Ümit Kurt: Ben 1984 Antep doğumluyum. Lisans öğrenimimi ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2006 yılında yüksek lisans öğrenimimi ise 2007-2008 yılında Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları bölümünden aldım. 2006-2007 yılları arasında İngiltere’nin Keele Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundum. 2009’da “AKP Yeni Merkez Sağ mı?” başlıklı ilk kitap çalışmam DİPNOT yayınevinden yayımlandı. İkinci kitap çalışmam “Araştırma Merkezlerinin Yükselişi: Türkiye’de Dış Politika ve Ulusal Güvenlik Kültürü” 2011’da SETA Yayınlarından çıktı. 2012 Mayıs’ında ise İletişim yayınlarından “Türk’ün Büyük Biçare Irkı: Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları (1911-1916)” başlıklı çalışmam yayınlandı. Son olarak Taner Akçam ile bu önemli çalışmayı kaleme aldık.
***
Yalçın Ergündoğan (Sesonline.net): Türkiye’de ilgili kamuoyu
sizi yine İletişim Yayınları’ndan çıkan “Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin
Esasları” adlı kitabınızla tanıyor. Resmi tarihin kalıplarının ve sınırlarının
dışına çıkmaya çalışan genç bir tarih araştırmacısınız. Bize biraz kendinizi
tanıtır mısınız?
Ümit Kurt: Ben 1984 Antep doğumluyum. Lisans öğrenimimi ODTÜ
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi 2006 yılında yüksek lisans öğrenimimi ise
2007-2008 yılında Sabancı Üniversitesi Avrupa Çalışmaları bölümünden aldım.
2006-2007 yılları arasında İngiltere’nin Keele Üniversitesi’nde misafir
araştırmacı olarak bulundum. 2009’da “AKP Yeni Merkez Sağ mı?” başlıklı ilk
kitap çalışmam DİPNOT yayınevinden yayımlandı. İkinci kitap çalışmam “Araştırma
Merkezlerinin Yükselişi: Türkiye’de Dış Politika ve Ulusal Güvenlik Kültürü”
2011’da SETA Yayınlarından çıktı. 2012 Mayıs’ında ise İletişim yayınlarından
“Türk’ün Büyük Biçare Irkı: Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları
(1911-1916)” başlıklı çalışmam yayınlandı. Son olarak Taner Akçam ile bu önemli
çalışmayı kaleme aldık.
Bunun yanında, Turkish Studies, Culture
and Religion, Turkish Journal Politics, Turkish Review, European Journal of
Economics and Politics, Turkish Policy Quarterly; Toplum ve Tarih, Toplumsal
Tarih, Birikim, Cogito, Radikal İki, BirGün, Taraf, Zaman, ve Mesele gibi dergi
ve gazetelerde çok sayıda İngilizce ve Türkçe makalem yayınlandı. Ayrıca yine
Oxford Univ, Stanford ve UCLA gibi üniversitelerde düzenlenen konferanslarda
doktora çalışmamı anlatma şansı yakaladım.
Şu anda Taner Hoca ile birlikte Clark Üniversitesi Tarih
bölümü, Holocaust ve Soykırım Çalışmaları programında doktora çalışmalarımı
sürdürmekteyim. 1915-1922 arası dönemde Antep Ermenilerin tehcir ve soykırım
esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada zenginliğin kaynağı
üzerine bir doktora çalışması yapmaktayım. Araştırmamda bolca Ermenice kaynak
kullanacağım. Bu anlamda literatüre Ermenice kaynakların kazandırılması
açısından önemli bir katkı sağlayacağını ümit ediyorum. Ermenice ve Osmanlıca
biliyorum. Taner Hoca ile 2010 yılında beri son derece uyumlu ve verimli bir
şekilde çalışıyoruz. Böyle alanında bir numara olan bir tarihçi ve vicdan
sahibi insanla çalışmaktan son derece mutlu ve gururluyum. Desteği ve bana
açtığı yol gerçekten çok değerli. Son olarak, 3 yıldır da ABD, Boston’da
yaşıyorum.
