Sait Çetinoglu
Birinci Savaşta sıhhiye
askeri olarak Osmanlı topraklarında bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın;
“Bağdat Demiryolu İnşaatı Şirketi mühendisleri yada diğer görevlilerinin Ermeni
kafileleriyle ilgili olarak çektikleri tüm fotoğraflar, negatifleriyle birlikte
48 saat içinde Halep’teki Bağdat Demiryolu Askeri Komiserliği’ne teslim
edilecektir. Bu emre herhangi bir şekilde itaat etmeyenler Divanıharp
tarafından cezalandırılacaktır.” Emrine rağmen tehcir adı altında düzenlenen
Ermeni kafilelerinin ölüm yürüyüşlerinin fotoğrafları çekerek insanlık
tarihinin yüzkarası sahnelerin gün ışığına çıkmasını sağlayan ve çektiği
fotoğraflarla Ermeni Soykırımının belgelenmesinde önemli rol üstelenen Armin
T.Wegner, Belge Uluslar arası yayıncılık tarafından yayınlan Çanakkale Kedileri
ile düz yazılarıyla okurlarla buluşturuyor.
Çanakkale Kedileri’nde
Wegner, Savaşın getirdiği yıkımı görsel olarak betimlemede gösterdiği başarı
kadar düz yazılarında da savaşın, doğa ve diğer canlılar üzerindeki yıkımı tüm
açıklığıyla göz önüne seriyor.
Wegner, Çanakkale Kedilerinde
Gelibolu’dan Basra’ya kadar boydan boya Osmanlı coğrafyasında savaşın
korkunçluğunu ve kurbanlarını anlatır, Bu bir yerde yerleşim yerleri, çöl,
orman ve deniz, bir yerde açlıktan gözü dönmüş kedi ve köpek, bir yerde yük
taşımakta canları çıkan savaşın ortasında kalmış develer, öküzler ve katırların
çektiği eziyetler,bir diğer yerde İnsanlar,askerler, analar, sevgililer,
“Gayrimüslim” amele askerleri’nin durumları okurların gözü önüne getirilirken,
savaşın gezegenimizin bir bölgesindeki yıkımı ayrıntılandırır.
Wegner, savaşın getirdiği
yıkımın kendi ruh halindeki tahribatla sözlerine başlar “Ekmek satın almak için
sürgülü kapıları boşu boşuna çalarak kentin son sokağından aşağı yürürken,
üzerime ağır bir yorgunluk duygusu çöküyor. Sefalet ve acıyla geçen bunca aydan
sonra, hangi felaketin bu ya-bancılaşmış ruhu, daha da büyük bir karamsarlığa
dü¬şürebileceğini, kendi kendime tekrar tekrar soruyorum. Belki de içimdeki bu
umarsız hüznü uyandıran, küle bulanmış sürüler halinde, açlıktan perişan,
tarazlanmış tüyleriyle peşim sıra sokaklarda dolaşan kedilerdi… kerpiçten
kulübelerin arasında tıpkı çılgın bir dervişin gece gündüz bağırma¬sı gibi,
boğuk feryatlar çıkararak dolanıyorlar… Durakladığımda kediler çevremde toparlanıyorlar,
sanki boş ekmek torbam içlerindeki yarayı iyileştirebilecekmiş gibi yakaran
gözlerle bana bakıyorlar.”
Savaş tüm hızıyla gezegenin
bu parçasını yutmaktadır. “Gelibolu dağlarının ötesinden kesintisiz, yoğun
silah sesleri geli¬yor. Bu sesleri yalnızca kıyıya vuran dalgaların uğultu¬su
bölüyor. Şimdi de sokakta kedilerin boğuk bağrışma¬ları başladı. Acıyla yakınan
sesler, hırıltılı tonlarla gitgi¬de çoğalıyor, kabarıyor, tırmanıyor. Derken
tam bir or¬kestraya dönüşüyor. Kâh boynu bükük çocuk sızlanma¬ları gibi mahzun
iç çekişleriyle yitip giden, kâh delilerin kahkahaları gibi yükselen sesler
havada çınlıyor. Yoksa kentin sakinleri kaçarken ruhlarını bu kedi bedenlerine
mi bıraktı.”
