu
vatandaşlık hakkı onların çocukları için de geçerli olmalıdır.
c) Bu kabulle birlikte, bu vatandaşların gasp edilmiş
olan malları ve hakları kendilerine iade edilmelidir.
d) Soykırımın tartışılacak bir yanı olmamasına karşın,
tarihsel hakikatlerin Türk ve Kürt halkını da tatmin edecek bir biçimde ortaya
konulmasını sağlamak üzere, gerçekten tarafsız ve demokrat olduğu garanti
edilmiş bir hakikatleri araştırma komisyonu oluşturulmalı, bu komisyon yeteri
kadar uzun bir süre gerçekleri araştırıp kamuoyunun gözleri önüne sermeli ve
yeni bir tarihle, yeni bir tarih bilinci yaratılmalıdır.
e) TC ve Ermenistan halkları arasındaki tüm kötü
duyguların ortadan kaldırılabilmesi, düşmanlıkların, kırgınlıkların izlerinin
silinmesi ve yeniden üremelerinin önüne geçilebilmesi için, iki ülke
halklarının rekabet değil dayanışma temelinde bir araya gelmesini sağlayacak
bir federasyon kurularak, sınırlar ortadan kaldırılmalıdır. Ermenistan’a karşı,
yaşam şartları Türkiye ortalamasına ulaşıncaya kadar pozitif ayrımcılık
yapılmalıdır.
* Paramaz’ın ideallerini gerçekleştirmek ve anısına
bağlılık için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.