Y.E: Yıllardır Ermeni sorunu üzerine çalışan Taner Akçam,
kitabınızla ilgili yaptığım söyleşide edindiği yeni bilgiler için “kitabı
yazarken öğrendiklerim benim için de şok edici şeyler” ifadesini kullandı.
Akçam’ın öğrencisi genç bir araştırmacı olarak, eriştikleriniz arasında sizi de
sarsan belge ve bilgiler oldu mu?
Ü.K: Taner Hocanın
hakkı var. Karşılaştığımız bazı belgeler ve bilgilerin prensip olarak hukuk
normları üzerine oturması beklenen bir devletin tabir-i caizse nasıl ayan beyan
“yavuz bir hırsız” olabileceğine dair bize sundukları noktalar “vay be”
dedirtecek cinstendi. Lozan’da Emval-i Metrukeler konusunda Türkiye’nin bir
taraftan özellikle “Mallar, Haklar ve Çıkarlar” ile ilgili yapılan düzenlemeler
ve “Uyrukluk” konusunda üzerinde anlaşılan ilkeler nedeniyle, malların
sahiplerine iade edileceği ilkesini kabul etmek zorunda kalması; ama öbür
taraftan Türkiye dışında kalmış Ermenilerin gelmeleri ve mallarını almalarına,
elindeki tüm imkânları kullanarak engel olmaya çalışması daha önce Lozan
Antaşması’nın uzmanı olduklarını iddia eden araştırmacılar ve tarihçiler
tarafından bile gün yüzüne çıkarılmamış son derece önemli noktalar. Lozan’ın
Cumhuriyetin kurucu elitleri tarafından neden bu kadar kutsandığı ve Türkiye
Cumhuriyetinin resmi temelleri atan bir anlaşma olarak ulusal bellekte merkezi
bir yer teşkil etmesi gerek Ermenilere ait Emval-i Metrukelerin geri
verilmemesi adına iç hukuka dönük bütün yasal enstrümanların seferber edilerek
insan üstü gösterilen çaba ve yine soykırımdan kurtulan Ermenilerin toplu halde
memleketlerine dönmelerinin aynı şekilde engellenmesi bağlamında düşünüldüğünde
anlam kazanıyor. Bu çerçevede Lozan Barış Görüşmeleri esnasında İsmet İnönü
başkanlığındaki Türk heyetinin bahsi geçen konularda takındıkları tavır, içine
düştükleri zor durum ve verdikleri taahütleri yerine getirmemek adına
gösterdikleri yaklaşım önemli.
umut-kurt-iletisimTabi beni oldukça şaşırtan ve bu anlamda
sarsan dikkat çekici belge ve bilgiler kitapta ziyadesiyle mevcut. Hemen burada
aklımda oldukça yer eden bir belgeyi ifade etmem gerekirse o da 1918 Şubat’ında
bakanlıklar arası bir komisyon tarafından hazırlanan bir rapor. Şimdi Emval-ı
Metruke kanun ve kararnamaleri hiçbir surette Ermenilerin malları üzerindeki
haklarını esasta reddetmemekte. Bu nedenle bu kanun ve kararnameler,
Ermenilerin malları üzerindeki tüm hakları kaybettikleri ve bu malları asla
geri alamayacakları tezinin gerekçesi olarak kullanılamaz. Hatta bizim kitapta
iddiamız o ki, mevcut kanun ve kararnameler, Ermenilerin hala malların asıl
sahipleri oldukları ve kendilerine geri verilmesinin zorunlu olduğu tezi için
temel dayanak olarak da kullanılabilir. Çünkü, tüm bu kanunların ana örgüsü,
Ermenilerin bu malların ilk sahipleri oldukları ve karşılıklarının kendilerine
verileceği ilkesi ekseninde kurgulanmıştır.