Wegner, savaşın korkunç
yüzünü aydınlığa çıkarır, savaş tüm canlılar üzerinde bir kabus gibi çökmüştür.
Savaş, kimseyi ayırt etmemektedir. “Evin gölgesinde kurumuş bir leylağın
dalları altında, iki yaş¬larında bir çocuk cesedi yatıyor. İçimi ürperten bir
tiksin¬tiyle, sol yanı tamamen kemirilmiş bir yüzü inceliyorum. Bu sırada bir
sürü öfkeli kedi çılgın gibi sıçrayıp, ileri doğru fırlayarak yıkıntıların
arasında kayboluyorlar. Eminim ben avludan ayrılır ayrılmaz, sessizce
açlık¬larını giderme işine koyulacaklar yeniden.”
Annesine 16 mayıs’ta
Bağdat’tan yazdığı mektubunda, savaş karşıtlığı en üst düzeydedir, mektubunun
sansür kurulunca okunacağını bile bile düşüncelerini açıktan ifade eder.
Uygarlığın insanlığın gelişmesine hizmet edeceğine insanlığın yokedilmesine
koşulması karşısında isyan eder: “Ah asla unutamayacağımız o büyük yalan,
çocuklu¬ğumuzun tarih öncesinde parlayan o sahte güneş. Ne uğruna savaştık ki?
Bunca yıl ne için çalıştık ve umut besledik? Niye trenler ve gemiler yaptık,
okullar, fabri¬kalar ve hastaneler kurduk, çocuklarımıza bilge, güçlü ve
görevine bağlı olmayı öğrettik? Halkları halklara, yürekleri yüreklere
bağlamak, yeryüzü zenginliklerini yoksulluk çekilen yerlere aktarmak ve
yoksulluğu orta¬dan kaldırmak için insanları birbirine yaklaştırdığımıza
gerçekten inanıyor muyduk? Ah o büyük yalan, o büyük yalan! Aklın ve ellerin
bunca mucizesi, salt askerleri öl-dürecekleri insanları bulacakları yerlere
daha çabuk gönderecek araçlarımız olsun diye; silahlı katilleri en uzak
denizlerin ötesine götürmek için, öldürme işlerin¬de usta, akıllı ve cesur olan
adamları ve ölüm araçları¬nı ve işkence odalarını taşımak için... Üç bin yıl
boyun¬ca göklere yükselmenin özlemiyle yaşadık ve sonunda bu gerçekleşip uçmayı
öğrendiğimizde havalandık ve ölümü göklerden yere attık… . Aradığımız salt
yaralarının sızlayan yerlerini daha iyi bilebilmek için kardeşlerimizin zayıf
yanlarıydı… Bu çağın acılarından körleşmiş, yüreğimizdeki duygulara hazırlıklı
olduğumuza inanmıyor muy¬duk? Ah, bu sefaletin yüzünde öylesine derin kazınmış
çizgiler var ki, bunları unutmamız olanaksız… Ah anneciğim, ne kadar da zavallı
ve güçsüz olduk. Gönlümüzdekine hemen hiç benzemeyen bir dünyada yaşamak
zorunda olmanın utancından ölüyoruz.”Mektuba sansür kurulunca el konacak ve
başı derde girecektir.
Wegner, yaralıların
dayanılmaz acılarını ve çaresizliğini paylaşır: “Yine mi önüme acılar
serilecek… Sanki gündüzleri üzerimden çıkmayan, ancak akşamları güçlükle
kurtulabildiğim azap dolu giysi”.Yaralı ve ölmek üzere olan bir sivil
karşısında duygularını ifade ederken bu kadersiz Anadolu insanıyla özdeşleşmiştir.
