Sevan Nışanyan
Nişanyan Sözlük'te son aylarda yaptığım düzeltmeleri
arkadaşlar dün ya da bugün sisteme yüklemiş olmalı. Bakın bakalım iyi olmuş mu? 22 Temmuz’da bilgisayar kullanmama izin verdiler. O
günden beri hattada önceleri dört, sonra beş gün, günde 6-7 saat sözlüğüme
çalışıyorum. Şakran dayken kâğıt üzerinde de epeyce çalışmıştım. O notları
sisteme geçirmek iki aydan fazla vaktimi aldı. Esas yaptığım iş, her kelimenin Türkçe metinlerde tespit
edebildiğim en eski örneğini alıntı olarak sözlüğe eklemek. Tabii bir tane
alıntı bulmakla iş bitmiyor. Aşağı yukarı her kelimenin zaman içinde ortaya
çıkmış birden fazla anlamı ve türlü nüansı var, onları da belgelemek lazım.
Kelimenin telaffuzunda ve yazımında değişiklik olmuşsa onu da bazen göstermek
gerekiyor.
Türkçede bugüne kadar böyle bir çalışma yapılmamış. Yakınına bile
gelinmemiş. Bu işin ağababası Oxford English Dictionary’dir, Victoria çağında
bir tane deli adamın, Charles Ed. Murray’in eseri. Fransızca, Almanca ve
İtalyanca’da da harikulade çalışmalar var. Başka dillerde varsa ben bilmiyorum
Elimde 1545, 1680, 1835, 1876, 1900, 1924 tarihli
Osmanlıca sözlükler ve TDK sözlüğünün 1945 ve 1955 basımları var. 4000 sayfalık
Evliya Çelebi’yi, Fuzuli Divanını, Miratül ^ Memalik’i, Codex Cumanicus’u,
geçenlerde baskısı çıkan III Murad’a ait Kitabül Menam ı taramayı bitirdim;
şimdi Tacüt Tevaritvi çalışıyorum. Manyasizade’nin Gülistan tercümesi sırada.
Aşıkpaşazade ve Kâtip Çelebimin güvenilir yeni yazı edisyonları var mı,
bilmiyorum. Bilginiz varsa haber verin lütfen, işime yarar. Eski yazı olmuyor. Eski
yazıyla bir kitap (Ahmed Şerif, Anadolu’da Tanin, 1909) taradım, çok fazla
vaktimi aldı. Bir bakışta bütün sayfayı göremiyorum, mıy mıy mıy her cümleyi
heceleyerek okumam lazım, olmuyor.
Sözlükte halen 14,744 maddebaşı var. 22 Temmuzdan bu yana
5,177 maddede toplam 12,485 düzeltme ve ekleme yapmışım. Daha doğrusu bunlar
teker teker elle yaptıklarım. Search & replace ile yaptıklarımı, veritabanı
manipülasyon programını kullanarak yaptığım otomatik işleri sistem saymıyor.
Onlar daha çok yazım tutarlılığı ile ilgili işler, tırnak içinde tırnakları
sistemleştir, alıntıda geçen maddebaşı kelimenin altını çiz, Almanca isimlerin
ilk harfini büyüt, son harfi ye ile biten Arapça kelimelerin imlasını düzelt
gibi şeyler. Sayılmadılar.
2,977 tane yeni alıntı eklemişim. Toplam alıntı sayısı
böylece 9,357’yi bulmuş. Daha bir 10,000 tane kadar gerekir diye düşünüyorum;
ideal toplamın 20,000 civarında olması lazım. Alıntı koymaya 201 l’de
başlamıştım. 2012’de Arşen, sonraki yaz Lora ve Bahar Cumhuriyet ve Milliyet
arşivlerini taramada epey yardımcı oldular.
Yeni eklediğim maddebaşı kelimeler 226 tane. Bunların bir
kısmı daha önce başka madde altındayken bağımsızlığa kavuşan derivatifler
(atıştırmak, yolsuzluk, mülkiyet, ekşimik, yekpare, yekdiğer, saçma, götürü,
senatör, garantör, kaldıraç, sevişmek, davetiye, lebiderya, halen, dezavantaj,
dipçik, denizanası, yeniçeri vs.). Nişanyan Sözlük sade etimolojik sözlükten
tarihî VE etimolojik sözlük olmaya doğru evrildikçe bu kelimeler de önem
kazanıyor. Bugünkü anlamda davetiye ilk kez 1900’de kaydedilmiş. Sevişmek ta
1950’lere dek "karşılıklı birbirini sevmek" demek. Lebiderya
"denizin kıyısı" demek iken "deniz manzaralı" anlamına
1970'lerde evrildi. Denizanası Evliya Çelebi zamanında deniz amı diye geçiyor.