Yine araştırmalarımız sırasında beni oldukça sarsan bir diğer
belge ise 2 Temmuz 1924’de çıkartılan 663 sayılı Seyr ü Sefer Talimatnamesi ve
Pasaport Kanunları olmuştu. Gerek Seyr ü Sefer Talimatnamesi ve daha sonra bu
talimatnamede yapılan muhtelif değişikliklerin gerekse Pasaport Kanunlarının en
önemli amacı Ermenilerin Türkiye’ye girmelerine ve ülke içinde özgürce
seyahatlerine engel olmaktı. Siyasi irade, Ermenilerin mallarına el koymak ve
Anadolu topraklarında bir daha Ermeni varlığının yeşermesine müsaade etmemek
politikası izlemekteydi. Kanun ve kararnameler de buna uygun olarak
çıkartılmaktaydı. İşte bizim ‘Kanunların Ruhu’ dediğimiz şeyden kastımız tam da
budur.
Y.E: Siz, -kendi ifadenize göre- Gaziantep’te Ermenilerin
tehcir ve soykırım esnasında mallarının nasıl el değiştirdiği ve burada
zenginliğin kaynağı üzerine doktora çalışması yapıyorsunuz. Bu çalışmalarınız
sırasında bu kitaba girmeyen, ya da daha sonraki yayınlar için beklettiğiniz
bizimle (özet olarak) paylaşabileceğiniz ilginç bilgiler var mı?
Ü.K: Evet genel hatlarıyla doktora çalışmamı böyle özetleyebiliriz.
Esasında çıkış noktam soykırım gibi sosyal, politik, ekonomik, ve kültürel
boyutları olan kitlesel katliamların ve etnik temizlik olaylarının toplumsal
destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan gerçekleşemeyeceği fikri idi.
Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni Soykırımı ekseninde baktığımızda bu
toplumsal örüntünün her daim dinamik olan varlığını görüyoruz. Antep özelinde
de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı üzerinde hareket ettim. Ve şu ana
kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl içerisinde daha da detaylandıracağım ve
olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk elden şunu söyleyebilirim: Antep
Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki yerel elitlerin ciddi desteği
sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler İttihatçıların merkezden aldığı
kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve taşınmaz mallarının kendilerine
verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle yerine getirdiler. Antep
Ermenileri özelinde de bu böyle olmuştur. İşin ilginç tarafı kimlikleri, adları
sanları belli olan Antep’deki dönemin bu yerel elitleri 50’li 60’lı yıllarda
Türkiye’deki taşra burjuvazisinin de temelini oluşturmuştur. Bugün Antep’te
Ermenilere ait birçok mal, mülk, ev, arsa vs. gibi taşınmaz malların üzerinde
bu elitler oturmakta. Ermenilere ait evlerin bir kısmı kafe olarak
işletilmekte, Ermenilere ait bir Ortadoks kilisesi cami olarak kullanılmakta ve
yine Ermenilere ait birçok han, bağ, bahçe, tarla vs. gibi mallar bu yerel
elitlerin zengiliğinin kaynağını oluşturmakta.
Durumu daha iyi izah etmesi açısından somut bir örnek
vereyim; araştırmam sırasında elde ettiğim bulgulardan biri bu. Temmuz 1915
sonuna doğru Antep Ermenilerinin Der-Zor’a sürgünü gerçekleştirilir. 15 bine
yakın Ermeni, Antep’deki İttihatçı dernek üyelerinin ve şehrin muteber sayılan yerel
elitlerinin doğrudan katkısıyla Der-Zor’a tehcir ettirilir. Sürgünü
gerçekleştiren bu gruplar sürgün edilen Ermenilerin mallarına el koymak
amacındadır. Bu nedenle işi garantiye almak için bir yürütme komitesi
oluştururlar. Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Dabbağ Kimâzâde,
Nuribeyoğlu Kadir ve Hacihalilzâde Zeki, Der-Zor’a giderler ve mallarına konmak
istedikleri Antep Ermenilerinin gerçekten içinde bulundukları koşulların
onların Antep’e geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi
gözleriyle görüp emin olmak isterler.
Y.E: Kitaptan ve edinilen belgelerden anlaşıldığı kadarıyla
Türkiye’de devlet resmen ‘hırsızlık’ gibi yüz kızartıcı bir suç işlemiş. Bu
kadar uzun yıl, bu yüz kızartıcı suçu nasıl gizleyebilmiş devlet? Bu kadar
büyük yalanlar üzerine kurulmuş bir tarihi bu toplum daha uzun yıllar sırtında
taşıyabilir mi?