“Ölüm çetin iştir kardeşim. Bense sana ölümü kolay göstermek istiyorum. Annem
seni Anado¬lu'nun bir köy evinde, mısır tarlaları ve incir ağaçları ara¬sında
doğururken, bu da zorlu, acı dolu bir çabaydı; ama önünde serilen, bu canı
yeniden verme işi çok da¬ha güç… Yanında oturuyorum, dilini anlamıyorum; ama
kanımın damarlarında konuşarak akışını anlıyorum.”
Osmanlı’nın cihat fetvasıyla,
gavur’a karşı gavurla birlikte kıyasıya savaşmasının tuhaflığını Anadolu
halkının naifliğiyle resmeder, halk Alman dostları İngiliz düşmanlarıyla
karıştırmaktadır: “Eyerle¬rin üzerinden evlerin bomboş odalarına bakıyorduk,
birinin penceresinde yaşlı bir kadının allak bullak yüzü, bir erkeğin fesi
göründü, telaşla ve "İngilizler" diye deh¬şetle irkildiler ve yeniden
odanın karanlığında kaybol¬dular.”
"Ey Türk çocukları!
Yazın yüreğinize bu sayıyı:
Bin üçyüz yirmi sekizde* (*
1912)
Lekelendi Türk'ün namusu.
Ey intikam! Ah intikam!"
Marşlarıyla perişan Anadolu
halkını, Alman yayılmacılığının hizmetine koşan İttihad’ın sorumsuzluğuyla
cepheden cepheye koşturulan Anadolu insanı savaş için donanımsızdır. Yeterli
sağlık görevlisi ve doktoru yoktur. “Sonunda uykuya daldım, ama da¬ha
uyuklarken karşımda ağır, hantal hareketleriyle ba¬bacan Türk hastabakıcılar
belirdi, bunlar sokaktan top¬ladıkları esnaf ve köylülerdi. Koskoca bir
sandığın üze¬rinde taşralı küçük bir manav olan Bir-iki-üç oturuyor ve
gülümseyerek bana Türkçe öğretmeye çalışıyordu… Dalgaların bordaya doğru attığı
yaralı askerlerle do¬lu balıkçı kayıkları şaklama sesleriyle asma merdivene
yanaştılar… yırtık pırtık, pis üniformalara sarınmış acı içindeki insanların
süzgün yüzlerinin belirdiği… askerlerin kayıtsız ve yazgıya boyun eğmiş
be¬denleriyle doluyordu… Yaralılar incecik battaniyelerin, kuzu pöstekilerinin
üzerine, çıplak döşemeye, sivri uçları acımasızca etle¬rine batan ağaç
dallarıyla doldurulmuş incecik şiltelere dipdibe çöküyorlardı… Dördüncü askeri
hastanede kıdemli yüzbaşı doktor İbrahim Sabri kan içindeki önlüğü, sı¬vanmış
etli kollarıyla yavaş yavaş irinle dolu baldırı kes¬mek için eğri makası
alıyor. İri yüzünde kaybolan yumu¬şak bakışlı gözlerinde duygusuz bir kasap
ifadesi beli¬riyor. Ses yeniden anlaşılmaz bir böğürtüyle hıçkırarak eziyetle
öldürülen bir hayvanınki gibi yükseliyor: ‘Aman!.. Aman!.. Merhamet edin!’
Doktor elinin tersiyle alnını siliyor… yeniden sokağa çıktığımız¬da yaralı
akını kabararak üzerimize geliyor.”
Savaş, herkesi kuşatmıştır,
korku asker ve sivil dinlememektedir: “Subayların gözleri dikkatle karanlı¬ğı
tarıyordu, arada bir küpeşteden sarkan ve çözmeye utandıkları tahlisiye
kemerlerine bakıyorlardı… Gece düşman tarafından topa tutulmuş olan kent
sessiz, bomboştu. Korkuyla uykula¬rından fırlayan kent sakinleri darmadağın
eşyaları ile ve siyah çarşafları içinde nemli toprağa çömelmiş kanla¬rıyla
kıyıdaki kayalıklara sığınmışlardı.”
