Tamer Çilingir:
“Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdı” olmakla övünmekte
haklıydılar, gittikleri her yere kan, ölüm ve gözyaşı götürdüler. En önemli
hünerleri ise yakmaktı. Tarihin seyrini değiştirmek, gerçekleri insanlardan
gizlemek için, nüfus dairelerini, tapu evlerini yaktılar, arşiv odalarını,
tarihi kayıtları yaktılar. Ülkeleri yaktılar, şehirleri yaktılar, köyleri
yaktılar. Kiliseleri, okulları, evleri yaktılar. İnsanları yaktılar. Onlar
Ortaasya’dan gelen bir ırkın ahfâdı (torunu) değildiler aslında, ortaçağ
Avrupası’nın engizisyon döneminde ‘’cadı’’ diye kendi egemenliklerine
başkaldıranları diri diri yakanların torunlarıydılar.
Cumhuriyeti kurduklarında
tutsak almıştılar Kürdistan, Lazistan, Ermenistan, Asur ve Pontos ülkelerini.
Ülkelerin tutsak olduğu yerde, şehirler de, insanlar da tutsaktı. Ve tutsak
olanlara düşen, zalimlerin zulmü olacaktı cumhuriyet tarihi boyunca.
19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a vardığında İngiliz
vizeli 34 Osmanlı askeri, tarihin karanlık sayfalarına bir yenisi eklenecekti.
Bu tarihe kadar İttihat ve Terakki’nin 1915 ‘de Ermeni Soykırımı ile başlayan
”Anadolu’yu müslüman olmayanlardan temizleme operasyonu”nun Pontos Rumlarına
karşı da bu kez daha ”deneyimli” olarak devam edilecek; yani ”ikinci etap”
başlayacaktı.
’’Kanla, irfanla kurduk biz cumhuriyeti’’ diyecek
olanlar, 3 bin yıldan fazladır bu topraklarda doğanların kanıyla kuracaklardı
cumhuriyeti. 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında efendileri olan
Almanların buyruğuyla başlattıkları Hristiyanlara yönelik soykırımı projelerini
savaşı kaybettikten sonra yeni efendileri olan İngilizler ile birlikte
sürdürmeye devam edeceklerdi.
Bu kez “Kurtuluş Savaşı” masalının gölgesinde Rumlara
yönelik uygulanacaktı, tıpkı 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın gölgesinde
Ermenilere ve Süryanilere uygulanan soykırımı gibi… Öyle ki savaştıklarını
iddia ettikleri “yedi düvele” karşı herhangi bir ordu savaşı bile yaşanmamıştı…
Düzenli ordu diye ifade edilebilecek tek askeri güç olan Amasya’da kurulan
Merkez Ordusu da Pontos Rumlarına karşı imha operasyonlarında kullanılmıştı.
Bunun dışındaki bütün çatışmalar çete savaşlarından ibaretti. Yunan ordusu ile
yaşanan iki cephe savaşı dışında da herhangi bir savaş olmamıştı.
Pontos Rum soykırımında hayatını kaybeden 353 bin
kişinin, 150 bini 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı döneminde katledilirken, kalan
203 bini bu “Kurtuluş Savaşı” masalının gölgesinde Karadeniz’de öldürülmüştü.
Yunan ordusunun geri çekilmesiyle birlikte İzmir’in yakılmasına kadar olan
süreçte de 200 binin üzerinde Rum kaybolacaktı…
Oysa bu şanlı “Kurtuluş Savaşı” döneminde yani 19 Mayıs
1919’dan Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihine kadar hayatını
kaybeden asker sayısı 10 bin bile değildi. Nasıl bir “Kurtuluş Savaşı”ydı ki
yedi düvel emperyalist ülke ile “her cephe”de savaşırken çok az asker kaybı verilmiş
ama cephe savaşlarının yaşanmadığı Karadeniz bölgesinde 203 bin kadın, çocuk,
yaşlı, erkek demeden Rum insan öldürülmüştü…
İşte bu senaryo dönemin Jön Türkleri’nin yani Mustafa
Kemal ve askerlerinin uygulamaya koyduğu ve yeni kuracakları “Türkiye Cumhuriyeti”nde
Müslüman olmayanlara yer vermeyecekleri bir devletin inşaası için hayata
geçirilmişti.
