Adolf Hitler 22 Ağustos 1939’da, yani Polonya’ya
saldırmadan bir hafta önce evinde Alman ordusu Wehrmacht komutanlarıyla yaptığı
gizli toplantıda şöyle diyordu:... Şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını [SS
Kıtalarını] hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan erkek
kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan öldürmek
için emir aldılar. İhtiyacımız olan yaşama alanını, ancak bu şekilde ele
geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün kim Ermenilerin imhasından bahsediyor…"
Bugün soykırımı tanıma konusunda dünküne nazaran daha elverişli bir durum söz konusu.
Şimdiye değin Ermenistan Cumhuriyeti dahil olmak üzere 22 devlet 1915’i
soykırım olarak tanımıştı… Türkiye ise devletiyle ve milletiyle kendisiyle
yüzleşmekten çok uzaktır. Birçok konuda birbirleriyle sık sık dalaşan burjuva
partilerinin tamamının ittifak ettikleri tek konu Ermeniler konusunda tarihin
inkârıdır. Bir başka deyişle, Ermeni tabusunda hepsi hemfikirdirler.
***
Adolf Hitler 22 Ağustos 1939’da, yani Polonya’ya
saldırmadan bir hafta önce evinde Alman ordusu Wehrmacht komutanlarıyla yaptığı
gizli toplantıda şöyle diyordu:
"Biz gücümüzü hızımızdan ve acımasızlığımızdan
alıyoruz. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğun ölümüne yol açtı, planlı bir
şekilde ve büyük bir mutlulukla... Tarih, onun şahsında sadece bir devlet
kurucusunu görüyor. Güçsüz bir Batı Avrupa medeniyetinin benim hakkımda ne
diyeceği umurumda bile, olmaz.
Polonya mevcut nüfusundan arındırılacak ve buraya
Almanlar yerleştirilecek. Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal´in ölümünden
beri Türkiye aptallar ve yarım akıllılar tarafından idare ediliyor...
Savaş amacımızın yalnızca belli sınırlara ulaşmaktan
ibaret olmayıp, düşmanın fiziksel varlığını yok etmeyi de kapsadığını bildiren
buyruğu yayınladım ve her kim ağzını açıp tek bir eleştiri sözcüğü sarf edecek
olursa, infaz mangası tarafından idam edilecektir.
Siz beyler, şan ve şerefe yüzyıllardır olmadığınız kadar
yakınsınız. Güçlü olun! Merhametsiz olun! Başkalarından daha hızlı ve daha
acımasızca harekete geçin! Batı Avrupa vatandaşları korkudan tir tir
titremeliler. Bu, onları korkudan öldüreceği için, savaşı ilerletmenin en
medeni yoludur.
Bu yüzden, şimdilik yalnızca doğuda ölüm teşkilatlarını
[SS Kıtalarını] hazır bulunduruyorum. Onlar Leh kökenli ve Leh dilini konuşan
erkek kadın, çocuk yaşlı her kim varsa hepsini gözlerini kırpmadan ve acımadan
öldürmek için emir aldılar. İhtiyacımız olan yaşama alanını, ancak bu şekilde
ele geçirebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün kim Ermenilerin imhasından
bahsediyor."
İKİ DÜNYA SAVAŞININ TEFERRUATI
İKİ SOYKIRIM
İnsanlık tarihinin en büyük katillerinden Hitler’in 1000’li
yılların başlarındaki Moğol İmparatoru Cengiz Hanı da, bin yılın sonlarındaki
İttihatçı Enver-Talat-Cemal üçlüsünü de kendisine referans alması boşuna
değildi.
Özellikle Türk tarihçileri ve devlet adamları ne Cengiz
Han’ın kitle halinde insan öldürdüğünden söz ederler, ne de Ermeni katliamını
kabul ederler. Yetmezmiş gibi, yetkililer Mehmed Talat ile İsmail Enver‘in
mezarlarını Hürriyet-i Ebediye Abidesi denilen anıt mezarlara taşımışlardır.
Fransa’daki neo-faşist Milli Cephe Partisi‘nin kurucu başkanı
Jean-Marie Le Pen (şimdiki Başkan’ın babası) Yahudi soykırımı için “Holokaust
II. Dünya Savaşı’nın küçük bir bir detayıdır“ demişti.
Ankara’nın resmi ideolojisi de “Ermeni tehciri“ni I.