Etimolojik anlamda, yani köken itibariyle ilginç kelimeler değiller. Ama tarihî
açıdan fantastik, değil mi?
Komple yeni olanlar 147 tane:
adana (kebap adı), agronomi, akar2 (minik sinek),
amniyosentez, badya, behram, beybi, bıcır, bık bık, bonibon, break (boks
terimi, bilgisayar terimi, dans türü), bulak, business, celali, celebrity,
cibayet, couture, cover, çekçek, çırmık, dağlıç, dıdısının dıdısı, dilrüba,
dulda, dum duma, eciş bücüş, efil efil, eğrek, emülgatör, faseta, festekiz,
fevç, fılatiir, fısür, freak, freelance, frustre, gözgü, gurk (kuluçkaya
hazırlanan tavuk), hab (uyku), happy hour, harddisk, hassa2 (sad ile özellik,
sın ile duyu), havai, helme, helot, hemipleji, hık, hilti. hodbin, hohlamak,
illuminati, implant, in cin, inkisar, istima, izbarço, junior, kabalal (toptan
anlamı ayrı, Yahudi batıniliği ayrı), kalcı, kannabis, kantara, kelli (gayri
anlamında), kemane, keşşaf. kickbox, klark çekmek, kobi, kupez, kuşane,
lamekân, lorta, loser, lounge, lutr, mansur, maskara2 (makyaj malzemesi),
metretul, mirket, mozzarella, muhaberat (modern Arapçadan), muharrer, murabba2
(dörtgen ayrı, reçel ayrı), musannif, müşabih, müterakim, nasır, nim, ninja,
niyabet, numeratör, nusret, oğul2 (arı şeysı), om, orsa, otriş (devekuşu tüyü),
panadura (domatesmiş), panç, pelet, pıtırcık, post-it, prekarize, premium,
queer, quiz, reha, rikâp, rödövans, rubu tahtası, sandre, sazende, shingle,
sırtı (bir tür olta), sin2 (bir yaş, iki mezar), single, sitcom, siyak, slovv,
sorbe, stensil, stick, sureta, suzinak, süblitninal, süfla, sürümek, şah2 (şah
damarı ve şaha kalkmak, hükümdar olan şahla alakası yok), şambre2 (bir tür
kumaş ayrı, ılınmış şarap ayrı), şelişepik, şıpıdık, tegafül, tillah, tiye
almak, torna (toplumsal olaylara müdahale aracı), topic, tutarık, iiber. vinyl,
viral, wireless, x-ray, yelve, yuka, zero, zırtarmak.
Her gün gazeteyi elimde kalemle okuyorum, “nahann! bu yok
bende” diye arasıra zıplıyorum. Taraftan bir tane bile çıkmıyor. Buna karşılık
Hürriyet çok cesur. Özellikle magazin sayfaları ve sektör ekleri birer hazine.
Nasır (elde ayakta olan cinsi) yokmuş sözlükte, iyi mi?
18 sene boyunca gözden kaçmış. İzbarço yahut helot veya kickbox niye yok
sözlüğünde diye kimse laf etmez herhalde, ama nasır olmaması ayıp.
*
On iki küsur bin düzeltme dedim. Ciddi ve yüz kızartıcı cinsten
etimoloji hatası beş-altı tane çıktı. Mesela sürre (Osmanlı zamanında hac
kervanıyla Mekke’ye gönderilen hediyeler) sözcüğünde uçmuşum. Halikamas
Balıkçısı ekolüne uyup kaldırım kelimesine Rumca etimoloji aramıştım; o da
besbelli yanlış. Feci sayılabilecek editör hataları da var tek tük. Mesela
“cetvel” anlamına gelen mastar ile “fiil kökü" anlamına gelen mastar yer
değiştirmiş.
Yaklaşık 50 kelimede beni heyecanlandıran yeni etimolojik
derinlikler buldum. Her biri birer ikişer Kelimebaz yazısı değer. Sade son bir
haftadakilere (13-17 Ekim) değineyim:
Pür neşe ve pür nur o mevkf deki pür. Farsça, "dolu
demek. Bu kadarı vardı sözlükte tabii. Olmayanı şu: Sözcüğün Hintavrupai
orijinali *pln-os. (HAv /l/ Farsçada daima İri verir; Orta Farsçapıırn kayıtlı.)