Bunu hayata geçirirken Mustafa Kemal’in Karadeniz
özelinde iki başrol oyuncusu vardı. Topal Osman ve Sakallı Nurettin Paşa…
ÇİMENTONUN KUMLARI
TOPAL OSMAN
34 İngiliz vizeli askerden biri olan Mustafa Kemal,
Samsun’a varır varmaz ilk önce Topal Osman adlı çeteci katil ile görüşecekti.
‘’Topal Osman’la bizzat görüşüp, ona, ‘Bundan sonra el ele çalışacağız’ diyerek
şöyle devam eder: ‘Madem ki Türk halkı tamamen seni destekliyor; hiç durma
teşkilatını yap. Git, belediye reisliği makamına otur. Sen kaçıp dağa
çekileceğine, Pontosçular ve Rumlar kaçsın. Kanunsuz yola adım atar göründüler
mi onları temizleriz.’ Bunun üzerine Topal Osman, şu cevabı verir: ‘Sen hiç
merak etme Paşam! Bu Pontos Rumlarına öyle bir tütsü vereceğim ki, hepsi
mağaralarda eşek arısı gibi boğulup gidecek’’[1]
Pontoslu Rumlar tarafından yapılan umutsuz çağrılar,
raporlar ve telgraflar sonuç vermeyecekti. Çünkü bu tarihlerde Trabzon’daki hükümet
yetkilileri Ankara hükümetine yardım etmek üzere yola çıkmış Sovyet
delegasyonunu karşılamak üzere hazırlıklar içindeydi. ”Giresun’un talihsiz
halkının ricalarını ve yakarışlarını hiç kimse duymadı. Şikayetlerini kimse
dikkate almadı. Mahkeme binasındaki arşiv, Topal Osman’a yönelik şikayetlerle
dolu. Ancak gizli bir güç, Topal Osman’ı sadece kullanmakla kalmıyor, bilakis
her katliam ve şikayet sonrası hiyerarşi basamaklarını tırmanmasını sağlıyordu.
Topal Osman Giresun’un en üst rütbeli subayıydı. O herşeydi. Tüm ipler onun
elindeydi. Emirler veriyor, yasaklıyor, astırıyor, kesiyordu. Kimse karşı
çıkmak için tek kelime bile etmedi.”[2]
SAKALLI NURETTİN PAŞA
11 Ağustos 1921 günü TBMM gizli oturumunda söz alan
milletvekilleri (İsmail Şükrü Efendi, Osman Fevzi Efendi, Zekai Bey) Koçgiri’de
yaşananların sorumluluğunun Nurettin Paşa’ya ait olduğunu söylediler.[3]
Koçgiri’de yüzlerce insan sorgusuz sualsiz tutuklanıyor, teslim olanlar dahi
kurşunlanıyorlardı.
4 Ekim 1921 günü TBMM gizli oturumunda ise bu kez
Koçgiri’nin yanı sıra Pontoslu Rumlara yönelik uygulamalar gündeme getirildi ve
tartışıldı. Milletvekillerden bir kısmı yapılanlarda Nurettin Paşa’yı sorumlu
tutarak görevden derhal alınmasını isterken, bazıları da Nurettin Paşa’nın
asılmasını istediler. Mustafa Kemal’in karşı çıkmasına rağmen Meclis, Nurettin
Paşa’nın görevden alınmasına ve muhakeme edilmesine karar verdi. Ayrıca Koçgiri
ve Pontos ’İsyanları’nı yerinde incelemek için bir araştırma heyeti kurulmasını
kararlaştırdı.[4]
Nurettin Paşa’nın görevden alınmasına ve hakkında
soruşturma açılmasına neden olan suçlamalar şunlardı:
1) Koçgiri, Samsun ve sair yerlerde gayr-i mesul
kuvvetler kullanmak,
2) 30 bin liralık rüşvet almak,
3) Rum sevki sırasında herkesin gözü önünde yağmacılığın
yapılması,
4) Pontusçuların dağlara çıkmasına meydan vermek,
5) 56 kişiyi Samsun’da alıkoymak,
6) Meclis Başkanlığı’ndan tasdik edildi diye beyanname
neşretmek,
7) Üstlerini ve astlarını dikkate almadan iş yapmak,
8) Kardeşini Tokat Mutasarrıfı, damadını erkan-ı harbi
yaparak aile hükümeti kurmak,
9) Ümraniye İsyanı’nda halk dehalete hazır iken, Topal
Osman’a milleti kırdırmak,
10) Ordu mutasarrıfına yetkisi olmadığı halde emir
vermek[5]
Nurettin Paşa bu 10 maddeye ilişkin İzahname başlığıyla
açıklamalar yapacaktı tek tek.
