Ayşe Günaysu
İlk işimiz, beyaz zemin üzerine, siyah, “dur” diyen ve
içinde Arkadaşıma Dokunma yazan bir elin bulunduğu rozetlerimizi bastırmak
oldu. Her fırsatta sepet içinde insanlara dağıtmak dışında, hepimiz
çantalarımıza, yakalarımıza taktık.
Yıl 1994.
Kürt illerinde gözaltında kayıplar, faili meçhuller, köy
boşaltıp yakmaların yıllarıydı. Siyasi arenada Demokrasi Partisi’nin (DEP)
yalnız kaldığı ve ağır saldırı altında olduğu yıllardı. Feminist hareketten ve
insan hakları mücadelesinden birbirini tanıyan bir grup kadındık. Neredeyse
hepimiz sosyalist gelenekten geliyorduk ve çoğumuz üyesi olduğu eski
sosyalist/komünist partileri, devrimci örgütleri benzer nedenlerle terk
etmiştik.
Savaşa, yükselen Kürt düşmanlığına, ırkçılığa,
milliyetçiliğe karşı isyanımız, toplumun Türk kesiminden bir ses yükselmesi
için bir şeyler yapma isteğimiz bizi bir araya getirmişti. Feministler bir
süredir zaten siyasi olarak son derece aktifti. Türkiye’de F tipi cezaevleri
uygulamasının ilk işareti niteliğindeki 1 Ağustos 1989 genelgesi ve
tutukluların Eskişehir cezaevine nakilleri sırasında iki kişinin ölmesi üzerine
9 Ağustos 1989 Çarşamba günü, siyahlar giyen kadınlar Cağaloğlu Meydanı’nda
yere yatarak yolu bir süre trafiğe kapatmıştı.
Bir araya gelmemizde böyle bir canlı hareketlilik
sergileyen feminist kadınlar önemli bir rol oynadı. Bir de İnsan Hakları
Derneği (İHD) vardı. Meslek odaları ve sendikalar dışında sivil toplum diye bir
şeyin olmadığı, var olanın da Kürt illerinde olan biteni hiç görmediği yıllarda
İHD, özellikle Kürt illerindeki insan
hakları ihlallerinin en yakın takipçisiydi. Derneğin yayınladığı raporlar o
yıllarda Kürt sorununa ilişkin tarihe düşülen önemli kayıtlardı.
Neredeyse hepimiz Kürt olmayan kadınlardık. Bunun bir
anlamı vardı. Dediğim gibi, Kürtlere yönelik baskılara karşı Türkler arasından
birilerinin ayağa kalkmasını siyasetin de üstünde, ahlaki bir duruş olarak
görüyorduk.
4 Eylül 1993’te Mardin DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın
faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere gittiği Batman’da vurularak
öldürülmesi, Kürtsen milletvekili bile olsan can güvenliğinin olmadığının en
açık kanıtı ve hepimizi bir şeyler yapmaya iten bir milat olmuştu. Hemen
ardından içimizden bir grup kadın DEP İstanbul il örgütünü ziyaret ederek,
dayanışma amacıyla üye olduk.
Mehmet Sincar’ın cenazesi için Ankara’ya gelen
otobüslerin aranması sırasında, nüfus cüzdanlarına bakılıp Kürt olanların polis
tarafından otobüslerden indirilmesi ve Kürtlere yönelik çok çeşitli, salt Kürt
olmalarından kaynaklı benzeri ayrımcılık örneklerine duyduğumuz isyanla 9 Mart
1994’te Cumhuriyet gazetesine (o yıllarda Cumhuriyet hâlâ muhalif kimliğini bir
ölçüde sürdürüyordu) bir ilan verdik. “Biz Kürt olmayan kadınlar, nüfus
kağıtlarımızın bize verdiği ayrıcalıktan utanç duyuyoruz.” Bir gecede,
evlerimize gelen telefonlarla 104 imza toplandı. Ne yazık ki o ilanı
saklamamışım, altındaki imzaları burada paylaşamıyorum.
Semra Somersan önerdi: Arkadaşıma Dokunma!
