Sibel Özbudun-Temel Demirer
2015 EŞİĞİNDE RESMÎ DURUŞ DEVLETİN İNKÂR VE İMHACI TUTUMU “ERMENİ AÇILIMI” DENEN ŞEY! ERMENİLER HÂLİ YA DA DİYORLAR Kİ 24 NİSAN 1915
TARİHİN RESMÎ OKUMALARI
SOYKIRIMDA KÜRT FAKTÖRÜ/ VEYA ROLÜ
“EMVÂL-İ METRÛKE”: GASPEDİLEN ERMENİ ZENGİNLİĞİ
MÜSLÜMANLAŞTIRILAN -GİZLİ- ERMENİLER
ABD PATENTLİ İLLÜZYON(LAR)
PARLAMENTO KARARLARI İLE “SOYKIRIMI TANI(T)MA”!
VE BUGÜN…
AHBARİK HRANT İÇİN HATIRLATMA
HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLKEN KEFARET (TAZMİNAT) MESELESİ
LİBERALLERİN İŞLEVİ HAKKINDA BİR PARANTEZ
KAÇINILAMAZ HESAPLAŞMA/ YÜZLEŞME İÇİN!
100’E 1 KALA ERMENİ GERÇEĞİNİN TOPOĞRAFYASI[1]
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Ve And Olsun Şart Olsun Yerde Kalmaz Ahım.”[2]
100’e 1 kala soru(n)larıyla Ermeni Gerçeği’nden söz
etmek, yine ve yeniden adalet ile adaletsizlik meselesinin tartışma konusu
edilmesinden başka anlam taşımaz.
Bu çerçevede adalet ile adaletsizlik meselesini
tartışmaya açmak ister istemez, Desmond Mpilo Tutu’nun, “Eğer adaletsizlik
karşısında tarafsız kalmışsanız, zalimin tarafını seçmişsiniz demektir,”
sözleriyle, Bertolt Brecht’in, “Haksızlık her yerde ve her zaman olduğu için,
haklılığın karakter özelliklerini taşımaya başlar… Hatalar kötü değil. Onları
düzeltmemek bile kötü değil. Kötü olan onları gizlemektir,” uyarılarını
anımsamayı/ anımsatmayı “olmazsa olmaz” kılar…
Bu zorunludur. Çünkü Fikret Başkaya’nın, “Hâkim
sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin, geçmişte yaşanmış olanın
iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu
amaçla toplumsal bellek [hafıza-ı enâm] yok edilmek, toplum hafıza kaybına
uğratılmak istenir,” diye tanımladığı resmî tarihin hurafelerine karşı başka
türlü radikal bir tavır alamazsınız.
Birileri, “resmî tarihin hurafeleri karşısında radikal
tavır almak” önermesinden hoşlanmayıp, “sol bir abartı” olarak mahkûm etmeye
kalkışabilir. Böylesi liberal itirazlara yabancı olmadığımız gibi, bunların
aşılması gerekliliğinden de kuşkumuz yok.
Bunu böyle kılan “öznelliğimiz” değil; karşısına
dikildiğimiz resmî tarihin nesnelliğidir.
O nesnellik ki Turgut Uyar’ın dizelerinde “- hiçbir şey
artık eski açıklığında değil ki -/ yani kiliseden bozma camilerde/ yani
askeriye deposu yapılmış,/ yani burda, orta yerde, ışıkta ve parada/ zaman
zaman gökyüzü gecesi aralığında,” diye yansırken; Faruk Nafiz Çamlıbel’in,
‘Veraset’ başlıklı şiirinde de şöyle ifadesini bulur:
“Ninem beşyüz altına satılmış bir esirdi,/ Dedem beşyüz
altını sayan bir derebeyi:/ Köpek kanı, kurt kanı birbirine girdi,/ İkisinden
meydana çıktı kurt köpeği./
İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın,/ Biri el pençe
duran, öteki durduranın./ Duygum sana taparken, düşüncem bir hayvanın,/
Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi./
Ben ninemden muhabbet, dedemden kin almışım,/ Çini bir
kase kadar başkadır içim, dışım./ Elini öpmek için yalvarsa da bakışım,/ Isır
diye tepinir gözlerimin bebeği…”
Resmî tarih hurafeleriyle beslenen ruh hâli böyleyken; ya
bu tarihin köklü inkârına denk düşen radikal bir kopuşla özgürleşirsiniz, ya da
esaretiniz farklı versiyonlarıyla sürüp gider…
100’e 1 kala Ermeni Gerçeği’nin bir yanı Hrant Dink
Davası, bir yanı enti püften meselelerden Torbalı Açık Cezaevi’ne kapatılan
Sevan Nişanyan’ken; “Ermeniliğin bu hâlini ben seçmedim. Ama ülkende iç mihrak,
dışarıda oryantalist obje muamelesi görüyorsun sadece insanken,” diyor Karin
Karakaşlı…
Ya öteki yan? O da 1915 virajıyla gündem maddemiz kılınan
kara bir tarihtir…
O kara tarihle yeniden radikal bir hesaplaşmaya muhtacız;
hem de VIII. Paris Üniversitesi profesörlerinden Nora Şeni’nin, “Tarih belki
artık hiçbir yerde, ama geçmiş her yerde,” notunu düştüğü kapsamda ve “İnsanın
iktidara karşı mücadelesi, hafızanın unutuşa karşı mücadelesidir,” diyen Milan
Kundera’nın işaret ettiği güzergâhta…
2015 EŞİĞİNDE
Siz bakmayın -liberal bir Ermeni- Etyen Mahçupyan’ın,
“Bugünün siyasetinin parçası hâline gelmiş olan geçmişteki olaylar hızla
tarihsel niteliklerini yitirirler,” demesine…
2015, 100 yıl sonraki önemli bir eşiktir…
Egemenler bunun farkında. Örneğin “Bugünkü ‘soykırım’
iddiası politik bir savaştır, çıkmaz sokaktır,” vurgusuyla Taha Akyol, “Ermeni
meselesi 2015’e doğru daha da ağırlaşacak gözüküyor,” notunu düşerken; Ermeni
çevrelerin ‘Osmanlı Türkiyesi’nde Ermeni Katliamları: Tartışmalı Bir Soykırım’
başlıklı yapıtı nedeniyle kendisine “soykırım inkârcısı” ismini taktığını
belirten Amerikalı tarihçi Guenter Lewy, Türkiye’yi 1915 olaylarının 100.
yıldönümüne denk gelen 2015 yılında yaşanabilecekler konusunda uyarıyor.
Cemal Uşşak da, “2015’e iki yıldan az kaldı. Dünya
Ermenileri 1915’in acısını büyük toplantı ve törenlerle anmaya hazırlanıyorlar.
1915’i bir ‘soykırım’ olarak tanıyan ülkeler arasında, Türkiye’nin siyasi,
ekonomik ve hatta kültürel ilişkileri bir hayli ciddi, bazı ‘dost’ ülkeler de
var,” diye ekliyor…
Aynı konuda liberal Orhan Kemal Cengiz, “Devlet 2015
hazırlığı yaparken… ya siz? 2015 yaklaşırken hazırlıklar yapılmaya başlandı.
Özellikle CNN Türk’te yayınlanan Taha Akyol’un hazırlayıp sunduğu ‘Bilinmeyen
Lozan’ adlı belgeselden anlaşıldığı üzere, resmi tarihi yıkayıp yağlayıp
yeniden ve yeni bir üslupla sunacaklar,” derken; “2015’in eşiğindeyiz”
vurgusuyla Hasan Cemal de ekliyor:
“Türkiye, devlet olarak Ermenilerin yaşadıkları acılar
karşısındaki sessizliğini artık bozmalı. Siyasal ve ahlâksal olarak bugüne
kadar izlemiş olduğu hatalı, vahim çizgiyi mutlaka değiştirmeli.”
Sağcıların uyarılarını, liberallerin dilek ve
temennilerini hiç mi hiç ciddiye almadan 2015’in eşiğinde resmî inkârcı
faaliyetteki gözle görülür artışa dikkat edilmelidir.
Elbette “Bu faaliyetler tesadüf değil. Ama umulanın
aksine, resmî tezlerin aczini her defasında ve her yerde giderek daha patetik
bir şekilde gözler önüne seriyor”ken;[3] “Ermeni Soykırımı” gerçeğini
sermayenin Türkleştirilmesi (yani gasp ve el koyma) ekseninde ele almakla
mükellefiz.
Söz konusu mükellefiyeti “… ‘Ermeni kimliği’ meselesi,
Türkiye’deki diğer kimlik talepleri gibi dikkat çekici bir hâle geliyor. 2015
gelmeden yapılabilecek olan çok şeyler var,” diyen Oral Çalışlar gibi
minimalize etmek, bir “kimlik” meselesine indirgemek, sorunu müphemleştirip,
karmaşıklaştırır.
“Nasıl” mı? Yanıtı Karin Karakaşlı’ya bırakıyorum:
“Eşit vatandaş olamadığı oranda Lozan azınlıkları olarak
görülmüş gayrimüslimler için Kürt hareketinden gelen her tür aslî unsur
anımsatması, acı bir tebessüm sebebidir
Haberin haber konusu olması, sık rastlanan bir durum
değil. BDP heyetinin, İmralı’da Abdullah Öcalan’la yaptığı görüşmenin
tutanakları ‘İmralı Zabıtları’ başlığıyla, Milliyet’te Namık Durukan imzasıyla
yayımlandı…
‘Türkiye’de üç koldan paralel devlet çalışması var. Bu
ilişkileri sabote edilmeye başladı. Sıradan lobiler değil. ABD’de Yahudi,
Ermeni ve Rum lobileri stratejik ve taktik müdahale ediyorlar. Her üçü de
Anadolu çıkışlıdır’ diyen Öcalan, ‘Ermeni lobisi etkili. 2015’le gündem olmak
istiyorlar’ diye vurguluyor.
1915’e ilişkin resmî devlet tezinin karbon kopya
tekrarını ifade eden bu anımsatma, Kürtlerin tarihini aktaran şu sözlerde ise
bambaşka bir boyuta zıplıyor: ‘Kürtler kendilerine yer arıyorlar. Kürtlerin
devletten dışlanmaları son yüzyıldır. Abdülhamit bile onlara yer verdi. Mustafa
Kemal de başta yer verdi. Devreye giren İsrail lobisi, Ermeni ve Rumlar,
‘Kürtler ne kadar dışlanırsa o kadar başarılı oluruz’ diyorlar. Bu paralel
devlettir. Bin yıllık bir gelenektir… Anadolu İslâmlaştıktan sonra, bin yıllık
bir Hıristiyanlık öfkesi var. Rum, Ermeni, Yahudi, Anadolu’da hak iddia eder.’
Bu nasıl bir ‘dışlama operasyonu’ ise o bin yıldan önceki
dört bin yıl boyunca bu topraklarda yaşayagelmiş Ermeni halkı, bugün 50 ila 70
bin arası tahmin edilen bir nüfusa indi. Kiliseleri, okulları, bağları,
bahçeleri, dükkânları, köyleri, müstakil konakları dahil buharlaşıp gitti. Buna
sayıları 1500-2 bin arası tahmin edilen Rumları ve 25 bin civarındaki Yahudi’yi
de ekleyelim. Bunca gayrimüslim, cumhuriyetin ilanından beri eşit vatandaşlık
için umutsuzca bekleşir durur. Eşit vatandaş olamadığı oranda Lozan azınlıkları
olarak görülmüş gayrimüslimler için Kürt hareketinden gelen her tür aslî unsur
anımsatması, acı bir tebessüm sebebidir. Zira bizzat Osman Baydemir ve Ahmet
Türk’ün kamuoyu önünde Ermeni halkından özürlerinin de anlatacağı üzere, o aslî
unsur olma ve bu cumhuriyeti birlikte kurma anlatısının kökeni, kökü ortak
olarak kazınmış Ermenilere dayanır. Zaten tam da bu yüzden Ermeni soykırımını
es geçen hiçbir siyasi perspektifin gerçek anlamda barış tesis etme imkânı
yoktur.”
Biz de tekrarlayalım: 2015 eşiğinde Ermeni Soykırımı
gerçeğini “es geçen” hiçbir siyasi perspektifin, gerçek anlamda barış tesis
etme imkânı yoktur
Tam da bunun için söz konusu eşikte 1915 soykırımıyla
yaşananlarla, vicdan, adalet ve sermayenin Türkleştirilmesi kavramlarından yola
çıkarak egemen ulus talanı açısından hesaplaşılmalıdır!
Hesaplaşma 1915 soykırımıyla yaşananların insanî,
toplumsal, ekonomik ve siyasî boyutları ve sonraki nesillerde bıraktığı ağır
izlerden kurtulma ile söz konusu izlerin günümüzdeki yansımalarıyla yüzleşmeden
başka bir şey değildir ve olamaz da.
“Ya aksi mi?” bu da olsa olsa, resmî duruştur…
RESMÎ DURUŞ
İnkârcı resmî duruşun birbirini bütünleyen birkaç düzeyi
vardır.
İlk düzey Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in ağzından,
“Soykırım, bir gerçeğin tespit edilmesi çabası değil artık. Bir sektör, bir
radikal ideoloji, bir tür hesaplaşma. Hesaplaşmanın olduğu yerde kimsenin
aklına yüzleşme ve helalleşme gelmez. Bunların olması için hesaplaşma
arayışlarının devreden çıkması gerekir,” diyerek yüzleşmenin önünü ne pahasına
olursa olsun kesme niyetindeki devlet müdahalesidir.
Ancak resmî duruşun devlet müdahalesi abartıldığı kadar
da inandırıcı değildir.
Aslında Şükrü M. Elekdağ’ın “yangından mal kaçıran”
vaveylaları da buna tersinden bire kanıt oluşturuyor:
“Ermeni tarafının sahip olduğu uluslararası siyasi ve
moral üstünlük her geçen gün daha da artıyor. Türkiye bu tabloyu değiştiremezse
haklı davasını kaybetme ve bunun ciddi sonuçlarına katlanma durumunda
kalabilecektir…”[4]
“Türkiye’nin hukukun temel prensipleri ışığında
soykırımla suçlanması yargısız infazdan başka bir anlam taşımamakla birlikte,
Batılı tarihçi ve akademisyenlerin yanında birçok ülke parlamentosu da ifrat
derecesinde bir önyargıyla Türkiye’yi suçlamayı sürdürdüler… 1950’de yürürlüğe
giren BM Soykırım Sözleşmesi hükümleri, 1915’te vuku bulduğu iddia edilen
olaylardan dolayı Türkiye açısından sorumluluk yaratmaz. Kanunsuz ceza olmaz
(nulla poena sine lege); yani 1915’te soykırım diye bir suç olmaması nedeniyle,
o tarihteki eylemler bugün suç diye Türkiye’ye dayatılamaz…”[5]
(Burada bir parantez açıp soralım mı: Ortada bir “suç”
yoksa, yasaya neden gerek duyulsun?)
“Uluslararası Adalet Divanı’nın 26 Şubat 2007 tarihli
Bosna Hersek – Yugoslavya davasına ilişkin kararı Türkiye’nin tezlerini
kuvvetlendiriyor… Uluslararası Adalet Divanı’nın kararında, ‘Devlet, koşullar
ne olursa olsun, bir soykırım suçunun işlenmesini önlemekle zorunlu değildir’
denilmektedir…”[6]
(Elekdağ’ın mugalatası da bir parantezi hak ediyor: Bu
ifadeler Ermeni soykırımının birinci dereceden fail ve sorumlularının devlet
görevlileri olduğunun üzerini örtüp, 1915 olayları sanki serserilerin,
başıbozukların “iş”iymiş izlenimini yaratmaya yöneliktir. Bu mantığa göre
devlet, olsa olsa bu eylemleri engelleyememiş olabilir – ki bu da “suç” teşkil
etmez(miş)!)
Resmî duruşun ikinci düzeyi de yandaşların “mazeret”
üreten resmî ideolojik yalanlarıdır.
Bu da içinde çeşitlilik üretir.
Mesela “1915 yılında gerçekten Osmanlı Ermenilerine ne
oldu ve o dönem neler yaşandı? Osmanlı tehcir kararı nasıl ve hangi ortamda
alındı? Anadolu’da neler yaşandı? Ermeni iddiaları herkesin malumudur. Türkiye
tarihini, bir Amerikan avukatının deyişiyle, maalesef ‘hijack’ etmişlerdir,”[7]
diyen Özay Mehmet’ın satırlarındaki üzere…
Bu “böyle” ilan edilince 10 Nisan 2010 tarihli
‘Radikal’den Türker Alkan’ın şu satırları karşımıza dikilir:
“… Tehcir elbette yanlış bir karardı. İnsanlar evlerinden
zorla alınıp dağlardan bayırlardan Suriye’ye sürüldü. Ölen öldü, kalan da bizim
olmadı. İyi de şimdiki Yugoslavya’dan aç biilaç Manisa’ya göç ederken yollarda
ölen binlerce Müslüman Türk’ün anısından kimse özür dilemeyecek mi? Kimsenin
onlardan özür dilemeye niyeti yok galiba. İyisi mi ben kendi adıma özür
dileyeyim. Hrant Dink de dahil olmak üzere, yalnız 1915’te değil, bundan önce
ve sonra sırf Ermeni oldukları için öldürülen bütün Ermenilerden… Ermenilerin
kestiği bütün Türklerden ve Kürtlerden… Bulgar ve Yunan çetelerinin öldürdüğü
Arnavutlardan ve Türklerden… Kendi adıma özür diliyorum. Ne işe yarayacağını
bilmesem de!”[8]
“Onlar da yaptı” diyen örtük “karşılıklılık” yaygarası
yaygın bir milliyetçi “mazeret”tir ki, bu da “mukatele” ile
“gerekçe”lendirilir!
Bu da “böyle” olunca Hasan Pulur ekler:
“1915’te isyan eden Ermenilere karşı, Osmanlı’nın
‘tehcir’i, yani zorla göçü devreye soktuğunu inkâr edecek değiliz, başka çare
var mıydı? Elbette tartışılır, ama Ziya Gökalp’ın deyimiyle ‘mukatele’
olmuştur, yani insanlar karşılıklı birbirlerini öldürmüşlerdir…”[9]
İş bunlarla da sınırlı kalmaz. En sona saklanan “öldürücü
darbe” Türkkaya Ataöv tarafından şöyle dillendirilir:
“Fransa dışında da iyi tanınan meslekten sanatçı ve şimdi
Ermenistan Cumhuriyeti’nin büyükelçisi Charles Aznavour kısaca ‘soykırım
sözcüğünden vazgeçelim’ diyor. Bu gerçek 1915 olayını tarihsel boyutuna
indirir; başka bir deyişle, Türkleri ve İslâmı tanımayan, Haçlı vurgulu
Protestan Amerikalı ve Katolik Fransız misyonerlerin ırkçı kışkırtmalarıyla
Osmanlı topraklarını da bölmek isteyen emperyalist Batı’nın silah, para ve
diplomatik yardımları bir yana, olaylar zincirini yalnız ‘Türklerin Ermeni
soykırımı’ biçimine sokan Fransa gibi ülkeler dengesiz ‘soykırım’ sözcüğünü
artık terk etmelidir.”[10]
Evet, hikâyeleri budur!
Bu egemen inkârcı hikâyenin tümleyici alt başlıklarından
birisi de Ermenilerin “Gregoryan Türkler” olduğu saçmasına sarılmaktır.
Bakın ne de bu konuda Namık Kemal Zeybek:
“Ermenistan’da halkın genetik tarihçesini çıkarmak için
başlatılan proje krize dönüşmüş. Projenin Sorumlu Müdürü Prof. Levon
Yepiskoposyan ‘Ya ataları Türk çıkarsa korkusuyla kimse, bize kan örneği vermek
istemiyor’ demiş… Böyle yazdı gazeteler… Bugünkü Ermenistan’da ya da dışarıda
yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmının atalarının ‘Gregoryan Türkler’ olduğu
bilinen bir konudur.”[11]
Evet, Ermenilerin “Gregoryan Türkler” olmasıyla da
yetinmeyenler anti-emperyalist söylencelere sarılırlar.
Mesela Yıldırım Koç, “Emperyalist güçler Osmanlı
devletini parçalamada halkın çok etnisiteli yapısını kullandı. Emperyalistler
tarafından kullanılmayı kabul eden Ermeni ve Rumlar büyük acılar çekti…
Ermeniler ve Rumlar, emperyalistlerin piyonu olmanın bedelini pahalı ödediler.
Onbinlerce Ermeni ve Rum hayatını kaybetti. Ermenilerin 1915 yılındaki tehciri
ve Rumların önce 1922 yılında Yunan ordusunun arkasından topraklarından koparak
kaçmaları ve 1924 yılında mübadele ile Anadolu’dan ayrılmaları bu bedelin ne
kadar ağır olduğunu göstermektedir,”[12] derken Şükrü M. Elekdağ sazı yeniden
eline alır:
“Tarihi kayıtlar, Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra,
Ermenilerin millet adı altında örgütlenmelerine müsaade edildiğini,
patriklerine onların ruhani ve cismani lideri statüsünün verildiğini ve
XIX’uncu yüzyılın son çeyreğine kadar süren zaman diliminde Ermeni toplumunun
Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşamını, millet sisteminin bahşettiği muhtariyet
çerçevesinde, dinsel özgürlük, hoşgörü ve güven ortamında sürdürdüğünü
göstermektedir. Bu dönemde Ermenilerin Türk toplumuyla uyum ve kaynaşmada
gösterdiği başarı, onlara karşı ayrım yapılmamasını sağlamış ve her kapıyı
açmıştır. Bu ortamda Osmanlı Ermenileri, bankerler, tüccarlar ve sanayiciler
olarak öne çıktıkları gibi, bir de zengin Ermeni aristokrasisi oluşmuştur.
Ancak, Ermenilerin esas kendilerini gösterdikleri alan kamu hizmeti olmuştur.
Özellikle, Yunanistan’ın bağımsızlığından sonra Osmanlı’nın güvenini kaybeden
Rumların yerini bürokraside kendilerine ‘millet-i sadıka’ unvanı verilen
Ermeniler doldurmuş ve başarılı hizmetleri nedeniyle yüzlerce Ermeni, Osmanlı
devlet hiyerarşisinde en yüksek makamlara atanmışlardır.”[13]
“Ermeniler Rusya, İngiltere ve Fransa’nın tahrik ve
müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen ayaklanmalar çıkarılmıştır.
Bir yandan örgütlerin taraftarları, diğer yandan kiliseler, Ermeni cemaatini
silahlandırmaya, kiliseleri ve okulları silah ve cephane deposu hâline
getirmeye koyuldular. Avrupalı ülkeler de Ermenilere silah, cephane ve para
yardımı yapıyordu.
Berlin Antlaşması’nın imzalanmasından sonra, Ermeni
sorununa kendi çıkarları doğrultusunda Osmanlı Devleti’ne baskı yapmak için el
atmayan büyük devlet kalmamış ve özellikle, Rusya, İngiltere ve Fransa’nın
tahrik ve müdahaleleriyle Anadolu’da ardı arkası kesilmeyen Ermeni
ayaklanmaları çıkarılarak Türkler ve diğer Müslüman ahali ile Ermenilerin
birbirlerine can düşmanı kesilmesi için her şey yapılmıştır.”[14]
“Enver Paşa’ya bağlı gizli bir teşkilât olarak kurulan
Teşkilât-ı Mahsusa operasyonel bir birlikti. Teşkilât-ı Mahsusa, İttihat ve
Terakki Cemiyeti bünyesinde Enver Paşa’ya bağlı olarak kurulan gizli bir
teşkilâttır. Kuruluş amacı, İttihat ve Terakki’nin Türkçü ve İslâmcı görüşleri
doğrultusunda özellikle yurtdışında karşı-istihbarat ve propaganda
faaliyetlerinde bulunmak, örgütlenmeler oluşturmak ve operasyonlar
yapmaktır.”[15]
“Tehcir ve Sevk esnasında Ermenilerin katledilmesi ve
mallarının gaspı şeklinde cereyan eden olayların üzerine kararlılıkla gidildi…
I. Dünya Savaşı’na ilişkin araştırmalar, bu savaşta Osmanlı ordusunu ve Ermeni,
Türk ve diğer Müslüman ahalisiyle Anadolu insanlarını mahveden en büyük
felaketin dehşetli salgın hastalıkları olduğunu göstermektedir.”[16]
Sonra da Taha Akyol gibi, “askeri zaruretler” diye eklerler:
“Tarih açısından, Ermenilerin 1915 Haziran’ından itibaren
bir facia yaşadıkları muhakkak. Tartışma, bunun ‘soykırım’ mı, yoksa ‘savaş
zaruretleri’ içinde yaşanmış bir facia mı olduğudur.