Ü.K: Buna gizlemek denir mi bilemiyorum. Sonuç itibariyle
biz bu ‘hırsızlık’ı devletin kendi çıkardığı hukuki metinlerden ortaya
çıkarmaya çalıştık. Aslında devlet açıktan ‘hırsızım’ diyemediği için hukukun
ona sunduğu nimetlerden kılı kırk yararak faydalanmaya çalışıyor ancak burada
önemli gerilimler ve çelişkiler yaşıyor. Zira el koyduğu, işlettiği ve gelirini
kullandığı Ermenilere ait malların sahiplerinin Ermeniler olduğunu hiçbir yasal
metinde inkâr etmiyor, edemiyor. Ancak bu yasal metinler onun bu cürümünü hasır
altı etmek için her durum ve koşulda devreye sokuluyor. Hırsızlığı aşikâr hale
getirecek ve Ermenilere mallarının ya da en azından bunların karşılıklarının
verilmesinin zorunlu olduğu her yeni durumda başka bir hukusal mekanizma
geliştiriliyor ve bunun önü kapatılıyor.
Ancak devletin yaşadığı gerilim ve çelişki yine de bitmiyor.
Çünkü kendi varlığımızı, diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için, bu varlık
üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku veriyor. Ülkemizde Ermeni sorunu
üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık–yokluk ikileminde yatıyor diye
düşünüyoruz. Taner Hoca’nın ve benim düşünceme göre Ermeni mallarının gasp ve
yağma edilmesi bırakınız hukuku, yüz kızartıcı ahlaki bir suçtur ve Türkiye bu
suçun işlendiğini bildiği için saldırgandır.
Hristiyan–Ermeni varlığını yok etmeyi kurumsallaştırmak ise
bir çok başka şeyin yanında, esas olarak Emval–i Metruke Kanunları ile
gerçekleştirilmiştir. Bu kanunlar soykırımın yapısal unsurudurlar ve Cumhuriyet
dönemi hukuk sisteminin esasa ilişkin unsurlarından birisidir. Bu nedenle
Cumhuriyetin, soykırımı kendi yapısal temeli haline getirmiş bir rejim
olduğundan söz ediyoruz.
Daha önce bir yazımda sormuştum: “1915’te Ne Oldu?” diye.
Cevabım da : “Yandı, Bitti, Kül Oldu…” idi. Hiç çekinmeden adını koyalım: Evet,
Türkiye 1915 ile ilgili 97 yıldır bir yalan ve inkâr politikasının peşinden
sürüklenip gidiyor. Hem de büyük bir istekle, azametle, kararlılıkla, yeni
tekniklerle ve araçlarla bu yalan politikası devam ediyor. Ve artık bu yalan
politikası o kadar içselleştirilmiş ki yalan hakikate, hakikat de bir rejime
dönüşür hale gelmiş. Bir “yalan politikasının hakikat rejimi” altında
yaşıyoruz. Bu rejim kendini belli bir döneme kadar muhafaza edebildi, kendine
korunaklı kaleler inşa etti, kendince payandaları sağlam bir ideolojik söylem
ve altyapı ve önemli bir doktrinleşme süreci yarattı. Bu uğurda, bu yalan
politikasını uygulayan “hakikat rejiminin” bürokratları, aydınları ve 32 kısım
tekmili birden diğer bütün ideolojik ve bürokratik aygıtları seferber edildi.
Bütün bir ülke, kamuoyuyla, medyasıyla, Tarih Kurumu ve Yüksek Öğrenim
Kurumu’yla, merkezî Osmanlı Arşivleriyle, üniversiteleriyle, Genelkurmay’ı,
Harp Tarihi Dairesi ve MEB’siyle, Talim Terbiye’siyle, dolayısıyla tarih
müfredatı ve öğretmenleriyle, dolayısıyla o öğretmenleri yetiştiren Eğitim
Fakülteleriyle, 97 yıl önceki bir tarihsel olaya kilitlendi.