O ilan vesilesiyle kurulan ağ gelişti, cep telefonlarının
olmadığı o dönemde ev ve işyerlerimizin telefonlarından haberleşerek o hafta
neresi uygunsa, nereyi bulursak orada toplanmaya başladık. Kimler miydik?
Aklımda kalanları yazmak istiyor, hatırlayamadığım, bu yüzden adını
anamadıklarımdan özür diliyor, isimleri alfabetik sıraya koyuyor ve bu
vesileyle çok azını hâlâ seyrek de olsa gördüğüm, bir bölümünü hiç göremediğim,
aralarında kaybettiğimiz, bu dünyaya ender gelecek insanlardan Neşe Ozan’ın da
bulunduğu arkadaşlarıma bu satırlardan, o günleri hatırlayıp burnumun direği sızlayarak
selam gönderiyorum: Beril Eyüboğlu, Esra
Koç, Fethiye Çetin, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün
Efendioğlu, Gülnur Savran, Minu İnkaya, Nadire Mater, Nazmiye Güçlü, Neşe Ozan,
Nuran Ağan, Nurten Tuç, Oya Coşkun, Semra Somersan, Sonat Zelyut, Yelda.
Bu toplantılarından birinde artık bir ismimiz olsun
dedik. O toplantıyı gayet net
hatırlıyorum. Galiba Makina Mühendisleri Odası’nın toplantı odalarından
biriydi. Geniş bir yerdi, yine yuvarlak oturmuştuk. Önerilen isimler dönmeye
başladı. Semra Somersan’ın önerisi ise hemen, istisnasız hepimiz tarafından
kabul gördü: “Arkadaşıma Dokunma”.
Bu, Fransa’da 1984-85 yıllarında aktif olan ırkçılık
karşıtı SOS Racisme hareketine ait, daha sonra Belçika, Hollanda, Danimarka ve
Almanya’ya yayılan “Touche pas a mon pote!” sloganıydı; yani Arkadaşıma
Dokunma!
İlk işimiz, beyaz zemin üzerine, siyah, “dur” diyen ve içinde Arkadaşıma Dokunma
yazan bir elin bulunduğu rozetlerimizi bastırmak oldu. Her fırsatta sepet
içinde insanlara dağıtmak dışında, hepimiz çantalarımıza, yakalarımıza taktık.
Kayıt tutma, arşiv oluşturma konusundaki beceriksizliğim
nedeniyle elimde kitap fuarı için hazırladığımız, üzerinde Türkçenin dışında
çeşitli dillerde Arkadaşıma Dokunma yazan kitap ayraçları, hangi yıla ait olduğunu
yazmayı unuttuğumuz tek yapraklık bir takvim dışında hiçbir şey bulamadım
dosyalarım arasında.
Kampanya bizim bile beklemediğimiz bir yaygınlığa ulaştı.
Bunda önce Express, ardından Leman
dergilerinin sağladığı desteğin ve sayfalarını kampanyaya açmalarının büyük
rolü oldu. Dergilerin sayfalarına hiç tanımadığımız kişilerden, temasımız
olmayan çevrelerden mesajlar yağmaya başladı. İnsanlar “Arkadaşım Dokunma”
sözünün kendilerine ne düşündürdüğünü, bu sözün onlarda uyandırdığı duyguları
yazmaya başladı.
“Rosan’ı görmek istiyorum, Rosan’a dokunma!”
Express dergisine ilk mesaj gönderen Arkadaşıma Dokunma
grubu bireylerinden birkaçının sözlerini, eski bilgisayarımdaki dosyalardan
bulmuş ve daha önce şimdi hatırlamadığım bir araştırmacının isteği üzerine
onunla paylaşmıştım:
“Ermeni iş arkadaşım sevgili Aramis’e, şu anda yaşayıp
yaşamadıklarını bilemediğim, taze fasulye yemeyerek, gündüzleri uyumayarak
çileden çıkardığım Rum bakıcım Madam Eleni’ye, beş yaşımın Tarlabaşı’sında bana
hep badem şekeri veren, kocası itfaiyesi
olan Madam Proso’ya, sarışınım diye beni her teneffüs döven sınıf arkadaşım
Kürt Mahmut’a dokunulmasını istemiyorum.” Yelda
“Ceren beş yaşında. Kuaförde annesini beklerken bir
yandan da kadınların konuşmalarını dinliyordu. Kadınlar, ölen askerlerin
annelerinin nasıl ağladıklarını anlatıyordu. Ceren annesine dönüp ‘Anneciğim,
peki ölen teröristlerin anneleri ağlamıyor mu’ diye sordu. Kuafördeki bütün
kadınlar ağladı.” Nazmiye Güçlü
“Şırnak bombalandığında Kumçatı’da çadırda ‘görüyorsunuz
bize yaptıklarını, artık okula gitmek istemiyorum’ diyen Gurbet’i merak
ediyorum. Onun da tüm çocuklar gibi, öteki Kürt çocuklarıyla birlikte kendi
dilinde okumasını istiyorum. Gurbet’e dokunma! Maral, kızım Çiğdem’in arkadaşı.
