Ümit Özdağ / uozdag61@gmail.com
Cumhurbaşkanı
Erdoğan, cumhurbaşkanlığı makamına geçtikten sonra parti içindeki gerilimleri
de göz önünde tutarak, dışarıda ABD ve AB ile içeride cemaat ve büyük sermaye
grupları ile eş zamanlı olarak çatışarak, iktidarını sürdürmesinin mümkün
olmadığını düşünebilir. Bu noktada ABD ve AB’nin kendisine yönelik
politikalarını yumuşatmak amacı ile bazı stratejik adımlar atabilir… ABD,
Ermeni sözde soykırımı iddialarının kabul edilmesini talep etmektedir. V.
Nuland’dan önce görev yapan P. Gordon’ın öncelikli dosyasının bu olduğu
bilinmektedir. (Hürriyet,16 Şubat 2014, Tolga Tanış, Türkiye Ne Verecek?) 2015
Nisan’ı yaklaşırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni propaganda ve saldırılarına
karşı mücadele etmek için hiçbir hazırlığı yoktur. Çünkü bu aşamada Ermeni
tezleri ile mücadele etmek değil, Ermenistan ve Ermeni diasporasını tatmin
edecek bir çözümün fikri alt yapısının hazırlanması ön plana çıkıyor
görünmektedir. Davutoğlu’nun 2013’te Ermenistan ziyareti sırasında tehciri “gayriinsani”
diyerek eleştirmesi, 15 Nisan 2014’te Başbakan Erdoğan’ın yayınladığı
bildiride tehcir için gayriinsani nitelemesini kullanması, bir taviz
politikasının girişini oluşturuyor olabilir.
***
2015 senesi
Türkiye tarihinin en önemli senelerinden birisi olabilir. Bu sene yıllardan bu
yana biriken birçok sorunun radikal bir şekilde çözüme doğru ilerlediğini görebiliriz.
Türkiye, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesi ile
“Fetret Devrinden geçerken”, Erdoğan’ı iktidara gelme sürecinde
destekleyen Batı Dünyası ile ilişkilerinde büyük bir bozulma görünmektedir. Bu
bozulmanın zaman içinde biriken ana nedenleri, İsrail ile gerilim politikası,
ABD’nin AKP Hükümetini eleştirdiği 20 açıklama yaptığı Gezi Olayları, Suriye’de
AKP’nin Selefi güçleri destekleme stratejisi, Mısır’da askeri darbe sonrasında
netleşen genel Orta Doğu stratejisi konusunda yolların ayrılması ve nihayet
Kobani çatışmaları sonrasında ayrılan yollar başlıkları altında toplanabilir.
Bu gerilim yüklü ilişkinin çok uzun bir süre devam edemeyeceği görülmektedir.
ABD ve AB, Erdoğan’ın “hesap edilemez ve
öngörülemez” bir lider olduğundan
hareket ile Erdoğan’ın siyasi yaşamını sonlandırmayı hedefleyen bir politika
izleyebilir.
ABD ve AB’nin
bu tasfiyeci politikasına karşı, Erdoğan’ın önünde iki seçenek görünmektedir.
Bunlardan birisi Batı Dünyasının uzun süreden beri Türkiye’ye dayatmaya
çalıştığı talepleri kabul ederek, siyasal yaşamı uzatma seçeneğidir. Diğer
seçenek ise ABD ve AB ile ilişkileri sert bir şekilde koparma niteliği
taşıyacak bir politik çizgiyi izlemektir. Erdoğan’ın her iki politikayı da
izleyebileceğine dair emareler vardır. Aşağıda bu iki seçenek, destekleyen
emareler ile izah edilmiştir.
Batı’ya
teslim olma seçeneği
Cumhurbaşkanı
Erdoğan, cumhurbaşkanlığı makamına geçtikten sonra parti içindeki gerilimleri
de göz önünde tutarak, dışarıda ABD ve AB ile içeride cemaat ve büyük sermaye
grupları ile eş zamanlı olarak çatışarak, iktidarını sürdürmesinin mümkün
olmadığını düşünebilir. Bu noktada ABD ve AB’nin kendisine yönelik
politikalarını yumuşatmak amacı ile bazı stratejik adımlar atabilir.