Dadrian ve Taner Akçam gibi tarihçiler, ittihatçı Osmanlı
hükümetinin Ermenileri ‘temizlemeye’ I. Dünya Savaşı öncesinde karar verdiğini,
savaşı fırsat saydıklarını savunurlar.
Eğer böyleyse tehcirde ‘soykırım kastı’nın bulunduğu
düşünülebilir.
Öbür yanda, Standford Shaw, Guenter Lewy, Edward Erickson
gibi tarihçilerle Türk tarihçilerin çoğunluğuna gelince… 1915 Mart ve Nisan
ayları çok önemlidir:
Sarıkamış faciası yaşanmıştır, Çanakkale savaşları devam
ederken 25.000 kişilik silahlı Ermeni gücü Van’ı ele geçirmiş, koordineli
olarak taarruza kalkan Rus ordusu Van ve civarını işgal etmiştir. Bütün
Anadolu’da Osmanlı lojistik sistemi de tehlikeye girmiştir. Bunun üzerine
Osmanlı ‘askeri zaruretlerle’ tehcir kararı almıştır.
Böyle ise, 1915 olayları faciadır ama soykırım
değildir.”[17]
“Yeter artık” diyerek burada duruyoruz!
Çünkü “Medyaya sızan haberlerden anlıyoruz ki hükümet bu
ülkenin yüz yıllık ezberlerine sımsıkı sarılma konusunda hiç kimseden geri
kalmak istemiyor.
Davutoğlu bir taraftan İsviçre’den Ermenistan’la
sorunların giderilmesi için, perde arkasında arabuluculuk yapmasını istiyor ama
öbür taraftan da diplomatik maharetlerini Ermenilerin Cenevre’de dikmek
istedikleri bir anıtı engellemek için kullanıyor.
Bülent Arınç Meclis’te yaptığı bir konuşmada Ermeni
soykırımının 100. yılı olan 2015 için ‘bütün dünya ülkelerini kamu diplomasisi
açısından etkileyebilecek çok özel çalışmalar’ yaptıklarından bahsediyor. Sanki
çok matah bir işmiş gibi…
Türk Tarih Kurumu 2015’i karşılamak için kitaplar
çıkaracakmış. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bünyesinde bütün dünyaya ‘Türk
tezlerini’ anlatmak için birimler kurulmuş…
Hiçbir konuda bir araya gelemeyen siyasi partilerimiz,
konu 1915 olunca bir araya gelmişler, CHP, MHP ve AKP’li vekiller Meclis’te
Türkiye’nin ‘2015 stratejisi’ni tartışmışlar…
Bu ülkede canlarını kaybetmiş, tecavüze uğramış, ruhları
sayısız işkenceden geçmiş mağdurlar önünde saygıyla eğilme yürekliliğini
gösteremiyorsak eğer, bari susmayı, hareketsiz kalmayı becerebilsek…”[18]
DEVLETİN İNKÂR VE İMHACI TUTUMU
Biz “Ermeni soykırımını gerçekleştirmenin, inkâr etmenin
kolektif lekesini alnımızdan kim silecek?” sorusunun yanıtını ararken; devletin
inkâr ve imhacı tutumu tam istim sürmektedir.
Bu konuda üç örnek yeter de artar:
İlki Muş’tan:[19] ‘Ermeni Mimar ve Mühendisler Dayanışma
Derneği’ üyesi Zakarya Mildanoğlu Muş’taki tarihî Ermeni yapılarını ve
yapıların durumunu anlattığı 15 Kasım 2013 tarihli konuşmasında, bölgedeki çok
sayıda Ermeni kilisesi ve manastırın durumunu yerinde incelediklerini, üzerinde
haç sembolü bulunan, Ermenice yazılı, işlemeli taşların kilise ve
manastırlardan sökülerek köy evleri ve kamu binalarının inşaatında
kullanıldığını belirlediklerini söyledi.
Muş’taki tarihî Ermeni eserlerinin mevcut durumu hakkında
bilgi veren Mildanoğlu şöyle konuştu: “Muş Kırköy’de ahır, samanlık ve depo
olarak kullanılan, mülkiyeti bir şahsa ait olan Surp Sarkis ve Surp Hagop
kiliselerinden biri dört duvarı ve çatısıyla duruyor. Diğerinden iz bile
kalmamış. Arakelots Manastırı kalıntıları hâlen bir dönemin taştan simgesi
gibi. Halk arasında Kızıl Kilise olarak da bilinen Komer (Suluca) Köyü’ndeki
Meryem Ana Manastırı’nın bir duvarı ve çan kulesinin ayaklarından başka bir şey
kalmamış. Ortalık moloz ve taştan geçilmiyor, o kadar ki kilise binasının
yerini tespit bile edemiyoruz. Son dönemde defineciler kepçeyle her yere
çukurlar açmış. Muş’ta ziyaret ettiğimiz başka bir yer ise Çengilli ve Surp
Garabed Manastırı kalıntıları. Surp Garabed, Ermeni tarihinin önemli
merkezlerinden. 1915 sonrası yağmalanmış. Bugün bu görkemli manastırdan sadece
bir iki duvar kalmış. Eşsiz zenginlikteki taş işçiliği örnekleri ise Çengilli
köyü camii dahil pek çok binanın duvarlarında yer alıyor.”[20]
İkincisi de: Din değiştirerek “Müslüman olmuş”
Ermenilerin nüfus kâğıtlarına kimliklerinin anlaşılmasını sağlayan bir damga
vurulmasına ve polisin buna göre muamele yapmasına ilişkin…
Bilindiği üzere: 1915 Mayıs’ında, Ermenilerin büyük
tehciri başladığında, önceleri Müslümanlığı kabul etmek bir seçenek olarak
sunuldu. İsteyen Müslüman olabilecek ve sürgüne gönderilmeyecekti. Amerikan ve
Alman konsolosları, yolladıkları raporlarda Ermenilerin devlet kapılarında
büyük kuyruklar oluşturduğunu ve toplu din değiştirmelerin yaşandığını
bildirirler.
Din değiştirenler gerçekten de sürgüne yollanmazlar.
Sadece bulundukları vilayetin sınırları içerisinde diğer Müslüman köy ve
kasabalara dağıtılırlar. Fakat Müslümanlığa geçiş sayısı tahminlerin çok
ötesindedir. Hükümet, belki de bu denli büyük din değiştirme beklemediği için
bu kararı durdurmak zorunda kalır.
Neden basittir; din değiştirmeye müsaade edilmesinin
amacı asimilasyondur. Ama bu toplu geçişlerle, Ermenilerin gerçek kimliklerini
koruyacaklarından korkulmaktadır.
1 Temmuz 1915’te bölgelere yollanan bir tamimle artık din
değiştirmelere izin verilmeyeceği bildirilir. “Bunların amacı gerçekten
Müslüman olmak değil, sadece sürgünden kurtulmaktır,” diyen İçişleri Bakanı
Talat bu gibi başvuruların, bundan böyle hiç bir biçimde ciddiye alınmamasını
ister. Çünkü bunlar Müslüman olsalar bile “fesatlıktan geri kalmayacaklardır”.
Daha sonra bölgelere sık sık tamimler yollanır ve hiçbir
istisnai muameleye izin verilmeyeceği kesin olarak bildirilir.
Kasım 1915’e kadar Ermenilerin Anadolu’dan boşaltılması
tamamlanır ve yoğun katliamlarla Ermeni sayısı ciddi biçimde azaltılır.
İttihatçı Hükümet yeniden din değiştirmeye izin vermekte mahzur görmez. 5 Kasım
1915’te bölgelere yolladığı özel bir yazı ile, “ister gönderilmiş ister
gönderilmemiş olsun, din değiştirenlerin taleplerinin kabul edileceği”
bildirilir. 1916 baharından itibaren ise, din değiştirme artık zorunludur.
Ermenilere, “ya Müslüman olmak ya da Der-Zor’a sürülmek” seçenekleri sunulur.
Ermeniler, Der-Zor çöllerinin katliam ve imha demek olduğunu çok iyi
bilmektedirler.
Bu tarihten itibaren sağ kalmış her Ermeni Müslüman
olmuştur. Ermenilerin yeniden eski dinlerine dönmelerine 1918 ve 1919 yılında
yayınlanan tamimlerle müsaade edilir. Şunu büyük bir rahatlıkla söyleyebiliriz
ki, eğer yeniden Hıristiyanlığa dönmemişler ise, Anadolu’da hayatta kalan her
Ermeni Müslüman olarak kalmıştır.
Peki, Müslüman olan Ermeniler nasıl ayırt edilecek?
Hükümet, din değiştirmiş olmalarına rağmen Ermenilere hâlâ güvenmemektedir;
bunlar için özel tedbirler alır ve bazı yasaklamalar getirir. Bunların başında
serbest dolaşım hakkı gelir. Din değiştirmiş Ermeniler, diğer Müslümanlara
verilen bu haktan yararlanamazlar. Seyahat edebilmeleri için özel izin almaları
gereklidir ama bu özel izni vermek yetkisi yerel yöneticilerin elinde değildir.
İzin ancak İstanbul’dan, doğrudan Bakanlık’tan alınabilmektedir.
Fakat bu yasaklamalara rağmen izinsiz seyahatler
sürmektedir. Talat Paşa bölgelere sık sık emirler yollar ve Bakanlıktan özel
izin almamış bu gibi kişilerin seyahat etmelerine müsaade edilmemesini ister.
Ama sorun şuradadır. Seyahat eden kişinin din değiştirmiş
bir Ermeni olduğu nasıl anlaşılacaktır?
Bunu çözmenin tek yolu vardır; din değiştirmiş
Ermenilerin nüfus kâğıtlarına, Ermeni olduklarının anlaşılmasını sağlayacak bir
kayıt düşmek gerekmektedir. Bunun kararı alınır. Böylece, Müslüman ismi alan
Ermenilerin, diğer Müslüman ahali içinde kaybolmasının önüne geçilebilecektir.
Nüfus cüzdanlarına konan bu özel belirleme ile bu insanların ayrı muameleye
tabi kılınmaları sağlanacak ve takip edilmeleri kolaylaşacaktır…
1916 yılı itibarıyla din değiştiren Ermenilerin, sadece
nüfus kayıtları değil, nüfus cüzdanları öyle düzenlenecektir ki, bu kişilerin
Ermeni oldukları anlaşılacaktır. İşte Türkiye’de bugün devam eden uygulama
budur. İttihatçı zihniyet tüm bir Cumhuriyet boyunca iktidarda kalmıştır.[21]
Nihayet üçüncüsü; onu da Garabet Orunöz’den aktaralım:
“Ben dayımı 2009’da, Malatya Pötürge’nin bir köyünde
gidip buldum. Dayımlar din değiştirip orada kalmışlar. ‘Yeni bir hayat kurduk,
çok zor oldu ama kurduk, bozmayalım’ diyor. Kendim için değil, komşular için
namaz kılıyorum diyor.”
Sonra hikâyenin hem trajik hem de komik tarafına geçiyor.
“Dayımın oğlunun lakabı ‘Gâvur İmam’. Dayım, oğlunu imam hatibe göndermek
istemiş. Kimse istememiş ‘gâvurun göbeli’ diye. Dışlanınca gitmemiş o da. Ama
hep namazını camide kılan biri. Onun için köyün esas imamı bir yere gidecek
olduğunda dayımın oğluna bırakıyormuş imamlığı. O da kıldırıyormuş, ama
arkasında namaz kılan köylü, köy kahvesinde de dedikodu yapıyor tabii: ‘Bugün
de namazı Gâvur İmam’ın arkasında kıldık’…”
Dayısının yıllarca onunla görüşmek istememesinin sebebi,
Ermeni bir yeğeni olduğunu köye hatırlatmamak. Çünkü iyi hatıralar yok
geçmişte:
“Bir dayım çok genç yaşta ölmüş. Camide namazını
kılmışlar, tam mezarlığa doğru yola çıktıklarında yollarını eli sopalı kişiler
kesmiş, ‘Bu ‘kefere’yi bizim mezarlığımıza gömdürmeyiz’ demişler. Dedem de
dayımı almış, götürüp mezarlığın karşı tepesine gömmüş. Ondan sonra köyde ne
kadar din değiştiren Ermeni rahmetli olduysa, cenaze namazları kılınıyor,
camiden kaldırılıyor ama dayımın yanına gömülüyor.”
Köyde ikilik olup, mezar sayısı 20-25’e ulaşınca muhtar
durumu kaymakama aktarmış. Orunöz devam ediyor: “Kaymakam köyün imamını
istetmiş. ‘İlk cumaya köyün erkeklerini çağır ‘Her kim ki namaz kılıyorsa, onun
cenazesi Müslüman mezarlığına gömülebilir’ dedi. İmam ‘O mezarlıklar ne
olacak?’ diye sormuş. Kaymakam da ‘Oraya karışma’ demiş. İlk cumada erkeklerin
hepsi camiye toplanıyor, vaaz veriliyorken, bir dozer de o 20-25 mezarlığı
yerle bir ediyor.” Susuyor ve devam ediyor Orunöz: “1960 öncesi bunlar. Ha bunlar
acılarımız, olmuş bitmiş, yeter ki bir kez daha yaşanmasın.”
Bu noktada sözü Birzamanlar Yayıncılık Yayın Yönetmeni
Osman Köker alıp, 1914’teki nüfus verilerini hatırlatıyor: Osmanlı arşivlerine
göre 35 bin nüfuslu Malatya’da 15 bin, Arapgir’de 10 bin ve Darende’de 2 bin
800 civarında Ermeni kayıtlı imiş. Toplam 28 bin kişi. Patrikliğin 1911 tarihli
verileri ise sadece Malatya merkezde 25 bin Ermeni’den bahsediyor.
Garo Paylan’ın sözleri durumu çok net özetliyor: “Ben
İstanbul’da doğmuş bir Ermeniyim, ama hep Malatyalıyım dedim ve hep öyle
hissettim. Nerden baksanız Malatya’nın yarısıydık, sonra büyük bir kırımla,
yıkımla ‘kılıç artıkları’ olarak kalakaldık. Bunu Yahudi soykırımı gibi
düşünemeyiz, gelip geçmedi hiçbir şey. Çünkü o ‘kılıç artıklarına’ da düşen üç
kuşak sessizlik oldu. Malatya’da şu anda kendine ‘Ermeniyim’ diyen en fazla
50-60 kişi kaldı.”
Ermeniler gibi Ermeni yapıları da nasibini almış
‘yıkım’dan. Osman Köker 1900’lerin başında Malatya’da üç kilise, bir manastır,
dört Ermeni okulu ve bu okullarda okuyan 800 öğrenci olduğunu söylüyor ve ama
şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Esen yellerde asılı kalan günahlar da
var. “Malatya’da Fransız Misyonu ya da Katolik Misyonu da denen ve Ermeni
çocukların da eğitim aldıkları okul, Cumhuriyet döneminde uzunca bir süre
genelev olarak kullanıldı” deyince salondaki Ermenilerden değil ama Ermeni
olmayanlardan tuhaf bir iç geçirme yükseliyor.
Malatya Hay-Der’in Başkanı Hosrof Köletavitoğlu da şu
anda Malatya’da 65-70 yaşın üzerindekilerin oranın genelev olarak kullanıldığı
zamanları hatırladığını söylüyor: “Belgesi yok, bilgisi sözlü tarihe,
yaşlıların anlatısına dayanıyor. Çocukluğumda da Malatya’da genelev yoktu, ama
genelev fonksiyonu olan bir yer yoktu anlamına gelmiyor bu. 1940’larda başlamış
genelev olarak kullanılmaya ve 60-65’lara kadar da devam etmiş. Ermeni
kiliselerinin, okullarının depo, ahır, hapishane, olarak kullanıldığını
biliyoruz da genelevi bir tek burada duyduk. Yazılı, kayıtlı bir şey bulmak
mümkün olmuyor. Ne tesadüf ki 100 kadar nüfus dairesi, 30 kadar tapu dairesi
yanmış.”
Ama tanıklar hâlâ var. 1935 doğumlu Kapriyel Orguneser
mesela: “Genelev olarak kullanılan büyük bir ahşap bina vardı. Babam derdi ki,
burası eskiden Fransız kolejiydi. Surp Yerrortutyun kilisesi vardı, onun askeri
depo olarak kullanıldığını hatırlıyorum ben. Sonra ahşap bir Katolik kilisesi
vardı, tütün deposu olarak kullanıldı. Ortaokuldayken dozerlerle yıkıldığını
kendim gördüm.” Malatyalılar, Dink’in ruhunu belki de ancak böyle şad
edebileceklerini herkesten daha iyi biliyor. Geçen sene yerle bir edilen
Malatya Ermeni Mezarlığı’na son dua yeri yapılmasını bile önemsiyorlar.
Hrant’ın bir hemşerisi şöyle bitiriyor: “Biz hâlâ son dua yeri yaptırıyorsak,
bu topraklarda kalmak içindir bu çaba.”[22]
“ERMENİ AÇILIMI” DENEN ŞEY!
Evet devletin inkâr ve imhacı tutumu tam da buyken;
“Ermeni Açılımı” denen şeye gelince; ilk anımsatılması gereken şey egemenlerin
“açılım” dediği her şeyin bir kilitleme/ ve gölgelemeden başka bir şey
olmadığı/ ve olamayacağıdır!
“Ermeni Açılımı” denen şey Erdoğan AKP’sinin “diplomasi
show’undan başka bir şey değildir.
Bu konuda Ara Toranyan’ın, “Türk hükümeti Ahtamar’daki
ayinle imajını düzeltmeyi amaçlıyordu. Fakat tarihi başkentlerinin tam kalbinde
yer alan en kutsal tapınaklarından birini ‘tarihsel bir kalıntı’ olarak müzeye
çevirip, Ermenilere senede bir gün dua etme izni verilmesi çok da hoşgörülü bir
tavır gibi görünmüyor…”[23]
Phil Gamagelyan’ın, “Ahtamar’ın 2007’deki açılışına,
aldığım davetiyede kilisenin Ermeni kökenine dair hiçbir ibare bulunmazken
‘Orta Asya mimarisinin anıtlarından biri’ ifadesi kullanıldığı için katılmadım.
Ancak kilisenin restorasyon süreci iyi niyetli bir adım. Eksiklikleri
propagandaya alet etmemeliyiz…”[24]
Dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan’ın,
“Dink cinayetinin ve Türklerin verdiği tepkinin, Türk liderleri Ermenistan’la
çıkmazı devam ettiren politikalarında değişikliğe götüreceğini ummuştuk. Fakat
Türkiye sırf Ermeniler soykırımdan söz ediyor diye sınırı kapalı tutmayı ve
diyalog önerilerini reddetmeyi sürdürüyor…”[25]
Edvard Nalbantyan’ın, “Ermenistan’la protokolleri Karabağ
sürecine bağlayan Türkiye, hem Erivan’la hem uluslararası toplumla farklı
dillerden konuşuyor. Ermenistan soykırımın tanınmasını bile önkoşul olarak öne
sürmezken, Ankara’nın Karabağ’ı imza sonrasında gündeme getirmesi iyi niyetli
değil…”[26]
‘The Armenian Weekly’nin, Türk hükümeti,
Türkiye-Ermenistan protokollerini onaylamayı başaramamasından ve sözüm ona
‘normalleşme sürecini’ esasen dondurmasından beri, hiç ilerleme kaydedilmezken
sanki ilerleme varmış gibi bir görüntü yaratmanın alternatif yollarını
arıyor…”[27] türünden uyarı ve eleştirileri konuyu yeterince net biçimde ortaya
koyuyordu…
Söz konusu hâl yani “Türkiye, Ermenistan’la imzalanan
protokoller ve Akdamar’daki ayin sayesinde AB’nin gözüne girmeye çalışırken
Ermenileri iki kampa böldü. Bazı Ermeniler ayini reklamdan ibaret görürken,
Türkiye İçişleri’nin İstanbul Patrikliği’nin iç işlerine karışması da bölünme
yaratır”ken;[28] dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan,
“Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir yıldan kısa sürede olumlu sonuçlanacak
gelişmeler olabilir,” dedi demesine de “kazın ayağı” hiçte böyle değildi…
Öncelikle “31 Ağustos 2009’da Türkiye’yle Ermenistan
arasındaki ilişkilerin tesis edilip geliştirilmesini öngören mutabakatın
imzalanması, Ermeni yetkililerin ciddi bir analiz ve hesap yapmaksızın
kalkıştığı yeni bir macera. Bu macera Ermeni davasına çok vahim zararlar
verebilir,”[29] türünden eleştirilere maruz kalan Ermenistan Cumhurbaşkanı
Sarkisyan, T.“C”nin “Karabağ Sorunu” ve “Hocalı Soykırımı” iddialarını ön şart
olarak ileri sürmesiyle birlikte, ‘Le Figaro’ya demecinde, “Türkiye’nin
açıklamaları bana bu protokolleri, yakın gelecekte onaylamayacakları izlenimi
veriyor. Biz uyarıda bulunduk. Eğer, Türklerin bu normalleşme sürecini başka
amaçla kullandıklarını görürsek, buna gerekli karşılığı veririz ve
protokollerden imzamızı çekeriz,” diyerek Türkiye ile imzalanan ilişkilerin
normalleştirilmesine yönelik protokollerden imzasını çekme olasılığını
dillendirdi.
Bunun böyle olması şaşırtıcı değildi. Çünkü, T.“C”nin
inkâr ve imhacı tutumu bu kez de Erdoğan’ın AKP’sinde cisimleşirken T.“C”
Başbakanının Ermenistan’la “yol haritasında” Dağlık Karabağ sorununun önşart
olmadığı haberlerine kızan Azerbaycan’ı teskin için Bakû’ye gidip “sınırın
ancak Karabağ’da çözüme bağlı olduğunu” açıklamasına Erivan’dan tepki gelmesi
kaçınılmazdı.
Muhammed Nureddin, “Ermeni hükümeti tarih komisyonu
kurulmasını kabul ederek diasporayı karşısına alma riskine bile girmişken,
Türkiye’nin Karabağ sorununu öne sürerek tarihi protokolleri suya düşürmesinin
hiçbir haklı gerekçesi yok,”[30] derken; aslı sorulursa Vicken Çeteryan’ın
işaret ettiği üzere, “Erdoğan’ın, Ermenistan’la normalleşme protokollerini
Karabağ’da çözümle bağlantılı kılması bir vetoydu…”[31]
Bunların yanında “Erdoğan’ın, Fransa, ABD ve İsveç’teki
soykırım kararlarına yanıt olarak Türkiye’deki kaçak Ermeni göçmenleri tehdit
etmesi de dehşet vericiydi…”[32]
ERMENİLER HÂLİ YA DA DİYORLAR Kİ
İfadeye gayret ettiğimiz tabloda Ermenilerin seslerine
kulağımızı tıkadığımız hâli(mizi), en iyi Baruch Spinoza’nın, “Gerçek şu ki,
kayıtsızlığımız arttıkça özgürlüğümüz azalıyor,” sözleri tanımlarken; avukat
Patrick Devedjian Türk halkıyla devleti arasına kalın bir çizgi çekerek, sorar:
“Türk hükümeti Talat Paşa’yı neden savunuyor? Neden Talat Paşa’nın avukatlığını
yapıyor? Ermenistan’la sınır neden kapalı? Tüm bunlar aynı nefretin devamı
olmasın?”[33]
Soru sonuna kadar haklıyken Sevan Nişanyan da ekler:
“İzan sahibi Türkler inkârın boyutlarını tartışmakla meşgul. ‘Neden oldu?’
sorusunu sorabilense yok…”
Tüm bunlar “Neden oldu” sorusuna “Ama”sız, “Fakat”sız net
yanıtlar verilmeliyken; Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın, Suriye’nin
Deir Ez-Zor kentindeki konuşmasında altını çizdiği gerçek unutulmamalıdır:
“Auschwitz, Yahudilerin Deir Ez-Zor’udur”!