Lisede, Ermeni. Maral’ın üzülmesini istemiyorum. Maral’a dokunma! Batman
uçağında tanıştığım asker Fahrettin’i merak ediyorum. Onun yüzünü gazetelerde
görmek istemiyorum. Fahrettin’e dokunma! Arkadaşım Rum Frango’ya dokunuldu. O
şimdi Yunanistan’da. En son Diyarbakır’da ayrılırken Rosan’a ‘görüşürüz’
dediğimde ‘o güne kadar ölmezsem’ dedi. Rosan’ı görmek istiyorum. Rosan’a
dokunma!” Nadire Mater
Şimdi düşünüyorum da, geleneksel anlamda, formel
örgütsüzlüğün o kendine özgü dinamizmi, bireyin özgür iradesiyle seçimini
yapmaya izin vermesi, yaratıcı bir kendiliğindenliğe alan açması, belki de
Türkiye’nin yakın tarihinde kamuoyunda yankı bulmuş ilk örgütsüz sivil
inisiyatifi olmamıza yol açan bence önemli nedenlerinden biriydi.
1996 TÜYAP Kitap Fuarı’nda stand kurduğumuzu,
rozetlerimizi, kitap ayraçlarımızı, broşürlerimizi sergilediğimizi ve bir
defter açtığımızı hatırlıyorum. Standa gelenlerden bu deftere ne düşündüklerini
yazmalarını istiyorduk. O deftere de ne oldu, bilmiyorum.
Ama yalnızca kitap fuarında değildik. Nerede
toplanıldığını duysak gidiyor, duruma göre stand da açarak rozetlerimizi
dağıtıyorduk. Konserler, paneller, eylem alanı olmuştu. Başta İzmir olmak üzere
pek çok şehirde kadınlar Arkadaşıma Dokunma kampanyasını benimseyip
çoğalttılar.
O günlerde Steven
Spielberg’in Schlindler’in Listesi adlı filmi gösterime girmişti. Henüz yaşanan
zulmü, ırkçılık ve ayrımcılık örneklerini Holokost’la eşitleme anlamına
gelebilecek bir şekilde kıyaslama yapmanın, benzerlikler kurmanın Holokost
kurbanlarının anısını inciteceği ve Holokost’un insan aklının kavrayamayacağı
derecedeki dehşetini sıradanlaştıracağı bilincini kazanmadığımızdan, filmde
gözyaşı döken izleyicilere kendi ülkemizdeki ırkçılığı anlatmak için bunun iyi
bir fırsat olduğunu düşündük.
Beyoğlu Fitaş sinemasına gittik, müdüre derdimizi anlatıp
izin aldık ve ara verildiğinde insanların arasına karıştık. İzleyiciler ağlamaktan
şiş gözlerle sigara içerken yanlarına yaklaşıp yakalarına rozet takmak ve bugün
hemen yanı başımızda yaşanan ırkçılık ve ayrımcılığa dikkat çekmek istediğimizi
söyledik. Bize dehşet içinde baktılar ve sordular: “Türkiye’de ırkçılık mı var
yani?” Sepetlerimizi toplayıp sinemadan hızla ayrıldık.
“Bu Kurtuluşçular arasında ne arıyorsun?”