3. Maddeye yani ’’Rum sevki sırasında herkesin gözü
önünde yağmacılığın yapılması’’ suçlamasına yönelik “izahlarının” bir bölümünde
kadınlardan ve yaşlılardan sözedecek; kadınlara, çocuklara ve yaşlılara yönelik
zalim tutumunu şu cümlelerle savunucaktı:
“Kadınlara gelince: Pontusculukla meşbu, erkeklerine
fikren, bedenen, malen muavenet ettikleri hakikattir. Yataklık, muhbirlik,
cinayete teşkar kadınlar da mahkemelere sevk edildiler. Fikrimizce,
memleketimizdeki Rumlar bir yılandır. Bu yılanların zehirleri kadınlardır. Bu
yüzden erkeklerle aynı şeyi yaptık. Çocuklarından da ayırmadık. İhtiyarlara
gelince; Gümenez’de ihtiyardır diye sevk edilmeyen 65 yaşındaki bir Rum, Yunan
torpidosuna bayrak sallamış, onlar da sandallarla sahile çıkmışlardır. Bafra’dan
bir grup ahali kuvvetleriyle yetişmişler. İhtiyar Kel Nikola astırılmış ve
düşman donanması def edilmiştir”’[6]
Nurettin Paşa’nın izahnamesi Meclis’in 16 ve 17 Ocak 1922
tarihlerindeki gizli oturumlarında üyelere okundu. Başkomutan ve TBMM Başkanı Mustafa
Kemal, yaptığı konuşmada; sözkonusu izahnameyi okuduktan ve araştırma heyetiyle
konuyu görüştükten sonra Nurettin Paşa hakkında verilen muhakeme edilme
kararının ağır olduğunu ve bu kararın kaldırılmasını istediğini söyleyecekti.
Üyelerden bazılarının itirazına rağmen, meclis Nurettin Paşa’nın muhakeme
edilme kararını kaldıracaktı.
Her yaştan ve her cinsten Pontoslu tüm aile fertlerinin
birlikte sürüldüğü, 29 Ekim 1921’de Meclis’te yapılan gizli celse görüşmesinde
Dahiliye Vekili Ali Fethi, Trabzon Mebusu Hafız Mehmet, Lazistan Mebusu Osman
ve diğer konuşmacılar tarafından da ifade edilecekti. Bu durum, bir diğer
konuşmacı Başkumandan Mustafa Kemal tarafından da yalanlanmayacaktı üstelik.
Hatta Hafız Mehmet Pontosluların sürgününü, 1915 Ermeni sürgününe benzetecekti.
Önceki sürgünler gibi olacaktı bu sürgünün de sonu.[7]
Nurettin Paşa ise, 1922’de Ali İhsan Paşa’nın görevden
alınması sonrasında Refet Paşa ve Ali Fuat Paşa’nın komutanlık teklifini
reddetmesi üzerine 29 Haziran 1922 tarihinde 1. Ordu komutanlığına daha sonra
da Ferikliğe (Ferik, Osmanlı Devletinin son dönemi ve Cumhuriyetin ilk
yıllarında kullanılan Mirliva ile Birinci Ferik rütbeleri arasında olan ve
günümüz rütbelerinden Tümgeneral ile Korgeneral rütbeleri arasında bir askeri
rütbe.) terfi edecekti.