Latince plenus (dolu) ve İngilizce full (dolu) aynı kelime. Poligami deki
Yunanca polys (çok) aynı kökün türevi. Soytarımın aslı sa 'teri, en az 18. yy’a
dek böyle yazılmış. 1680 tarihli sözlükte "zıbıkçı avret” diye tanımlayıp
şöyle açıklamış: mıılier qui ut it ur instrumento zübuk moda explicato & se
pro viro gerit, yani "zıbık adı verilen aleti kullanarak erkek rolü
oynayan kadın”, anlam genişlemesiyle "rezillik, utanmazlık”. Arapça
sözlüklerde sa 'ter = “yapay penis, zıbık” diye vermişler. Klasik Arap
sözlükçüleri Yunancadan alıntı olduğunda hemfikir imişler. Aslı tabii ki
Yunanca satyros "1. Dionysos kültünde keçi ayaklı ve çıplak fallus ile
tasvir edilen efsane yaratığı, 2. Eski Yunanda takma fallus taşıyan oyuncuların
oynadığı gülünç ve müstehcen oyun.” ‘îd bayram, özellikle Kurban Bayramı.
Türkçede artık pek kullanılmıyor, ama mu‘ayede SjuU» (bayramlaşma) sözüğünü
hâlâ bilenler var. İslami teknik terimlerin neredeyse hepsi gibi Arapçaya
Aramice/Süryaniceden alıntı. Aramice 'îd"\. yıldönümü, özellikle
Hıristiyan geleneğinde yılın belli bir azize adanmış olan günü, yortu, 2. ay
dönümü, kadınların ay hali, periyod”. ‘îddetâ bunun dişil hali, yine “ay hali”
anlamında. Arapçası ‘iddet “İslam hukukuna göre boşanan kadının bekleme süresi”
olmuş. (Aramca fiil kökü ayin daleth. Arapçadan farklı olarak Aramice, iki
harfli köklere izin veriyor ve fiil çekimi buna göre yapılıyor. Arapça gramer
üçlü kökü zorunlu kıldığından, birinin kökü ayın ya dal, diğerininki ayın dal
dal sayılmış, ikisi arasındaki anlam ve köken ilişkisi gözden kaybolmuş.)
Arife, Arapçası 'arefe. Geleneksel Arap filolojisi burada
iyice sapıtmış. Sözde Arafat dağından gelirmiş, Kurban Bayramını müjdeleyen
boru o dağda çalınırmış, falan filan bir sürü palavra. Oysa hepimizin bildiği
İbranice (ve Aramice) 'erev “şabat arifesi” demek, yani “Yahudilerce kutsal
sayılan Cumartesi gününden önceki akşam ve o akşam yapılan tören”. Sözcüğün
esas anlamı “gün batımı, akşam”. Beth harfiyle 'ereb 3~iî7 yazılıyor, 'erev
okunuyor; “batmak” fiilinden geliyor. Bittabii, bir Sami dilinde, muhtemelen
Fenikecede “Batı” anlamına gelen 'erebâ = Europa sözcüğüyle kökteş.
Put anlamına gelen sanem yine Arapçaya Aramiceden alınma
bir sözcük. Aramice sad, yani kalın s harfiyle Selem Yahudilere göre “put,
Musa’nın lanetleyip kırdığı kutsal inek tasviri”, Hıristiyanlara göre “aziz
tasviri, ikona”. Aynı kökten gelen diğer kelimeler: kara, koyu renk, koyu
renkli boya ile boyama, karalama, gece karanlığı vs. Kalın s ile Salmoth, hem
İbranice hem Aramice “karanlık”. Belli ki kara > kara boya > boyalı resim
gibi bir anlam evrimi olmuş. Salmoth dedik, biz bu kelimeyi tanıyoruz. Aynı
kökün öz-Arapça biçiminden, kalın za ile Zulmet = “karanlık”. Genel kural,
karşılaştırmalı Sami fonolojisine dair her makalenin ilk üç beş sayfasında karşına
çıkar: öz-Arapça üç ayrı ses, kalın sad, kalın za ve kalın zad/dad, Aramice ve
İbranicede tek sad sesini karşılar. Budur.