Arkadaşıma Dokunma kadınlarından bir grup; Sonat Zelyut,
Filiz Karakuş, Nimet Tanrıkulu, Filiz Koçali ve Esra Koç
Yaygınlaşıp, sokaktaki insana ulaştığında, Arkadaşıma
Dokunma kampanyası da sokağa çıkmaya karar verdi. Bir broşür hazırlandı.
Broşürü saklayan, elektronik formatta bana ulaştırarak buraya bölümler
alabilmemi sağlayan Nadire Mater’e teşekkür ederim. Bir teşekkür de, arşivleme
konusundaki titizliğine şahsen epeyce çok şey borçlu olduğum Yelda’ya.
Cumhuriyet’in 29 Mart 1994 tarihli kupürünü bana elektronik formatta göndererek
gazeteye verdiğimiz ilanın tarihini ve kaç kişinin imzaladığı bilgisini bianet
okurlarıyla paylaşmamı sağlayandır.
Böylece, broşürü etkinlikler, kitap fuarları dışında,
sokaklarda da dağıtma karar aldık ve gözaltıyla karşılaştık. Ortaköy meydanında
broşürümüzü dağıtanlardan, dayanışma için bize katılan arkadaşımız Cihat Büyük,
Filiz Koçali, Nadire Mater ve Sonat Zelyut polis tarafından gözaltına alınıp
Terörle Mücadele’ye götürüldü. Saatlerce
yüzler duvara dönük ayakta tutuldular ve sözlü tacize uğradılar. Sonunda
yapılan girişimler sonucunda serbest bırakıldılar.
Ama her gözaltı gibi sonrasında gülecek çok şey bulduk.
Diğer üç “şüpheli”nin Kurtuluş siyasetinden gelme olduğunu tabii ki
bildiklerinden, bir sivil polisin Nadire Mater’e, sanki Dev Yol yetkililerinden
biriymiş gibi, “senin bu Kurtuluşçular arasında ne işin var?” demesinin
gözlerimizden yaş getirene kadar güldürdüğünü hatırlıyorum.
Broşürümüz Terörle Mücadele’de
Broşürümüzü sokakta ve her yerde dağıtabilmek için
yayınevi ve matbaa adının bulunması gerekiyordu. Biz bir yayın değildik. Broşürlerden biri Pencere Yayınları
imzalıydı.
Diğer broşür için Feminist Eksik Etek dergisinden izin
istedik ve derginin özel sayısı olarak dağıtımını yaptık. Arkadaşlarımızın
gözaltına alınmasının ardından, gözaltıyla yetinmediler ve Eksik Etek dergisi
hakkında dava açtılar. Derginin yazı işleri müdürü Lale Akar davayla ilgili
olarak gözaltına alındı ve birkaç gün Terörle Mücadele’de tutuldu! “Arkadaşıma
Dokunma” demenin bedeli Terörle Mücadele’yi boylamaktı! Duruşmalar sırasında
imza kampanyası açıp Eksik Etek dergisine destek olduk. Son duruşmaya eksiksiz
katıldık ve Hürriyet’in Kelebek ekinde manşet olduk. Birinci sayfayı kaplayan
ve Arkadaşıma Dokunma’dan kadınların oturduğu dinleyici sıralarını gösteren
renkli fotoğraf hâlâ gözümün önünde. Lale Akar o duruşmada beraat etti ve
serbest bırakıldı. Günlerce Terörle Mücadele’nin hücresinde kalmayı yeterli
gözdağı olarak görmüşlerdi.
Irkçılığa ve milliyetçiliğe bir karşı duruş
Arkadaşıma Dokunma broşürü NEDEN ARKADAŞIMA DOKUNMA?
sorusuyla başlıyor ve soruya, “ARKADAŞIMA DOKUNMA kampanyası ırkçılığa ve
milliyetçiliğe bir karşı duruştur. Gerek resmi politikaları biçimlendiren,
gerekse bu politikaların yönlendirmesiyle tek tek insanların önyargılarında
yaşayan, kimi zaman açık, kimi zaman örtülü ırkçılığı ve milliyetçiliği
reddetmeye bir çağrıdır” cevabı veriliyordu.