İçine atıldığı savaş
atmosferi içinde, yüz yıllardan beri Anadolu’nun bu parçasının karşı karşıya
kaldığı savaş dönemlerini ve savaş sahnelerini canlandırır: “Ve an¬cak şimdi,
bu ağaçsız, dağılmış kül gibi boz topraklara bakarken yüzyıllar boyu bu küçücük
toprak parçasının tanık olduğu sayısız garip yazgı aklıma geldi… Ve Avrupa'nın
As¬ya'dan koptuğu, her iki kıtanın en eski çağlardan beri hep yeni yeni
umutsuzca savaşlarda diğerinden toprak kazanmak için birbiriyle mücadele ettiği
bu kıyılarda şimdi de Doğu ve Batı halkları uğursuz, doğaya aykırı anlaşmalarla
kardeş edilmiş birbirleriyle savaşmaktay-dılar… Sultanın kalpak ve nişanlarıyla
donanmış Alman denizci ve komutanları Osman¬lıların eski kinini asla derinleşmeyen
uykusundan uyan¬dırarak, gözü kapalı, inatçı elleriyle kuzeyli kardeşleri¬nin
kanını dökerek binlerce yıllık dünya tarihini alt üst edecek gibi
görünüyorlardı ve bu bana Avrupa'nın çö-küşünün başladığı an gibi geldi.”
Öğretilenin aksine, Anadolu
halkının savaş esnasında ve savaş fırsatını ganimet bilip soldurulan bütün
renklerinin top yekün bu savaşın içine sokulduğunu resmeder, bir yerde Rum
kadınlar hastanelerde temizlik ve hizmetli olarak görevlidirler;” Gün
ağardığında kıyıdan çamaşırcıların tokmak sesleri geliyor. Şalvarlı Rum
kadınları suya eğiliyorlar. Deniz sevecendir, tuzlu gözyaşlarıyla lekeli
çarşaflar¬dan kanı yıkayıp temizliyor… “Rum hademelerimizi aramak için odaları
dolaşıyorum: Temistokl!, Niko!
Alman eğitmenlerin
tercümanlıklarını yapan Musevilerle alay ettikleri, ve onları katır olarak
nitelendirdikleri …
Bir diğer yerde bir Ermeni
asker can vermiş, naaşı sessiz sedasız son görev için cemaatın din görevlileri
tarafından alınmaktadır: “Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı
beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için
gizlice geliyor. Hamallar sırtların¬da çarşafa sarılmış sallanan cesetle
karanlıkta sessiz¬ce kayboluyorlar.”
Aynı halka reva görülen ölüm
yürüyüşünü, Tehcir konvoylarını, Osmanlı topraklarında Ermeni toplumuna
yaşatılan acıları fotoğraflarında olduğu gibi yazılarında resmeder:: “Akşam
Halep'e ulaştılar. Kent kaynıyordu, sokaklara girmelerine izin verilmediğinden
bahçelerin önüne kamp kurdular. Gece bazıları içeri sıvışıp ekmek, incir,
karpuz getirdi. Kentin ne durumda olduğu sorulduğunda, sokaklarda ölülerin
yattığını söylediler… Bir keresinde sürgün edilen Ermenilerin kamplarına
rastladılar. Yolda yarı çürümüş cesetler yatıyordu. ‘Ne yaptılar?’ diye sordu
Osman ve içi parçalanarak açlık¬tan bitkin bir çocuğa ekmeğinin yarısını
uzattı. ‘Bunlar gâvur,’ dediler. ‘Allah onları cezalandırdı’. Sözlerine rağmen,
asker Osman bir parça ekmeğini sürgünle paylaşmaktadır.