Bunlar göz kamaştırıcı olanlar. Daha sıradan yüze yakın
ufak inci sayabilirim, hepsi son bir haftanın rekoltesi. Mesela nakış Arapça
“çizim”, ama en dipteki anlamı “çalma, vurma, bıçak vurma”. Münakaşa aynı
kökten, “çatışma, vuruşma”; “karşılıklı birbirinin karizmasını çizme” diye de
yorumlayabilirsin, o da çizim sonuçta.
Atmosfer’deki sfer “küre” demek, ama orijinal anlamı “şişkin
şey, top, balon”. Yunanca spairö (üflemek, solumak) fiilinden. Elbette Latince
spiro (solumak) ve spiritus (soluk, nefes, ruh) ile eşkökenli.
Siyonizme adını veren Kudüs’teki Siyon tepesi esasen
“işaret için konulan taş yığını” demekmiş. Arapça ortak kökten Sawân “taş
yığını, çakmak taşı madeni”. Kuru taş yığını için savaşıyorlar, evet.
Sinkaf değil ince k ile sinkâf olacak, nasıl farkına
varmamışım hayret. İki ayrı şambre var, biri kumaş çeşidi (chambray), öbürü oda
sıcaklığına ılınmış şarap (chambre).
Bilardo İtalyancadan değil Fransızcadan alıntı. En erken
1835 tarihli Kieffer & Bianchi sözlüğünde buldum. O devirde çift sessizle
biten Fransızca maskülen kelimelere +o eklemek usulden.
Fransızca tıp ıstılahında kyste (kist, su dolu torbacık)
ve cyste (mesane, yani sidik torbası) ayrı yazılıyor, yoksa ikisi aynı Yunanca
kelime. Sistit (cystite) kist iltihabı değil, mesane iltihabı.
Türkçe sömürmek, aslen geniz n’siyle sörjürmek
"hapır hapır yemek, yalayıp yutmak" demek. Aynı kelime İç Anadolu
ağızlarında sorjurmak olur. 1920’lerde bunu duymuşlar, soğurmak diye
Öztürkçe’nin dağarcığına ayrı fiil olarak eklemişler. Frenkçe absorber
karşılığı, ki esasen o da ‘'çiğnemeden yutmak" demektir.
Antik Yunanca ksystra “1. ahşap yontma bıçağı, 2. kumaşın
havını sıyırma bıçağı." Bizde şimdi “ahşap yontma aleti” anlamında sistre
var, Yunancadan alıntı. Acaba Farsça ustüre de oradan alıntı olabilir mi? Orta
Farsça gstura ve wstura biçimleri vardı diye hatırlıyorum, ama kaynaklar elimde
değil. Kesin bir şey söyleyemem. Fransızca bisturi (keskin cerrah bıçağı) Şark
dillerinden alıntıdır, nihai olarak Farsçaya dayanır.
*
Etimoloji ile ilgili olanlar böyle. Demin söylediğim gibi
esas yoğunlaştığım bunlar değil, tarihi evrim.
Mesela “nefes kesici” anlamına gelen Arapça şahîk’’ten
şahika “dağ zirvesi” ilk kez 1890’larda görülmüş. Şair icadı olmalı.
Şaka esasen “incitme, can acıtma”. Evliya Çelebi’de “kaba
ve gürültülü eğlence” anlamında geçiyor. Daha nötr bir anlama 18. yy’da
kavuşmuş olmalı.
Sözcük ikinci kuşak Dil Devrimi ürünüdür diye biliriz,
1960’lardan önce görülmez, Nurullah Ataç'm bildiği kelimelerden değil mesela.
Ama bak, 1680 tarihli Meninski’de var. Vocabulum demiş, söz’ün küçültme hali,
“kelime” anlamında.
Seyir ve seyeran Arapçada “yol alma, yürüme, promenad”
demektir. 1330 tarihli ilk Türkçe örneğimizde aynen öyle. Ama 1680’e
geldiğimizde “gösteriye bakma” anlamı ortaya çıkmış bile. Türkçeye has bir
derivatif anlam.
Serseri aslen isim, “başıboşluk” demek. Sıfat olarak
kullanımı avam dili, 17. yy’a doğru.
Serv 19. yy’a dek standart. Evliyamın bir iki yerde
kalemi sürçüp selv yazmış. Selvi ancak 1900’da kayda geçmiş, o da “feci
yanlıştır, sakın öyle demeyin” makamında.