Broşürün pdf formatındaki versiyonunda, hazırlayanların
isimlerinin alfabetik sıraya uygun konulduğunu görüyorum: Ayşe Günaysu, Beril
Eyüboğlu, Esra Koç, Filiz Karakuş, Filiz Koçali, Gönül Morgül, Gülgün
Efendioğlu, Nadire Mater, Nuran Ağan, Sonat Zelyüt, Yelda. Ve o an, sayfa
düzenini Nuran’ın yaptığını, birlikte bir gece bilgisayar başında saatler
geçirdiğimizi hatırlıyorum.
Broşürde kampanyanın, "Irkçılık ne Güney Afrika
kadar uzak, ne de oradaki gibi ak ve kara. Ne mutlu Türküm diyene sözünden
rahatsız olmuyorsak ırkçılık içimizde” dediği, “temelinde ırkçılık ve
milliyetçiliğin yattığı uygulama ve önyargılara karşı çıkan herkesi tepkisini
dile getirmeye” çağırdığı ilan
ediliyordu.
Broşür, Arkadaşıma Dokunma kampanyasının BİR BARIŞ
ÇAĞRISI olduğunu duyuruyor ve şöyle deniyordu: “18 Eylül 1930 da dönemin Adalet
Bakanı Mahmut Esat Bozkurt değil miydi şu sözlerin sahibi? ‘Türk bu ülkenin
yegane efendisi, yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette
bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı; dost ve
düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler.’ 47 farklı etnik kökenden gelen insanların
yaşadığı bu ülkede kurulu Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde işte bu düşünce
var. Bu düşünce üzerine temellendirildi ulusal politikalar. Böyle yürürlüğe
konuldu 1943 yılında adına "varlık vergisi" denilen ama aslında
azınlıkların bu ülkede var olma koşullarını fiilen yok etmeyi amaçlayan
uygulama. Böyle toplama kamplarına gönderildi azınlıklardan vergisini
ödeyemeyen 8 bin kişi. ‘Mübadele’de bir anda 1 milyon 200 bir Rum böyle kovuldu
yurtlarından. Böyle yetiştirildi çocuklar ve tahrip edildi kiliseler, kırıldı
mezar taşları. 6-7 Eylül'de Müslüman olmayan azınlıkların işyerleri böyle
yağmalandı. Böyle kuruldu Kürt ellerinde darağaçları. 50'lerde, 60’larda,
70'lerde böyle sürdü gitti jandarma dayağı, kurşuna dizildi sırt hamalları
sorgusuz, sualsiz, yargısız. Ve böyle gelindi 1980'lere. Giderek daha çok
sayıda Kürt dağa çıkmaya, askere giden gençlerin tabutları dönmeye başladı
memleketlerine."
Burada alıntılanan Mahmut Esat Bozkurt’un sözleri henüz
yeni yeni, başta Rıfat Bali’ninkiler
olmak üzere o yılların kitaplarında bulunabiliyordu, ama Türkiye toplumunun
muhalif kesiminde dolaşıma girmesi için en az 10 yıl, sosyal medyada dolaşacak
kadar en azından bir kesim tarafından tanınır olması için (annemi hâlâ bu
sözlerin gerçek olduğuna ikna edemedim!) 20 yıl geçmesi gerekecekti. Yani,
kısacası Arkadaşıma Dokunma ırkçı tarihimize işaret eden ilk sivil inisiyatif
oldu.
“Başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha
kolaydır”
Hazır elimizdeki ender arşiv malzemelerinden olan broşür
elime geçmişken, burada yer alan birkaç mesajı daha okurlarla paylaşmak
istiyorum:
“Bir tek insanın öldürülmesi bile bize acı vermeli. 1992
yılı boyunca ölen 3 bin 758 insanın her biri umutlarıyla, sevgileriyle,
sevenleriyle bizden biriydiler. Onların yaşam hakkı savaşta ellerinden alındı.
Üç küçük Kürt çocuğu sokakta oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Oysa sokağa çıkma yasağı
başlamıştı. Panzerden tarandılar. Boncuk kara gözlü 3.5 yaşındaki oğlan öldü. 3
bin 758'den biriydi. Uzun boylu dalgalı saçlı gerilla kız çatışmada vuruldu,
öldü, ölü ele geçirildi. Anası gizli gizli ağladı. 3 bin 758'den biriydi o.