CUMHURİYET TARİHİ BOYUNCA KARADENİZ’DE SOYKIRIMINA DEVAM
EDİLECEKTİ…
353 bin Pontoslu Rum, 1914-1923 yılları arasında, birinci
etapta İttihatçı paşaların, ikinci etapta Mustafa Kemal’in emriyle ölüm
yürüyüşlerinde,
-Mustafa Kemal’in sadık katilleri Topal Osman, İpsiz
Recep gibilerinin oluşturduğu çetelerin, Nurettin Paşa’nın komuta ettiği Merkez
Ordusu’nun işkence, ev, köy, okul, kilise yakmalarıyla,
-İstiklal Mahkemeleri’nin idam kararlarıyla, idam
edilerek katledilecekti.
200 bine yakını Karadeniz’den olmak üzere 1milyon 250 bin
Rum ”mübadele anlaşması” ile sürgün edilecekti.
Bütün Karadeniz’de 1920’lerin başından itibaren hızla
asimilasyon politikaları hayata geçirilecekti. Geride kalan Rumlar zorla
Müslümanlaştırılacak/Türkleştirilecek, daha önce müslümanlaştırılanlar da
Türkleştirilecekti. 1921’de Mustafa Suphi ve yoldaşları yine Mustafa Kemal’in
emriyle boğdurularak katledilecekti. Lazlara, Gürcülere ve Ermenilere (Müslüman
Ermeniler/ Hemşinliler) Türkçe öğrenmeleri dayatılacak, şarkı sözleri,
öyküleri, fıkraları Türkçeleştirilecekti. Türkçe dışındaki bütün diller
yasaklanacaktı. Şehir, kasaba ve köy isimleri değiştirilecek, Türkçe isimler
verilecekti. Her kesimden muhalifler istisnasız imha edilecekti.
Olası yeniden başkaldırıları engellemek için şehir şehir
kontra örgütlenmeler oluşturulacak ve devlet tarafından sınırsız
destekleneceklerdi.
SÖZÜMÜZ MECLİSTEN İÇERİ
Sözümüz bugün devleti yöneten AKP iktidarından şikayetçi
olanlaradır…
Sözümüz bugün devleti yöneten hırsız AKP iktidarını
oluşturan ve destekleyenleredir…
Sözümüz vatanseverlik adı altında ırkçılık ve şovenizmin
bayraktarlığını yapanlaradır…
Hırsız, soyguncu, talancı AKP’nin icraatlarından
anlaşılan odur ki ne AKP ne de ondan önceki iktidarlar Cumhuriyet karşıtıdır.
Mesele Misak-ı Milli’ye geldiğinde, mesele soykırımları
dillendirmeye geldiğinde, mesele hak ve özgürlük taleplerine geldiğinde
Cumhuriyet’in kurucularıyla, Cumhuriyet tarihi boyunca iktidar olanların
arasında hiçbir fark yoktur.
Cumhuriyet bu topraklarda binlerce yıldır doğan ulusları
yok etti. Bunun yerine Sünni, Türk kimlikli yeni bir devlet etti… Ama yüzyıldır
bu maya tutmadı… Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarlara yakın olan küçük bir
azınlığın dışında çoğunluk hep yoksulluk, açlık, sefaletle yaşamaya mahkum
edildi. Hak, özgürlük talebinde bulunanlar da her türlü baskı, şiddet ve zulme
uğradılar.
Dün bu ülkeden Ermenileri, Rumları, Yahudileri,
Süryanileri öldürerek, sürerek yok edenlerin zihniyeti; Cumhuriyet ile birlikte
bu kez Müslüman olan ama Türk olmayan kesimlere yöneldi. Daha dün Kobane’deki
IŞİD çetelerini protesto eden insanların üzerine kurşun yağdırıldı.
Anti-emperyalist bir savaştan muzaffer çıktıklarını iddia
eden kurucularına rağmen Cumhuriyet tarihi boyunca bu düzenin savunucusu olan
milliyetçi, sosyal demokrat, liberal, islamcı bütün siyasi iktidarlar boyunca
emperyalizmle iç içe ilişkiler sürdürülmeye devam edildi.
Cumhuriyet olmasaydı adlarımız Yorgo, Dimitri olarak
kalacaktı diye açıklamalar yapılırken, şehirlerin sokakları Amerikancı, İngiliz
ve birçok Avrupa firmalarının amblem ve yazılarıyla doldu…
Soruyoruz adlarımız Ali, Ayşe, Erdoğan, Emine, Abdullah
oldu da ne oldu?