Evet Auschwitz’i de, Deir Ez-Zor’u da yaratanlar aynı
zihniyetten, ekoldendir.
Bunun böyle olduğunun kanıtlarından birisi de, 1915’te
çıkarıldıkları ölüm yolculuğunda annesini, babasını kaybeden ve şans eseri
hayatta kalan Trabzon doğumlu şair ve yazar Leon Z. Surmelian’ın, korkunç
yolculukta yaşadıklarını anlattığı ‘Soruyorum Sizlere Hanımlar ve Beyler?’
başlıklı yapıtındaki haykırışı değil midir?[34]
Bunlardan dolayı Ermenistan eski Cumhurbaşkanı Robert
Koçaryan’ın, “Türkiye’nin soykırımı tanımakla yasal açıdan toprak vermesi
gerekmeyebileceğini, ancak Ermenistan’ın maddi ve manevi zararlar için tazminat
isteme hakkının saklı olduğu”ndan söz etmesi; ya da Erivan’da ‘soykırımın’ 93.
yıldönümü anma törenlerinde Devlet Başkanı Serj Sarkisyan’ın, “Ermenistan
tarihi adaletin tesisi için çabalarını ikiye katlamalı. İnkârcılığın geleceği
yok. Hele de pek çok ülkenin gerçeğin yanında yer aldığı günümüzde,”
deyişlerinin önemi büyüktür.
Ama sakın ola, hâl bu iken, birileri kalkıp da Başbakan
Erdoğan ile bir araya gelen -ve Büyükbabasının da 1915’de öldüğünü anlatan-
Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Başkanı Bedros Şirinoğlu’nun, “1915
olaylarının ‘soykırım’ değil, çok samimi iki dostun arasındaki kavga”
deyişinden…
Veya Oktay Ekinci’nin, “Osmanlı’nın son dönemlerinde
görev yapan 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 konsolos, 29 paşa
Ermeniydi… TBMM’de 1960’lara kadar görevli 12 Ermeni milletvekilimiz vardı; 27
Mayıs 1960 devrimiyle kurulan Cumhuriyet Senatosu’nda da 1 üye Ermeni’ydi…
Bunlar arasında ilk TBMM’den itibaren 1946’ya kadar Afyonkarahisar milletvekili
olarak görev yapan Berç Keresteciyan Türker’in soyadını da Atatürk’ün verdiğini
nasıl unutabiliriz?” laflarından söz etmeye kalkışmasın!
Çünkü 24 Nisan, 23 Nisan söylenceleriyle uyutulanların
karşısındadır!
24 NİSAN 1915
Pek haberdar olduğumuz ya da olmak istediğimiz
söylenemez, öyleyse hatırlayalım. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı
devletinin, kendi Ermeni vatandaşının kökünü Anadolu’nun her köşesinden kazıyan
kararının uygulamaya başlandığı kara gündür 24 Nisan…
Hatırlayalım: Kasım 1918’de İttihatçıların yerini alan
yeni Osmanlı hükümetinin Mayıs 1919’da açıklanan komisyon raporuna göre,
hayatını kaybeden Ermeni vatandaşların sayısı 800.000. 1928’de Genelkurmay
Başkanlığı’nın Cihan Harbi’ndeki kayıplar üzerine yayımladığı kitapta “800.000
Ermeni ve 200.000 Rum katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür”
deniyor. Bu ölümlere 1918 sonrası açlık, hastalık ve katliam sonucu Kafkasya’da
hayatlarını kaybedenler dâhil edildiğinde kayıplar bir milyonu aşıyor. Taner
Akçam’ın 21 Nisan 2013 tarihli ‘Zaman’da verdiği rakamlar böyle.
Osmanlının tamamlayamadığı “temizlik” işini ise Kemalist
Türkiye tamamlıyor. Anadolu’daki “kılıç artıklarını” İstanbul’a sığınmaya
mecbur ederek ve başta kiliselerle okullar olmak üzere maddî izleri silerek.
Ermeni soykırımı, “Bir günde başlamış” ya da “bir günde
zirveye çıkmış” bir trajedi değildir. 100 yıldır, varlıklarının toptan bir
imhasına girişildiğini “kanıtlamaya” çalışmak zorunda bırakılan Ermeniler, bu
büyük faciaya ilişkin takvime bir işaret düşmek istediklerinde, 24 Nisan 1915’i
iki önemli gelişmenin yaşandığı bir gün olarak seçtiler ve işaretlediler…
24 Nisan 1915’in “güneş”i henüz doğmuşken İstanbul’da
büyük bir operasyon başlamıştı: Yüzlerce aydın, yazar, sanatçı, öğretmen,
avukat, doktor ve hatta Meclis-i Mebusan vekilleri evlerinden tek tek
toplanıyorlardı. Ortak özellikleri “Ermeni olmaları” ve İstanbul Ermeni
cemaatinin önde gelen simaları olmalarıydı… Götürüldüler… Ve bir daha asla geri
gelmediler. Osmanlı ordusu üç büyük cephede I. Dünya Savaşı çılgınlığını
yaşamaktaydı… Ve donanımsız ordu, Çanakkale’de halkın en yoksul çocuklarının
kanlı bir ölüm oyununda barikata çevrilmesiyle sağlanan direniş dışında bozguna
uğramaktaydı. ‘Turan ülküsü’yle girdikleri savaşta, önlerindeki ilk dağı
aşamadan binlerce çocuğu karlara gömen İttihatçılar, ‘müflis baba’nın aç
çocukları içinden birini suçlu ilan etmesi gibi, bir ‘iç düşman’a işaret
ederek, hem sorumluluklarından kaçacak, hem de 1894’de sözde muarızları II.
Abdülhamit’in başlattığı ‘Ermeni meselesini hâlletme’ işini tamamına
erdireceklerdi. Madem kendi nefesleri Turan ülkesine yetişmiyordu, o hâlde
Turan ülkesi kadim halkların 1000 yıllık ülkesine kılıç zoruyla gelip
yerleşecekti!
24 Nisan 1915 günü İstanbul’dan toplanarak Haydarpaşa’dan
trenlere istif edilen ve ‘bilinmeyen’ bir rotada, ‘buhar olacakları’
yolculuklarına çıkarılan Ermeni entelijensiyası; yüksek platoda; Van’da,
Muş’ta, Ergani-Maden’de, Kilikya’da ve başka yerlerde, ücra köylerde, dağ
yamaçlarında, tozlu vadilerde, ıslak dere yataklarında eşkıyalara boğazlatılan
Ermeni çocuklarla aynı kaderi yaşadı. 24 Nisan, ‘Anadolu’nun gözlerden uzak
ıssızlığında el yordamıyla hâlledilen bir işin payitahta düşmüş gölgesiydi.
İkinci olarak, “Ermeni komitelerini dağıtarak” tutukladıklarını Ankara ve
Çankırı hapishanelerine tıktıklarını iddia eden katliamcıların kendilerini
tarihsel olarak ele verdikleri gün de 24 Nisan’dır…
İttihat ve Terakki caniliğinin üç büyük isminden olan
Talat Paşa imzasıyla Osmanlı Ordusu Başkomutanlığı’na buyurulan şu “emir” de 24
Nisan 1915 tarihlidir:
“Arzınıza, Ermeni komitelerinin Osmanlı memleketlerindeki
siyasî ihtilâl teşkilâtları ile öteden beri, kendilerine idarî bir özerklik
teminine yönelik teşebbüsleri, harbin ilânını takiben Taşnak Ermeni komitesinin
Rusya’da bulunan Ermenilerin derhâl aleyhimize hareketine ve Osmanlı
topraklarındaki Ermenilerin de ordunun zayıf düşmesini bekleyerek o zaman bütün
kuvvetleri ile ihtilâle kalkışmalarına dair aldıkları kararları, her fırsattan
yararlanmak suretiyle vatanın hayatına ve geleceğine tesir edecek hain
hareketlere cür’etleri, özellikle devletin harp hâlinde bulunduğu şu sırada
Zeytûn ile Bitlis, Sivas ve Van’da meydana gelen son isyan hareketleri ile bir kere
daha kesinleşmiştir. Esas olarak merkezleri yabancı ülkelerde bulunan ve bugün
unvanlarında bile ihtilalcilik sıfatını koruyan bütün bu komitelerin
çalışmalarının Osmanlı devleti aleyhine olarak, her türlü sebebe ve vasıtaya
başvurmak suretiyle, son emelleri olan özerkliği elde etmek amacı etrafında
toplandığı, Kayseri, Sivas ve diğer yerlerde ortaya çıkarılan bombalar, Rus
ordusuna gönüllü alaylar teşkil ederek Ruslarla birlikte memlekete saldıran,
aslında Osmanlı uyruğundan olan Ermeni komite başkanlarının harekâtı ve Osmanlı
ordusunu arkadan tehdit etmek suretiyle pek büyük ölçüde aldıkları tertipleri
ve yayınları ile meydana çıkmıştır.
Bunun üzerine devletin kendisi için duygusal bir mesele
teşkil eden bu cins tertipler ve teşebbüslerin devam etmesine hiçbir zaman göz
yummayacağı, hoş görmeyeceği ve fesat kaynağı olan komitelerin hâlâ
varlıklarını kanuna uygun kabul edemeyeceğinden, sözlü olarak da ifade edildiği
gibi, bütün siyasî teşkilâtların kaldırılmasını acil ihtiyaç olarak hissetmiş
ve gerekli tedbirleri almıştır. Nubar’ın Hınçak, Taşnak ve benzeri komitelerin
gerek başkentte ve gerekse illerde bulunan şubelerinin derhâl kapatılmaları,
evrak vesairenin kesinlikle kayıp ve imhasına imkân bırakmamak suretiyle
alınması, komitelerin başkan ve üyelerinin, bu işe teşebbüs eden şahıslar ile
emniyet güçlerince tanınan önemli ve zararlı Ermenilerin hemen tutuklanmaları,
bulundukları yerlerde ikametlerinin devamında sakınca görülenlerin il dâhilinde
uygun görülecek yerlerde toplattırılarak kaçmalarına meydan verilmemesi,
gerekli yerlerde silâh aramaya başlanarak, her türlü ihtimale karşı komutanlar
ile haberleşilerek kuvvetli bulunulması, uygulamaların iyi yapılmasının temini
ve bitirilmesi ile ortaya çıkacak evrak ve belgelerin incelenmesi sonucunda
tutuklanan şahısların askerî mahkemeye verilmeleri uygun görülmüştür.
Onaylandığı takdirde, gereğinin yapılmak üzere durumun bildirilmesine izin
verilmesi konusu emirlerinize arz olunur.” 24 Nisan 1915 İçişleri Bakanı
Talât…”
Yeri geldi aktaralım: Türkiye ve olimpiyat deyince akla
gelen ilk isimlerden Selim Sırrı Tarcan, 1912’deki Stockholm oyunlarının
ardından şöyle yazmıştı: “26 farklı ülkenin en seçkin evlatları oradaydı; bir
tek bizden kimse yoktu.”
Avrupa’da spor eğitimciliği okuyan Şavarş Krisyan,
yayımlanmasına önayak olduğu ‘Marmnamarz/ Beden Eğitimi’ dergisinden cevap
verdi kendisine: Kırgındı çünkü iki Ermeni sporcu, Mıgırdiç Mıgıryan ve Vahram
Papazyan Osmanlı hilalleriyle oradaydı. Ve Krisyan, 24 Nisan 1915’te
Haydarpaşa’dan kalkan trene bindirilen ve bir daha haber alınamayan
Ermenilerden biriydi…
Özetin özeti: 24 Nisan 1915’te bir grup Ermeni
entelektüelinin Çankırı ve Ayaş’a sürgünü ile sembolik olarak, 27 Mayıs 1915
tarihli ‘Savaş Zamanında Hükümet Uygulamalarına Karşı Gelenler İçin Asker
Tarafından Uygulanacak Önlemler Hakkında Geçici Kanun’la ise resmen başlayan
Ermeni soykırımı esas olarak İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde (İTC) örgütlenmiş
olan Türk milliyetçiliğinin, dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine
Türk ulus devletini kurmanın ilk adımı olarak ülkeyi gayrimüslim unsurlardan
temizleme ve sermayenin Müslümanlaştırılması/ Türkleştirilmesi harekâtıydı.
Böylesi büyük bir suçun işlenmesi elbette imparatorluk
tebaasının önemli bir kesiminin işbirliği ile mümkün oldu. İTC, tehcir ve imhayı
gerçekleştirirken, gerek Kürt, Türk, Çerkes, Gürcü, Ermeni toplumları
arasındaki, gerek Alevî, Sünni, Hıristiyan, Ezidi toplumları arasındaki gerekse
bölgeler, şehirler, köyler, aşiretler ve hatta kişiler arasındaki gerilimleri
ustaca kullandı.
Böylece Ermenilere (ve elbette Rumlara, Süryanilere)
yönelik kaçırtma ve imha hareketlerinde İTC’nin yeraltı örgütü Teşkilât-ı
Mahsusa’ya ve ordu birliklerine destek veren, birçok yerde bu işleri bizzat
örgütleyen ve yürüten Türk, Kürt, Çerkes, Çeçen, Gürcü gibi değişik
etnisitelerden Müslüman gruplar arasında ‘nitelikli’ suç ortaklığı oluşturuldu.
Geride kalan Ermeni mallarını talan eden, Ermenilerin çocuklarını besleme veya
evlatlık alan, kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri,
Ermenilerin el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret
burjuvazisi, Ermenilerin boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan
zanaatkârlar da bu büyük suçun açık ya da zımni ortakları oldular.
Kötülerden kimilerini sıralarsak…
Tehcirin eylemci ekibinde, 3. Ordu Komutanı General
Mahmud Kâmil Paşa, Genelkurmay İstihbarat Dairesi’nden Albay Seyfi, Harbiye
Nazırı Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa ve üvey kardeşi Nuri (Kıllıgil) Paşa,
Musul’daki 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis Paşa, teşkilâtın tetikçisi Yakup
Cemil ve ‘Deli’ Halit (Karsıalan) gibi Harbiye mezunları, İTC Merkez Komitesi
üyeleri Bahaeddin Şakir, Nazım ya da Diyarbakır Valisi Mehmet Reşit gibi
doktorlar, ‘Sopalı Mutasarrıf’ lakaplı Trabzon Valisi Cemal Azmi, önce Erzincan
Bölge Valisi, daha sonra Bitlis, Bağdat ve Musul vilayetlerinin genel valisi
olan Mehmet Memduh, Maarif Nazırı Ahmet Şükrü, Emniyet Müdürü İsmail Canbolat
gibi yüksek bürokratlar, Giresunlu Topal Osman Ağa ve Trabzonlu Yahya Kahya
gibi eşraftan olanlar, Malatya Müftüsü Sagirzade gibi din adamları vardı.
Elbette, en korkunç suçları işleyenler tehcir
konvoylarına, Osmanlı tarihinde o güne dek eşine rastlanmadık bir barbarlık
içinde saldıran, konvoyları yağmalayan değişik toplumlardan gelen çete reisleri
ve çete üyeleriydi. Bu barbarlığın temel nedeni, bu çeteleri oluşturan
kadroların büyük bir bölümünün İTC Merkez Komitesi üyeleri Dr. Bahaeddin Şakir
ve Dr. Nazım tarafından kana susamış caniler arasından özenle seçilmiş
olmalarıydı. Bunlar, sözü edilen korkunç görevleri yerine getirmeleri kaydıyla,
özel emirlerle hapishanelerden salıverilmişlerdi.
İyilerden kimilerini sıralarsak…
Buna karşılık Ermenilerin öldürülmesine karşı çıktığı
için öldürülen, Ermenileri evlerinde saklayan, Ermenileri korumak için hayatını
tehlikeye atan yöneticiler ve halk kesimleri de vardı. Örneğin 1914’ten
itibaren sırasıyla Halep ve Konya Valiliğinde bulunan Celal Bey, vilayetindeki
Ermenilerin tehcirine izin vermemişti. Kendisine bu kanlı yolculuğun ‘milli
mefkûre’ olduğunu söyleyen İTC Merkez Komitesi’nin adamına “Hangi milli
mefkûre? Türkler ve Müslümanlar, bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyor, fakat
engellemek için çare bulamıyorlardı. Böyle zulümlere milli mefkûre demek,
millet için en büyük iftira ve hakarettir” diye cevap vermişti ve 1915 Ekiminde
görevden alınıncaya kadar çevre illerden de pek çok kişinin de Der Zor’a
gönderilmesini engellemişti. Ankara Valisi Mazhar Bey, vilayetindeki
Ermenilerin gönderilmesine karşı çıktığı için 1915 Ağustosunda görevinden
alınmıştı. Mazhar Bey tehcire neden karşı çıktığını şöyle açıklamıştı: “Ben
valiyim, eşkıya değilim.”
Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali (Ozansoy), sadece kendi
bölgesindeki Ermenileri sürgüne göndermeyi reddetmekle kalmadı, Balıkesir,
Afyon, İzmit ve Adapazarı gibi çevre şehirlerden Kütahya’ya gelen Ermenilere de
her türlü yardımı yaptı. Kütahya’ya yığılmayı önlemek için, gelenleri meslek ve
sanatlarına göre çevre ilçelere ve köylere gönderdi. Himaye ettiği Ermenilerin
Türk Kızılay’ına verilmek üzere aralarında topladığı 500 altını da diğer
illerden Kütahya’ya sığınan Ermeni yoksullara dağıttı ve göçmenler için aşevi
kurdu. Ermeni çocuklarının eğitimden yoksun kalmaması için bir okul açtırdı ve
başına bir Ermeni’yi müdür olarak atadı.
Kastamonu Valisi Reşat Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey
ve Erzurum Valisi Tahsin Bey de imha emirlerini uygulamadılar. Malatya Belediye
Başkanı Azizoğlu Mustafa Ağa tehciri engelleyecek yetkiye sahip değildi ama
birçok kişiyi evinde sakladı. Bir İTC üyesinin oğlu tarafından “gavurları
koruduğu” için öldürüldü.
Tehcir emirlerini uygulamayı reddeden Lice Kaymakamı
Hüseyin Nesimi Bey, Beşiri Kaymakam Muavini Sabit Bey, Basra Valisi Ferit Bey,
Müntefek Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey ve gazeteci İsmail Mestan, İTC’nin ileri
gelenlerinden Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’in emirleriyle öldürüldüler.
Mardin Mutasarrıfı Hilmi Bey ise, son anda ölümden kurtuldu.
Savur Kaymakamı Sıtkı Bey, Dominiken misyonerlerinden 200
kadar kişiyi evinde sakladı. Midyat Kaymakamı Nuri Bey, Çermikli Muhammed Hamdi
Bey, Savurlu Mehmed Ali Bey, Silvanlı İbrahim Hakkı Bey Ermeni ve Süryanilere
iyilikleri olan kişilerdi. Urfa’da Binbaşı Sıtkı Bey Süryani cemaatinin ve
Ermeni Katoliklerinin liderlerini ölümden kurtarmıştı. Urfalı Hacı Halil, aynı
aileden yedi kişiyi katliamdan kurtarmak için evinin tavan arasında saklamıştı.
Ayrıca Trabzon bölgesinin ve Kastamonu’nun bir kısım
Sünni Türk halkı, Konyalı Mevleviler, Mardinli Süryaniler, Sincarlı Yezidiler
ve Dersimli Kızılbaş aşiretlerinin büyük çoğunluğu Ermenileri korumuştu.
Dersim’in dış çeperlerini oluşturan Arapkir, Eğin, Gürün, Kemah, Erzincan,
Tercan, Kiğı ve Palu’da ise Ermenilere yönelik talan saldırıları yanında ciddi
katliamlar olmuştu. Aynı şekilde Suriye’deki Zor’da pek çok Arap aşireti
sürgünlere yemek ve barınak sağlarken, bazı Bedevi aşiretleri yağma ve
katliamlara katılmışlardı. Res’ul-Ayn’da bazı Çeçenler Ermenilere saldırırken
bazı Çeçenler de Ermenileri korumuştu.[35]
Toparlarsak: Sorunun kökeni çok eskilere dayansa da, 24
Nisan 1915 tarihi, uzun, dönüşü olmayan bir ölüm yürüyüşünün, soykırımın
başlatılma tarihidir. Evet. Yalan değil; bu süreçte binlerce ev, imalathane,
okul, kilise ve manastır talan edilip, Anadolu’nun Hıristiyan halkları planlı
ve sistematik bir sürgünle yok edildi veya köklerinin bulunduğu topraklardan
çıkarıldı. Bu olay, Türkiye burjuvazisinin sermaye birikiminin ana kaynaklarından
birini oluşturup, Ermenilerden kalan mallar kurulacak olan ulus devletin
sermayesini oluşturdu. Sermayenin Türkleştirilmesi politikası, cumhuriyet
tarihi boyunca 1936 Beyannamesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve ‘Vakıflar
Kanunu’ gibi uygulamalarla devam etti. Her yıldönümünde kaçırdığımız bir fırsat
aslında: Geçmişimizle samimi yüzleşme ve hesaplaşma fırsatı, bir büyük dramın
acısını yüreğimizde hissetme fırsatı.
Tarihi gerçekler çarpıtıldı, inkâr edildi. Devlet
retoriğini; Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani, Helen, Ezidi halklarının inkârı
üzerine inşa etti. Halk, yalan -yanlış, uyduruk iftiralarla koşullandırıldı.
Türkiye’de tekçi paradigma ve buna dayalı zihniyet; gerçekleştirdiği
katliamları, vahşetleri kendi kahramanlık söylemleriyle kimi zaman kutsallaştırdı
ya da en olmaz olayları sıradanlaştırdı, sıradan bir olaymış gibi yansıttı.
Toplumda da böyle bir algının oluşmasını büyük ölçüde başardı ne yazık ki. Bu
sayede geçmişiyle yüzleşmeyi, hesaplaşmayı değil, unutmayı, unutturmayı tercih
etti.
Nietzsche: “Nefret Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak
saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve güzelleştirecek bir yapı kurmak
mümkün değildir” der. Nice şoven, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi ve benzeri ne
çok nefreti makamlı söylemlerin veri tabanına rastlarız o nefret kültüründe.
Önce evde, okulda başlayan ve giderek hayatın her alanına zerkedilmiş bir
zehirdir bu. Zehir sistem patentli, zerkeden ise devlet ve bilcümle
avanesiydi…[36]
ERMENİ SOYKIRIMI
Soykırımı meşrulaştıran hurafe ve yalanlara karşın,
öncesi ve sonrasıyla 1915 bir utanç yılıdır.
T.“C” devletinin “önceli” İttihat Terakki yönetimi
1914’de “tehcir” yasasını çıkartarak işleyeceği “soykırım”ın temelini
oluşturmuştu. Her şey son derece “planlı- programlı”ydı…
1915 Şubatı’nda, Talat’ın önderliğinde düzenlenen,
İttihatçıların gizli toplantısında konuşan Dr. Nazım, şunları söylemektedir:
“Boş sözlerle gemi yürümez. Hızlı harekete geçmek gerekir. Ermeniler ölümcül
bir yaraya benzer… Eğer bu temizlik harekâtı, genel ve nihai olmazsa, yarardan çok
zarar dokunur. Ermeni halkını topraklarımızdan, kökten temizlemeliyiz. Bir kişi
bile kurtulmamalı ve Ermeni ismi unutulmalıdır. Şimdi savaş içindeyiz. Bundan
daha uygun zaman olamaz. Bu defaki işlem kökten temizleme olacaktır.