Askerdi. Kurada güneydoğu çıkınca içi ürperdi. Gitti. Vuruldu. 3 bin 758'den
biriydi o. Oğullarımızın askere gidip öldürmek zorunda bırakılmalarını ya da
ölmelerini - ölü ele geçirilmelerini- istemiyorum. Türk ve Kürt anaların
ağlamaması için savaşa son.” Sonat Zelyut
“Oğlum 11 yaşında.
Askerlik çağında değil henüz. Ama savaşa hayır diye bağırırken, yarın kendi
oğlumu bir savaşın ortasına, askere yollayıp kaybetmek istemiyorum. Onun ve tüm
çocukların hiçbir nedenle, hele savaşın hiçbir tarafı değillerken, savaş
nedeniyle ölmelerini istemiyorum. Bugün askere gittiği için savaşmak zorunda
kalan ve yitip giden oğullarına ağlayan annelere, yarın ben de katılmak
istemiyorum! Oğlum, kızım ve diğerleri, sizlere dokunulmasına izin vermeyeceğiz.
Eminim siz de vermeyeceksiniz.” Gönül Morgül
Broşürün “Başkalarının ırkçılığına karşı çıkmak her zaman
daha kolay” başlığının altında da şöyle yazıyor: “47 etnik grubun yaşadığı ama
en çok satanlar arasında yer alan bir gazetenin, Hürriyet'in logosunun altında
‘Türkiye Türklerindir’ yazısının yer aldığı, azınlık okullarının kapısında ‘Ne
mutlu Türküm diyene’ tabelasının asılı olduğu, okullarda çocuklara her sabah
‘Türküm, doğruyum, çalışkanım, varlığım Türk varlığına armağan olsun’ andının 71
yıldır bir ağızdan okutulduğu bir ülkede bunun gibi her adımda rastlanan
ırkçılık örneklerinden habersiz yaşayan insanlarımıza şaşırmadık. Çünkü
başkasının ırkçılığını görmek ve lanetlemek daha kolaydır. Çünkü resmi tarih,
resmi ideoloji, resmi söylem insanları öyle koşullandırır ki, her gün
yaşananlar sorgulanmaz, nadiren gazete sayfalarına yansıyan olaylar ve
tespitler ya okumaya değer görülmez, ya da belleklerde yer etmeden okunur,
geçer.”
Türkiye’den ırkçılık örnekleri
Bu satırların altında Türkiye’deki ırkçılığa örnekler
veriliyordu. Örnekler arasından
birkaçını seçiyorum:
* Kürtçe isimlerin yasaklanması, nüfus müdürlüklerine
“Türk çocuklarına verilmesi uygun bulunmayan isimler” listesi gönderilmesi,
örneğin Velat, Yekbun, Zozan Ardıl, Rorint gibi isimlerin “sakıncalı isimler”
arasında gösterilmesi,
* Türkiye’de Rumların sistemli biçimde yok edilmesi, 1964
sürgününün ardından 1925’te yaklaşık 124,000 olan İstanbullu Rum nüfusun
2.500’e düşmesi,
* Neve Şalom sinagoguna 1 Mart 1992 tarihinde yapılan
bombalı saldırı, Adana’da Yahudi aleyhtarı bir bildirinin öğretmen tarafından
okula getirilerek öğrencilere dağıtılması ve hakkında soruşturma açılmaması,
* Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ermeni okullarını gerekli
gereksiz müfettiş denetimine tabi tutması ve Ocak 1994’te, dönemin İstanbul
Milli Eğitim Müdürü Naci Akay’ın, İstanbul’daki tüm Azınlık okullarının müdür
ve Türk müdür yardımcılarıyla yaptığı toplantıda, Türk Müdürlere hitaben “Milli
görüşün sahibi sizsiniz. Bu okullarda olup biteni takip etmek ve bizlere haber
vermek sizin göreviniz. Olup bitenleri bize bildirirseniz size müteşekkir
oluruz. Aksi halde güle güle deriz" demesi yer alıyordu.