Dünya Savaşının bir teferruatı, savaşın “tabii bir sonucu“ kabul eder, aksini
düşüneni reddeder, gereğinde mahkemeye çeker.
Hitler’in yukarıdaki sözlerini daha önce de Sesonline’da
yayınlamıştım (10.02.2014). Burada tekrarlamamın nedeni soykırımın 100. Yılına
girerken Nazi Şefinin “bugün kim Ermenilerin imha edildiğinden bahsediyor?“
demesi.
Gerçekten de Hitler o sözleri sarfettiğinde soykırımın
üzerinden çeyrek yüzyıl geçmiştir, ama bu insanlık suçu uluslararası camianın
gündemine girmemiştir. Sevre Konferansında konuşulmuşsa da somut bir sonuç
çıkmamıştır,
Ermenistan Sovyetler Birliği’nin birlik devletlerinden
birisi olunca, Osmanlı’nın Ermenilere yaptıkları Batı’nın (İtilaf
Devletlerinin) pek de umurunda olmamıştır, Osmanlı‘nın müttefiki Almanya ise
bir anlamda suça ortaktır. [Babaannem yerel dille “kafle“ dediği tehciri
anlatırken, ben “Ermeniler götürürlerken Almanlar ne yapıyorlardı?“ diye
sormuştum, o da “Hiç karışmıyorlardı, sokaklarda çizmelerinin mahmuzlarını
şaklatarak çifter çifter devriye geziyorlardı“ diye yanıt vermişti.]
SSCB ise, Türkiye ile iyi geçinmek istediğinden olsa
gerek, o da konuyu ele almamıştır. Böylece kitlesel katliam ve deportasyon 20.
Yüzyılın ilk büyük insanlık suçu olduğu halde, yapanın yanına kâr kalmıştır.
Türkiye’de kurulan Cumhuriyet ise Osmanlı topraklarının
Anadolu‘daki “uluslaşmış“ devamı olarak onun mali borçlarını üstlenmiş, ama
suçlarını üstlenmemiştir.
Mesela Lozan Barış Konferansı’na giden Türk Heyetinin
başındaki İsmet Paşa’ya Gazi Paşa’nın verdiği kesin direktif “Ermeni meselesini
gündeme getirdikleri takdirde, bana hiç danışmadan masayı terkedip, Türkiye’ye
döneceksin“ olmuştur.
Batı’nın da Ermeni sorununa sahip çıktığı, 1915 olayını
önemle gündeme aldığı söylenemez. Bunun nedenleri arasında Ermenilerin Doğulu
Hıristiyan kabul edilmelerinin bulunduğunu düşünüyorum.
Ermeniler Hıristiyanlığı benimsedikten sonra Gregoryen
iken, Haçlı Seferlerinde bir kısmı Katolik olmuşlardı. 16.yy.da da Katoliklerin
sayısı bir miktar artmış, Gregoryen ile Katolik Ermeniler arasındaki
sürtüşmeler sonucu 1828’de II. Mahmud –Gregoryenlerin baskısıyla– Katolik
Ermenileri sınır bögelerine göçe zorlamıştı.
Fakat aynı yıl çıkan Osmanlı-Rus harbinde Katoliklerin
Osmanlı ordusunda yararlılıklar göstermeleri sonucu, Padişah onların sürgün
bölgelerinden dönmelerine izin vermişti .
1913 Osmanlı nüfus sayımına gelindiğinde ise Katoliklerin
Gregoryenlere oranı yirmide bir kadardı.
Dolayısıyla Batılıların gözünde Ermeniler pek de
önemsenmeyen bir “şark toplumu“ olarak kalmış, yukarıda da değinildiği gibi
Ermenistan bir Sovyet Cumhuriyeti olunca, Ermeni sorununa karşı kayıtsızlık
devam etmişti. Fakat Avrupa’ya ve ABD’ye göçmüş Ermeniler de etkili
olamamışlardı.
1965’te Soykırımın 50. Yıldönümünde Diyaspora’da anma
pulları basılmış, toplantı ve yürüyüşler düzenlenmiş, ama etkinlikler hayli
başarısız geçmişti.
Siyasi yorumcular 1970’lerde silahlı örgüt olarak
Asala’nın ortaya çıkmasını Diyaspora’daki genç kuşaklara mensup bazılarının
barışçıl yöntemlerle davanın dünyaya duyurulamayacağını, şiddete dayali sarsıcı
eylemler yapmak gerektiğini düşünmelerine bağlamışlardı.