Ermenilerden bir kişinin bile sağ kurtulmaması koşulu ile soykırım mutlaka
gereklidir.”[37]
Bu bakış açısı ile 24 Nisan 1915’te Ermeni aydınlar
gözaltına alınır Haydarpaşa’dan, Ayaş ve Çankırı’ya yola çıkarılırlar. Ve
değişik yerlerde katledilirler. Bu olay tüm Ermenilere yönelik soykırımın,
korkunç insan hikâyelerinin de başlangıcı olur.
Ermeniler, yaşamlarından, topraklarından, anılarından
kopartılırlar. Ve bu büyük suç tüm sonuçları ile bugün de devam etmektedir.
Toplumun “en ileri” kesimlerinin dahi çok uzun yıllar gündemine girmeyecek
kadar “içselleştirilmiş” ve toplumunda ortağı olduğu bir suçtur bu!
1915’te başlatılan soykırımcı politikaların, Cumhuriyete
giden yolda da izlendi. Bu da bir kıyım ve kırım olduğu kadar talandı… Ermeni
cemaatinin sadece malvarlığı değildi yağmalanan, kadın ve çocuklarının bir
kısmı da Müslüman Osmanlılar arasında paylaşıldı. Kaldı ki 1915 tehciri sadece
Ermenilerin değil, Güneydoğu Anadolu’da Süryanilerin de büyük bir kırıma
uğramasının tarihidir. Rumlara karşı Ege Bölgesi’nde 1914 öncesinde başlatılmış
olan fiili tehcir politikası, çeşitli katliamlarla devam etti. Çeteci Rumlarla
mücadele bahanesiyle, Karadeniz Bölgesi neredeyse bütünüyle Rum ahalisinden
1923 öncesinde temizlenmişti!
Bunlar böyleyken bakın bir haberinde Turan Yılmaz neleri
aktarır:
“Hocalı kasabasında 613 Azerbaycan Türkü’nün işkenceyle
öldürüldüğü kanlı olayın 20. yıldönümü nedeniyle TBMM Dışişleri Komisyonu ortak
bir bildiri yayınladı. İktidar ve muhalefet milletvekilleri arasında ise
‘Hocalı katliam mı, soykırım mı?’ tartışması çıktı. CHP ve MHP ‘soykırım’
denilmesini isterken, AKP’liler, soykırım sözcüğünün meclislerde
tartışılmasının yanlış olduğunu öne sürerek ‘katliam’ denilmesini istediler…”
“Nasıl”?!?!?!
Bu tür zırvalara aldırmadan devam edersek: Simgesel bir
tarih olarak 24 Nisan 1915’de başlayan Ermeni tehcir ve soykırımına ilişkin
olarak da en azından üç temel soru var.
Birincisi “erkekler nerede” sorusu… Talat Paşa’nın
defterinde de kaydedildiği üzere Ermenilerin, Edirne’den Kars’a onlarca kafile
hâlinde yürütüldüğünü ve bunların esas olarak kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan
oluştuğu konusunda söylem birliği mevcut. Öte yandan Türk milliyetçisi
tarihçilerin tezine göre “aynı dönemde” Ermeni çeteleri isyan hâlindeydi ve
yüzbinlerce insan öldürdüler. Acaba bu erkekler, kendi eşleri, çocukları, anne
ve babaları az sayıda jandarma eşliğinde sürgüne giderken, onları niçin
kurtarmaya çalışmadılar? Kafilelere saldıran çapulcu çetelere karşı niçin
savaşmadılar? Ayrıca acaba bu çeteler bir araya gelip niçin bir isyan
başlatmadılar?
Düşünün ki o yıllarda Ermeni nüfusu bir buçuk milyondu ve
kabaca üçyüz bin eli silah tutan erkeğe sahipti. Bu sorunun yanıtı, Ermeni
erkeklerin daha önceden askere alınmış olmalarıdır. Ama cevap tatmin edici
değil, çünkü aileleri çöllere doğru sürüklenirken Ermeni erkeklerin askerden
kaçıp onları kurtarmaya çalışmamaları pek inandırıcı olamaz. O hâlde bu durumun
açıklaması ne olabilir? Belki de bunu yapamayacak durumdaydılar… Belki de büyük
çoğunluğu artık hayatta değillerdi… Kısacası soykırım tanımı, sadece sürgünlere
değil, aynı zamanda orduya alınmış olan erkeklerin başına gelenlere ilişkin
olarak da düşünülmeli.
İkincisi “mallar nerede” sorusu… Tarihçiler doğal olarak
1915 yılı etrafında yaşananlara yoğunlaşmış durumdalar. Ancak Türk/ Ermeni
meselesi bunun çok ötesinde bağlamlara oturuyor. Çünkü söz konusu mesele
Anadolu’nun sadece insani, kimliksel ve kültürel bileşimini değiştirmekle
kalmadı, sosyal zümre ve cemaatler arasındaki dengeleri de geriye dönülmez bir
biçimde dönüştürdü. 1915 öncesinde Ermenilerin önemli bir bölümü Anadolu
şehirlerinin merkezinde oturmaktaydılar ve şehir merkezlerinin nüfusu içindeki
oranları çok yüksekti. Bunun anlamı merkezdeki yapı ve arazinin yine büyük
oranlarla Ermenilere ait olması yanında, hemen merkez dışında da geniş
topraklara yayılan manastır ve mezarlıklara sahip bulunmalarıdır. Bugün söz
konusu merkez dışı geniş toprakların hepsi şehir merkezinin göbeğinde yer
almakta ve en kıymetli arsaları oluşturmakta.
Acaba bütün bu zenginlik nasıl bir mekanizma içinde
devşirildi? Kimlerin eline geçti? Bu insanların Cumhuriyet eşrafı ve yönetici
sınıfıyla bağlantısı nedir? Ermenilerin terk etmek zorunda kaldıkları malların,
yani emval-ı metruke’nin, İttihatçılarca “titiz bir biçimde” müsadere edildiği,
bunların Cumhuriyet idaresi altında ‘makbul’ kişilere dağıtıldığı ve ganimet
mantığının günümüze kadar geldiğini tahmin etmek epeyce gerçekçi bir varsayım
olmaz mı? Kısacası soykırım konusu sadece insanlara ne yapıldığı değil,
yapanların bunu nasıl işlevselleştirdiği ve buradan nasıl bir “yeniden dağıtım”
sistemi ürettikleridir ve tam da bu nedenle içe dönük bir ‘Türk meselesi’
olarak da yüzleşmeyi beklemektedir.
Üçüncüsü “belgeler nerede” sorusu… Hepimiz her fırsatta
arşivlerin açılmasından söz ediyoruz. Ancak İttihatçıların merkez arşivinin,
Teşkilât-ı Mahsusa arşivinin, dönemin İçişleri Bakanlığı arşivinin ve tehciri
organize eden bölümün arşivinin niçin kayıp olduğunu sorgulamıyoruz. Oysa
1915’in hemen sonrasında kaleme alınanlar, bunların bilerek yok edildiklerini
açık örneklerle anlatıyor. Acaba Osmanlı gibi “arşivci” bir devletin
yöneticileri böylesine hassas bir dokümantasyonu niçin saklamadı? Acaba geriye
kalanların Genelkurmay arşivinde saklanması niçin tercih edildi?
Görülüyor ki soykırım meselesi sadece geçmişte
yaşananlarla değil, bugün hâlâ süren bir devlet zihniyetiyle ve doğrudan
statükoyla bağlantılıdır.
MALTA BELGELERİ’NİN ANLATTIĞI
Ki, bunu da -kimi çarpıtma girişimlerine rağmen![38] –
Malta Belgeleri’nde (Zeynep Tozduman’ın altını çizdiği üzere) tüm netliğiyle
görebilirsiniz…
Malta Belgeleri’ni araştırmak, bir anlamda cumhuriyetin
köklerinde var olan gerçeklikleri ortaya çıkarmaktır. Malta Belgeleri’nde adı
geçen kişilerin izlerine baktığımızda, günümüze kadar uzanan yönetim zincirinde
hep yer aldığını görürüz. Tehcir adı altında uygulanan katliamlarda, bazı
bölgelerde görevli personelden vicdan sahibi olanların, tehciri (soykırımı)
onaylamamaları yaşamlarına mal olmuştur. Bu erdemli insanlar Ermeni soykırım
tarihinde her zaman beyaz sayfada anılmıştır. Örnek verecek olursak, Mardin/
Derik kaymakamı, Diyarbakır Lice kaymakamı Nesim Bey, Beşiri’de kaymakam
yardımcısı Ali Sabit Es-Süveydi, tehciri onaylamamasının bedelini yaşamları
pahasına ödemiştir. Şanslı olan bazı görevliler ise sadece görevlerinden
alınmışlardır. Konya valisi Celal, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey
azledilenler arasındadır.
Ege’de Rum kökenli yurttaşların Midilli’ye geçmelerine
yardımcı olup yaşamlarını kurtaran Foça Kaymakamı Ahmet Ferit’in Rum’lara
yardımdan dolayı azledildiği sicilinde kayıtlıdır. Mardin Mutasarrıfı, Mustafa
Hilmi, Akşehir’de Muhacırın ve İskan Müdürlüğü’nde Sevkiyat Komisyon Üyesi Ali
Fehmi Bey’in sicillerinde öldürülme nedeninin ve öldürülenlerin bulunmadığı
kayıtlıdır.
Bu bölgelerde çalışıp soykırıma bulaşanlar/ arananlar,
milli mücadeleye ilk katılanlar arasında yer almıştır. Üzerlerindeki kanı,
başka bir kanla yıkamanın telaşıyla milli mücadeleye katılmışlardır.
Bitlis valisi Mazhar Müfit (Kansu) ve Van Valisi Haydar
Hilmi (Vaner), Halis Turgut, Deli Halit paşa, General Pertev Demirhan, Sarı
Edip Efe, Ardahan Mebusu Hilmi v.b gibiler soykırımdan ötürü
ödüllendirilenlerden sadece bazılarıdır. İlginçtir ki bu kişilerle ilgili
kayıtlar bir tarihten sonra yoktur.
1934’de çıkan Soyadı Yasası, bu gibilerin gizlenebilmesi
için büyük bir kolaylık sağlamıştır. Eczacı Mehmet’in de (Bu günün Eczacıbaşı
Holdingi) bir iş adamına dönüşmesi gayrımüslimlerin servetlerine el koyarak
zenginleşmenin sadece bir örneğidir. Soykırımdan suçlananların ödüllendirilmesi
örneklerini bütçenin vatana hizmet tertibinden maaş alanları gösteren Ç
cetvelinde de görebiliyoruz.
1955 yılı cetvelinde bütçede yer alan isimlerden bazıları
şunlardır, General Bahriye Nazırı Ahmet Cemal, Talat, Eski Diyarbekir Valisi
Reşit, Ziya Gökalp, Gaziantep milletvekili Ali Cenani, İstanbul Milletvekili
Numan Ustalar, Muş milletvekili İlyas Sami, Bitlis Valisi Mazhar Müfit Kansu,
Van Valisi ve Milletvekili Haydar Vaner, Fevzi Pirinçcioğlu, Süleyman Sırrı
İçöz, Rauf Orbay, Hacı Bedir, Cumhuriyet rejiminin aklayıp ödüllendirdiği,
soykırım zanlıları ve Malta sürgünlerindendir.
Tarihçi Murat Bardakçı’ya göre; soykırımın baş
mimarlarından olan Talat Paşa’nın karısı en yüksek maaş alanlar ve vatana
hizmet aylığı ile ödüllendirilenler arasındadır.
Merkezi Umumi üyelerinin eşleri ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın
önemli mensuplarının hanımlarına da vatana hizmet aylığı bağlanmasıyla sadece
kendileri değil, aile boyu yani eşler ve çocuklar da ödüllendirilmiştir. En
yüksek maaşı da Enver Paşanın kızı Mahpeyker Hanım alıyordu.
Malta Sürgünleri’nin ödülleri ise katliamın çokluğuna,
azlığına ve hangi kariyerde olduğuna bağlı olarak çeşitlendirilmiştir. Kimine
başvekillilik, kimine mebusluk, kimine genelkurmay başkanlığı, kimine valilik,
kimine de başka yöneticilik v.s düşmüştür. Bu tablodan anlaşılacağı üzere en
çok katliam yapan en çok ödül almıştır.
Malta sürgünlerinden Fethi Okyar ve Rauf Orbay gibi
Başbakanlar, Fevzi Pirinçcioğlu, Şükrü Kaya, Abdülhalik Renda, M. Şeref Aykut,
Ali Seyit, Ali Cenani, Ali Çetinkaya gibi Bakanlar, valiler, generaller,
eğitimciler çıkmıştır. Soykırıma bulaşmış eli kanlı çetelerin ortak yönleri,
çok ilginçtir ki, ya okul arkadaşı, ya akraba, ya hemşerilik bağı ile
birbiriyle ilişkili olmalarıdır. Diyarbakır’da Aksu’larla, Göksular akrabadır.
Hacı Bedir Ağa’nın torunu bu günkü meclistedir.
Enver Paşa’nın kuzeni Hasan Tahsin Uzer’in oğlu
Celalettin Uzer; 1960 darbesi sonrası 28. Hükümet’te İmar ve İskân Bakanı
olmuştur. Enver Paşanın eniştesi Kazım Bey (Orbay) 1944-46 yıllarında Genel
Kurmay Başkanı, (1942-1944 Ekonomik ve Kültürel kırım uygulandığında Genel
Kurmay Başkanı, 1960 darbe sonrası meclis başkanıdır) Teşkilât-ı Mahsusa
komutanı Fuat Bulca’nın yardımcısı General Fahri Özdilek, 27 Mayıs
darbecilerinden olup ve senatörlüğe getirilen biridir. Cumhuriyetin
kuruluşunda, Malta sürgünlerinin harcı bulunduğu gibi bunların uzantıları
günümüze değin uzanmaktadır.
TARİHİN RESMÎ OKUMALARI
Durum bu merkezdeyken hâlâ tarihin resmî okumaları tüm
vehametiyle karşımızdadır.
Mesela ABD’li siyaset bilimci ve Massachusetts
Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Guenter Lewy’nin, “Ermeni soykırımı
iddialarına dayanak oluşturan üç temel olguya ilişkin belge ve yorumların
‘şüpheli’ nitelik taşıdığını, kanıtlamadığını” söylemesi gibi…[39] (Sanki 1.5
milyon değil de, diyelim ki “sadece” yüz bin, ya da elli bin Eremeni’nin
katledilmiş olması, “suç”u ortadan kaldıracaktır! Yani sanki olay sadece
öldürülen Ermenilerden ibarettir!)
Mesela Avusturyalı yazar ve belgesel film yapımcısı Prof.
Erich Feigl’in, “Ermenilerin ileri sürdüğü rakamların gerçek olmadığını, 1.5
milyon Ermeni’nin öldürüldüğü iddiasının saçma olduğunu” ifade etmesi gibi…[40]
Mesela François Georgeon’un, “Jön Türk Hükümeti’nin 1915
ilkbaharında Ermenilerin yok edilmesini emrettiği ileri sürülen telgrafların da
güvenilirliklerinin, bugün ciddi olarak tartışma götürür olduğu söylenebilir,”
demesi gibi…[41]
Mesela Sefa Kaplan’ın, “Robert Fisk’in yazısında Ermeni
soykırımını kanıtlamak için kullandığı ve Talat Paşa’ya ait olduğunu söylediği
mektup sahte çıktı. Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Zafer Toprak, ‘Bu
mektup tamamen uydurmadır. Bu mektubun ne üslubu, ne dili, ne de muhtevası
Osmanlı yazışma sistemine uygun değildir’ dedi,” ifadesindeki gibi…[42]
Bunların böyle olmasında şaşırtıcı bir şey yoktur! Çünkü
Türkiye, toplumsal hafızanın prangalara vurulduğu bir ülkedir. Bu prangalarla
karanlık bir hücreye tıkılmış tarihlerden biri ve bence en önemlisi, 24
Nisan’dır; Ermeni Soykırımı’dır.
Söz konusu tarihe, gerçeğe biçilen ceza, ebedî unutuştur.
Umulmuştur ki, o tarihte ve sonrasında olup bitenler sonsuza dek unutulacaktır.
Lakin unuttukları bir şey vardı kıyıcı muktedirlerin: Hafıza sabırlıdır,
dirençlidir! Çünkü tarih boşuna yaşanmamıştır…
Ermeniler, Osmanlı egemenliği altına girdikleri tarihten
itibaren ağırlıklı olarak Vilayet-i Sitte denilen çok etnisiteli altı eyalette
(Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Sivas ve Mamuretü’l-Aziz) yaşıyordu. Buralar
aynı zamanda Kürtlerin de yurduydu. İmparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı
sayılır Ermeni nüfusu olmasına karşın, Kürtler Dersim ve Kürdistan dışında
sadece İstanbul’da büyükçe bir grup oluşturuyordu.
“Onlara ne oldu?” sorusunun yanıtı tarihi gerçeklerde;
tarihin hafızasındadır…
Geçerken konuya bağıntılı olarak resmî tarihçilere
-birbiriyle bağıntılı- iki not:
i) Rusya arşivleri, Cemal Paşa’nın Batı’nın kendisini
hükümdar olarak tanımasına karşılık, Doğu Anadolu bölgesini Ermenilere
bırakmayı kabul eğilimini gösteren raporlarla dolu…[43]
ii) Genelkurmay Başkanlığı’nın, 2006’da başlattığı ‘Arşiv
Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri’ başlıklı çalışmasının 8. cildinde yayımlanan
ve Cemal Paşa’nın 1915’te 4. Ordu Komutanı iken dönemin Başkomutan Vekili Enver
Paşa’ya 3 Temmuz 1915’te gönderdiği “çok gizli ve kişiye özel” telgrafta,
“Sürgün edilen Ermenilerin can, mal ve namuslarının korunması” için sert tonda
uyardığı ortaya çıktı…[44]
SOYKIRIMDA KÜRT FAKTÖRÜ/ VEYA ROLÜ
Bilgi Üniversitesi’nden Amed Gökçen’in deyişiyle,
“1915’te yaşananlar sadece Ermeniler açısından değil, Kürtler açısından da
travmatik bir durum. Bunu anne veya babaları Ermeni olan yaşlı
Diyarbakırlıların Diyarbakır’daki Surp Giragos Kilisesi’nin açılışını
gözyaşları içerisinde izlemesinden dahi görmek mümkün. Böylesi bir travmanın
aşılabilmesi için sadece 1915’te ve sonrasındaki günlerde yaşanan olaylara
değil, 1915 öncesine ve o dönemdeki genel ve yerel siyasete de bakmak
gerekiyor.
Ayrıca belirli Kürt aşiretlerinin ve beylerinin 1915’teki
felakette gönüllü ve planlı bir şekilde yer aldıklarının üstü hiçbir tarihsel
ve siyasal ‘gerçeklik’ tarafından örtülemeyeceği gibi ‘1915’te Kürtler
kullanılmıştır’ tarzındaki bir açıklama da Kürt siyasetinin mevcut sorumluluklarını
hafifletemeyecektir. Fakat eğer amacımız sadece katili bulmak ise tarih
disiplinini değil, güncel siyaseti takip etmek yeterlidir.”
O hâlde Ermeni Soykırımı’ndaki Kürt faktörünü/ veya
rolünü “es” geçmek mümkün değildir, şöyle ki: Bugünkü dört parçalı Kürdistan
haritasının tarihte aynı genişlikle, hele de 5.000 yıl gerilere uzanan bir
karşılığı yoktur. Hatta 500 yıl önce bile demografik-etnolojik gerçeklik öyle
değildir.
XVI. yüzyıl doğu sancaklarına dair Osmanlı tahrir
defterleri çoğu yerde Hıristiyanların yarıdan fazla nüfus oranına sahip
olduğunu gösterir. Ki bunun çok büyük bölümü de Ermenilerdir.
Kürt halkının çekirdeği olarak Kardaka/ Karduhi/ Karduk
isimlerini alırsak, hatta kökleri onlara dayanabilir diye eski Guti’leri de
hesaba katarsak, bu halkın esas oluşum alanı Zagros dağları çevresidir. Med
İmparatorluğu birçok İrani kavmin birliğinden oluşmuştur. İçinde Kürtlerin, ya
da o zamanki Kardukların önemli bir etkinliği olabilir, ama bu devletin uzun
sürmeyen ömründe yayıldığı alanları genelde Kürt yurdu saymak mümkün değil.
Sonraki yüzyıllarda Ermenice haritaların Gortuk ya da
Gorcayk diye gösterdiği bölge (Zap Suyu ile Dicle arası) ve Zagros çevreleri,
yani bugünkü Türkiye-Irak-İran sınırlarının kesiştiği hatlar yine Kürtlerin
esas yoğunluk alanları olmalıdır. Araplar ile Türklerin istila dönemleri
arasında kurulabilen Kürt beylikleri yine buralarda, Musul’da ve
Amid-Meyafarkin bölgesinde ortaya çıkmıştır.
En erken XII. yüzyılda Selçuklu hükümdarları tarafından
kullanıldığı görülen Kürdistan ismi de zaten bu çevreleri ifade eder.[45]
Daha yukarıları M.Ö. VI. yüzyıldan beri komşu halkların
yazılı kayıtlarında Ermenistan olarak bilinir. (Persler de ‘Armina’, Yunanlılar
da ‘Armenia’ vb…) O tarihten itibaren Ermenilerin bazen bağımsız, bazen yarı
bağımlı siyasi birliklere sahip oldukları alan aşağı yukarı eski Urartu
sınırları ile örtüşür. En eskilerinden başlayarak coğrafyacılar da bu dağlık
alana ‘Ermeni Platosu’ demiştir.
Kısa bir dönem II. Dikran’ın yayılmacı savaşları ile
geniş imparatorluk hüviyetine ulaşması hariç, kendi doğal sınırları içinde
küçülüp büyüyen, bir yerde sönüp bir yerde canlanan krallık ve prenslikleri
görülür. Pers ile Selefki, Part ile Roma, Sasani ile Bizans arasında çoğu zaman
el değiştiren ve parçalı da olsa, her hükmedenin kendi dilinde Ermenistan’a
karşılık gelen isimlerle andığı bir ülkedir. Arap istilası altında yine
yaşayabilen prenslikleri olmuş, Türk istilacıları en son ayakta olan Pakraduni
krallığını yıkmıştır. Selçuklular, Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türkmenler,
Osmanlılar da sırasıyla hâkim oldukları bu alanı Ermenistan olarak anmış,
bazıları kendine Şah-ı Armen sıfatını bile vermiştir.
Camilerin, köprülerin, hanların mimarları, Kürt beylerine
ait konakların ustaları kimlerdi? Oralarda daha düne kadar gösterilebilen
asırlık ceviz ağaçları, dutluk ve üzüm bağları bile Ermeni işiydi.
Bakın Türklerle ortak fetihler ve sağlanan avantajlar bir
yana, Ermenilerin yok edilişinden önceki son 50 yıl zarfında yapılan gasplar
bile kendi başına çok şey anlatır. Başta Kürt ağaları olmak üzere Müslüman
zorbalar tarafından Vilayet-i Sitte kapsamında Ermenilerden gaspedilen toprak
ve mülklerin miktarı 26.185 tarla, 2.591 ev, 1.066 değişik yapı, 1.190
bağ-bahçe, 2.007 çayır, 460 mera sayılıyor ve bunların toplam genişliği
1.030.000 hektar ölçülüyordu.[46] Soykırım sonrası paylaşılan ganimetler bu
hesabın içinde değil ve zaten onların haddi hesabı da yoktur![47]
Yeri geldi anımsamakta yarar var: Osmanlı Padişahı İkinci
Abdülhamid, 1891’den itibaren Doğu Anadolu’daki Kürt aşiretlerinden 100’ün
üzerinde alay oluşturmuş; bunlar da Ermeniler’e saldırmıştı. Ahmet Türk’ün
dedesi Kanco, ‘Hamidiye Alayları’ denilen bu birliklerde yer almıştı.
