Haber: Serdar Korucu - serdarkorucu@hotmail.com
Prof. Taner Akçam ile "Emval-i Metruke Kanunlarında
Soykırımın İzini Sürmek" kitabını hazırlayan tarihçi Ümit Kurt'a göre
Ankara'nın kararı "taziye mesajından bir geriye dönüş" niteliğinde… “Ve
taziyeden sonra yapılan bu Çanakkale manevrası maalesef utanç verici bir durum.
Tarihin çarpıtılmasından başka bir şey değildir bu. Eğer ‘adil hafıza’
diyorsanız, o zaman gidin Çanakkale’de Osmanlı ordusunda ülkesi için savaşırken
ve hayatını kaybederken bir taraftan aileleri sürgün yollarında katledilen
Ermeni askerler, subaylar ve aileleri için bir rahmet okuyun. Kocatepe camiinde
Cuma namazından sonraki hutbede bu insanlar için bir Fatiha okutturun. Bakın
“adil hafıza” nedir biliyor musunuz? 1915’te Osmanlı vatandaşı Ermenilerin
başına gelen “olay”, Ermenilerin ne yaptıklarına bakılmaksızın, dönemin iktidar
partisi İttihat ve Terakki’nin Ermenileri “toptan veya kısmen” izalesine
(kökünü kurutma) yönelik bir karardır. Bu karar neredeyse Anadolu’nun tamamında
uygulandı. Dolayısıyla burada “ama işte Ermeniler ayaklandılar”, “bizi arkadan
vurdular” vs. gibi tarih dışı değerlendirmelerin göremediği nokta şudur: Ortada
bir cinayet vardır ve tartışılması gereken esas konu buradadır.”
***
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ermeni kırımının da yıldönümü olan
'24 Nisan'da Çanakkale Zaferi için uluslararası anma yapılacağını açıkladı ve
Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan'ı da davet etti. Prof. Taner Akçam ile
"Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek" kitabını
hazırlayan tarihçi Ümit Kurt'a göre Ankara'nın kararı "taziye mesajından
bir geriye dönüş" niteliğinde.
Türkiye’de gözler bir kez daha 1915 tartışmasına
çevrildi. Geçen sene Ermeniler için taziye mesajı yayımlayan Cumhurbaşkanı
Recep Tayyip Erdoğan , 24 Nisan’da Çanakkale Zaferi için uluslararası anma
yapılacağını açıkladı. Yani tam da Erivan’da soykırım anıtında 1915’in 100.
yıldönümü anılırken...
Prof. Taner Akçam ile “Emval-i Metruke Kanunlarında
Soykırımın İzini Sürmek” kitabını hazırlayan, son olarak Antep Ermenilerinin
mülklerine nasıl el konulduğunu araştıran Clark Üniversitesi Tarih Bölümü’nde
doktorasını sürdüren Ümit Kurt’a göre Ankara’nın kararı “taziye mesajından
geriye dönüş” niteliğinde.
Türkiye’de her konu eninde sonunda Ermeni diasporasına
bağlanıyor. Son olarak “paralel yapı” tartışmasında bile diaspora işaret
edildi. Çok tartışılan Ermeni diasporası kim?
Ermeni diasporası, atalarını, akrabalarını Ermeni
Soykırımı sırasında, tehcirde, sürgün yolunda ya da vardıkları yerlerde
kaybedenlerden oluşuyor. Söz konusu diasporaya soykırımdan sağ kurtulmayı
başarıp Türkiye sınırları dışında yaşamak durumunda kalan Ermenilerin aile
fertleri de dahil.
“DİASPORA İÇİN ILIMLI-RADİKAL AYRIMI ANKARA’NIN ALGISI”
Yani aslında hepsinin ataları Osmanlı vatandaşı.
Kesinlikle, hepsi Osmanlı vatandaşı. Ankara diaspora için
ılımlı ve radikal olarak iki kesim görüyor ve kendi algısında ılımlı olanlarla
2 yıldır iletişime geçme girişimlerinde bulunuyor ama “Öyle iyi Ermeniler
bulalım ki bizi sıkıştırmasınlar” gibi bir düşünceyle hareket ediyor. Hatta bu
kesimden kendi kodlamalarına göre “radikal olan Ermenilerin” de durdurulmasını
talep ediyor. Asıl amaçsa soykırımın kabulü için kendisine baskı yapılmaması,
Ankara-Erivan ilişkilerinde soykırımın gündeme getirilmemesi…
Bu mümkün mü?