“Hiç böylesine saf askerler
görmedim” sözleriyle tarif ettiği Osmanlı askerlerinin askerlik adı altında
toplanışını, talimgahlarda Türk ve Alman üstlerinden çektikleri eziyetlere
değinir. “Kesenekçiler olmasa hiçbir dertleri olmayacaktı” dediği Osmanlı
köylüsünün “Jandarmalar kaçmalarını engellemek için köylüleri ellerinden uzun
iple” bağlanarak , Kışlalarda dayaktan geçirilerek dönüştürülmesini: “Falakayla
burada tanıştı ve jandarmalarla iki kuruş verildiğinde darbelerin daha az can
yaktığını burada öğrendi… Geceleri bir yor¬gana sarınarak kuru yerde
uyuyorlardı. Ama sabah ak¬şam borular ötüyor, trampetler çalıyordu, hepsi iki
sıra olup meydanda haykırıyorlardı: "Padişahım çok yaşa!" kısa sürede
garip bir değişime uğradılar.Anadolu’yu trenle boydan boya geçerek cepheye
giderken yaşadıkları hüznü; “Beş gün boyunca ülke, onları evlatlıktan reddeden
acımasız bir ana gibi yanlarından geçip gitti.” Anne, Anadolu halkının
yazgısını, tren garında oğlunu uğurlarken feryatla ifade eder: “Baban Rusya'ya
gitti ve geri dönmedi. Kardeşini Bulgarlar vurdu. Tarlaların sürülmeden kaldı.
Oğlunu kim yetiştirecek, Osman? Yaşlı ananı kim teselli ede¬cek?" Askerler
daha cephe varmadan yollarda kırılmaktadır: “İki bin kişiydiler… Ayakkabıları
kötü, üniformaları ya¬malıydı ve daha ilk akşam yirmi hastaları vardı…Ayakları
kendiliğinden gidiyordu... Hastalarını kentte bırakarak, ıssız yollarda
döküntü¬leri soyup soğana çeviren Bedevi sürülerinden ürkmüş birbirlerine
sokularak, nehir boyunca aşağı iniyorlardı. Her gece atları çalınıyor, salgın
yeni kurbanlar alıyor¬du… Gece yeni ölümler oldu… Onları doğruca çarpışmaya
soktular.” Cepheye çok azı varabilecek,cepheden sağlam dönmek mucizlere
kalacaktır. Savaş kaybedildiğinde turan hayalleri kurarak Alman
yayılmacılığının peşine koşulan ordunun artık yaralılarını bile evlerine geri
gönderecek takati kalmamıştır.
Cihat fetvasının yürütücüleri
siperlerden talimat verirken, yoksul Anadolu halkı ise kurşunlara siper
olmaktadır: “Savaş Al¬lah'a ibadetti… Siperlerin derinliklerinden imamla¬rın
sesleri hücuma çağırıyordu: ‘Haydi, İslam'ın ordusu! Savaşmadan ölen çürüme¬ye
mahkumdur. Kimin ayakları Allah yoluna savaşmak¬tan tozlanmışsa kıyamet günü
azap yerlerinden en hız¬lı atlının bin yılda alacağı yoldan daha uzak
olacaktır. Ey intikam ordusu, yel ol ve es!’…
Askerlerin firarını önlemek
için alınan önlemler de dahicedir: “dört askere bir banknot dağıtıl¬dı. Bu
durumda askerler paylarını yitirme korkusuyla birbirlerini göz hapsinde
tutuyorlardı. Oysa banknot de-ğerini tümüyle yitirmişti, kimse bunu bozmayı
göze ala¬mıyordu.