Burada Arkadaşıma Dokunma kampanyasının bir başka
bakımdan da “ilk”ler arasında olduğu notunu düşmezsem, kampanyaya haksızlık
ederim. Henüz Avrupa Birliği, dolayısıyla üyelik kriterlerinden biri olan
“Azınlık Hakları” konusu Türkiye kamuoyunun gündemine girmemişti. Yelda’nın
yayına hazırladığı Birikim’in Nisan-Mayıs 1995 “Etnik Kimlik ve Azınlıklar”
özel sayısı ve yazılarını yayınladığı ÖDP’nin haftalık Söz dergisi hariç
Ermeni, Rum, Yahudi ve diğer gayrimüslimlere yönelik hak ihlalleri muhaliflerin
gündeminde de yoktu. Arkadaşıma Dokunma bu bakımdan da bir “ilk”ti; Kürtlerle dayanışmanın vazgeçilmezliği inancı
ve Kürtlere yapılanlara isyanla yola çıkmıştı,
ama giderek bütün Türk ve Sünni Müslüman olmayanlara yapılan ayrımcılığa
karşı çıktı.
Hem, yakın tarihin Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini
hedef alan, kesintisiz bir süreklilik izleyerek gözaltında kayıplara karşı,
kamuoyunda Cumartesi Anneleri adıyla yaygınlaşacak Cumartesi Oturmaları’na
dönüşen ilk sivil girişimlerinden birisini genç kuşaklarla paylaşmak, ama aynı
zamanda o dönem neredeyse birbirimizden ayrılmadan, birlikte yiyip içtiğimiz,
yatıp kalktığımız diyeceğim kadar yakın çalıştığımız bir avuç sevgili dosta
sıcak bir selam etmeye yarayacağını umduğum bu yazıyı, Arkadaşıma Dokunma
Dokunma broşürünün son satırlarıyla bitireyim, izninizle:
ARKADAŞIMA DOKUNMA, HERKESİN - Irkçılık ve
milliyetçiliğin resmi politika ve uygulamalardan ve insanların bilinçlerinden
yok edilmesi, süregelen savaş koşullarının barışa dönüştürülmesi, gözaltında
kayıplar, yargısız infazlar gibi insan hakları ihlallerine son verilmesi
talebini benimseyen herkesin sözüdür, "ARKADAŞIMA DOKUNMA!" (AG/BA)
Fotoğraflar: Nadire Mater
90'LARIN HAK MÜCADELELERİ YAZI DİZİSİ
* 90'ların Hak Mücadeleleri'ne Başlarken - Nadire Mater
BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMİ
* Faksla Yayılan Çağrı: Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika
Karanlık - Elif İnce
* Ergin Cinmen Anlattı: Bir Dakika Karanlık: 'Minimum
Seviyede' Bir Eylem
* Bir Dakika Karanlık ve 28 Şubat - Elif İnce
* Bir Dakika Karanlık'ın Yargılattığı "Susurluk
Çetesi" - Elif İnce
90'LARDA LGBTİ HAREKETİ
* LGBTİ: Kaldırımın Altından Gökkuşağı Çıkıyor - Elif
İnce
* 93’ün Yasaklı Onur Yürüyüşü - Elif İnce
* LGBTİ 2014 - Elif İnce
İNSAN HAKLARI MÜCADELESİ
* İnsan Hakları Mücadelesiyle 90'ları Aşmak - Hüsnü Öndül
VİCDANİ RET
* Vicdani Ret: 25 Senedir "Halkı Askerlikten
Soğutuyorlar" - Elif İnce
* 2014: 400’e Yakın Retçi Var, Düzenleme Yok - Elif İnce
* Yıl 1990: Vedat Zencir'in Vicdani Ret Açıklaması
KÜRT SORUNU
* Seçmen, AKP ve HDP'nin İşaretini 90'larda Vermişti -
Sezgin Tüzün
* ''Kürt Sorunu''nda Son 25 Yıl - Yavuz Önen
BERGAMA DİRENİŞİ
* Bergama Altın Madeni Direnişi: Toprağın Bekçileri -
Elif İnce
* Bergama: Hukuk Dinlemeyen Maden - Elif İnce