Senyör “feodal derebeyi”, Fransızcadan; sinyor Can
Bartu’nun lakabı, İtalyancadan; senyor Meksika’da hitap sözü, İspanyolcadan.
Saye “gölge”. Mecazi kullanımını tam tarihlendiremedim.
Tacü’t-Tevarih’te (1574) “etkili bir kişinin nüfuz alanı” anlamında birkaç kez
geçiyor. Hazreti padişahı sayesini penah edindi demek, onun “gölgesine” ya da “nüfuz
alanına” sığındı demek, “onun yüzünden” ya da “ondan ötürü” gibi bir anlamı
henüz var mı? Çıkartamadım.
Sarf: üç anlamını ayır, üçünü ayrı ayrı örnekle. 1.
sarfı-ı nazar etmek, 2. para sarf etmek, 3. Arapça gramerde morfoloji.
Sanat sözcüğünün halk arasında zanaat diye söylendiğini
Meninski belirtmiş, tahminimden 240 sene erken.
Santur Arapça sözlüklerde yok. Osmanlıcada 1790’lardan
önce görülmüyor. Arapçadan değil direkt Rumcadan mı alıntı acaba?
Santrifüj iki ayrı anlamda örneklenmeli. 1. merkezkaç
(kuvvet), 2. bir tür motor.
'“Dakikanın altmışta biri" anlamında saniye
1870’lerden önce piyasada görünmüyor. Saatlere üçüncü ibre ilk ne zaman takıldı
acaba? Kolunda öyle bir gösterge yoksa kavram olarak varolması çok güç. An
olabilir, ama saniye sayılabilir bir şey.
Salt (mutlak) ile salmak fiili arasındaki ilişkiyi aç,
daha anlaşılır olsun. Mutlak ile ıtlak, keza.
Salata esasen “tuzlanmış sebze, turşu" demekmiş;
mantıklı. Eski insanlar yemeğin yanında ot yemez, turşu yer.
Sahne kelimesini Fr. scene karşılığı olarak 1870
civarında kendisinin ortaya attığını
Şemseddin Sami yazmış; o cümleyi alıntı olarak ekle.
Sayfa ve sahife sözlükte iki ayrı madde olmamalı;
birleştir.
Safı ve saf Arapça aynı kelime, tenvinle yazılır, bazen
öyle bazen böyle okunur. Türçede ayrışmış, ilki zarf İkincisi sıfat olmuş. Ne
zaman olmuş, takip et.
Saçak eski Türkçede çatı saçağı. Kumaş saçağı ilk hangi
tarihte görülmüş? Doğrusu rüzalet iken rezalet ne zaman çıkmış?
Rugan demek yağ demek, 1876’ya dek öyle. "Yağlı
deri" anlamında ruganî sahtiyan’’m rugan'a, oradan rugan ayakkabıya
evrilmesi 1900 civarı.
Raptiye ilk kez TDK sözlüğünün 1955 basımında görülüyor.
Post-Osmanlıca.
*
Kieffer ve Bianchimin Türkçe-Fransızca sözlüğünün 1835
tarihli ilk basımını geçen sene internette bulup indirmiştim. Üstünkörü
hazırlanmış, sıkıcı bir sözlüktür. Meğer esas hazine birinci cildin
Addenda’sında gizliymiş, farkına varmamışım. Şunlar orada bulduklarım:abla,
bilardo, çakı, çokolata, damacana, hamam böceği, işçi, pırlanta, rezene
(raziyane yerine), zevzek (münasebetsiz kimse anlamında)
*
Bir yandan da geç devir Osmanlıcada üretilen bilimsel,
teknik ve bürokratik tabiratı top'arlamaya çalışıyorum. Bir kısmını Arapça (ve
çok az oranda Farsça) kökten türetmişler, bazen de varolan kelimelere yeni anlam
yüklemişler. Enteresan olan şu ve sanırım daha önce sistematik olarak hiç
incelenmemiş: 19. yy sonu ile 20. yy başlarında Osmanlı yazı dilindeki
yenileşme, 1930-1970‘lerin Dil Devriminden hiç geri kalmıyor. Mantık ve yöntem
bakımından ikisi birbirine son derece benziyor. Sadece biri Arapçayı, diğeri
Orta Asya Türkçesini baz almış. Her ikisi de esas itibariyle Batı kaynaklı yeni
kavramlara karşılık bulmaya çalışmış. İkisi de Batıdan gelen sele direnemeyip
bir süre sonra pes etmiş.