Sefaletin bir diğer boyutunu
da ele alır, Kut el Amara’da esir alınan İngilizleri askerlerine de değinmeden
geçmez, onlar da oraya aynı şekilde gönderilmişlerdir, büyük çoğunluğu
sömürgelerden getirilen zavallılardır.: “Dün Kut el Amara'dan tutsak İngilizler
geldi. Satıcı¬ların alayları, sarrafların ıslıkları arasında ne denli
aşa¬ğılandıklarını daha da derinden hissetmeleri için uzun, toza bulanmış
konvoylar halinde çarşının geçitlerinden, ağzını açmış bakan esnaf ve seyyar
satıcı kalabalığının arasından geçirildiler… ceketlerini, çizmelerini bir parça
ekmek, bir avuç hurma karşılığında vermiş olan, yalına¬yak, yarı çıplak
insanlar sendeliyordu… Araplar kapıla¬rının önüne su dolu testiler koymuşlardı,
ama Türk as¬kerleri susuzluktan kavrulan Hintlileri bunlara
yaklaştır-mıyorlardı… Akşam tutsakların kampında dolaştım. Bedenleri tozun
toprağın içinde kömürleşmiş kemikler gibi yayıl¬mış yatıyordu. Ufak tefek çekik
gözlü Gurkhalar ve ga¬rip gözleri dertli dertli bana bakan Sihlerin ince
beden¬leri; derinliklerinde çok eski bir inancın alevi parlayan gözler.
Aralarında yüzlerinde tüm bu olaylarda hiçbir suçu olmamanın anlatılmaz
ifadesi, ana kucağından henüz kurtulmuş, hâlâ çocuksu sarışın gençler,
paçav¬ralar içinde perişan iskeletler.”
Armin T. Wegner, Cemal
Paşa’nın yukarıda verdiğimiz emrine rağmen Ermeni Soykırımını fotoğraflarıyla
cesaretle belgelediği ve Soykırımın gizlenmesini ve unutulmasını önlediği gibi,
Çanakkale Kedileri’nde de 1.Savaşın neden olduğu yıkımı ve vahşeti, Osmanlı
coğrafyasındaki bir baştan bir başa paha biçilmez gözlemleriyle belgelemektedir.
Wegner’in yazıları naif tarz tablo gibidir. Tablosunda bütün canlılar ön
plandadır, tablosunda, bütün canlılara eşit düzeyde yer verir, herkesin ve her
şeyin birlikte ön planda olmasına özen gösterir.
Balkan Savaşlarındaki acılar
ve bu acılar sağalmadan, savaş ağalarının Osmanlı halklarını yeniden savaşın
cenderesine sokarak halklarını acımadan ölümün pençesine atmasını, savaşın
getirdiği çaresizliği bütün açık sözlülüğüyle okuyucuya sunar. Angarya
altındaki Osmanlı köylüsü, Angaryaya koşulan “azınlıklar” ve “Gayrimüslim”
amele askerleri, asker kaçakları, sevk zinciri ile askerlik için toplanan
köylüler, köylüden devşirme hastabakıcılar, savaşın Osmanlı topraklarında bir
baştan bir başa seyri, ölüm kokan şehirler, tehcir adı altında ölüm yürüyüşlerini
göz önüne getirir . Wegner yazılarında, savaş ağaları değil, fotoğraflarında
olduğu gibi savaşın mağdurlarını mercek altına almıştır; Çaresizlik içinde ki
her milliyetten insanları, açlığın pençesindeki kedileri ve köpekleri , savaşın
yükünü çeken hayvanları, kısaca savaşın vahşetini sergiler.
Bir asker olmasına rağmen
dost ve düşmanı ayırmaz ve herkesin acılarına ortak olur. Savaş ağalarının
dışında herkes mağdurdur. Ve mağdurlar kendilerinin neden olmadıkları vahşetin
acılarını çekmektedir.
Annesine yazdığı ve savaşın
yıkımını ve vahşetini resmeden mektubunda, bu apaçıklığın başının derde
girmesine neden olacağını bile bile gözlemlerini cesaretle aktarmaktan
vazgeçmeyecektir.
Bu yürekli hümaniste selam
olsun…
Sait Çetinoğlu
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.