Hayır. Sonuçta Ermeni diasporasında “ılımlı” olarak
görünen kesimin de soykırım meselesi hususunda temel görüşü aynı. Ermeni
Soykırımı’nın kabul edilmesi bu kesimler tarafından da talep ediliyor, bu
olmazsa olmaz.
“Radikal” olarak görünen kesimle fark ne?
Avrupa ya da ABD’de doğup büyümüş bir Ermeni ile,
Türkiye’de doğup büyüdükten sonra yurtdışına gitmiş bir Ermeni arasında fark
var. Diasporada doğanlar, ailelerinden sadece soykırımın en acıklı
hikayelerini, atalarının sürgün yolunda çektiklerini dinleyerek büyürler. Bu da
onların kimliğinin inşasında önemli bir unsur teşkil eder. Ankara’nın inkarcı
siyasetine çok daha sert yanıt vermelerinin altında bu sürecin de rolü var. O
diaspora içinde yer alan bireyin önceliği soykırımın kabul edilmesidir.
Ardından başka şeylerin konuşulmasına geçilebileceği düşünülür.
Toprak ve tazminat talebi gibi mi?
Toprak talep eden kesimler cılızdır, marjinal olarak
görülürler. Daha çok vatandaşlık meselesi gündemde bulunur. Esas itibariyle
temel mesele, Ermeni Soykırımı’nda hayatını kaybeden akrabalarının mülklerinin
iadesi ya da bunların değerinin verilmesi ve tazminat meselesi var. Dini
kurumların, kilise ve vakıfların iade meselesi, yerleşim yerlerinin isimlerinin
iadesi de konular arasında.
Ankara’nın görüştüğü Ermeni diasporasının kadrajında bu
sorunlar yok mu?
“Ilımlı Ermeniler” ifadesini kullanırken dikkatli olmak
gerekiyor. Sanki bu kesimin inkar politikasını kabul ettiği anlamı
çıkartılmamalı. Tek fark, bu gruptakilerin empati kurması. Kendileri de uzun
zaman Türkiye’de yaşadıkları için, bu ülkede politikaların sadece kendilerini
ezmediğini biliyorlar. Demokratikleşme adımlarını da bu nedenle yakından takip
ediyorlar. Aslında bir anlamda daha iyimserler. Onların “ılımlılığı” Türkiye’yi
tanımalarından, Ankara’nın reflekslerini bilmelerinden ileri geliyor. Ben son
dönemde “diaspora”ya bakışın da bu kesim üzerinden değiştiğini düşünüyorum.
Ancak yine de “lobi” söylemleri devam ediyor. Üstelik
sadece Ankara değil PKK cephesinden de. Bunun ardında nasıl bir geçmiş yatıyor?
Kürtler ve Ermeniler’in geçmişleri aslında bir sorunlar
yumağıdır desek pek de yanlış sayılmaz. Batı Ermenistan denilen, Osmanlı’da
“Vilayet-i Sitte” diye anılan altı şehirde çatışmalar, 19. yüzyılın sonunda
artmıştı. O dönemde Ermeniler doğu Anadolu’da, Kürt ve Çerkez toplulukların,
aşiretlerin saldırısına uğruyor. Hasatları talan ediliyor, evleri yakılıyor.
Bir taraftan İstanbul’a merkeze vergi ödüyorlar, bir taraftan Kürt aşiretlere
haraç. Kaçırılan Ermeni kızlarına tecavüz ediliyor. Hatta bazı Ermeniler bu
ortamda ihtida yolunu yani Müslüman olmayı seçiyorlar. İhtida ettiğinde hem o
kadar çok vergi vermiyorsun, hem güvenlik sorunun kalmıyor. İhtida, bu anlamda,
gadre uğrayan Ermeniler için hayatta kalma stratejisi. Dolayısıyla iki toplum
arasındaki sorunlar sadece 1915 ile başlamadı.
“KÜRT SİYASETİNDE “ERMENİ LOBİSİ” SÖYLEMİ ARTTI”
PKK cephesinden gelen açıklamaların sonrasında “düzeltme”
gelse de son dönemde Kürt siyaseti içinde “Ermeni lobisi” söylemi artmadı mı?