Resmi devlet söyleminin ve onun Türk eğitim sisteminin
vazgeçilmez parçası olarak sunduğu resmi tarih yazımının Türk ulusal kimliğine
eleştirel bir yaklaşımla bakmaktan ziyade onu kutsallaştırdığı ve
dogmatikleştirdiği aşikâr. Şimdiye kadar anlatılanlar, tarihin ulusal devleti
ve ulus kimliğini tabulaştırdığını ve her şeyin belirleyicisi haline
getirdiğini gösterdi. Bu nedenle Türk ulusal tarihine ve onun resmi tarih
yazımına yönelik eleştirel bir bakış açısı geliştirmemiz elzem ve artık bu
kaçınılmaz.
İttihatçıların da kayda değer yardımlarıyla meydana
getirdiği homojen Türk ulus devleti toplumsal mühendisliğine dayalı modernleşme
projesi Kemalizm, 1930’larda toplumsal bir rıza ve meşruiyet mekanizmasına
sahip olmasa da, bir biçimde bir toplumsal sözleşme meydana getirmişti. Bu
süreçte Türk ulusal kimliğinin oluşturulmasının ne kadar sorunlu ve yıkıcı bir
potansiyele sahip olduğunu ve bunun günümüzdeki birçok sorunun kaynağını teşkil
ettiği görmezden gelinmişti. Her ne kadar ulus devlet modernite açısından
ilerici bir yapı idiyse de; ulus devleti kuran ulusal kimliğin kendi kişiliğini
devletin kendisine dâhil olmayanların tasfiyesi üzerine oturtmuş olduğu
unutuldu.
Kemalizm’in oluşturduğu bu ‘toplumsal sözleşme’ 1960’larda
ve 70’lerde özellikle solun Kemalist olmayan varyantları tarafından sarsılır
gibi oldu. Ancak asıl artçı şoku yaşatan 1980 döneminden sonra yakıcı bir sorun
olan Kürt sorununun kendini artık iyiden iyiye dayatmasıydı. Bugün Türkiye’de
Kürt meselesi ile yüzleşmek noktasında ciddi pozitif adımlar atıldı, atılıyor
da. Aynı sürecin Ermeni meselesinin tartışılması ekseninde de yavaş yavaş
palazlanmaya başladığını görüyoruz. Artık Türkiye’de Taner Akçam’ın başını
çektiği tarihi, tarihsel olayları ve süreçleri ‘belge fetişizmine’ kaymadan
yorumlayan ciddi bir ‘eleştirel tarih ve tarihçilik anlayışı’ var ve bu anlayış
sesini yükseltmeye, Türk ulusal kimliğine eleştirel bakmanın Ermeni katliamı
konusunda gecikmiş bir tartışmayı başlatacağını düşünmeye, böyle bir tartışmanın
ve bu bağlamda Türkiye’nin geçmişiyle ve kendi tarihiyle hesaplaşmasının
“Ermeni sorunu” ile yüzleşmekten geçtiğine yerinde bir biçimde vurgu yapmaya
devam etmekte. Açıkça ifade etmek gerekirse bugün Kemalizm ve onun yukarıdan
aşağıya yarattığı “hakikat rejimi” ile hesaplaşmak, “1915 olayları”nı
tartışmaktan ve bu olaylar sonucu belleklerden silinen, tarihsizleştirilen,
yerinden yurdundan edilip köksüzleştirilen bu halka reva görülen bu eylemle
yüzleşmekten geçiyor…
Y.E: Son olarak, Taner Akçam’la çalışmak, onun öğrencisi
olmak nasıl bir şey?