Soruyoruz Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Yahudiler yok
edildi de ne oldu?
Soruyoruz emperyalizme karşı savaşarak kurduk dediğiniz
bu ülkede yerli ne üretiyorsunuz?
Soruyoruz şarkılarını, şiirlerini, halk oyunlarını çalıp
“Türkleştirdiğiniz” kültür ve sanat eserlerinin dışında ne üretebildiniz?
Soruyoruz Cumhuriyeti kurdunuz da ne oldu?
CUMHURİYET’İN GETİRDİKLERİ
İstiklal Mahkemeleri adında, hukunun adaletin hiçe
sayılacağı, kimsenin savunma hakkının olmayacağı düzmece mahkemeler
kuracaklardı.
Ağaçları, en çok da dut ağaçlarını seviyordu cumhuriyeti
kuranlar. Dört bir yana dut ağacından yapılma darağaçları kurup, binlerce
insanı idam ettiler.
Mustafa Kemal’in emri ile
1924’te Hakkari’de 20 bin Süryani katledildi
1930’da Ağrı Zilan’da 15 bin Kürt vahşice öldürüldü.
1934’te Trakya bölgesinde 15 bin Yahudi baskı, şiddet ve
tecavüzle zorla göç ettirilip mallarına el konuldu.
1938’de Dersim’de 30 bin ile 70 bin arasında
Alevi-Zaza-Kürtler zulümle, bombalarla yok edildi.
1942-1944 yılları arasında çıkarılan Varlık Vergisi ile
yüzyıllardır bu ülkede yaşayan halkların mallarına el konulduğunda, sürgünde
yokluktan, çaresizlikten ölmelerine göz yumuldu.
1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül provokasyonunda Rumların
İstanbul’daki işyerleri, evleri basılıp talan edildi, kadınların hayatları
tecavüzlerle karartıldı.
12 Mart 1971 muhtırasının ardından Mahir Çayan, Deniz Gezmiş
ve İbrahim Kaypakkaya başta olmak üzere, bu ülkenin yürekleri aydınlık devrimci
gençleri katledildi.
1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim’de, Ankara
Bahçelievler’de, Maraş’ta, Çorum’da kontrgerillanın karanlık eliyle pırıl pırıl
gençler, kadınlar, erkekler,çocuklar öldürüldü.
1980’de yapılan faşist darbeyle ülke bir hapishaneye
dönüştürüldüğünde, başta Diyarbakır, Metris, Mamak ve Sağmalcılar olmak üzere
birçok cezaevinin işkencehane gibi işletildi.
1990’larda sokaklarda, evlere yapılan baskınlarda devrimcilerin
katledildiği, gözaltında kaybedildi. Sivas’ta aydınlar diri diri yakıldı,
Gazi’de halk sokak ortasında tarandı.
19 Aralık 2000’de devrimciler hapishanelerde kurşunlanıp
bombalanıp vahşice öldürüldü.
Roboski’de 34 Kürt köylü genci devletin eliyle bombalarla
paramparça edildi.
Kobane’ye destek eylemlerinde 40’yakın Kürt yurtseveri
sokaklarda polis kurşunu ile faşist çetelerin linçleriyle katledildi.
Dipnotlar
[1] Hasan İzzetin Dinamo, ”Kutsal İsyan, Cilt 2”,
İstanbul 1990, sayfa 132
[2] Murat Yüksel, ”Ali Şükrü Bey ve Topal Osman Ağa”,
Trabzon 1993, sayfa 30
[3] TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 204, 205
[4] TBMM Gizli Celse Tutanakları, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, Cilt 2, 1985 Ankara, Sayfa 252-287
[5] İki İsyan Pontos, Koçgiri; Bir Paşa Nurettin Paşa,
Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, Haziran 2000, Sayfa
272-273
[6] İki İsyan Pontos, Koçgiri; Bir Paşa Nurettin Paşa,
Prof.Dr. Mustafa Balcıoğlu, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, Haziran 2000, Sayfa
275
[7] Nevzat Onaran, Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının
Türkleştirilmesi, 1920-1930 Emvali Metrukenin Tasfiyesi 2, Evrensel Basım
Yayın, Mayıs 2010, sayfa 69-73
Kaynak: devrimcikaradeniz.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.