Kesinlikle. Ne yazık ki ana akım görüş bu. Kürt siyasi
hareketinin Ermeni Soykırımı ile yüzleşmesinde hala büyük sorunlar var. İster PKK
ister Kürt siyasi hareketinde, Ermeni Soykırımı’nda Kürtlerin rolünün
tartışılması konusunda bazen Türk milliyetçiliği ile benzer refleksler
gösterilebiliyor.
Bir de Ahmet Türk başta olmak üzere, Kürtler içinde
Ermeni soykırımını kabul etse de kendini “fail” değil, “kullanılan” diye
nitelendiren bir kesim var. Bu nasıl görülüyor?
Kürtler’in “kullanıldık” söylemi, en azından Ermenilerin
imhası sürecinde rollerinin bulunduğunu kabul etmeleri açısından olumlu fakat
yeterli değil. Diasporada herkes bu imha sürecinde kimlerin faal olduğunu
biliyor. Kürtler’in aktif rolleri bulunuyordu. Bu kapsamda Kürtlerin fail rolü
inkar edilemez.
Ancak bu tabloya rağmen Türkiye kamuoyunda soykırım
kelimesini sarf edenler Kürt siyasi hareketi içinden çıkıyor.
Kürtlerden beklenen bu mesele ile tamamen yüzleşmesi,
inkardan tamamen kaçınması ve Türkiye’deki siyasetin değişmesi için aktif bir
politika izlemesi. Çünkü Kürtler de bu ülkenin gadrine uğramış durumda. Bu
minvalde Ermeniler, Kürtlerden kendi hak arayışlarına destek bekliyor.
Taziye mesajı diaspora tarafından nasıl yorumlandı?
Aslında Erdoğan “Taziye mesajı” ile önemli bir risk
almıştı. Mesajın içeriğinin yetersizliğine ve daha bir dizi sorunlu nokta
ihtiva etmesine karşın, devlet söylemindeki inkâr ve yok sayma siyasasını bir
anlamda sonlandıran bu açıklama bu sorunun tartışılması bağlamında önemli bir
tarihsel eşiğin atlatılması anlamına geliyordu. Ancak sonrasında ne yazık ki
somut hiçbir adım atılmadı. Hatta Ermenistan tarafından adım atılması beklendi.
Bu durum ise diasporada bu mesaja yönelik bir güvensizlik hissiyatı oluşturdu.
Bu adım hesaplı, kitaplı bir siyasal strateji ve manevra olarak
değerlendirildi.
Bu geçmişten gelen güvensizliği mi pekiştirdi?
Evet. Zaten güvensizlik var ve bu devam ediyor. Somut
siyasi adımlar atılmadıkça da güven tesis edilemez. Bu nedenle de diaspora
atılan bu tip adımları sadece siyasi manevra olarak görmeye devam eder.
Prof. Ayhan Aktar, Çanakkale Savaşı'nın önemli
komutanlarından Yüzbaşı Sarkis Toroyyan'ın hikayesini kitaplaştırmıştı. Osmanlı
ordusu için savaşan Torosyan soykırımdan kurtulan kızkardeşi Bayzar'ı
Tel-Halaf'taki kamplarda bulmuş.
“ADİL HAFIZAYSA ERMENİ ASKERLER İÇİN RAHMET OKUNMALI”
Taziye mesajında “Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm
Ermeniler için özel bir anlam taşıyan” diye nitelenen 24 Nisan için şimdi
Çanakkale’de savaş anması yapılacağı açıklandı. Üstelik ana temada “ortak
savaş”.
Bu son çıkış Ermeni diasporasının taziye mesajına yönelik
daha önce ifade ettiğim algısını pekiştirmekten öteye gitmez. Bu çıkışın AK
Parti’nin yaklaşan seçim stratejisiyle yakından ilişkili olduğunu düşünüyorum.