Evet 1895’in son üç aylık kesitinde Sultan Hamid Ermeni
halkına çok yoğun bir kan banyosu yaptırmıştı. O yıl kabul etmek zorunda
kaldığı Ermeni reformlarını sabote etmenin yolu olarak kışkırttığı Müslüman
ahaliyi, devlet güvenlik güçlerini ve Hamidiye alaylarını her tarafta Ermeni
halkının üzerine salmıştı. 1894’te bu olayların öncüsü olan Sasun katliamı ve
1896’da artçı olarak devam eden Van, İstanbul, Egin katliamları yaşandı. Ama
dönemin en büyük felaketi 1895 sonlarında toplam 10 vilayetin çok sayıda şehir,
kasaba ve köylerini bir tür Cihad şeklinde saran zincirleme pogrom ve
katliamlardı.[48]
Ayrıca Birinci Dünya Savaşı’na kadar Diyarbakır’da önemli
bir nüfusa sahip olan ama çoğunluğu savaş sırasında yok olan, kalanı da
1980’lere kadar uzanan yıllarda sahneden çekilen gayrimüslim halklar söz
konusuydu.
Veriler, XX. yüzyıl başında Diyarbakır’ın 30-35 bin kadar
bir nüfusu olduğunu gösteriyor. Bunların yarısı kadarını Müslüman olmayan
topluluklar oluşturuyor. En büyük grup Ermenilerdi… Sonra büyüklük sırasıyla
Süryaniler, Keldaniler, Yahudiler, Rumlar geliyor. Yezidiler daha çok kırsal
alanda yaşıyor, Şemsiler de öyle.
‘Annuaire Oriental’ adlı bir ticari yıllık var. Bu
yıllığın 1914 baskısının Diyarbakır kısmını incelediğimizde buradaki isimlerin
yaklaşık yüzde 80’inin Ermenilerden oluştuğunu görüyoruz. Kuyumculukla uğraşan
12 firmanın tamamının, 11 duvar ve taş ustasının 10’unun, 9 bakır tüccarının ve
ipekli kumaş üretimi yapan 10 firmanın tamamının, pamuk, ipek, tahıl, yün vb
malların ticaretiyle uğraşan 38 tüccarın 29’unun Ermeni olduğu isimlerinden, soy
isimlerinden anlaşılıyor.
Şehrin tek oteli de yine bir Ermeni’ye ait. Bu
toplulukların kendi dinsel mekânlarının yanı sıra okulları da vardı. Ermeni
okullarında okuyan öğrencilerin sayıları: 1901 yılında iki Ermeni okulunda
560’ı erkek, 324’ü kız olmak üzere 884 öğrenci okuyor ki, kız çocuklarının
okullaşma oranının çok yüksek olduğunu gösteriyor bu rakamlar. Ermenice
yayımlanan gazeteler, tiyatro grupları, Ermeni ve Süryani bandoları şehrin
sosyal hayatının da son derece renkli olduğunu gösteriyordu.
Bunlarla birlikte Kürt illerindeki 1894-1896 ve 1909
Adana Olayları’ndaki Ermeni öldürülmeleri ise çok az dile getiriliyor. 1915-16
tehcir kırımlarının büyüklüğü nedeniyle olmalı. 1915 yılında Diyarbakır Valisi
Reşit Bey, Diyarbakır eşraf ve feodallerinden oluşturduğu “milis” güçlerle
Ermeni karşıtlığını ve kırımları organize etti. Cemilpaşazade Mustafa milis
albay, Yasinzade Şevki Bey binbaşı, Zazazade Hacı Süleyman, Cerciszade
Abdülkerim, Direkçizade Tahir, Pirinççizade Sıtkı yüzbaşı, Halifezade Salih,
Ganizade Servet (Akkaynak), Muhtarzade Salih, Şeyhzade Kadri (Demiray),
Piranizade Kemal (Önen), Yazıcızade Kemal, Haci Bekir milis teğmendiler…
Özetle: 1915’in asli faili Türk milliyetçiliğinin öncü
örgütü İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ile onun etrafında örgütlenen
asker-sivil Müslüman-Türk unsurlardır. Ancak bu kısa tarihçenin de gösterdiği
gibi, 1514’ten itibaren merkezi devletle sıkı ittifak içinde olan Kürt
unsurların en azından bir bölümü, bazen kendi inisiyatifleriyle bazen devletin
yönlendirmesiyle veya zorlamasıyla fer’i (ikincil) failler olarak önemli roller
üstlenmiştir.[50] Ve bundan da hatırı sayılır bir servet (menkul ve
gayrımenkul) aktarımı sağlamışlardır.
Bunda sosyolojik açıdan garipsenecek bir durum yoktur. Ve
elbette o günün suçlarından bugünün Kürtleri (aynı şekilde Türkleri, Çerkesleri
vb…) hiçbir şekilde sorumlu değildir. Ancak tarihte işlenmiş bir suçla ya da
suçun failleriyle açık, doğrudan ya da örtük biçimde özdeşlik kurmak,
dayanışmak, onları haklı görmek vb. davranışlar, görenleri “kolektif failler”
hâline dönüştürür. Hukukun değil, sosyal bilimlerin ürettiği bir kavram olan
“kolektif faillik”ten kurtulmak açısından devlet adamlarının, toplum
liderlerinin dahil oldukları gruplar adına diledikleri “kolektif özürler”,
“geçmişle/ tarihle hesaplaşma” ya da daha doğru bir terimle ‘geçmişle/tarihle
barışma’ sürecinin parçası olarak ele alındığında çok önemli işlev görür.
Nitekim Tarık Ziya Ekinci ve Naci Kutlay başta olmak
üzere bazı önemli Kürt aydınları geçmiş yıllarda Kürt faillerin sorumluluğu
hakkında açık yürekli konuşmalar yaptılar, yazılar yazdılar. Nokta dergisi
2007’de bu konuyu iki sayıda işledi. Son olarak DTK Eş Başkanı Ahmet Türk medya
diliyle “ezber bozan” bir açıklama yaptı ve şöyle dedi:
“1915’lerde Ermeniler büyük acılar yaşadı. Burada
Kürtlerin de payı var. Kürtler kullanıldı. (…) Hem Süryaniler, hem Ezidiler ile
ilgili hem de Ermenilerle ilgili dedelerimiz, babalarımız kullanıldı, bu
halklara zulmetti, onların eli kanlıdır dedik (…) Biz evlatları olarak,
torunları olarak özür diliyoruz.”[51]
Bu önemli açıklama da diğerleri gibi kısa süreliğine
tartışıldı ve hemen unutuldu. Unutuldu çünkü Ahmet Türk açıklamasını şöyle
bitirmişti: “Türkiye’nin de bu büyüklüğü göstererek Ermenilerden, Ezidi ve
Süryani halkından özür dilemesi gerekiyor. Bu olaylar cumhuriyetten önce
olmuşsa bu sıkıntıya ne gerek var?”[52]
Hayır bu suç, cumhuriyet öncesine havale edilip örtbas
edilemez! Çünkü Cumhuriyet öncesinde başlayan, Cumhuriyet ile tahkim edilerek
sürdürülmüştür.
“EMVÂL-İ METRÛKE”: GASPEDİLEN ERMENİ ZENGİNLİĞİ
Evet, evet söz konusu suç, cumhuriyet öncesine havale
edilerek örtbas edilemez! Çünkü Malta Belgeleri’nin vd’lerinin işaret ettiği
gibi Ermeni Soykırımı ile sermaye “Emvâl-i Metrûke” yalanıyla Türkleştirilip/
Müslümanlaştırılarak Ermeni zenginliği gasp edilmiştir…
Bu konuda en çarpıcı veri Cemal Paşa’nın torunu Hasan
Cemal’in şu anısıdır:
“New Jersey’de, tutsak akıl-özgür akıl ve
milliyetçilikleri konu alan konuşmam yeni bitmiş, sıra sorulara gelmişti.
Sorulardan biri, Cemal Paşa ailesi ile ilgiliydi.
Hem ailenin kökleri, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun
yıkılmasından sonraki hayatı merak ediliyordu.
Soruyu yanıtlarken hatırladım.
Cumhuriyet kurulduktan sonra, ancak 1920’lerin ortasına
doğru Cemal Paşa ailesinin Türkiye’ye dönmesine izin verilmişti.
Aile İstanbul’da, Kurtuluş semtinde bahçe içinde müstakil
bir eve yerleşmişti.
Ev, eski bir ‘Ermeni mülkü’ydü ve Atatürk’ün emriyle
Cemal Paşa ailesine verilmişti. Kaç yıl sonra bilmiyorum ama ailenin hiç
bitmeyen mali dertleri yüzünden de satılmıştı.
Bir yıl önce çıkan 1915: Ermeni Soykırımı kitabımda aile
tarihinin bu biraz da trajik sayfasına çok kısa değinmiştim.
Konuşmadan sonra soru-cevap bölümü de bitmiş, kitaplarımı
imzalamaya başlamıştım.
Sarışın bir kadın, elinde kitap yanıma yaklaştı, bana doğru
eğildi, adının Anna olduğunu söyledikten sonra şöyle dedi:
‘Ailenize verilen Kurtuluş’taki ev benim aileme aitti,
dedelerimindi.’
Bir an şaşırdım.
Sonra ayağa kalktım, elini sıktım.
Kısa süre bakıştık.
Sırtını döndü gitti Anna…
Ne yapabilirdim ki?”[53]
Dedik ya söz konusu suç, cumhuriyet öncesine havale
edilemez; kişinin “Ne yapabilir(d)im ki?” söylemiyle ruhunu kurtarması da
mümkün değildir; çünkü bugündeki “Emvâl-i Metrûke”ye mündemiçtir…
Bilindiği üzere “Emvâl-i Metrûke” kanunları, tüm bir
T.“C” tarihi boyunca Ermeni soykırımının niçin yok sayıldığının da yanıtıdır.
“Emvâl-i Metrûke”, “normal ve sıradan” görülen ve öyle algılanan; bu
nitelikleri itibarıyla varlıkları hiç bir zaman sorgulanmamış; “doğal sayılan”
kanunlardır. Çünkü bu “normallik”, yok sayma ile eş anlamlıdır. Türkiye, bir
varlığın -genel olarak Hıristiyan özel olarak Ermeni varlığının- bir yokluk
hâline çevrilmesi üzerine kurulmuştur.
T.“C”, Hıristiyanların varlığının yokluk hâline
getirilmesi yani bir varlığın yokluk üzerine inşa edilmesidir. Coğrafyamızda
“Ermeni Sorunu”nun esas olarak ulusal güvenlik sorunu olarak ele alınmasının
nedeni budur. Konuyu hatırlatma veya üzerine açık tartışmaya çağrı bile ulusal
varlığa ve ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak algılanır. Bunun nedeni
çok basittir; kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için, bu
varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku vermektedir. Türkiye’de Ermeni
sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık-yokluk ikileminde yatar.
Hıristiyan-Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak
ise birçok başka şeyin yanında, esas olarak “Emvâl-i Metrûke” Kanunları ile
gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve T.“C”
dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle
T.“C”nin, soykırımı kendi yapısal temeli hâline getirmiş bir rejim olduğundan
söz ediyoruz. Bu da, bir hukuk sistemi olarak T.“C” ile soykırım arasındaki
ilişkiye yeni bir gözle bakmamız gerektiğini bize hatırlatmaktadır.
“Emvâl-i Metrûke” Kanunları 1915 Ermeni soykırımının ve
bugünkü hukuk sisteminin yapısal bir unsurudur ve bu kanunlar Ermenilerin
malları üzerindeki Türk hâkimiyetini tesis etmenin aracı olmuşlar, bir başka
deyişle gaspı yasallaştırmışlardır. İlgili kanun ve yönetmeliklerin büyük bir
çoğunluğu T.“C” döneminde çıkartılmıştır. T.“C” ve onun hukuk sistemi, bir
anlamda Ermeni kültürel, sosyal ve ekonomik zenginliğine el konulması, Ermeni
varlığının ortadan kaldırılması gerçekliği üzerine inşa edilmiştir.
Bu konuda gazeteci ve iktisatçı Nevzat Onaran’ın ‘Emvâl-i
Metrûke’nin Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi
(1914-1919)’ ve ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II’ başlıklı çalışmalarında
şunların altı çizilir:
Akbank’ın çıkardığı Washinton kaynaklı bir kaynakta,
Osmanlı’da sermayenin ve emeğin etnik dağılımı hakkında şu bilgiler verili:
1914’te sermaye yapısında Müslümanların payı yüzde 15, Rum Ortodoksların payı
yüzde 50, Ermenilerin payı ise yüzde 20, Yahudilerin payı yüzde 5, yabancı ülke
vatandaşlarının payı ise yüzde 10’dur. Emek dağılımında ise Rum Ortodoksların
payı yüzde 60, Ermenilerin payı yüzde 15, Yahudilerin payı 10, Müslümanların
payı yüzde 15, yabancıların ise sıfırdır.[54]
1915’ten sonra ise Ermenilerin sermayedeki payı neredeyse
sıfıra indi. Bu tasfiye süreci Rumlar için mübadeleyle de devam etti. İstanbul
mübadelenin dışında bırakılmış da olsa 1920-23 arasında pasaport alıp
yurtdışında çıkanların malı mülkü de Müslüman sermayedarlara devredildi.
1914’te sermayedeki payları yüzde 15 olan müslüman Türklerin 1930’larda
sermayeden aldıkları pay yüzde 90’lara çıktı. Bu tablo bize Türk burjuvasinin
sermaye birikiminin kaynağının kendisinden önceki hâkim sınıfın sermayesi
değil, kendi ötekisi olan Hıristiyan sermayesi olduğunu gösteriyor. 1930’larda
sanayi sermayesinde yüzde 90 paya ulaşan Müslüman Türk sermayesi, bugünkü
sanayileşememe sorununun da nedenidir. Bu yağmacı zihniyet nedeniyle günümüzde
üretim bilgisinden yoksun bir iktisadi yaşam söz konusudur bu ülkede. Eğer
sermaye birikimi daha önceki üretim biçiminin egemenlerinden gelseydi Türkiye
ekonomisi ve sanayisi bugün çok farklı bir noktada olurdu. Türkiye’nin
sanayileşmesiyle ilgili analizler yapılırken bu hep atlanıyor…
İttihatçı yağmalamanın Tasfiye Kanunu, 8 Ocak 1920 tarihli
kararnameyle yürürlükten kaldırıldıysa da, Büyük Millet Meclisi’nin 15 Nisan
1923 tarih ve 333 no’lu kanunuyla yeniden yürürlüğe konmuş ve 8 Kasım 1988’e
kadar uygulanmıştır. Cumhuriyet ilanı öncesinde yapılan bu kanuni düzenlemeyle,
başında sahibi bulunmayan her mal ve mülk ‘metrûk’ ilan edilmiş ve Hazine
tarafından el konmuştur. Emvâlin 1915’deki kıymetine göre satılacak olması da
yağmayı daha iyi anlaşır kılmaktadır. Bu anlamda, ‘öteki’nin mülkünün
tasfiyesinde İttihatçılar’dan Cumhuriyet’e bir organik devamlılık vardır.[55]
Tasfiye Kanunu ile sürülen her bir insanın malı ve mülkü
fiilen Hazine adına gasp edildi. Ermeniler’den sonra kitlesel sürgün kurbanı
Rumlar’dır… Rumlar, 1914 baharında Ege ve Marmara kıyısında harice kaçmak
zorunda bırakılırken, harp döneminde özellikle Karadeniz’den Anadolu içine
sürüldü. Hatta 1914 yazında Meclis-i Mebusan’da Rum sürgünü tartışılması
sırasında Dâhiliye Vekili Talât, Müslüman muhacirlerin çöle sürülemeyeceğini
söylemesinden bir yıl sonra “Ermenileri Suriye çölüne sürün” emrini vermiştir.
Tasfiye Kanunu ile gasp edilen Rum malları için
sürülmelerinden iki yıl sonra yürürlüğe konulan 21 Şubat 1916’da
talimatnameyle, yağmaya devam edildi. 20 Mart 1918 tarihli tarifnameyle de, Rum
mallarından elden çıkarılan ve kalanın tespitine çalışıldı.[56]
1923’deki Türkiye-Yunanistan mübadele antlaşması, aslında
hem yağmanın hem de 1914’ten itibaren genelinde Rumlar’ın ve özelinde
1920-1921’de Pontosluların neler yaşadığının anlaşılmasını ve tartışılmasını
engellemiştir.[57]
İttihatçı hükümet, milyonlarca Ermeni ile Rum’u ve diğer
milliyetten insanları sürdüğü için, geride kalan sürgün mülklerinin yani
emvâl-i metrûkenin dağıtılması ve satılması için özel devlet teşkilâtını
oluşturdu.
Bizzat emvâl-i metrûkeyi tasfiye etmekle görevlendirilen
Tasfiye Komisyonu, Anadolu’nun her köşesinde işbaşı yaptı. Edirne’den Adana’ya,
Erzurum’dan İzmid’e, Haleb’den Trabzon’a Karesi’ye 42 Tasfiye Komisyonu
faaliyet gösterdi. Bunlar kadar yetkilendirilmeyen 33 Emvâl-i Metrûke Komisyonu
da görevlendirildi.[58]
Cumhuriyet yıllarında da emvâl-i metrûkenin tasfiyesi
için Tasfiye Komisyonu kuruldu, ama bunlardan bilinenin sadece İzmir Tasfiye
Komisyonu olması, resmi perdelemenin bir faaliyetinden[59] öte bir anlam
taşımaz.
Emvâl-i metrûkenin tasfiyesi için oluşturulan Tasfiye
Komisyonu tüm işlemlerini kayıt altına almakla görevlendirilmiştir. Belirlenen
hesap türlerine göre esas ve cari defterler, sürülen hakkında doğrudan
bilgilenme kaydıdır. Bugüne kadar sürgün defterlerinin bir sayfası dahi ortaya
çıkartılmadı.
Adalet Bakanlığı Uluslararası ve Dış İlişkiler Genel
Müdürü Hâkim Abdülkadir Kaya’nın 25.6.2003’te Hafik Sulh Hukuk Mahkemesi’ne ve
18.8.2004’te Hafik Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği yazı ortaya koydu ki,
kayıtlara ait defterin adresi Adalet Bakanlığı’dır. Bakanlık, bilgisini verdiği
Sürgün Defterleri’ni açıklamalıdır.[60]
Emvâl-i metrûkenin dağıtılması ve satılması ardından yeni
sahipler adına tapulandırmanın yapıldığı sıra, gündemdeki bir diğer konu da
malın sahibi adına biriken paraya el konmasıdır.
1929 krizinin yoğunlaştığı bu dönemde, Maliye’de ‘emvâl-i
metrûkenin sahibi’ adına ‘emanet’te toplanan paranın, 24 Mayıs 1928 tarih 1349
no’lu kanunla bütçeye aktarılmasına karar verildi. 1928 yılı bütçesine
emanetten aktarılan 300 bin liradır. Benzer uygulama 1916’da bir emirle
yapılmıştır. 1928-2011 dönemi sadece bütçe artışı dikkate alındığında bile o
günün 300 bin lirası, 2011’in 405 milyon lirasıdır. Emanet hesabındaki para
2004 yılında Meclis’te tartışma konusu olacaktır. 1928 sonrası dikkate
alındığında emanetten bütçeye milyonlarca lira aktarıldığı anlaşılmaktadır.[61]
Mal ve mülkün gaspı dışında, mazbataların ödenmemesi
nedeniyle de devlet vatandaşına borçludur. Türk Kurtuluş Savaşı sırasında 5
Ağustos 1921’de TBMM Reisi ve Başkumandan Mustafa Kemal’in emriyle alınan harp
vergisine karşılık verilen mazbataların ödenmesi de, 3 Nisan 1924 tarihli 459
no’lu Mahsubi Umumi Kanunla yapıldı. Cumhuriyet vatandaşı Rum ve Ermenilerin
ödemede istisna tutulmasını, Encümen Reisi Hasan Fehmi (eski Maliye Vekili,
Gümüşane mebusu) TBMM Gizli Celse’de şöyle açıkladı:
“Maddeden maksat tehcir ve tegayyüp (sürgün edilen ve
kaybolan) Rumların ve Ermenilerin Tekalifi Milliye ve harbiye (milli ve harp
vergisi) mazbatalarını mahsup etmemektir (ödememektir)… Rumları ve Ermeniler’i
bu Tekalifi Milliye mazbatalarının bedellerinden müstefit etmemek
(faydalanmaması) için bir çare düşünüldü. Fakat bunu açık olarak Rum ve Ermeni
diyemezdik. Muhtelif şekiller ve formüller yazıldı… Nihayet en az mahzurlu veyahut
mahzursuz bu şekli bulduk…”
Soykırımda Bitlis ve Haleb Valisi Mustafa Abdülhalik
1924’ün Maliye Vekili olarak, “Bize mensup olmayanlara mümkün olduğu kadar
müşkilat göstereceğiz,”[62] ifadesiyle noktayı koydu.[63]
Bu tas tamam sermayenin Türkleştirilmesi/
Müslümanlaştırılmasıdır…
Bu da İttihat Terakki’nin 1910 kongresinde şekillenmeye
ve sistematize edilmeye başlanan milli iktisat anlayışı, Anadolu’daki Rum ve
Ermeni sermayesinin el değiştirmesine yönelik bir harekettir. Kapitalizmin
dönemsel özelliği, özellikle Almanlarla oluşan ittifak, “yeni burjuvazi”
hamlesini gerekli kılarken, bu burjuvazinin bürokratik olmayan yanı “sıkıntılı”
bir görünüm sergilemekteydi. Sıkıntı; Müslüman ve Türk olmayan bir burjuvaziyle
bürokrasinin ve partinin bağlarının uyuşamayacağı yönündeki anlayıştan
kaynaklanmaktaydı diyebiliriz. Diğer taraftan, mala mülke el koyma fırsatını
yakalayan bu ittihatçı güruhu, bu fırsatı kaçırmamak adına insanlık tarihinin
en büyük suçlarından birini işledi. Aslında, Ermeni halkına yönelik çok
önceleri başlayan katliam politikası bu dönemde sistematik hâle getirilerek
uygulandı. Bu uygulamaya dair bazı sonuçlara baktığımızda, büyük felaketin
iktisadi görünümü de ortaya çıkıyor.
Örneğin; 1908’de anonim şirketlerde Türk sermayesinin
payı sadece yüzde 3.1923’e gelindiğinde bu oran yüzde 38. Yine aynı dönemler
için ticaret yapan tüccarlara baktığımızda, ithalat ihracat işindeki Türk
tüccarlar yüzde 4 civarındadır. Komisyonculukta bu oran yüzde 3’ün altındadır.
Liman işleri tamamen Türk olmayanların elindedir. Toptancılık yapan tüccar
oranı yüzde 15, perakende alanındaki Türk tüccar oranı yüzde 25’tir. Savaş
sonrası bu oranlar dramatik bir şekilde Türkler lehine değişmiştir.
İsmail Beşikçi’den alıntı yaparsak; “1915 Yılında
Ermenilere karşı sürdürülen politikanın çok önemli yönlerinden biri de
sürgündür. Sürgüne gönderilen Ermenilerin mallarına çevredeki eşraf tarafından
el konulmuştur. Sürgün kanlı olmuştur. Pek çok katliam, soygun yaşanmıştır.