Hedef olarak da Türk diplomatlarını veya (Esenboğa ve
Orly saldırıları gibi) havayolu yolcularını seçmişlerdi. Fakat Batı’daki varsıl
Ermenilerden finansman gelmeseydi, örgüt kendi amaçları için para ve silah bulamazdı.
Asala’nın Filistin Kurtuluş Örgütü ve ona bağlı silahlı siyasi örgütlerden
destek aldığını, özelikle FKÖ’nün 6 Kişilik en üst yürütme organında sol
kanadın lideri olarak bilinen ve istihbarat işlerine bakan Abu İyad ile
ilişkilerinin iyi olduğunu da burada hatırlamak gerekiyor.
Asala Haziran 1982’de İsrail’in Beyrut’tan Filistin
siyasi örgütlerini çıkarması nedeniyle Filistin Kurtuluş Örgütü‘nden gelen
desteği kaybetti, Temmuz 1983‘te Paris-Orly Havaalanında THY yolcularına dönük
bombalı eylemde 4’ü Türk 8 yolcu ölünce Diyasporadaki Ermeni finans
kaynaklarını yitirdi.
Agop Agopyan adını kullanan Musul Ermenilerinden Harutyun
Takoshian’ın 1988’de Atina’da öldürülmesi sonucunda –zaten etkisini yitirmiş
olan– Asala dağıldı. Suikasti Türk istihbaratına bağlı iki kişinin yaptığı
ileri sürüldüğü gibi (Türkiye bu iddayı reddetmişti), kendi direktiflerini
dinlemediği için Agopyan’ın Suriye Muhaberat’ı tarafından –Hafız Esad’ın
emriyle– öldürüldüğü savı da vardır.
Bugün soykırımı tanıma konusunda dünküne nazaran daha
elverişli bir durum sözkonusu. Şimdiye değin Ermenistan Cumhuriyeti dahil olmak
üzere 22 devlet 1915’i soykırım olarak tanımıştır:
Avrupa’dan: F. Almanya, Fransa, İtalya, Rusya, Belçika,
Yunanistan, Hollanda, Litvanya, İsveç, İsviçre, Polonya, Slovakya, Kıbrıs
Cumhuriyeti, Vatikan, Amerika’dan: Arjantin, Şili, Bolivya, Venezüela, Uruguay,
Kanada, Orta Doğu’dan: Lübnan. [ABD’den 41 Eyalet].
Soykırımı tanıyan uluslararası kuruluşlar:
BM Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt
Komisyonu,Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Dünya Kiliseler Konseyi,İnsan
Hakları Derneği, YMCA Avrupa Birliği, Daimi Halklar Mahkemesi (Permanent
Peoples' Tribunal).
Bu bakımdan 1915-1918 Ermeni katliamı ve deportasyonu
üzerindeki “conspiracy of silence” (= suskunluk komplosu) kısmen kırılmış oldu.
[Hikmet Kıvılcımlı bir başka vesileyle “conspiration du silence” diye Fransızca
yazdığı terimi “susuş kumkuması” olarak tercüme ederdi.]
ARMENOFOBİ
Türkiye ise devletiyle ve milletiyle kendisiyle
yüzleşmekten çok uzaktır. Birçok konuda birbirleriyle sık sık dalaşan burjuva
partilerinin tamamının ittifak ettikleri tek konu Ermeniler konusunda tarihin
inkârıdır.
Bir başka deyişle, Ermeni tabusunda hepsi hemfikirdirler.
Toplumda Hıristiyanlarla ilgili “gâvur”, “kefere” gibi
aşağılayıcı laflar çok yaygındır. Hatta dizilerde bile diyalog yazarları,
örneğin “bozuşmak” anlamında “papaz olmak” lafını kullanmakta hiçbir beis
görmemektedirler. Yahudiler için “Çıfıt” ve benzeri aşağılayıcı laflar vardır.
Rumlar hakkında “Kırk yıllık Yani, olur mu Kâni?” halk dilinden eksik
olmamıştır. Ama Ermeniler için küfürlerin özel bir yeri bulunmaktadır. Mesela
daha geçen yıl seçim kampanyasında dönemin Başbakanı “Afedersiniz Ermeni”
diyecek kadar ölçüsüzleşebilmiştir.
Ermenilerle ilgili aşağılık küfürleri buraya alamam,
ancak “Ermeni dölü, Ermeni tohumu, Ermeni gâvuru”nu hatırlatabilirim.