Ve taziyeden sonra yapılan bu Çanakkale manevrası maalesef utanç verici bir
durum. Tarihin çarpıtılmasından başka bir şey değildir bu. Eğer ‘adil hafıza’
diyorsanız, o zaman gidin Çanakkale’de Osmanlı ordusunda ülkesi için savaşırken
ve hayatını kaybederken bir taraftan aileleri sürgün yollarında katledilen
Ermeni askerler, subaylar ve aileleri için bir rahmet okuyun. Kocatepe camiinde
Cuma namazından sonraki hutbede bu insanlar için bir Fatiha okutturun. Bakın
“adil hafıza” nedir biliyor musunuz? 1915’te Osmanlı vatandaşı Ermenilerin
başına gelen “olay”, Ermenilerin ne yaptıklarına bakılmaksızın, dönemin iktidar
partisi İttihat ve Terakki’nin Ermenileri “toptan veya kısmen” izalesine
(kökünü kurutma) yönelik bir karardır. Bu karar neredeyse Anadolu’nun tamamında
uygulandı. Dolayısıyla burada “ama işte Ermeniler ayaklandılar”, “bizi arkadan
vurdular” vs. gibi tarih dışı değerlendirmelerin göremediği nokta şudur: Ortada
bir cinayet vardır ve tartışılması gereken esas konu buradadır.
Ermeni Soykırımı’nın tartışılmasında diasporanın konumu
ne? Eğer diaspora 1965’ten bu yana çıkışlarını sürdürmeseydi bu konu hala
Türkiye gündeminde olur muydu?
Diaspora Avrupa ve ABD’nin çeşitli yerlerinde yaşıyor ve
24 Nisan’da anmalarını yapıyorlar, ülkelerindeki siyasette güçlü olan kesimleri
de var. Gündeme gelmesinde de tabi ki etkililer.
Bu kapsamda ASALA’nın etkisi ne? Kürt siyasi hareketi
içinde “Eğer PKK olmasa Kürt sorununda ilerleme yaşanmazdı” denilir. Benzeri
bir denklem ASALA için de geçerli mi?
Evet, ASALA için bu çok söylendi. Ermeni Soykırımı’nın
gündeme gelmesinde ASALA’nın gerçekleştirdiği eylemlerin etkisi aşikardır.
Bunlar kınanması gereken eylemlerdir. Ancak bu terör eylemlerinden önce bu konu
gündemde değildi. Çünkü Ermeni Soykırımı bu cumhuriyetin ve rejimin varoluşuyla
ilgili bir mesele. Bu ülkenin temeli gayrimüslim azınlıkların yok oluşu üzerine
kurulduğu sürece tartışma her başladığında tedirginlik yaşanır.
“ERMENİ SOYKIRIMI SADECE MERKEZİN KARARIYLA OLMADI”
Yaşar Kemal’in de eserlerinde yer verdiği gibi yerel
halkın edindiği bir zenginlik söz konusu değil mi?
Bu derece kitlesel, devasa bir katliamı, mülklerin el
değiştirmesini, bu kadar büyük bir nüfusu tehcir etmeyi, merkezden bir kararla,
bir telgrafla yapamazsınız. Bölgedeki halkı ikna etmek zorundasınız.
Ermenilerin Anadolu’daki varlıklarının yokluk statüsüne indirilmesi yalnızca
merkezden gelen kararları ile kuvveden fiile geçirilemez. Yerel eşrafın rolü ve
sıradan halkın da iştiraki ile bu eylemler gerçekleşti. Pek tabi meselenin
ideolojik bir boyutu da var. Ancak benim argümanım bu toplumsal kesimlerin
Ermenilerin sürgünü ve imhası sürecine aktif katılımının arkasında özellikle
Ermenilerden kalan menkul ve gayrı menkul ekonomik zenginliğinin elde edilmesi
motivasyonun olduğu yönünde.
Ermenilerin Osmanlı toplumundaki ekonomik büyüklükleri ne
kadardı?
Ermenilerin oldukça büyük bir menkul ve gayrimenkul
servetleri vardı. Bağları, bahçeleri, evleri, konakları, tarlaları, hanları,
bankalarda tahvil ve bonoları bulunuyordu. Yani devasa bir zenginlikten söz
ediyoruz.
Bu zenginliğin ne kadar devlete ne kadarı bugün
Türkiye’de yaşayan kesime kaldı?
Bu çok güzel bir soru. Burada şöyle bir tarihsel
paralellik kurabilirim: Naziler Yahudileri imha etmeden önce mallarını ele
geçirdiler, onları mülksüzleştirdiler. Bu malların tamamının devletin kasasına
girmesini hedeflediler. İttihat ve Terakki iktidarı da aynı amaçtaydı. “Emval-i
Metruke” yani “Terkedilmiş Mallar” kanunu bunu uygulamaya dönüktü.