Sürgüne gönderilen Ermenilerin mallan eşraf tarafından yağmalanmıştır. Sürgüne
gönderilenlerin beraberlerinde götürdükleri altın, bilezik gibi pahada ağır
yükte hafif mallara el koyabilmek için insanlar yollarda öldürülmüşlerdir.
Savaştan sonra sürgüne gönderilen Ermenilerin tekrar yurda dönmeleri yasaklanmıştır.
Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesinden sonra, sürgüne gönderilen
Ermenilerin ve Rumların bir kısmı tekrar yurtlarına dönerek mallarına ve
mülklerine sahip olmaya başlamışlardır. Rumlardan ve Ermenilerden yağmalanmış
bu malların tekrar onların eline geçmesini engellemek için Kuvva-i Milliye
Teşkilâtı kurulmuştur. Kuvva-i Milliye’nin temelindeki en önemli sınıfsal
etkenlerden biri budur. Rumların ve Ermenilerin tekrar gelmelerine ve mallarına
sahip olmalarına engel olmak.”
Savaş sonrası aslında en önemli gelişme yukarıda
anlatılan el koymalar sonucu gerçekleşmiştir. Ekonomide hızlı bir parasal
servet artışı yaşanmış, bunun sonucunda da iç borçlanma hayata
geçirilebilmiştir. Borçlanma halkın elindeki nakitlerden sağlanmış ve bu sayede
yeni ekonomi önemli bir kaynağa kavuşmuştur. Bu da siyasetin ve burjuvazinin
milli iktisat rotasında yürüyebilmesi anlamına geliyordu, öyle de oldu!
Eğer öyle olmadıysa; o hâlde sormak gerekir: Ermeni
mallarına ne oldu?
MÜSLÜMANLAŞTIRILAN -GİZLİ- ERMENİLER
Soru, yanıtını ararken; yanıtla ilintili bir diğer mesele
de “Müslümanlaştırılan -gizli- Ermeniler” alt başlığında aranmalıdır…
Yeri geldi aktaralım: 1915’te Müslümanlaştırılan
Ermenilerin sayısı 200 bin civarındaydı;[64] tabii insan havsalasını zorlayan
trajedilerle…
Bir kaçını hızla sıralayalım:
i) ‘Armenian Weekly’nin editörü Khatchig Mouradian
anlatıyor:
“Talat’ın babası Hovsep, 1910’da Lice’nin bir Ermeni
köyünde doğmuştu. Beş yaşındayken, ailesi soykırımda katledilmişti, bir şekilde
canını kurtaran Hovsep’e bir Müslüman aile kol kanat germiş ve Bekir adını
vermişti.
Bekir, dini bütün bir Müslüman olarak yetişti, iki kere
Mekke’ye hacca gitti. Beş oğlu oldu, hatta birine Ermeni soykırımı dönemindeki
Osmanlı İçişleri Bakanı’nın, yani bu suçun beyni kabul edilen adamın adını
verdi: Talat…”[65]
ii) Dahiliye Nezareti’nin 26 Mayıs 1915 tarihinde
Sadrazamlık makamına gönderdiği ve Ermeni meselesinin ‘esaslı bir şekilde sona
erdirilmesi ve tamamen yok edilmesini’ emreden telgrafıyla resmen başlayan
‘Ermeni Tehciri’ ( ‘Ermeni Soykırımı’) sırasında resmi tarihçi Kamuran Gürün’e
göre bile en az 300 bin Ermeni hayatını kaybetmişti ama ölenler bir anlamda
‘kurtulmuşlardı’ çünkü geride kalanları, özellikle de kadın ve çocukları çok
büyük acılar bekliyordu.
Örneğin, 1916 yazında Cemal Paşa’nın isteği üzerine
Suriye ve Lübnan’a giden edebiyatçı ve siyasetçi Halide Edip (Adıvar) Hanım,
bin kadar Ermeni yetiminin kaldığı Ayn Tura Yetimhanesi’nde gördüklerini,
İstanbul’da kurulan yeni kabinede Maliye Nazırı olan dostu Cavid Bey’e mektupla
şöyle anlatıyordu: “…Çöllerde ot yiyerek karınları şiştikten sonra kimi
anasını, kimi babasını, birçokları da çocuklarını kaybettikten sonra buraya
düşmüşler. Daha doğrusu, Cemal Paşa getirtmiş (…) Dışarıda anası açlıktan ölen,
babası yanında öldürülen, on iki yaşında bir Ermeni kızı geldi, iltica etti.
Mahzun, büyük gözleriyle etrafımda dolaşıyor, lüzumlu lüzumsuz elimi öpüp
ağlıyor. Bahçede bir facia daha var.
Oğlunu yanında öldürürlerken birdenbire dilini kaybeden
bir bedbaht, öteki oğlunu ve ailesini nereye attıklarını bilmiyor. Ayakları
çıplak, gözleri elem içinde, mütemadiyen işaretle felaketini haykırıyor. Bazen
geceleri çocuğu ölen bir kadın gibi, başı elleri içinde döğünüyor, döğünüyor…
Gündüzleri yazımı yazarken bazen hıçkırdığını işitiyorum. Pencereye koşuyorum,
aşağıda bahçede ellerini sallıyor, oğlunun kalbinden kurşun geçerken çıkan sesi
göklere uluyor, söylüyor. Bunlardan binlerce, yüzlerce var. Yetimhaneler
hayatta bir şeyin telafi edemeyeceği şeyi kaybetmiş yarı aç bedbaht çocuklarla
dolu…”
Bu çocuklardan biri olan 1904 Fındıcak doğumlu Harutyun
Alboyacıyan yıllar sonra Ermeni etnolog Vergine Svazlian’a şöyle anlatmıştı Ayn
Tura’da gördüğü muameleyi: “Ana-babamı öldürdükten sonra, beni ve benim gibi
ergin olmayan çocukları toplayıp Cemal Paşa’nın Türk yetimler yurduna
götürdüler. Benim soyadım 535’ti; adım ise Şükrü’ydü. Ermeni arkadaşım da Enver
adını aldı. Bizi sünnet ettiler. Türkçe bilmeyen bir sürü çocuk vardı; onlar
Ermeni oldukları anlaşılmasın diye haftalarca konuşmadılar. Eğer çavuşlar bunu
duysalardı onları falakaya yatırır, tabanlarına 20-30-50 darbe vurur veya
saatlerce güneşe bakmaya zorlarlardı. Bize dua ettiriyorlardı; ‘Padişahım çok
yaşa!’ cümlesini üç kere tekrarlamamız gerekiyordu. Bize Türk giysileri
giydiriyorlardı: beyaz entari, onun üstüne de siyah cüppe. Bir müdürümüz,
birkaç bayan hocamız vardı. Cemal Paşa bize iyi bakılmasını emretmişti; zira o
Ermenilerin aklını ve yeteneklerini çok takdir ediyor ve savaşı kazandığı
takdirde, binlerce Türkleşmiş Ermeni çocuğun gelecekte kendi halkını
yücelteceğine, bizim gelecekte kendisine destek olacağımıza inanıyordu…”
Halide Hanım ve Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’daki
görevleri 1917’de bitti ama Ermeni yetimlerinin çilesi bitmedi. Ermeni
Soykırımı’nın mimarı Talât Paşa’nın kara kaplı defterinde Ermeni yetimlerinin
sayısının 10 bin 269 olduğu; bunların 6.768’inin yetimhanelere, 3.501’inin ise
Müslüman ailelere dağıtıldığı yazılıydı. Başbakanlık Arşivi ise kız ve erkek
çocukların ailelerinden alınmaları, Ermenilerin bulunmadığı Müslüman köylerine
dağıtılmaları ve Müslümanlarla evlendirilmeleri veya yetimhanelere konulmaları
ve özellikle Müslüman âdetlerine göre yetiştirilmeleri konusunda onlarca belge
ile dolu.[66]
iii) Arjantinli gazeteci Avedis Hadjian, ‘Türkiye’deki
Gizli Ermenilerin Ayak İzleri’ başlıklı haberinde Anadolu’da ve İstanbul’da
sayıları yüz binlerle ifade edilebilecek Ermeni kökenli vatandaşın kimliklerini
gizleyerek yaşamlarını sürdürdüklerine işaret edildi.
Hadjian’ın İstanbul, Amasya, Diyarbakır, Batman, Tunceli
ve Muş’u dolaşarak yaptığı araştırmanın ilk durağı İstanbul’da Kurtuluş’ta
başlıyor. Habere göre, yaklaşık 1 asırdır gerçek kimliklerini gizleyen
insanların büyük çoğunluğu doğu illerinde olmak üzere, İslâm dininin Sünnilik
ve Alevîlik gibi çeşitli mezheplerini benimseyerek Türk ya da Kürt kimliği
altında yaşıyor. Her şeye rağmen özellikle Batman’ın Sason ilçesinin köylerinde
yaşayan küçük bir topluluk, hâlen Hıristiyanlıklarını korumaya devam ediyor.
Gizli Ermenilerin sayısını tam olarak kimsenin bilmediğinin
altını çizen Hadjian, birçok gizli Ermeni’nin kimliklerini açık etmekten
korktuğuna şahit olduğunu anlattıktan sonra Palulu bir gizli Ermeni’nin
sözlerini şöyle aktarıyor: “Türkiye, Ermeniler için hâlâ tehlikeli bir yer.”
Değişik kimlikler altında yaşayan gizli Ermeniler,
kimliklerini açık yaşayan Ermeni vatandaşlarla ilişkiye girmekten de kaçınıyor.
Yabancılarla ilişki kurmuyor. Hadjian, gizli Ermenilerin bir kısmının
dedelerinin ya da ebeveynlerinin Ermeni olduklarını kabul etmelerine ve Türk ve
Kürt komşularınca Ermeni ya da gavur diye adlandırılmalarına rağmen bunu
reddettiklerini, bazılarınınsa gerçek kimliklerini kabul etmelerine rağmen bu
bilgiyi kendi çocuklarından sakladıklarını anlatıyor.
Hadjian, bir kimsenin gizli Ermeni olduğunu anlamanın hiç
de kolay olmadığını söyleyerek çeşitli örnekler sunuyor: Örneğin, Amasya’nın
son Ermeni’si olan ve Hıristiyan inancına göre yetiştirilmiş Hrant Dink’le aynı
okulu bitiren Rafel Altıncı Müslüman olup, bir Türk kızıyla evlenmiş, kızını da
Türk olarak yetiştirmiş. Arıkan yıllar sonra yeni yeni kabul ediyor
Ermeniliğini. Muş’un bir köyünde yaşayan Jazo Uzal, kışı geçirdiği İstanbul’da
kiliseye giderken, yazın döndüğü köyünde oruç da dahil Müslüman ibadetlerini
yerine getiriyor.
Öte yandan, Diyarbakırlı avukat Mehmet Arkan, yedi yaşına
kadar ailesinin Ermeni olduğunu bilmeden büyüyor. Arkan, “10 sene öncesine
kadar herkesten kimliğimizi saklıyorduk ama artık Diyarbakır’da Ermeni olmak
tehlikeli değil” diyerek Surp Giragos Kilisesi’nin restorasyonunu örnek veriyor.
Arkan, Sünni olmasının ve namaz kılmasının kendini daha az Ermeni
hissettirmediğini söylüyor.
Bazı durumlarda gizli Ermenilik beklenmedik dönüşümler de
yaşamış. Örneğin 1915 olaylarından sağ kurtulan Palu’nun Bagin Köyü’ndeki
Ogasyan aşireti, Amerika’ya göçerek Rhode Island’a yerleşmiş. Tarlalarında
çalıştırılmak üzere bir Kürt aşiret reisinin kaçırdığı ailenin küçük oğlu
Kirkor daha sonra ağa tarafından yetim Zerman’la çok küçük yaşta
evlendiriliyor. Her ikisi de Palu’nun bir köyüne yerleşip, İslâm’ı seçip,
Türkçe isimler alıyor. Hacca bile gidiyorlar birlikte. Yıllar sonra ABD’deki
akrabalar Kirkor ve Zerman’la bağlantı kuruyorlar. Şimdi Kirkor ve Zerman’ın
bir torunu Harput’ta imam, ikinci kuşaktan yeğenleri Oshayan Cloloyan ise New
York Ermeni kilisesinin başpiskoposu olmuş.
Hadjian, Tunceli ve çevresinde de gizli Ermenlerin
varlığından söz ettiği yazısında Sason’da tanık olduğu olaydan bahsediyor.
Raman Dağı’na hacı olmaya giden Ermeni kafiledeki 6-7 yaşındaki bir kız
çocuğunun sırtındaki beyaz çuval rüzgârın etkisiyle ters dönünce Ermeni hacını
gören yazar, fotoğraf çekmek için yaklaşıyor. Görüntü vermemek için yüzünü
eşarbıyla gizleyen küçük kız, “Ermeni misin, ailende Ermeniler var mı?”
sorularına “Biz Müslümanız” diyerek yanıt veriyor.[67]
iv) Tüm baskılara rağmen Ermeni kökenini öğrenip
kimliğini değiştirenlerde son yıllarda ciddi bir artış var.
“Herkes bizi Kürt Müslüman olarak bilirdi. Babam annem
dindardı. 12 yaşıma geldiğimde mahalledeki çocuklar bana ‘gavur’ demeye
başladı. Anneme sordum ve Ermeni olduğumu öğrendim. Bize okulda ‘Ermeniler
insanları kesti’ demişlerdi. Ermeni olduğum için ağladım. Yıllarca arada
kaldım. Ve sonra asıl dinime dönmeye karar verdim. Müslümanlıkta bir laf
vardır: Aslını inkâr eden haramzadedir…” Yusuf Yılmaz böyle anlatıyor “Araf”ta
kalmayı ve özüne dönmeyi. Yılmaz tek örnek değil.[68]
v) “Gizli Ermeniler” kimliklerini eskisine göre daha
cesurca açıklıyor. Diyarbakırlı Gaffur Türkay, “Sünni Müslüman’ım ama
Ermeni’yim” diyor.
Daha önce görevden alınan eski Türk Tarih Kurumu Başkanı
Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun, Türkiye’de yaşayan Kürtlerin Türkmen, kendilerini
Kürt-Alevî olarak tanımlayanlarınsa Ermeni kökenli olduğunu söylemiş, “gizli
Ermeniler”le ilgili kayıtlar olduğunu öne sürmüştü. Bu sözleri büyük tartışma yaratan
Halaçoğlu, Türkay’ın sözleri için, “Sadece Diyarbakır değil, Türkiye genelinde
gizli Ermeniler var ve artık kimliklerini açıklıyorlar” diyor.
Artvin ve Rize illerinde yaşayan ve Ermenice’nin bir
lehçesini konuşan Müslümanlaşmış Ermeniler de kendilerini ‘Hemşinli’ olarak
tanımlıyor. Kendisi de Hemşinli olan araştırmacı ve politikacı İsmet Şahin,
Hemşinlilerin Hıristiyan âdetlerini koruduklarını söyledi. Tunceli’deki
ailesinin Kürt-Alevî kimliğiyle yaşadığını söyleyen belgeselci Kazım Gündoğan
da kimliğini gizleyen Tuncelili Ermenilerin “dualarını doğada yaptıklarını”
söylüyor.[69]
vi) Yıllardır komşularının ya da iş arkadaşlarının büyük
bir bölümü, onları ‘Müslüman Kürt’ olarak kabul etti; çok az kimse, “Ermeni”
kökenli olduklarını biliyordu. Bilenlerin çoğu da Hıristiyan kökenlerini
görmezlikten geliyordu.
Oysa, onlar yıllarca “gizli Ermeni” olarak yaşamlarını
sürdürmek zorunda kaldılar. Nüfus cüzdanlarında “Müslüman”, kalplerinde ise
“Hıristiyan” yazıyor, kendi aralarında evleniyorlardı. Ancak, son yıllarda ana
dinlerine, ana kimliklerine dönmeye başladılar.
Özellikle 1950 sonrası artan “mahalle baskısı” sonucu
dinlerini değiştirmek zorunda kalan Ermeni ailelerinin çocukları, artık
kimliklerine “Hıristiyan” yazdırıyor.
Bu geri dönüşü yaşayan ailelerden biri de Türkiye
Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Aram Ateşyan’ın ablasının torunları
33 yaşındaki Mesure Kaplan ve 28 yaşındaki Cihan Beskisiz. Mesure, kendisi gibi
uzun süre Ermeni kimliğini saklamak zorunda kalan eşi Kudbettin Kaplan, 5
yaşındaki oğlu Mardik ve erkek kardeşi Cihan’la birlikte 19 Eylül 2010 günü
Akdamar’daki ayini yönetmek için Van’a gelen dayıları Ateşyan’ı ziyaret etti. 4
ay önce nüfus cüzdanlarını değiştirerek Hıristiyan/ Ermeni kimliklerini
resmîleştiren Mesure ve Cihan kardeşler vaftiz oldu.[70]
Şimdi burada durup sormalıyız: “O hâlde”?
ABD PATENTLİ İLLÜZYON(LAR)
Tanınsa da, tanınmasa da gerçek orta yerde; boylu boyunca
karşımızda…
Gerçeğin varlığı kimsenin, hiçbir şeyin tanımasına
“endeksli” değil ve olamaz da…
Ama bu konuda farklı düşünüp, ABD patentli illüzyon(lar)a
müthiş “değer biçen”ler var.
Biz onlardan değiliz… Yani “ABD bu kez soykırımı
tanıyabilir,”[71] umuduyla yaşayan Ara Nazaryan’dan farklı bir yerde duruyoruz.
Açık, açık telaffuz edelim: ABD için Ermeni Soykırımı/
Gerçeği, sadece ama sadece uluslararası ilişkilerde bir şantaj aracı/ kozudur;
hepsi bu kadar…
Bu noktada Robert Fisk’in, “1939’da Hitler’in
generallerine sorduğu soruyu hatırlamaya değer. Hitler doğu Avrupa’daki
milyonlarca Yahudi’yi öldüreceği Polonya seferi öncesinde basit bir soru
sormuştu: “Bugün Ermenileri kim hatırlıyor?” Evet, Hitler Obama’dan duymuş
olmayı isteyeceği cevabı aldı,”[72] uyarısını kimsenin “es” geçme şansı yoktur;
olmamıştır; olamaz da…
Tam da bu noktada İskender Aruoba’nın, ‘Soykırım
Demeyecek, Garanti Veririm!’ başlıklı yazısından bir bölümü aktarmak gerekiyor:
“ABD ile epeyce ticaret yapmış ve oralarda yaşamış biri
olarak ben Hüseyin İskender Aruoba, gayet net ifade edeyim! Hüseyin Yıldırım
Obama asla ve kat’a ‘Soykırım’ demeyecektir!”
“Neden” mi?
Gayet basit; ABD Başkanı Barack Obama’nın 24 Nisan
2010’da “Ermeni Soykırımını Anma Günü” açıklamasına ilişkin ‘Los Angeles
Times’ın yorumundaki üzere: “ABD yönetimi, Türkiye ile gerginlik istemiyor.
İlişkileri gerginleştirmek ABD’nin Irak ve Afganistan’a sevkıyat rotalarını
riske sokabilir, Ortadoğu barış girişimleri ve İran ile ilişkiler gibi konuları
karmaşıklaştırabilir…”
Bu kadar da değil; “1915’te yaklaşık 1.5 milyon
Ermeni’nin Osmanlı Türklerince kitlesel katliama tabi tutulması, XX. asrın en
karanlık sayfalarından biri. Konu neredeyse bir asır sonra hâlâ yankı buluyor.
Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin katliamları soykırım olarak
kabul etmesiyse, ABD’nin Irak, Afganistan, Orta Asya, Kafkaslar, Balkanlar ve
Ortadoğu’daki kritik önemde bir müttefiki olan Türkiye’yle ilişkileri
zedeleyebilir,”[73] notunu da düşüyor Steven A. Cook…
Bu kadar da değil; “İstenmeyen sonuçlara dikkat etmeli.
ABD Kongresi’nin bir komitesinin Ermeni soykırımı üzerine onayladığı tasarı
tarihsel bir yanlışı düzeltebilir, ancak bunu yaparken Ortadoğu’da barışçıl bir
geleceği de tehlikeye atabilir. İsrail’in sakar anti diplomasisine kızan ve
AB’den geçer notu alma başarısızlığı karşısında aşağılanmış hisseden
Türkiye’nin, Batı’yla top oynamak için gerekçeleri tükeniyor. Kongre’deki
oylama ve İsveç meclisindeki benzeri, Türkiye’yle Batılı müttefikleri arasında
yeni bir takoz oluşmasına katkıda bulunuyor ve onu tehlikeli bir biçimde İran’a
doğru itiyor,”[74] diye ekliyor Catherine Philips…
İş böyle olunca da ABD’de federal temyiz mahkemesi, 1915
olaylarında ölen Ermenilerin yakınlarına hayat sigortası kapsamında tazminat
ödenmesi yönündeki eyalet yasasını, ABD dış politikasına karıştığı için iptal
etti.[75]
Ayrıca Ermenilerin Türkiye Cumhuriyeti, Ziraat Bankası ve
Merkez Bankası’nı dedelerinin mallarına el koymakla suçladığı davada, Türkiye
egemen bağışıklık ilkesi yani “hiçbir ülke yabancı bir ülkede yargılanamaz”
prensibini kullanarak savunma vermezken; Ermeniler ise insanlığa karşı işlenen
suçların bunun istisnası olduğunu söyleyerek soykırım iddialarını hatırlattı.
ABD mahkemesi ise davanın görülebilmesi için davacıların soykırımı kanıtlaması
gerektiğini, bunun da mahkemenin yetki alanının dışında olduğuna karar verdi.
Yargıç Dolly Gee böyle bir girişimin Washington’daki
federal hükümetin dış ilişkileri yürütme yetkisine müdahale olacağına hükmetti.
Dolayısıyla davanın esası konusunda görüş bildirmeden dosyayı teknik
nedenlerden kapattı. Eğer Beyaz Saray ya da ABD Kongresi geçmiş yıllarda
soykırımı tanımış olsaydı davanın görülmesinin önünde böyle bir engel
olmayacak, mahkeme direkt olarak iddiaları inceleyebilecekti. Bu durumda da
zaman aşımı, mağdur olduğu söylenen kişilerin vatandaşlık statüsü gibi olgular
devreye girecekti.
California’da 2010 yılında Garbis Davoyan tarafından
açılan ve daha sonra benzer talepleri olan Bakaryan davası ile birleştirilen
dosyada, Türkiye Cumhuriyeti, Ziraat Bankası ve Merkez Bankası’nın 1915’te el
konan, satışı yapılan mallar nedeniyle haksız zenginlik elde ettiği, mal
sahiplerinin ise zarara uğradığı iddia ediliyordu. Dava dilekçelerinde iki
bankanın Türkiye’nin eylemlerine aracılık yaptığı savunuluyor ve soykırımın
tanınması isteniyordu.[76]
ABD budur; bu kadardır; ötesi ise asla değil…
PARLAMENTO KARARLARI İLE “SOYKIRIMI TANI(T)MA”!
Yeri gelmişken bir şeyin altını daha çizelim: Ermeni
Soykırımını/ Gerçeğini tanıma parlamentolara endekslenir ise, soru(n),
uluslararası ilişki ve şantaj denklemlerine feda edilir…
Tarihi gerçekleri belirlemek parlamentoların ihtisas
alanı değildir. Kararın “nihaî” mercii, halkların vicdanı ve baskısıdır.
Parlamentolar ancak ve ancak bu vicdanın (ve basıncının) gereğini yerine
getirme mercileridir.
Bu konuda tarihçi Christian Delporte şunu diyor: “Adı
resmî tarih olan bir şeyin varlığına karşıyız. Peki niçin? Çünkü ortada özgür
ve bilimsel araştırmaya itiraz eden engellere gerek olmadığını düşünüyoruz.
Ancak ortada güç yoluyla belirli bir gerçeği dayatan bir yasa varsa, bu resmî
gerçekle çelişecek sonuçlara varan tarihçilere yönelik kovuşturmalar olacaktır.