Bunlardan
birisi; Kıbrıs’ta Annan Planı’nı da aşan ölçüler içinde taviz veren bir Kıbrıs
planını kabul etmektir. Bu aynı zamanda bir Amerikan talebidir. ABD Dışişleri
Bakan Yardımcısı V. Nuland’ın Kıbrıs’ta çözümü öncelikli paket olarak gördüğü
anlaşılmaktadır.(Hürriyet,16 Şubat 2014, Tolga Tanış, Türkiye Ne Verecek?) Bu
süreç, 2014’ün büyük bir bölümünde
ABD’nin denetiminde hızla yürümüştür. Washington, AKP Hükümetinin tutumundan
çok memnun görünmüştür. Bu memnunluğunu ilişkilerdeki büyük gerilime rağmen
AKP’ye teşekkür ederek ortaya koymuştur. KKTC’nin tasfiyesinin Türk halkına
anlatılabilmesi için ise Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji kaynaklarının Türkiye
üzerinden dünyaya eklemlenmesi gerekçesinin hazırlandığı görünmüştür. Haziran
2014’te Washington’da “son birkaç ayda mükemmel bir iletişim kuruldu” ifadesi
ile Ankara için çok olumlu rüzgârlar esmektedir. Olumlu rüzgârları estiren,
Kıbrıs’ta ilerleyen süreçtir. (Hürriyet, 1 Haziran 2014, Tolga Tanış, Gezi’nin Yıldönümünde Amerikan
İki Yüzlülüğü) ABD Başkan Yardımcısı Biden’ın 11 Temmuz 2014’te yaptığı konuşma
ABD’nin Kıbrıs konusundaki proje ve beklentilerini ortaya koymuştur. Ancak
Kıbrıs’ta başlayan ve Amerikalıları memnun eden süreç, 2014’ün ikinci
yarısından itibaren ilk hızı ile ilerlememiştir.
5-7 Aralık
2014’te yapılan 3. Türk-Yunan İş birliği Konseyi görüşmelerinde Davutoğlu ve
Yunan Başbakanı Samaras’ın, Kıbrıs görüşmelerine ivme kazandırma kararı
almaları ve daha önemlisi Türkiye’nin sismik araştırma gemisi Barbaros
Hayrettin Paşa’yı Rum kesiminin Münhasır Ekonomik Bölge ilan ettiği bölgeden çekme
kararı aldığının açıklanmış olması, geri adım şüphesi yaratmıştır. Ancak
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 10 Aralık 2014’te yapmış olduğu konuşmada Rum
kesiminin Münhasır Ekonomik Bölgesi’nin tanınmadığını vurgulaması, KKTC
konusunda direnç olduğunun göstergesi kabul edilebilir. (Yeniçağ, 31 Aralık
2014, Hüseyin Macit Yusuf, Navtex Kaldırılıyor mu?)
ABD, Ermeni
sözde soykırımı iddialarının kabul edilmesini talep etmektedir. V. Nuland’dan
önce görev yapan P. Gordon’ın öncelikli dosyasının bu olduğu bilinmektedir.
(Hürriyet,16 Şubat 2014, Tolga Tanış, Türkiye Ne Verecek?) 2015 Nisan’ı
yaklaşırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin Ermeni propaganda ve saldırılarına karşı
mücadele etmek için hiçbir hazırlığı yoktur. Çünkü bu aşamada Ermeni tezleri
ile mücadele etmek değil, Ermenistan ve Ermeni diasporasını tatmin edecek bir
çözümün fikri alt yapısının hazırlanması ön plana çıkıyor görünmektedir.
Davutoğlu’nun 2013’te Ermenistan ziyareti sırasında tehciri “gayriinsani”
diyerek eleştirmesi, 15 Nisan 2014’te Başbakan Erdoğan’ın yayınladığı
bildiride tehcir için gayriinsani nitelemesini kullanması, bir taviz
politikasının girişini oluşturuyor olabilir.
Üçüncü geri
çekilme alanı PKK ile sürdürülen müzakere görüşmelerinin sonlandırılması ve
2015 içinde PKK’nın otonomi talebinin kabul edilmesidir. Ve bunu Suriye’de PKK
kontrolündeki kantonların meşruluğunu kabul ederek genişletmesidir. Bununla
bağlantılı olarak, 2015 içinde Barzani’nin Irak’tan bağımsızlığını ilan etmesi
durumunda Barzani’yi Bağdat’a karşı korumaya almak, Türkiye’nin Batı’yı
yatıştırmak amacı ile izleyebileceği bir strateji olabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.