* Bergama Direnişi Çevre Hukukunu Nasıl Değiştirdi? - Ali
Arif Cangı
BÜYÜK MADENCİ YÜRÜYÜŞÜ
* Zonguldak Madenci Grevi ve Yürüyüşünden Tekel
Direnişine - Sevkutan Nevsuhan
* Kadınlar ve Çocuklar En Önde Zonguldak Geleceğine
Yürüyor - Nadire Mater
KAMU EMEKÇİLERİNİN MÜCADELESİ - KESK
* Kamu Çalışanlarının Çeyrek Yüzyıllık Yürüyüşü - Sami
Evren
CUMARTESİ ANNELERİ/İNSANLARI
* Video-Haber: Cumartesi Anneleri'nin 500 Haftası - Beyza
Kural
* Galatasaray Hafıza, İtiraz, Politikleşme, Sosyalleşme
ve Küreselleşme Mekanı - Nimet Tanrıkulu
BARIŞ ANNELERİ
* 90'lardan Bugüne Barışa Yürüyen Anneler - Elif İnce
LEYLA ZANA
* Leyla Zana: Bir Gün, Bir Dil, Bir Tarih - Handan
Çağlayan
MERVE KAVAKÇI
* Merve Kavakçı Meclise Başörtüsüyle Girince... - Zeynep
Erdim
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
* Düşünceye Özgürlük: 80 Bin Kişi Kendini İhbar Etti -
Elif İnce
* Ahmet Altan Yazısına "Atakürt" Başlığını Attığında
* Yıl 1995, Yaşar Kemal "Yalanlar Seferi"ni
Yazdı
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ
* Bir Zamanlar Gazeteciler Örgütlüydü - Elif İnce
* Özgür Basının Tutsak Yılları - Elif İnce
* Metin Göktepe: Devlet İlk Kez Suçunu Kabul Etti - Elif
İnce
* Gazeteciliğin Tam da Ortasına Düştüm - Erol Önderoğlu
* Radyo Karacadağ'ın Serüveni - Mehmet Can Toprak
* Özal'ın Sinyaliyle Özel Kurulan Televizyonlar - Ayda
Özlü Çevik
* Haddimizi Aşa Aşa Gazetecilik Yaptık - Berat Günçıkan
* 90'ların İşaret Fişeği: Yeşilyurt Köylülerine Yedirilen
Dışkı - Celal Başlangıç
* Siirt Mücadele Manşetleriyle 1990 - Cumhur Kılıççıoğlu
* Aziz Ağabey - Ferhat Tunç
* Neye Kıl Oldun Abi? - Derya Bengi
* Yazmıştı - Fikret İlkiz
İŞKENCEYLE MÜCADELE
* "Manisalı Gençler": Bir Vekilin Mücadelesi ve
İşkenceye Mahkumiyet - Elif İnce
ALEVİ MÜCADELESİ
* Alevi Realitesini Tanımak - Erdoğan Aydın
ÖĞRENCİ MÜCADELESİ
* Mecliste Pankart: Harçlara Hayır - Elif İnce
* Hala Har(a)ç Ödeyenler Var! - Elif İnce
* 90'larda Öğrenci Mücadelesi - Erdem Aksakal
BAŞÖRTÜSÜ MÜCADELESİ
* "Başörtüsüne Özgürlük için Elele" Zincirinden
Bugüne - Elif İnce
* Kişisel Bir Başörtüsü Mücadele Öyküsü - Elif İnce
* Sakarya Platformu: Başörtüsü Yasağı Bitti Ama... - Elif
İnce
KADIN MÜCADELESİ
* Aksu Bora Anlatıyor: 90'lardan Bugüne Türkiye'de
Feminizm - Elif İnce
* Kadınların Yasalara ve Hayata Müdahale Başarıları -
Elif İnce
* Kadın Mücadelesinin "Uzmanlaştığı" Yıllar -
Ayşe Bilge Dicleli
* Ka.Der'in 17 Yılı - Elif İnce
* KAMER'in Cinsiyetçi Sistemle Mücadelesi - Elif İnce
* İlk Barış İçin Kadın Girişimi, Yıl 1996 - Elif İnce
http://bianet.org/bianet/insan-haklari/160975-savasa-milliyetcilige-irkciliga-karsi-arkadasima-dokunma
http://bianet.org/bianet/insan-haklari/160975-savasa-milliyetcilige-irkciliga-karsi-arkadasima-dokunma






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.