Keza “Artin” adı da Türkün dilinde küfürdür. Örnek mi
istiyorsunuz? Kemalistlerin yargılamak yerine (sakallı Nureddin Paşa emriyle)
linç ettikleri –Mütarekede İngiliz muhipliği yapmış– gazeteci Ali Kemal’e
“Artin Kemal” diyorlardı. [Sen hem Ermenileri kitle halinde sür ve öldür, hem
de bir Ermeni adını sövgü vesilesi yap.]
Tehcirden kurtulan ya da Suriye’den geri dönebilen az
sayıdaki Ermeni ailesi çocuklarına ya Yakup, İsa, Eyüp, Yusuf, Sait, Sami,
Toros, Meryem gibi Müslümanların da kullandıkları (kimisi din kökenli) adlar
koyarlardı veya çift isimleri vardı: Ohannes’ler Orhan, Bedros’lar Bedri,
Amelya’lar Emel, Zareh’ler Zehra idi, ilh. [Sadece Ahmed, Mahmud, Mehmet ve
Mustafa ile dört Halifenin isimlerini kullanmazlardı.]
Osmanlı’da mimarlık ve kuyumculuk başta olmak üzere, çok
önemi sanat ve zanaat ustaları Ermeniydiler. Mesela Balyan’ların yarattıkları
eserler hâlâ Türkiye’nin –ve Türk turizminin– bir övünç kaynağıdır. Hatta Koca
Sinan bile İslamiyeti sonradan kabul etmiş bir Ermeniydi.
Bu önemli olguyu bir yana koyarak günlük yaşamdan örnek
verecek olsak bile, soykırımdan 40 sene sonra bile Diyarbakır’da sadece
kuyumcumuzun değil, marangozumuz Sait, kunduracımız Jirayir, berberimiz Yakup,
fırıncımız Tümes, İstanbul’da terzim Aram ustaların Ermeni olduklarını
hatırlıyorum. Buna rağmen ırkçı Türkler Ermeni’yi kadın satıcısı olarak görmeyi
marifet sayarlar.
Yani son zamanlarda haklı olarak İslamofobiden sık
bahseden toplumumuzun kendisinin de Armenofob olduğunu söylememize izin
veriniz.
Tehcir adı altında sürgün ve katliamdan zor nedeniyle
Müslüman olmuş Ermeniler de “dönme” diye aşağılanırlardı. Eski Türk Tarih
Kurumu Başkanı (şimdiki MHP milletvekili) Halaçoğlu Alevilerin bir kısmının
tehcirden kurtulmak için İslamiyeti kabul etmiş Ermeniler olduğunu ileri
sürmüştü. Fakat onun asıl söylediği utanç verici şey “Bunların hepsinin isim ve
adresleri devlette saklıdır” demesiydi. Türk ailelerine besleme, evlatlık ve eş
olarak verilen genç kızlar ise bir başka insanlık ayıbıdır.
Soykırım zihniyetinin devam ettiğini Hrant Dink
suikastinde gördük. Birkaç gün sonra öldürülmesinin 8. Yıldönümünde anacağımız
suikast üst yapının bütün kanatlarının elbirliğiyle işledikleri kolektif bir
suçtur.
Sadece Hrant Dink mi? Sevag Şahin Balıkçı isimli bir
genç, Kercews (Gercüş) ilçesine bağlı Kozlu’da askerliğini yaparken Nisan
2011’de ülkücü (Alperen) bir jandarma eri tarafından öldürülmüştür. Yargı
sürecinin geldiği aşamada mahkeme olayın cinayet olmadığı, kazaen vuku bulduğu
hükmüne varmıştır. Hüküm şu anda askeri Yargıtay evresindedir.
Kadıköy’de bir Ermeni okulunda Bilgisayar öğretmeni İlker
Şahin’in Caferağa’daki evinde boğazı kesilerek öldürülmesini (Ocak 2013) ve
Fatih’te Hamparsun Harutunyan’ın bir kavgada bıçaklanarak ölmesini (Haziran 2014)
siyasi cinayet saymasak bile Ermeni düşmanlığının devam ettiği muhakkaktır.
Oysa insanlığın esenliği asla düşmanlıklardan, hasmâne
duygulardan ve nefretten geçmez. Tam tersine onlardan vazgeçerek toplumca
yüceliriz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.