Naziler, 1938’deki Kristal Gece sonrasında yağmanın
başladığını görüp duruma el koyarken, İttihat ve Terakki bunu yapamadı.
Hukuksal mevzuat hazırdı ancak yerelde Ermeniler sürgün edilirken ve/veya
sonrasındaki talana engel olamadı. Yerel eşraf ve halk mülkleri alırken devlet
kontrol mekanizması oluşturamadı.
Talana ve yağmaya karışanlarla ilgili soruşturma
başlatılsa da sonunda--arşivlerde bulduğum bu konuya ilişkin bazı belgelerde
gördüğüm üzere--Emval-i Metruke Komisyonuna üye olanların, çalışan görevlilerin
bile bu mülklerin sahibi olabileceğine dair bir karar çıkıyor. Yani kurallar
esnetiliyor.
Sonunda bu mülkler kimin eline geçiyor?
Her yerde bu süreç farklı işliyor. Bugün baktığınızda
Ermenilerin bir dönem yoğun yaşadığı pek çok ildeki belediye binası Ermeni
mülküdür. Cumhuriyet Halk Fırkası’nın da, Türk Ocakları’nın da binaları
Ermenilere aitti. Ayrıca Ermeni mülkleri, “Ermeni terörist örgütleri tarafından
şehit edilenler” diye nitelenen bir kesimin ailelerine de verildi. Ayrıca
Ankara “Milli Mücadele”sinde cepheye hazırlık için çıkarttığı “Tekalif-i
Milliye” kanunlarında da Ermenilere ait mülkleri kullanma kararı verdi.
Sizin şu an üzerine çalıştığınız Antep’te durum nasıldı?
Esasında çıkış noktam soykırım gibi sosyal, politik,
ekonomik, ve kültürel boyutları olan kitlesel katliamların ve etnik temizlik
olaylarının toplumsal destek, meşruiyet ve rıza mekanizmaları olmadan
gerçekleşemeyeceği fikri idi. Gerek Yahudi Soykırımı, gerekse Ermeni Soykırımı
ekseninde baktığımızda bu toplumsal örüntünün her daim dinamik olan varlığını
görüyoruz. Antep özelinde de bunun bu şekilde vuku bulduğu argümanı üzerinde
hareket ettim. Ve şu ana kadar eriştiğim ve gelecek 1.5-2 yıl içerisinde daha
da detaylandıracağım ve olgunlaştıracağım belgeler ışığında ilk elden şunu
söyleyebilirim: Antep Ermenilerinin tehciri ve katliamı Antep’deki yerel
elitlerin ciddi desteği sayesinde gerçekleşti. Bu yerel elitler İttihatçıların
merkezden aldığı kararları uygulama işini Ermenilerin taşınır ve taşınmaz
mallarının kendilerine verileceği vaadi ve motivasyonuyla titizlikle yerine
getirdiler. Antep Ermenileri özelinde de bu böyle olmuştur. İşin ilginç tarafı
kimlikleri, adları sanları belli olan Antep’deki dönemin bu yerel elitleri
50’li 60’lı yıllarda Türkiye’deki taşra burjuvazisinin de temelini
oluşturmuştur. Bugün Antep’te Ermenilere ait birçok mal, mülk, ev, arsa vs.
gibi taşınmaz malların üzerinde bu elitler oturmakta. Ermenilere ait evlerin
bir kısmı kafe olarak işletilmekte, Ermenilere ait bir Ortodoks kilisesi cami
olarak kullanılmakta ve yine Ermenilere ait birçok han, bağ, bahçe, tarla vs.
gibi mallar bu yerel elitlerin zenginliğinin kaynağını oluşturmakta.
Durumu daha iyi izah etmesi açısından somut bir örnek
vereyim; araştırmam sırasında elde ettiğim bulgulardan biri bu. Temmuz 1915
sonuna doğru Antep Ermenilerinin Der-Zor’a sürgünü gerçekleştirilir. 15 bine
yakın Ermeni, Antep’deki İttihatçı dernek üyelerinin ve şehrin muteber sayılan
yerel elitlerinin doğrudan katkısıyla Der-Zor’a tehcir ettirilir. Sürgünü
gerçekleştiren bu gruplar sürgün edilen Ermenilerin mallarına el koymak
amacındadır. Bu nedenle işi garantiye almak için bir yürütme komitesi oluştururlar.