Şimdilik 219 kelimeyi YO (Yeni Osmanlıca) diye
işaretlemişim. “19. yy ve sonrasında Türkçe metinlerde ortaya çıkan
Arapça-Farsça kökenli yeni kelimeler ve daha önce varolup da yeni anlam
yüklenenler” yani. Daha işin başındayım. Listeye eklenecekler olabilir, eski
örnekleri bulunup eksiltilecekler olabilir. Taslak diye bakın.
abide, ademimerkeziyet, adese (mercek), afaki (dayanaksız
söz anlamında), ahize, akamet, ameliyat (cerrahi müdahale anlamında), anane
(gelenek anlamında), ardiye, ariza (dilekçe anlamında), asabiye, ayan (senato
anlamında), badire, becayiş, bedbin, bedii, belediye, berzah (kıstak
anlamında), beynelmilel, beyzi, camia, cazibe (yerçekimi anlamında), ceriha,
cinsiyet, daire (ofis ve apartman anlamında), davetiye, deha (genius
anlamında), dehrî, dehşetengiz, devriye, duhuliye, ehemmiyet, ekalliyet,
emrivaki, enfüsi, esham, fahri, fasile, ferik (tümgeneral), feza (uzay
anlamında), fezleke, fıkra (makale anlamında), fırka, fiyat, gaita, hafriyat,
halaskâr, halita, hariciye, harika, harikulade, harikzede, hars (kültür
anlamında), hasıla, haşmetmeap, hemfikir, hemzemin, heykeltıraş, hükümdar,
hükümran, hüviyet, içtimaiyat, idadi, idare (yönetim anlamında), iddianame,
ifade, ifrazat, iğtişaş, ihtisas, iktisat, illiyet, imalat, indifa, infilak,
infisah, inhisar (monopol anlamında), insiyak, intaniye, intiba (impression
anlamında), intişar (yayınlanma anlamında), inzibat, iptidai, irtica, irtifak,
İslamiyet, isticvap, istihsal, istimlak, istinabe, istinaf, istintak, istismar,
işgal (askeri kontrol anlamında), itfaiye, karargâh, layiha, leff (belge attach
etmek), leyli (yatılı öğrenci anlamında), liva (askeri rütbe), lubiyat,
lüzucet, mahcuz, makale (gazete yazısı anlamında), makbuz (alındı belgesi),
maliye, maliyet, mamafih, mania, maslahatgüzar, maşeri, matbu, matrah (vergi
bazı), mazbata, maznun, mebus (parlamento üyesi), medeniyet, mefkure, mefruşat,
meksefe, mermi, meşcere, mevkute, mihrak, muayede, muhabere, muhabir, muhacim,
muharrir, muhayyile (imagination), muhik, muhrip (destroyer), muhteva, muhtıra,
mukavva, mutlakiyet, mübadil, müddeiumumi, müdellel, müdür (yönetici),
müessese, müessif, müeyyide, müfreze, mülakat, mülki, mümessil, mündemiç,
münderecat, münekkit, münevver (entelektüel), münhal, müntehip (seçmen),
mürebbiye, mürettebat, müspet (pozitif), müstafi, müstahsil, müstantik,
müstatil, müstehlik, müsteşrik, müşahhas, müşir (mareşal), müştemilat,
mütearife, mütehassıs, müvekkil, müzekkere, nazariye, nazır (bakan), nedime,
nezaret (bakanlık), nikbin, nirengi, nüve, pederşahi, rakım (yükseklik),
raptiye, redif (yedek asker), refika, rekabet (competition), rugan (cilalı
deri), rüşeym, rüştiye, sahne, salise, sayfiye, şaheser, şahika, şatafat,
şeniyet, şive (aksan), tabiiyet, tahkiye, tebellür, tecziye, tedrisat, tefrika
(dizi yazı), teminat, tenasüh, tenkit, tensip, tereddi (yozlaşma anlamında),
tesanüt, tesisat, teşebbüs (girişim anlamında), teşkilat, tevdiat, üstüvane,
yeknesak, zabıta (polis anlamında), zafiyet, zaptiye, zührevi (cinsel hastalık
anlamında).
Hepsi bu kadar değil tabii, daha binden fazla kelime var.
Ama çoğu bugün kullanımdan düşmüş, o yüzden sözlüğe giremiyor. Bunlar az ya da
çok hayatiyet gösterenler.
Hayatiyet? O da olmalı kesin, dur bakayım.
Selamlar Nişanyan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.