Böylesine boğucu bir ortamda kim özgür biçimde araştırma yapabilir? Demokles’in
kılıcı yanı başındayken kim düşünebilir? Biz neredeyiz? Tarih, her şeyden önce
özgür tartışma konusudur ve böyle de kalması gerekir.”[77]
Evet kimileri için parlamentolardaki şunlar tür
etkinlikler “başarı” ilan edilebilir…
i) Ukrayna’da yerel yönetimler birbiri ardına 1915
olaylarını soykırım olarak tanıyan ve Ukrayna yönetimini de soykırımı tanımaya
çağıran kararlar alırken bu yönde önemli girişim, Kiev Belediyesi’nden geldi.
Kiev Belediye Başkanı Leonid Çernovetski’nin yakın akrabası olan Belediye
Meclis Üyesi Viktor Grinyuk tarafından Belediye Meclisi’ne sunulan öneri,
üyelerin tamamına yakınının oylarıyla kabul edildi. Kararda, dünyadaki pek çok
ülkenin “Ermeni soykırımı”nı tanıdığı ve Ukrayna Parlamentosu’nun ve Devlet
Başkanı Viktor Yanukoviç’in de bu yönde “gereken kararı almaları gerektiği”
ifade ediliyor…[78]
ii) İsrail’de muhalefette olan merkez sol çizgideki
Meretz partisi lideri Haim Oron’un, Ermenilerin 1915 olaylarıyla ilgili
soykırım iddialarını bir kez daha İsrail parlamentosunun gündemine taşıyacağı
belirtildi…[79]
Ancak bunlar “suya yazmak”tan öteye bir anlam ve değer
ifade etmezler, edemezler… Çünkü devletler, tek Saikleri “çıkarlar” olan
güvenilmez pragmatiklerdir.
“Nasıl” mı?
Örneğin İran Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaey, “Yüz
yıl önce Osmanlı döneminde Ermenilere karşı soykırım uygulandı. Ermeniler
Türkiye’den özür ve tazminat bekliyor,”[80] der demesine de; ardından hemen
bizzat Kültür Mirası, Turizm ve El Sanatları Kurumu Başkanlığını da yürüten
Baghaey, “Basın yayın organları, Türkiye ve Ermenistan arasındaki hukuki
ihtilaflar konusunda özel bir tahlilde bulunduğumuzu telakki ettiler, ancak biz
bu konuyu tekzip ediyoruz” ifadelerini kullanır![81]
VE BUGÜN…
Ve durmadan -içi boş- “demokratikleşme paketleri”nin
açıldığı bugünde Ermeniler mi?
Sadece ‘Yerevan-Oragark’ gazetesi köşe yazarı Alin
Ozinian’ın, “Türkiye sınırları içerisinde ne zaman bir gayrimüslime maddi,
manevi ya da fiili bir saldırıda bulunulsa bunun mutlaka bir sebebi, yani
kısaca bir ‘bahanesi’ vardır,” saptamasının altını çizerek somut birkaç şey
aktarmakla yetinelim!
i) Dört Ermeni kadının art arda saldırıya uğradığı
Samatya’da oturan Seta Teyze, “Ah… Biz hep korktuk bu ülkede. Bazen diyorum ki
kendime keşke Ermeni olmasaydım”…[82]
ii) İstanbul Samatya’da 28 Aralık 2012’de vahşice
öldürülen 85 yaşındaki Maritsa Küçük’ün kızı Bayizar Midilli ve torunu Ani
Artar katil zanlısı Murat’ın cinayeti tek başına işlediğine inanmadıklarını
söyledi. Midilli, adli vaka olarak gösterilmeye çalışılsa da bunun bir nefret
cinayeti olduğunu ifade etti.[83]
Samatya’daki seri saldırıların faali olduğu iddia edilen
Murat Nazaryan’ın sadece bir cinayetle suçlanması kafa karıştırdı: Başka
saldırganlar mı var? Uyuşturucu kullanan Nazaryan, suçlandığı tek cinayetle
ilgili de hiçbir şey hatırlamıyor…[84]
iii) “Türk Tarih Kurumu’nun, üniversitelerde Ermeni
meselesini araştıran öğrencileri takip ettiği ortaya çıktı”… [85]
iv) Batman Gümüroğlu Jandarma Karakolu’nda askerliğini
yapan er Sevag Şahin Balıkçı’nın ilkin doğrudan vurulduğunu belirtip sonradan
ifadesini geri çekti. Halil Ekşi, ilk duruşmada, katil zanlısının yakını olan
Bülent Kaya’nın baskısı sonucunda ve birlikte ifadesini değiştirdiğini
belirterek, “Benim askerlikte verdiğim ifadede tehlikeli yerler varmış, onlara
yaramıyormuş, ifademi değiştirmem gerekiyormuş,” dedi…[86]
v) Muş’ta kalan ve şehirde bir zamanlar Ermenilerin
yaşadığının son kanıtı olan Kale Mahallesi, 21 Ekim 2012’de Bakanlar Kurulu
kararı ile kentsel dönüşüm kapsamına alındı. Dönüşüm projesi çerçevesinde
mahallede yıkılması planlanan 500 evin yerine TOKİ, 770 daire inşa edilecekti.
Binaların yüzde 80’i yıkıldı…[87]
vi) Tekirdağ Malkara’da ‘Meşatlık’ adı verilen tarihi
Ermeni mezarlığı tamamen yok edildi. Yıllar önce yağlı güreşler için çim saha
yapılan mezarlıkta en son Malkara Belediyesi tarafından ‘ocakbaşı’ olarak
kullanılacak bir bina yapıldı. Malkara’da Ermeni mezarlığının ilk tarihi
hakkında kesin bilgi yok. Malkara merkeze 1.5 kilometre uzaklıkta olan
mezarlık, Tapu Kütüğü’ne göre 1 Eylül 1976’da “metruk mezarlık ve yol fazlası
arsa” olarak kayıtlara geçirildi. Yıllar içinde mezarlığın taşları söküldü…[88]
vii) Fındıkla’da gökkuşağı renklerine boyanan
merdivenlerin griye boyanmasının ardından başlayan merdiven boyama eylemleri Türkiye’nin
dört bir yanına yayıldı. Bu süreçte, Agos gazetesine ve Hrant Dink’in
öldürüldüğü yere yaklaşık 5 metre mesafedeki, Halaskargazi’de Şafak Sokak’ın
girişindeki merdivenler de kimliği belirsiz kişiler tarafından bordo maviye
boyandı…[89]
“Yeter” mi? Hayır yetmez! Bir de Ahbarik Hrant var…
AHBARİK HRANT İÇİN HATIRLATMA
Hrant’ın katledilişinin altıncı yılı için İstanbul’a
gelen Noam Chomsky’nin, “Dink ifade özgürlüğü için kendisini feda etti,” dediği
O; 1.500.001’inci Ermeni’dir; hâlâ Ermeni Soykırımı Meselesinin/ Gerçeğinin
hâlledemediğinin kanıtıdır…
Hatırlayın: Talat Paşa kendisine Ermenileri tehcir ederek
sorunu çözemeyeceklerini, yanlış yaptıklarını söyleyen İngiliz Büyükelçisine
“Son Ermeni de tehcir edildi ve mesele bitti” demişti. Ama meselenin bitmediği,
ne hâle geldiği gözler önündedir. Dışlamayla, kovmayla meseleler çözülmüyor…
Mesele bitmediği, mantık da değişmediği için yeni
sorunlar çıktı. Yılları aşan bir süreç ve hâlen Hrant’ın katlinin gerçek
sorumluları yok. Talat Paşa o zamanlar meseleyi hâllettiğini düşünmüştü.
Şimdikiler de “Üç beş tane milli duygularını zaptedemeyen heyecanlı gence”
havale etti ama kamu vicdanı bunu kabul etmedi.
Durum tam da ‘Utanç Duyuyorum!’[90] diye haykıran Fethiye
Çetin’in ifadede ettiği üzeredir: “Devletin unutturma çabasına rağmen toplum bu
cinayeti unutmuyor ve artık bu cinayetin suç ortağı olmayı reddediyor. Çünkü
biliyoruz ki, bu cinayetin aydınlatılması, ülkenin aydınlatılması demektir…”
Ancak bunun hiç de kolay olmadığını ‘Demokrat Yargı
Eşbaşkanı’ Yargıç Orhan Gazi Ertekin’in, “Ermeni’nin, Rum’un, sosyalistin,
liberalin olmadığı bir yargı ‘müsamere’den başka bir şey değildir. Türkiye’de
adalet arayışının muhatabı bir yargının olmadığı gerçeğini görmeliyiz,”
deyişindeki üzere yaşayarak öğrendik!
Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Hrant Dink cinayeti davasıyla
ilgili temyiz kararını açıkladı: Örgüt var ama terör örgütü değil, basit bir
suç örgütü. Daire “Eylemin siyasi olması terör için yeterli değil” derken; Dink
davasında bir yılın özeti şu: Mahkeme, Ogün Samast’ın TİB kayıtları ve MİT’in
Meclis komisyonuna gönderdiği evraklardan, “gizli olmayanları” istedi. Evraklar
geldi ancak mahkeme aynı kurumlara tekrar yazı yazdı: “Bunlar devlet sırrına girer
mi?”
Hâl ve gidiş tam da bu!
Evet Fethiye Çetin’in, “Dink cinayeti, öncesi ve
sonrasıyla planlanmış bir cinayettir.” “Ermeni olduğu için. Yine üst düzey bir
askeri yetkili şunu dedi: “Hrant Dink’i korumak cesaret ister.” Ermeni çünkü.
Korumaya değer bulunmuyordu, direkt cezalandırıyordu. Çünkü o Ermeni.
Azınlıklara düşmanlık. Ermenilere biraz daha fazla…” “Aslında şu anda,
başlangıçtaki noktanın da daha gerisindeyiz,” haykırışlarına karşın böyledir
bu!
Hem de “Dink ailesi haklı olarak isyan ediyor… Devletin
oyununa alet olmayacağız… Yargı bizlerle alay etti… Bu müsamerede yokuz…”
derken!
Bunlar böyleyken nasıl olur da devlet ağzı/ söylemini
unutabiliriz?
HATIRLANMASI/ UNUTULMAMASI GEREKEN DEVLET AĞZI/ VE
SÖYLEMİ[91]
GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NDAN HRANT DİNK İÇİN AÇIKLAMA
(2004) “Kendisi Türk Silahlı
Kuvvetleri’nin ilk kadın savaş pilotu olarak Türk havacılığının onursal bir
ismidir.
Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün Türk kadınının Türk
toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir
sembolüdür.
Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak
milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır.
Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye
kullanarak bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul
etmek mümkün değildir.
Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken
bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu
tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta
ve endişe ile izlenmektedir.”
CEMİL ÇİÇEK’TEN HRANT DİNK’E İTHAFEN (2005) “Birçok derneklerimiz özgürlük yok
diyorlar ya… Milleti arkadan hançerleme, iftira etme özgürlüğü var. Özerk
kuruluşları da göreve davet ediyoruz. Hükümet olarak yetkimiz olsaydı, gereğini
yapardık…
Bu millete küfretme, bu milletin nüfus cüzdanını
taşıyanların aleyhte propaganda yapma, ihanet etme dönemini artık kapatmak
lazım…”
İSTANBUL VALİLİĞİ’NDE VALİ YARDIMCISI VE İKİ MİT
MENSUBUNUN DİNK’E UYARISI (2006) “Hrant
bey, siz tecrübeli bir gazetecisiniz. Daha dikkatli haber yapmanız gerekmez mi?
Sonra böyle haberlere ne gerek var.
Bakın ortalık nasıl allak bullak oldu. Hayır biz sizi
biliyoruz ama sokaktaki adam ne bilsin.
Bu tür haberleri başka bir niyetli sanabilirler. Bu tür
haberlere daha dikkat etmek gerekmez mi. Sizin yazdığınız bazı yazılardan her
ne kadar üslubunuza katılmasak da niyetinizin kötü olmadığını anlayabiliyoruz.
Ancak herkes bunu böyle anlamayabilir. Ve toplumun
tepkisini üzerinize çekebilirsiniz.”
Ya “Devlet tutumu” mu?
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in
öldürülmesini bilerek engellemeyen kamu görevlileri, cinayetin üzerinden 6 yıl
6 ay geçmesine karşın hâlâ yargı önüne çıkarılmış değil. Gizlilik kararıyla
yürütülen soruşturma dosyası ise yine görevsizlik ve yetkisizlik kararlarıyla
Trabzon ve Ankara’ya dağıtıldı. İstanbul’daki sorumlular hakkında ise yeniden
İstanbul Valiliği’nden soruşturma izni istendi.
Dönemin İstanbul Valisi Muammer Güler hakkındaki suç
duyurusu ise soruşturmanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yapılacağı
gerekçesiyle Ankara’ya gönderildi. Dönemin İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü
görevlileri Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler, Bülent Köksal, İbrahim Pala,
İbrahim Şevki Eldivan, Volkan Altınbulak, Özcan Özkan, Bahadır Tekin ve dönemin
İstanbul Vali Yardımcısı Ergun Güngör hakkında ise soruşturma izni için
İstanbul Valiliği’ne yazı yazıldı. Valilik İl İdare Kurulu, 28 Kasım 2013
tarihli kararla soruşturma izni talebini reddetti. Karara göre, İstanbul
Valiliğindeki görüşmeye ilişkin olarak, ‘görüşmenin gayet samimi ve nezaket
kuralları içerisinde geçtiği’ gerekçesiyle soruşturma izni verilmedi. Valilik,
son olarak 5 yıllık zaman aşımının geçmesini de kararına gerekçe gösterdi…
Bu kadar da değil! Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü
sırasında Hrant Dink’e yönelik ilk eylem bilgisine ulaşan ve Erhan Tuncel’i
yardımcı istihbarat elemanı yapan Engin Dinç, Emniyet Genel Müdürlüğü
İstihbarat Daire Başkanlığı görevine atandı!
Kimsenin kuşkusu yok; Yetvart Danzikyan’ın ifade ettiği
gibiydi her şey: “Hrant Dink, devlet içi bir mutabakat ve sessizlik sonucu
öldürüldü. Bunu planlayan vardı, bilenler vardı, bu cinayetin işlenmesini
sessizce bekleyenler vardı.”
Ancak “Hükümet görünürde bile suçu sabit olan polis ve
bürokratları terfi ettirdikçe, savcılar ve mahkemeler görevlerini savsakladıkça
manipülasyonlar sürüp gidecek!
Hrant Dink katledilmekle kalınmadı. Cinayeti üzerinden
hâlen psikolojik harp operasyonları polis-asker ikilemi üzerinden sürdürülmeye
devam ediliyor. Cinayeti kim ve niçin adım adım örgütledi? Kim yol verdi? Kim
soruşturmayı engelledi? Ya da onların insani duygulardan yoksun jargonu ile
sorarsak, kafesi kim kurdu? Hangi avın izi sürülüyordu? Hangi sisli ortam beklenildi?
Av için kullanılan yem de bir av mıydı? Bir taşla iki kuş mu vurulmak istendi?
Bu soruların cevapları aranıp bulunması gerekirken hâlen ortalık
manipülasyondan geçilmiyor.
Cinayet öncesi olduğu üzere cinayet sonrası, hükümet
üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmedikçe de bu manipülasyonların sonu
gelmeyecek gibi. Nasıl gelsin ki; hükümet görünürde bile suçu sabit olan polis
ve bürokratları açığa alıp haklarında suç duyurusunda bulunması gerekirken
terfi ettirdikçe, savcılar ve mahkemeler görevlerini savsakladıkça bunlar sürüp
gidecek!”[92]
Dur denilmesi gereken de tas tamına budur!
HİÇBİRİMİZ MASUM DEĞİLKEN KEFARET (TAZMİNAT) MESELESİ
Buncasının ardından ve hiçbirimiz masum değilken; 2015’in
eşiğinde, 100’e 1 kala kefaret (tazminat) meselesine gelince, bizim tavrımız:
Ermeni Soykırımı kurbanlarının/ mağdurların topraklarına dönmesi ve bununla
bağıntılı tüm taleplerinin karşılanmasıdır…
Bu böyle olunca ilk reddedilmesi gereken “made in USA”
patentli ‘The Times’dan Tony Halpin’in, “Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıyan
Rusya’yla yakınlığı, ABD’deki olası tanımaya verdiği tepkiyle tezat
oluşturuyor. Ankara’nın Ermenilere vereceği en iyi tazminat acılarını tanıyıp
özür dilemek olacaktır,”[93] diye formüle ettiği tavır(sızlık) olmalıdır!
Bu elbette yetmez; bunun bir adım ötesi de kolektif bir
suç olan Ermeni Soykırımı’nı “dedelerimiz” üzerinden sorgulamaktır!
Ermenilerin mallarını geri istememesi için yıllarca
ülkeye sokulmadığını söyleyen tarihçi Taner Akçam, “Tapu Müdürlüğü’nün talimatı
var, bilgi vermek yasak” vurgusuyla hatırlatarak ekliyor: “1950-60’lı yıllarda
Suriye’den Lübnan’dan ziyarete gelmek isteyen Ermenilere Türk konsolosluklarında
bir kağıt imzalattırılıyor; ‘Ben Türkiye’ye gidince mallarım hakkında hiçbir
hak iddia etmeyeceğimi garanti ederim’ diye. Yani Türkiye bu insanlar içeri
girip mallarını isterse, sorun çıkacağını biliyor…
Benim ana tezim şu: Şu anda bir Ermeni gelip ‘Malımı
benim adıma 70- 80 yıl işletmişsin, faizini de istemiyorum, malımı ver’ dese,
bunun karşısında ‘Hayır’ diyebileceğimiz herhangi bir hukuk kuralı yok. Bu
nedenle Tapu Kadastro Müdürlüğü 1983 ve 2001’de bölgelere yolladığı bir tamimde
‘Birileri 1915’teki malları hakkında bilgi isterse sakın vermeyin’ diyor.
Asıl önemli olan altını çizmek istediğim de bu: Büyük bir
toplumsal destek görüyor. Varlık Vergisi örneği çok meşhurdur. Devlet el koyar
ama mezatta satılır eldeki mallar, İstanbul’da hangi evde mezat olduğuyla
ilgili gazetelere ilan verilir. Gazetelere göre yüzlerce insan bu evlere
yağmaya gider. Ben bugüne kadar herhangi bir İstanbullunun bir yerde yazdığını
duymadım. ‘Dedemden, nenemden utanıyorum, çünkü haksız biçimde kolundan
tutulmuş, evinden atılmış, Aşkale’ye gönderilmiş ve hatta orada ölümle karşı
karşıya kalmış birisinin malını benim dedem nenem yağmaladı,’ dediğini
duymadım. Ben, Hıristiyan mal zenginliği üstüne oturmanın toplumun
bilinçaltında olduğuna inanıyorum.”[94]
Evet Ermeni Soykırımı’ndan herkes nemalandı; bu nedenle
de masum değiliz hiçbirimiz![95]
Ermenistan Başsavcısı Hovsepyan, “Soykırımın 100’üncü
anma yılı yaklaşıyor. Ermenistan devleti ve diyaspora, davamız için büyük hukuk
mücadelesine hazır olmalı. Hukuk savaşının nihai hedefi soykırım mirasçılarının
gereken tazminatları almasıdır. Tüzelkişi sayılan Ermenistan Kilisesi
Türkiye’de şans eseri ayakta kalan kilise ve onlara bağlı mülkü geri
alabilmeli. Ermenistan devleti ise malum olaylar sırasında kaybettiği
toprakları geri almalıdır. Benim kanaatime göre tazminat elbette maddi olmalı.
Soykırım konusunda muhatabımız Türkiye’dir. Bu suçu
Türkiye işlemiştir. Ayrıca bunu yapan Türkiye’nin yardakçıları da olmuştur.
Hukukçular iyi bilir. Bu tür suçlar işlenirken başroldeki oyuncunun arkasında
ona fikir babalığı yapan, kışkırtan yabancı uyruklu kişiler, örgüt ve hatta
devletler olmuştur. Son dönemde bu üçüncü devletlerin kimler olduğuna dair
ipuçları da yayınlanmaya başlandı,”[96] dese de; ABD Federal Temyiz Mahkemesi,
1915 soykırımında hayatını kaybeden Ermenilerin mirasçılarının, kendilerine
ödeme yapılması için sigorta şirketlerine dava açamayacağına hükmetti.
San Francisco’daki 9’uncu Temyiz Mahkemesi, California
eyaletinde 11 yıl önce kabul edilen ve 1915 soykırımında yaşamını yitiren
Ermenilerin mirasçılarına, sigorta şirketlerine karşı dava açma yetkisini veren
yasayı bozdu. Mahkemedeki 11 kişilik yargıç heyeti, oy birliğiyle aldığı
kararda, Alman sigorta şirketi Munich Re AG’ye Ermeniler tarafından açılan
davayı düşürdü.[97]
Meselenin çözümü ABD (ve benzerleri) tarafından
kilitlenmek istense de çeşitli çözüm önerileri dillendiriliyor.
Mesela Orhan Kemal Cengiz, “Türkiye, Ermeni soykırımı
konusunda hem özür dilemeli hem de Ermenilerin maddi zararlarını gidermek için
‘iç hukuk yolları’ oluşturmalı,”[98] derken “Türkiye tazminat ödemeli mi?”
sorusunun altını çizen Sevan Nişanyan ekliyor:
“Bana sorarsanız 1915 için ödememeli. Ya da sembolik bir
şey ödemeli. Gençliğimde sosyalisttim; belki onun kalıntısıdır, miras hakkını
mutlak bir hak olarak göremiyorum. Ayrıca soykırımın ve inkârın trajedisinin
para pazarlığına tahvil edilmesini ahlâken sakıncalı buluyorum. Bununla
birlikte tazminat talebinin de pratikte içinden çıkılmaz sorunlara ve
haksızlıklara yol açacağını düşünüyorum. Ölen ölmüş, giden gitmiş. Bu aşamada
mal derdine düşmenin faydası yok.
Fakat alacağından vazgeçme hakkı borçluya değil,
alacaklıya aittir. O hakka da saygı göstermek gerekir.
Daha yakın tarihte eski politikanın devamı olarak Türkiye
Cumhuriyeti hükümetlerinin giriştiği bazı yağmalama eylemleri, belki ayrı bir
kapsamda ele alınabilir. Devlet tarafından örgütlendiği açıkça ortaya çıkan bir
6-7 Eylül 1955 talanı var. 60.000 İstanbullu ve adalı Rum’un 1963-1964’te
malını mülkünü terke mecbur edilip sınır dışı edilmesi var. 1976’da Yargıtay
kararıyla gayrimüslim vakıflarının 1936’dan sonra edindikleri mülklere
tazminatsız el konulması var. 1980-1981 gizli kararnameleriyle Ermenilerin ve
Rumların taşınmaz mallarını yok pahasına elden çıkarmaya zorlanması var. Bu
olayların mağdurlarının bir kısmı hâlen hayatta. Onlarla el sıkışıp helalleşmek
için vakit çok geç sayılmaz sanırım…”[99]
Ancak bunları yaparken; Ahmet Türk’ün “ne olduysa oldu,
haydi özür dileyip barışın, bu iş bitsin”ci tutum(suzluğ)unu da şiddetle
reddetmeliyiz!
Ve nihayet her şeyden önce unutulmamalıdır ki, mesela
Harput’ta tiyatroyu 1880’de, fotoğraf stüdyosunu da 1890’da kuracak bir
uygarlık düzeyini Anadolu’da gerçekleştirmiş 1.5 milyonu aşkın Osmanlı
Ermenisinin Anadolu’dan silinerek bugün İstanbul’da sayılarının 55.000’e
inmesini hafifletecek gerekçe aramak için insanda bir vicdan sorunu bulunması
gerekir.