Bu komiteyi temsilen şehrin ileri gelenlerinden Dabbağ Kimâzâde, Nuribeyoğlu
Kadir ve Hacihalilzâde Zeki, Der-Zor’a giderler ve mallarına konmak istedikleri
Antep Ermenilerinin gerçekten içinde bulundukları koşulların onların Antep’e
geri dönmesini ve hayatta kalmalarını imkânsız kılacağını kendi gözleriyle
görüp emin olmak isterler.
Ermenilerin 1915 öncesi diğer kesimlerle arası nasıldı?
Gerginlik var mıydı?
Aslında Abdülhamit döneminde vuku bulan katliamlara kadar
Antep Ermenileri bölgedeki Türkler, Kürtler ve Arap unsurlarla görece de olsa
bir arada huzurla yaşıyordu. Bu katliamlardan sonra ilişkilerin çatışmacı bir
nitelik kazandığını görüyoruz. Tehcirle birlikte bu çatışmacı niteliğin
kitlesel ve kolektif bir şiddet karakterine büründüğünü şahadet ediyoruz.
Temmuz sonu, Ağustos başında başlayan tehcir öncesinde bölgede böyle bir
sosyo-politik atmosfer yaratıldı. Bu atmosferin yaratılmasında Antep’teki
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin başındaki kişi Ali Cenani, diğer üyeler, devlet
görevlileri/askeri yetkililer ve yerel eşraf etkili oldu.
Devlet görevlileri de mi merkezden atanmıştı?
Antep’te tehcir vuku bulmadan önce bu kararın alınmasına
muhalif olan mutasarrıf ve askeri kumandan görevden alındı. Çünkü bu insanlar
Ermenilerin tehcirine karşıydı. Bu nedenle de merkezi hükümet duruma müdahale
etti. Merkezin kararlarına uyan kişiler atandı.
Atadıklarının ortak özelliği neydi?
En önemli özellikleri hepsinin İttihat ve Terakki
Cemiyeti’ne bağlı olmasıydı. Sosyal desteğiyse bölgedeki Ermenilerin taşınır ve
taşınmaz malları ile sağladılar. Antep örneğinde, Ermenilerin imhası ve
sürgününde toplumsal desteğin arkasında ekonomik motivasyon ete kemiğe
bürünüyor.
Bu sürecin arşivlerde izi var mı?
Osmanlı arşivlerinde Antep’te Emval-i Metruke hukuksal
mevzuatının nasıl uygulandığına dair belge bulamadım. Antep o dönem Halep’e
bağlı bir livaydı. Ancak kayıt yok. Emval-i Metruke’nin yanı sıra Tasfiye
Komisyonları’nın da belgelerine ulaşılamıyor. Halbuki bu defterlerde sürgün
edilenlerle ilgili kalem kalem bilgiler bulunur.
Ankara’nın 1915 tartışmasındaki en önemli tezlerinden
biri arşivlerin açık olduğu tezi değil mi?
Ama bazı belgeler açık değil. Örneğin Emval-i Metruke ve
Tasfiye Komisyonlarına ait kayıtların fiziksel olarak var olduklarını biliyoruz
ancak ulaşamıyoruz. Arşivlerde defaatle bu kayıtların varlığına ilişkin
sorularıma cevap alamadım. Önce sorumu tuhaf karşıladılar. Ardındansa bu
belgelerin tasnif edilmediği için haklarında konuşmalarının bile yasak olduğunu
söylediler.
Siz araştırmanızı hangi belgeler üzerinden ilerlettiniz?
Büyük ölçüde Ermenice ve Osmanlıca arşiv malzemesine
dayandığımı söyleyebilirim. Bilhassa Başbakanlık Osmanlı ve Cumhuriyet
arşivlerinde bulduğum belgelerde, 1918’de geri dönen Ermenilere iade edilen
bazı mülkler görünüyor. Yaptığım sözlü tarih çalışmalarında da Antepli
Ermenilerden mülklerin kimlere geçtiğini öğrendim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.