Ü.K: Vallahi, öncelikle kendimi şanslı addettiğimi
söylemeliyim. Kendi alanının deyim yerindeyse bir numarası olan bir tarihçiyle
çalışma fırsatına sahibim. Sadece bir tarihçi olarak değil aynı zamanda vicdan,
etik ve cesaret sahibi bir insan olması itibariyle de Taner Hoca bana her
anlamda büyük destek veriyor. Paylaşımcı, derin ve incelikli düşünen, tarihi ve
geçmişi önemseyen ve en önemlisi size her gün yeni bir şeyler öğreten ve
patikalar açan biri Taner Akçam. Genç bir araştırmacı ve emeklemeye çalışan bir
tarihçi olarak görüşlerimi asla ve kat’a asimetrik ve hiyerarşik bir ilişki
kurmadan oldukça önemseyen bir tarihçi. Tabi böyle, put kırıcı çalışmaları olan
ve önde gelen bir tarihçiyle çalışmanın zorlukları da var. En az kendisi kadar
titiz, dikkatli ve çalışkan olmanız gerekiyor. Çalıştığınız sorunsalı bütün
boyutlarıyla analiz ederek elde ettiğiniz belge ve dökümanları kullanmasını iyi
bilmeniz gerekiyor. Hasılı ben halimden memnunum.
Yalçın Ergündoğan, Ümit Kurt’la söyleşi. 19 Kasım 2012,
Sesonline.net

1 yorum:
Kanunların ruhu
ittihatçılarla-Cumhuriyetçiler
el ele vermişler
gönül birliğiyle
tüm Ermenilerin
gayri menkullerini
gasp etmişler.
Ve bunların içinde halkın
her kesiminden insanlar var,
Kürtler, milletvekilleri, memurlar
halk, askerler-subaylar.
Emval-i Metruke
kararnamelerini çıkaran ittihatçıların
kararnamelerini aynen uygulayan
cumhuriyeti kuranlar!
80 yıldır, bu kararnameleri uygulayanlar
tapu sicili kayıtlarının
erişimine bir asırdır, kapalı tutanların.
Bilim adamlarıyla
Milli Güvenlik Konseyi
ve tüm bir toplum bir 'sırrı'
saklamak icin, bir asırdır uğraşıyorlar.
Ulus olarak varlığımızı
sürdürebilmek
1915'e ait tapu kayıtlarının
saklı tutulmasında mı yatıyor?
Bir ülke düşünün ki
bir asır öncesine ait
tapu kayıtlarını
ulusal güvenlik endişesi ile
saklı tutsun.
Bir asır öncesinin
taşınmazlarının sahiplerinin
açıklanmasından korksun.
Bir ülke düşünün ki
bunların çoğunluğunun Ermeni
ve Rum gayri-menkullerinin
üstüne yatsın, yağmalısın
hazine açığını Ermenilerin
gayri-menkullerinin üzerinden kapatsın.
Bir ülke düşünün ki
Lozan antlaşmasına imza attığı halde
Ermenilerin geri dönüşünde malları veya
değeri üzerinden hakları ödenecek deyin
ama Ermenilerin Türkiye girişinde
zorluk çıkartılıp geri gönderilsin.
Bir ülke düşünün ki
her kesimden kimse
bunların Ermeni malı olduğunu bildiği halde
üzerinde otursun, vicdanları sızlamadan.
Bir ülke düşünün ki
Ermeni mezarlığı
olduğunu bildiği halde
üzerine okul, cami, yol yaptırılsın
mabetleri top atışlarıyla yıkılsın.
nasıl otururlar içinde
nasıl namaz kılarlar içinde
nasıl çocuklar okur içinde.
Ermeni malı yemek helâl mı?
yürekleri sızlamaz mı?
kan kusarak ölümü hak etmezler mi?
Her 24 Nisan'da milyonlar dönüyor
ülkelere çantalar dolusu dolarlar gidiyor.
her sene ödenen o milyonları
Ermeni mallarını inkâr etmeyip ödense
daha karlı çıkmaz mıydı ülke olarak?
Bir taziye yeter mi?
özür dilenmesi gerekmez mi?
inkâra son verilmesi gerekmez mi?
Ermenilerin acılarını yüreklerinde hissetmezler mi?
Yetmiyor ki
bir asırdır devam ediyor
inkâr politikaları.
İttihatçıların politikaları
Cumhuriyetin politikalarıyla
bir asırdır devam ediyor.
bir asır değil, bin asır da geçse
sürdürülecek diyorlar inkâr politikaları.
Ermenilerin kanı üzerinden
yükseliyor bir ulus.
Paris, 19-20 Mai 2014
Ohannes Conkar
Kaynakça : Kanunların Ruhu / Taner Akçam - Ümit Kurt
Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.