T.“C”’nin, “1915 olaylarında Ermeni vatandaşların maruz
soykırımın bütün Türkler’in öz acısı olduğu”nu açıklayan bir bildirimde
bulunması ve kapıların açılıp ata topraklarına dönen Ermenilere -hukuki durum
ne olursa olsun!- el konmuş malların tazmin edilmesi cihetine gidilmesi
“olmazsa olmaz”dır…
LİBERALLERİN İŞLEVİ HAKKINDA BİR PARANTEZ
Ermeni Soykırımı Gerçeği’nde de liberallerin “hayırlı”
bir rolü söz konusu değildir. Bir Bask Atasözü’ndeki gibi, “Igaroa, igaro/
Geçmiş geçmiştir” diyen onların hâl-i pür melalini 4 Aralık 2013 tarihli
yazısında Ali Bayramoğlu, “Bir dönem, uzunca bir dönem Dink davasının derin
devlet denen aygıtı ortaya serecek neşter olacağını düşündük,” karşılıksız
beklentileri betimler!
Bunu da en iyi “Kimi liberal tarihçiler, 1915’te yaşanan
olgunun bir soykırım olduğu noktasına geldiler sonunda. İnsanlığa karşı işlenen
suçu, bir şekilde Osmanlı’nın üstüne yıkarak, suçun sorumluluğunu ve bu ‘kirli
iş’ten modern Cumhuriyeti arındırmak olarak da anlayabiliriz bunu,”
saptamasıyla Ragıp Zarakolu özetler…
Veya Etyen Mahçupyan’ın şu mırıldanma ya da iç çekişi:
“Türkiye’nin Ermeni soykırımı meselesinde ilk yapması gereken, kendi
insanlarına onların geçmişini de kucaklayacak bir biçimde sahip çıkması olmalı.
Türkiye hem kendi yüce gönüllü Türk ve Kürt Müslümanlarını, hem de hayatta
kalma uğruna ihtida eden Ermeni Müslümanlarını ‘tanımalı’… Bu tanıma,
soykırımın tanınmasından çok daha önemlidir. Çünkü hem dünyaya insani değerleri
öne çıkaran bir mesaj verilmesini ima eder”!
KAÇINILAMAZ HESAPLAŞMA/ YÜZLEŞME İÇİN!
Artık konuşmak, paylaşmak, araştırmak yetmez! Paulo
Freire’nin, “Yüzleşme noktasında ne mutlak cahiller ne de yetkin bilgiler
vardır; sadece hâlen bildiklerinden daha fazlasını birlikte öğrenme girişimi
içindeki insanlar vardır,”[100] uyarısını “es” geçmeden kaçınılamaz hesaplaşma/
yüzleşmeye muhtacız…
Yaşananları değiştiremeyiz. Ama geçmişle
hesaplaşabiliriz.
Bunu için de Oscar Wilde’ın, “Düşen bir çığda hiçbir kar
tanesi kendisini olup bitenden sorumlu tutmaz,” uyarısını kulağımıza küpe
ederek; 1915’te yaşananlara ilişkin dört temel soruyu net biçimde
yanıtlamalıyız:
i) Olayların faili kim?
ii) Ermeni mülklerine kim el koydu?
iii) Kim özür dilemeli?
iv) Ne yapılmalı?
Dört yanıt “olmazsa olmaz”dır. Çünkü Ludwig Maximilian
Üniversitesi, ‘Türkiye Çalışmaları’ Öğretim Üyesi Dr. Talin Suciyan’ın
ifadesiyle, “1915, 1916’da bitmedi. Cumhuriyet tarihi bir tekerrürler tarihi
mi?” sorusunun devreye soktuğu inkârcı korkuların kâbusu hep karşımızda
olacaktır…
Nihayet unutulmamalıdır ki resmî ideolojik korkularını
aşan, kefaretini ödeyen bir hesaplaşma/ yüzleşmeye hepimizi özgürleştirecek ve
kardeşliği kof bir slogan olmaktan kurtarıp, muhtacı olduğumuz gerçeğe tahvil
edecektir. “Bir daha asla!” diyebilmenin, Anadolu topraklarında son kalan
gayrımüslimlerin, farklı etnisitelerin, Kürtlerin, Alevîlerin yaşam güvenliğini
ve özgürlüğünü sağlamanın tek yolu da budur!
9 Ocak 2014 13:41:02, İstanbul.
N O T L A R
[1] 18 Ocak 2014 tarihinde ‘Ankara Düşünceye Özgürlük
Girişimi’ ile ‘Batı Ermenileri Ulusal Kongresi’ tarafından Ankara’da düzenlenen
“Hrant Dink’in Katline 2015 Perspektifinden Bakmak” başlıklı yuvarlak masa
toplantısına sunulan tebliğ… Kaldıraç, No:152, Şubat 2014…
[2] Enver Gökçe.
[3] Cengiz Aktar, “24 Nisan Nedir”, Taraf, 23 Nisan 2013…
http://www.taraf.com.tr/cengiz-aktar/makale-24-nisan-nedir.htm
[4] Şükrü M. Elekdağ, “Ermenistan’ın Kuşatma Stratejisi”,
Cumhuriyet, 19 Nisan 2010, s.9.
[5] Şükrü M. Elekdağ, “Türkiye’ye Yapılan Yargısız
İnfaz”, Cumhuriyet, 20 Nisan 2010, s.9.
[6] Şükrü M. Elekdağ, “Devlet Sorumlu Tutulamaz”,
Cumhuriyet, 21 Nisan 2010, s.9.
[7] Özay Mehmet, “Anadolu’da Neler Oldu?”, Cumhuriyet, 25
Nisan 2012, s.9.
[8] Cengiz Çandar, “Rejim Çatırdarken…”, Radikal, 11
Nisan 2010, s.11.
[9] Hasan Pulur, “1915’in Türk Sosyalistleri”, Milliyet,
26 Nisan 2010, s.3.
[10] Türkkaya Ataöv, “Ermeni Aznavour’un Olumlu Atılımı”,
Cumhuriyet, 28 Şubat 2012, s.2.
[11] Namık Kemal Zeybek, “Ermeniler Niye Korktular?”,
Radikal, 10 Nisan 2010, s.16.
[12] Yıldırım Koç, “Osmanlı’da Etnik Kimlik Mücadelesinin
Kurbanları”, Aydınlık, 28 Mayıs 2013, s.5.
[13] Şükrü M. Elekdağ, “Osmanlı’yı Parçalama Stratejisi”,
Cumhuriyet, 22 Nisan 2010, s.9.
[14] Şükrü M. Elekdağ, “Ermeniler Silahlanmaya Başlıyor”,
Cumhuriyet, 23 Nisan 2010, s.9.
[15] Şükrü M. Elekdağ, “Osmanlı’nın Özel Kuvvetleri”,
Cumhuriyet, 26 Nisan 2010, s.9.
[16] Şükrü M. Elekdağ, “Hükümetten Radikal Kararlar”,
Cumhuriyet, 25 Nisan 2010, s.9.
[17] Taha Akyol, “Akçam’dan Mektup Var”, Hürriyet, 20
Aralık 2012, s.20.
[18] Orhan Kemal Cengiz, “Erdoğan Soykırım Anıtına
Gitmeyecekse…”, Radikal, 2 Aralık 2013, s.14.
[19] Aras Yayıncılık’tan çıkan Raymond H. Kévorkian ve
Paul B. Paboudjian’ın ‘1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeniler’
kitabına bir göz atalım mı birlikte? Bakalım nasıl anlatıyor Muş’u: “299
kilise, 94 manastır, 53 hac yeri ve 5669 öğrencili 135 okulun bulunduğu 339
köyde, 140.555 Ermeni’yi barındıran Muş sancağı, Ermenilerin yaşadığı en
kalabalık ve etnik açıdan en homojen yapıya sahip bölgeydi. Daronlu antik
Mamigonyan Prensliği’nin bulunduğu bölgede yer alan sancak, beş kazaya
bölünmüştü: Muş, Sasun, Manazgerd, Pulaneğ/ Bulanık ve Varto/ Gumgum… XX.
yüzyılın başlarında, Muş evleri genellikle moloz taşı ve kerpiçten inşa
edilmişti; hatta taş duvarlar örülerek yapılmış olanları vardı, çoğunlukla
ahşap oymalı balkonları bulunan bu evler iki ya da üç katlıydı. Bütünüyle Muş
Ovası’yla örtüşen aynı adlı kazada, 1914’te, 103 köy ve kasabaya dağılmış
75.623 Ermeni yaşıyordu. Bu merkezde 113 kilise, 66 manastır, 18 hac yeri ve
3057 öğrencinin okuduğu 87 eğitim kurumu bulunuyordu.”
[20] Hrant Kasparyan, “Muş’ta Bir Tarih Yok Oluyor”,
Taraf, 16 Kasım 2013, s.4.
[21] Taner Akçam, “Devlet Müslüman Ermeni’nin Peşinde”,
Taraf, 5 Ağustos 2013, s.10.
[22] Nazan Özcan, “Bize Kalan Üç Kuşak Sessizlik”,
Radikal, 20 Ocak 2013, s.30-31.
[23] Ara Toranyan, “Ahtamar Propagandası Tutmadı”, Le
Monde, 7 Ekim 2010.
[24] Phil Gamagelyan, “Ahtamar’da Güçlü Bir Tohum
Atıldı”, The Armenian Weekly, 29 Eylül 2010.
[25] Vartan Oskanyan, “Türkiye Diyalog Şansını Kaçırdı”,
Los Angeles Times, 7 Şubat 2007.
[26] Edvard Nalbantyan, “Protokolleri Kilitleyen Taraf
Türkiye”, The Wall Street Journal, 12 Ekim 2010.
[27] “Dolma Diplomasisi Zekâmıza Hakaret”, The Armenian
Weekly, 6 Ekim 2010.
[28] Edmond Y. Azadyan, “Türkiye, Ermenileri Birbirine
Düşürdü”, Mirror Spectator, 6 Eylül 2010.
[29] “Erivan Yine Hesapsız Bir Maceraya Atıldı”, The
Economist, 2 Eylül 2009.
[30] Muhammed Nureddin, “Karabağ Israrının Sonucu Baştan
Belliydi”, Şark, 25 Nisan 2010.
[31] Vicken Çeteryan, “Türkiye, Protokolleri Dağlık
Karabağ’da Gömdü”, Open Democracy internet sitesi, 20 Ekim 2010.
[32] Christopher Hitchens, “Sınır Dışı Tehdidi AB’den
Gelseydi…”, Slate internet sitesi, 5 Nisan 2010.
[33] Pınar Ersoy, “Türkiye Neden Talat Paşa’yı
Savunuyor?”, Milliyet, 21 Ocak 2012, s.21.
[34] Leon Z. Surmelian, Soruyorum Sizlere Hanımlar ve
Beyler?, Aras Yay., 2013.
[35] Ayşe Hür, “1915 Ermeni Soykırımında Kötüler ve
İyiler”, Radikal, 28 Nisan 2013, s.26-27.
[36] A. Hicri İzgören, “Soykırım ve Yüzleşme”, Gündem, 25
Nisan 2013, s.15.
[37] Recep Maraşlı, Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve
1915 Soykırımı, Peri Yay., 2009.
[38] “Taraf yazarı Markar Esayan’ın kaleme aldığı, 1915
olaylarından sorumlu 300 İttihatçı’yı yargılayan İstanbul’daki mahkeme bu
olayın dünden bugüne ele alınış biçiminde bir sorun olduğunun ve yaşanan
acıların baştan beri reddedilmediğinin delili. Yazının başlığı da dikkat
çekici: ‘Aslında 1915’i yargılamıştık’. Hâlbuki soykırım iddiasını adeta siyasî
slogan yapmış Ermeni diasporasının da resmî tezleri savunan yaklaşımı da aynı
derecede görmezden geldiği çok önemli bir detay bu. Divan-ı Harb-i Örfi
zabıtlarına göre 1919-1922 dönemini kapsayan yargılamalarda, tespit edilebilen
toplam 62 adet dava sonucunda 20’ye yakın idam cezası verilmiş ve bunlardan üçü
infaz edilmişti. O zamanki İstanbul gazeteleri, satırı satırına mahkeme
safahatını, suçlamaları, savunmaları, tutanakları yayımlamıştı.” (Abdülhamit
Bilici, “Aslında 1915 Yargılanmıştı!”, Zaman, 30 Nisan 2011, s.18.) Bu
“malumat”ın atladığı “küçük” bir ayrıntı var: Soykırım sanıklarının
yargılanması, Osmanlı/Türk makamlarının inisyatif ya da iradesi değil, İngiliz
işgal kuvvetlerinin baskısının sonucudur!
[39] “Lewy: Soykırım Belgeleri Kuşkulu”, Radikal, 30
Ağustos 2005, s.6.
[40] Tufan Türenç, “Prof. Erich Feigl’ın Çarpıcı
Gerçekleri”, Hürriyet, 22 Nisan 2005, s.18.
[41] François Georgeon, Histoire de L’Empire Ottoman
(Osmanlı İmparatorluğu Tarihi) içinde “Son Çırpınış”, s.623-625, Fayard, Paris,
1989.
[42] Sefa Kaplan, “Robert Fisk’in Soykırım Mektubu Sahte
Çıktı”, Hürriyet, 30 Ağustos 2007, s.7.
[43] Avni Özgürel, “Savaş Yıllarındaki Arzular”, Radikal,
24 Nisan 2005, s.11.
[44] Aydın Hasan, “Cemal Paşa’nın Dramı”, Milliyet, 11
Ekim 2008, s.24.
[45] Vahan Bayburtyan, “Kırderı, Haygagan Hartsı yev
Hay-Kırdagan Haraperutyunnerı Badmutyan Luysi Nerko” (Tarihin Işığında Kürtler,
Ermeni Sorunu ve Ermeni-Kürt İlişkileri), Yerevan, 2008, s.7.
[46] Hamo K. Vartanyan, “Arevmıdahayeri Azadakrutyan
Hartsı yev Hay Hasaragagan-Kağakagan Hosanknerı XIX Tari Verçin Karortum” (XIX.
Yüzyıl Son Çeyreğinde Batı Ermenilerinin Kurtuluş Sorunu ve Ermeni
Sosyal-Siyasal Akımları), Yerevan, 1967, s.99.
[47] Hovsep Hayreni, “Soykırımla Silinen
Batı-Ermenistan’ın Tarihsel Gerçekliği İnkâr Edilemez!”, 2 Ağustos 2013… HYPERLINK
“http://nabukednazar.blogspot.com/2013/11/soykrmla-silinen-bat-ermenistann.html”
http://nabukednazar.blogspot.com/2013/11/soykrmla-silinen-bat-ermenistann.html
[48] Hovsep Hayreni, “Abdülhamit Kırımlarının Canlı Bir
Örneği: 1895 ARAPGİR”, 1 Kasım 2013…
HYPERLINK
“http://www.armenieninfo.net/hovsep-hayreni/5788-abdul-hamid-1895-ermeni-katliamlari-ve-arapgir.html”
http://www.armenieninfo.net/hovsep-hayreni/5788-abdul-hamid-1895-ermeni-katliamlari-ve-arapgir.html
[49] Naci Kutlay, “Hrant Dink, Kürtler ve Ermeniler”,
Radikal İki, 4 Şubat 2007, s.7.
[50] “Balo, 1910’lu yıllarda Dersim-Hozat’ta Ermenilere
karşı yapılanlarda aktif rol oynamış bir ‘Dersimli’. Yakalanarak kendisine
getirilenleri, bugün adına ‘Kayış Yolu’ adı verilen uçurumlardan tekmeleyerek
aşağı atmasıyla ünlenmiştir… Balo’nun hikâyesindeki en çarpıcı yan ise
kendisinin de bir zamanlar ölüme yolladığı insanlar gibi aynı uçurumdan aşağı
düşerek can vermiş olması. Dersimliler bu durumu şimdi, “Etme kulum, bulursun
zulüm” şeklinde ifade etmekte. Ne gariptir ki Ermenilere yapılan zulmün en
büyük failleri, bugün kendileri de aynı zulme maruz kalan Kürtler olmuştur.”
(Yalçın Çakmak, “Kürtlerde Ermeni Olmak”, Radikal, 25 Ocak 2012, s.18.)
[51] Yalçın Doğan, “BDP’den Ermenilere Çiçek”, Hürriyet,
1 Mayıs 2013, s.14.
[52] Ayşe Hür, “1915’te Kürtlerin Rolü Neydi?”, Radikal,
21 Temmuz 2013, s.14-15.
[53] Hasan Cemal, “Erdoğan, İş 1915’e Gelince İttihatçı,
Kemalist Kesilmeye Devam Edecek mi?”, T24, 12 Kasım 2013…
http://t24.com.tr/yazi/erdogan-is-1915e-gelince-ittihatci-kemalist-kesilmeye-devam-edecek-mi/7819
[54] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I,
Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel
Yay., 2013, s.252-253.
[55] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II,
Evrensel Yay., 2013, s.155-162, 362-372.
[56] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I,
Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel
Yay., 2013, s. 222-234 ve 310-329.
[57] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II,
Evrensel Yay., 2013, s.60-90, 256-265.
[58] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I,
Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel
Yay., 2013, s.329-353.
[59] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II,
Evrensel Yay., 2013, s.164-180.
[60] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-I,
Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919), Evrensel
Yay., 2013, s. 344-347 ve 347-353.
[61] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II,
Evrensel Yay., 2013, s.417-425, 551-560 ve Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin
Tasfiyesi-I, Osmanlı’da Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi (1914-1919),
Evrensel Yay., 2013, s.366-367.
[62] Nevzat Onaran, ‘Emvâl-i Metrûke’nin Tasfiyesi-II,
Evrensel Yay., 2013, s.182-196.
[63] Ferda Balancar, “Türkiye’nin Gayriresmi İktisat
Tarihi”, Agos, 9 Aralık 2013…
http://agos.com.tr/haber.php?seo=turkiyenin-gayriresmi-iktisat-tarihi&haberid=6261
[64] Nazan Özcan, “… ‘Gavur Sara’ Direndi Ama…”, Radikal
İki, 10 Kasım 2013, s.11.
[65] Khatchig Mouradian, “Talat Adında Bir Ermeni”,
Radikal, 26 Temmuz 2013, s.17.
[66] Ayşe Hür, “1915’ten 2007’ye Ermeni Yetimleri”,
Radikal, 20 Ocak 2013, s.32-33.
[67] “Anadolu’nun ‘Gizli’ Ermenileri”, Radikal, 16 Şubat
2013, s.6-7.
[68] Mine Tuduk-Tarık Işık, “Ermeni Kimliğine Dönenler
Artıyor”, Radikal, 20 Kasım 2010, s.12-13.
[69] Vercihan Ziflioğlu, “Ermeniyiz Elhamdülillah”,
Radikal, 25 Haziran 2011, s.8.
[70] Okan Konuralp, “Artık Kimliklerine Hıristiyan
Yazdırıyorlar”, Hürriyet, 21 Eylül 2010, s.17.
[71] Ara Nazaryan, “ABD Bu Kez ‘Soykırım’ Diyebilir”, The
Armenian Weekly, 16 Nisan 2010.
[72] Robert Fisk, “Hitler Cevabını Aldı”, The
Independent, 6 Mart 2010.
[73] Steven A. Cook, “… ‘Soykırım’ ABD’ye Pahalıya Mal
Olur”, Council of Foreign Relations, 5 Mart 2010.
[74] Catherine Philips, “Tasarılar Türkiye’yi İran’a
Yaklaştırıyor”, The Times, 18 Mart 2010.
[75] Elçin Poyrazlar, “Ermenilere Tazminat Darbesi”,
Cumhuriyet, 22 Ağustos 2009, s.10.
[76] Pınar Ersoy, “ABD Soykırımı Tanısaydı Sonuç Farklı
Olabilirdi”, Milliyet, 29 Mart 2013, s.23.
[77] Christian Delporte, aktaran: Haşim Salih, “Tarihi
Gerçekleri Belirlemek Meclisin İhtisas Alanı Değil”, Şark ül Evsat, 24 Aralık
2011.
[78] Deniz Berktay, “Bir Tanıma Kararı da Kiev
Belediyesi’nden”, Cumhuriyet, 5 Mayıs 2010, s.10.
[79] “Ermeni İddiaları Knesset’e Gidiyor”, Cumhuriyet, 28
Mart 2010, s.11.
[80] “… ‘Soykırım’a Üst Düzey Tanıma”, Cumhuriyet, 28
Ağustos 2010, s.11.
[81] “Baghaey’den Ermeni Tekzibi”, Radikal, 30 Ağustos
2010, s.11.
[82] “Ah Keşke Ermeni Olmasaydım”, Taraf, 28 Ocak 2013,
s.5.
[83] Zeynep Kuray, “Adli Vaka Değil, Nefret Suçu”,
Birgün, 4 Temmuz 2013, s.2.
[84] İsmail Saymaz, “Samatya’da Birden Fazla Saldırgan mı
Var?”, Radikal, 24 Mayıs 2013, s.9.
[85] Billur Özgül, “Ermeni Araştırmaları Fişleniyor”,
Taraf, 13 Aralık 2013, s.10.
[86] İsmail Saymaz, “Er Sevag’ın Tanığı: İfademi Baskıyla
Değiştirdim”, Radikal, 20 Aralık 2013, s.8.
[87] Ayça Örer, “Muş’taki Ermeni Mirasının Yıkımı Durdu”,
Radikal, 30 Temmuz 2013, s.4-5.
[88] “Ermeni Mezarlığına ‘Ocakbaşı’…”, Radikal, 11 Temmuz
2013, s.6-7.
[89] “Merdivenler Bordo-Mavi Renklere Boyandı”,
Cumhuriyet, 9 Eylül 2013, s.5.
[90] Fethiye Çetin, Utanç Duyuyorum!, Metis Yayınevi,
2013.
[91] Hayko Bağdat, “TC”, Taraf, 5 Ekim 2013, s.4.
[92] Erdal Doğan, “Polis-Asker İkileminde Hrant Dink
Cinayeti”, Taraf, 17 Aralık 2013, s.12.
[93] Tony Halpin, “En Değerli Tazminat Özür”, The Times,
5 Mart 2010.
[94] Tuğba Tekerek, “Vicdanları Tapuya Gömdüler”, Taraf,
23 Temmuz 2013, s.9.
[95] “Finans kapitalin dini, imanı ve vicdanı yoktur,”
(Ragıp Zarakolu, “Finans Kapitalin Dini, İmanı ve Vicdanı Yoktur”, Günlük, 5
Şubat 2011, s.6.) vurgusuyla ekliyor Ragıp Zarakolu: “Toplam 103 sigorta
şirketine Osmanlı Ermenileri’nin sigorta işlemi yaptırdığını söyleyen ABD’li
Ermeni asıllı Avukat Vartkes Yeghiayan, “Avrupa’dan 100, ABD’den 3 sigorta
şirketi, Osmanlı imparatorluğunda poliçe satmaktaydı” dedi. Ve uluslararası
sigorta şirketleri Osmanlı yurttaşlarına ayrımsız hiçbir şey ödemedi. Kısacası
Ermeni soykırımından onlar da nemalandılar.” (Ragıp Zarakolu, “Kirli Olmayan
Yok”, Günlük, 25 Mart 2011, s.11.)
[96] “Toprak Alalım”, Hürriyet, 7 Temmuz 2013, s.22.
[97] “Ermenileri Yine Yüzüstü Bıraktılar”, Gündem, 25
Şubat 2012, s.13.
[98] Orhan Kemal Cengiz, “Hukuk, Tazminat ve Çözüm”,
Radikal, 10 Nisan 2012, s.18.
[99] Sevan Nişanyan, “Hukukçunuz Diyor ki”, Radikal, 4
Ocak 2012, s.19.
[100] Paulo Freire, Ezilenleri Pedagojisi, çev: Dilek
Hattatoğlu, 9’uncu baskı, Ayrıntı Yay., 2013, s.68.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.