XIX. yüzyıl sonlarında Batılı kadınlar, Osmanlı hayatının
her an rastlanan bir parçası değildirler. Bu yüzden aşk ve şehvet konularında
onların yerini sık sık Osmanlı gayrimüslim kadınlar alır. Bunlar Osmanlı
romanına örnek bir aşk öznesi olmaktan çok, Batı ahlaki çöküntüsünün uzantısı,
şehvet nesneleri olarak sokulmuşlardır. Özel durumlarda (Ahmet Mithat
Efendi’nin Henüz Onyedi Yaşında’ sında olduğu gibi), genç bir Rum kızıyla genç
bir Müslüman erkek arasında temiz bir aşk doğunca da, bunun önüne dini engeller
çıkar.
Karabibik’te Rum doktor Linardi’nin karısı Eftelya, önüne
gelenle kırıştıran bir hoppadır. Zehra’da ise Rum dilberi Ürani, roman
kahramanının eski karısının ondan intikam almak için bulduğu hafif bir
kadındır. Yine de behimi (hayvani) duygular aracılığıyla Suphi’yi avuçları
içine alır ve kendine bende (köle) yapar. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın
Şıpsevdi’sinde ise bir kahraman, “Alafranga”ların kadın seçerken “Ermeni olsun,
Rum olsun, çıfıt olsun, frenk olsun. Tek Türk olmasın da ne olursa olsun” diye
düşündüklerini ileri sürer.
Aslında Osmanlı toplumunda gayrimüslim kadınlar Müslüman
kadınlardan çok daha serbest davranabilirler. Dinleri nedeniyle Batı’daki
gelişmelere daha açık oldukları için, kadın erkek ilişkilerini de daha özgür
yaşayabilirler. Osmanlı romanı bu gerçeği abartarak vermiştir.
Gayrimüslimlerin “serbestliği” Osmanlı romanında, onları
yoksulluk yüzünden vücutlarını satmak zorunda kalan zavallılar durumuna da
düşürebilir. Osmanlı yönetimi, bu konuda Müslümanlara göstermediği hoşgörüyü
-daha doğrusu ilgisizliği- gayrimüslimlere gösterir. Bu yüzden Beyoğlu’ndaki
“kirahane”leri (genelev) genellikle gayrimüslim kadınlar doldurur. Misailidis
Efendi, Temaşa-i Dünya’da bunların hikâyesini uzun uzun anlatır, hatta
“kirahane”lere ait istatistiki bilgiler verir. Ona göre, romanını yazarken
(1871-1872) Beyoğlu’nda sicilli “130 kirahane ve derunlarında (içlerinde) 760
zavallı kızlar mevcuttur”. Protestan misyonerler, masonlar vb. öncülüğüyle bu
zavallıları kurtarmak için “Filantropiki Eterya” diye bir dernek bile kurulur.
Kendisini Misailidis’in öğrencisi sayan Ahmet Mithat Efendi de, aynı konuya
eserlerinde değinmiş ve fuhuş ticaretinin ağlarına düşmüş kadınların
kurtarılmasıyla ilgili tablolar çizmiştir.
Yoksulluğun fuhuşa sürüklediği gayrimüslim kadınların
hikâyesini, aslında, Osmanlı kökenli bir Rumen yazar (Panait Istrati) Kira
Kiralina’da ölümsüzleştirmiştir. Yazarı Romanyalı olsa da, Kira Kiralina’yı bir
Osmanlı romanı sayabiliriz. Roman kahramanı Stavro, garip bir tutkuyla bağlı
olduğu kızkardeşi Kira ve güzelliğini “rumen ağacına aşılanan üç ırka -Rum,
Slav, Türk- borçlu olan” anneleri, baba ve büyük oğul evde yokken âlemler
yaparlar, “misafir”ler kabul ederler. Sonuç, sık sık babanın baskını, devamlı
dayak, hayattan bıkış ve kaçıştır. Roman Stavro ile Kira’nın sonradan
birbirlerini de yitirdikleri kaçışın iç parçalayıcı hikâyesidir. “Balkanların
Gorkisi” unvanını kazanmış yazarın kaleminden, Osmanlı son döneminin ilginç bir
tablosu çizilir. Stavro’nun sonunda bulduğu koruyucu Barba Yani, kendisine
Osmanlı Devleti hakkında şunları söyler: “Bu mutlakiyetçi devlet hakkında ne
denirse densin, bundan daha özgür yaşanabilecek bir ülke yoktur. Yalnız bir
şartla: silinmek, kitle içinde kaybolmak, hiçbir şekilde kendini belli etmemek,
sağır ve dilsiz olmak şartıyla.”
Kaynak: Taner Timur, Osmanlı-Türk romanında Tarih, Toplum
ve Kimlik, İmge 2002, s 38-40
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.