Etiketler

Bir Kürt olarak Ermeni halkından usanmadan özür diliyorum!

günışığı suh / qarmatia @TevlihevProjekt
“Hristiyan nüfusun yok edilmesi 1915’lerden sonra Türklerin hayatta kalması için bir zorunluluk olmasına rağmen, aynı zamanda Türkiye’nin servet üreten orta sınıfının büyük bir bölmesini yok ederek ekonomik kalkınmayı en az yarım yüzyıl geriletmiştir. Kayıplar Kürdistan’ı kalıcı olarak yoksullaştırmıştır. Bu girişimci sınıfın yerini hiç kimse dolduramamıştır.”.. Sonuç olarak, yaşadığımız şu zamanda Ermeni soykırımını inkâr etmek artık imkansız bir hale gelmiştir zira gerçekler tarih içerisinde mutlaka ortaya çıkacaktı ve çıktı da. Bizler, Kürtler olarak bu gerçeği en mahcup şekilde görmeli ve yaptıklarımızı kabul etmek durumundayız…

 ***
Biri Zagros’lardan gelen biri yukarı Fırat’tan gelen iki kadim halk iki kadim dost idik biz. Beraber medeniyetler kurup beraber savaştık. Urartu konfederasyonunu beraber kurduk ve beraber tarih yazdık. Bizler yani Ermeniler ve Kürtler, tarihin en eski kardeşliklerinden birine sahiptik. Biz Kürtler dağlarda hayvancılık ve tarımla uğraşırken, Ermeniler kentleşmişler, ticaret ve zanaatla uğraşıyorlardı. Hatta biz şehirleşmeyi Ermenilerden öğrendik desek hiç de abartı olmaz. İkimiz de birbirimize muhtaçtık zira
“Ekonomik bakımdan birbirini tamamlayan bu işbirliğinde Kürtlerin tarımsal alandaki etkinliklerini sürdürebilmeleri Ermeni zanaatkârların imal ettikleri araç gereçlere bağlıydı. Ermenilerin ihtiyacı olan tarım ve hayvancılık ürünleri de Kürtler tarafından üretiliyordu.” (T. Ziya EKİNCİ)
Ermeniler tarım alanında ihtiyaç duyulan saban, balta, kazma, kürek, orak, çekiç, nal vb. tarımsal araçlar yanında el tezgâhlarında giyim için pamuklu, yünlü kumaşların ve göçebe çadırlarında ya da bey konaklarında kullanılan kilim, palas (kıldan yapılan sergi) vb. ev eşyalarını da imal ederlerdi. (T. Ziya EKİNCİ)
Biz de, onların imal ettiği ürünler sayesinde tarım ve hayvancılık yaparak hem kendimizin hem Ermenilerin ihtiyaçlarını karşılardık.
20.yy.’a kadar, yaşadığımız topraklara Ermenistan ya da Kürdistan denmesi ne bizi ne de Ermenileri rahatsız ederdi. Ta ki o kara güne, kadim dostluğumuzu yerle bir edeceğimiz o utanç verici zamana dek. Bu dostluğu yok ederek topraklarımızı yoksulluğa ve eğitimsizliğe terk edene dek.
Tam burada tarihçi David McDOWALL’ın bir tespitine yer verirsek:
“Hristiyan nüfusun yok edilmesi 1915’lerden sonra Türklerin hayatta kalması için bir zorunluluk olmasına rağmen, aynı zamanda Türkiye’nin servet üreten orta sınıfının büyük bir bölmesini yok ederek ekonomik kalkınmayı en az yarım yüzyıl geriletmiştir. Kayıplar Kürdistan’ı kalıcı olarak yoksullaştırmıştır. Bu girişimci sınıfın yerini hiç kimse dolduramamıştır.”
Biz Kürtler, kadim dostluğumuzu kendi ellerimizle sonlandırarak McDOWALL’ın dediği gibi kalıcı olarak yoksullaşmaktan başka hiçbir şey kazanmadık.
II.Mahmut döneminde Osmanlı devleti, hem Ermeni esnafı hem de Kürt beylerini vergilendirdi. Kürt beyleri kendi vergilerini de Ermenilerden aldıkları haraçlarla ödemeye yönelince Ermeniler çifte vergi ödeme zorunluluğu ile karşı karşıya geldiler. (T. Ziya EKİNCİ.) Aşırı vergi yükü altında kalan Ermeniler, buna karşı çıkmak için örgütlenmeye başladılar. Bu durum, Ermeni ve Kürt ayrışmasına hız kazandırmaya başladı. Merkezi hükümet din kaynaklı zaten Kürt feodallerini destekliyordu bunun farkında olan Ermenilerde, tabiatı ile “yalnızlık” ve “başlarının çaresine bakmaları gerektiği” algısı fazlasıyla güçlendi. Daha sonra ortaya çıkacak olan Osmanlı-Rus gerginliğinde Ermeniler de sırtını Rusya’ya dayamak istedi; Kürtler ise tarafını Osmanlı merkezi hükümeti olarak seçti. İşte tam bu sırada oyununa geldiğimiz Abdülhamid’in kalleş planları devreye girmeye başladı.
Bir parantez açarak şunu belirtmek isterim;
(Abdülhamid’in oyununa geldik diyerek Kürtleri suçsuz kılmaya çalışmıyorum, suçun büyük çoğunluğu yine Kürtlerin kendisine aittir, Abdülhamid’in oyununa gelmeyebilir ve kadim dostluğumuzu bozmayabilirdik. Ancak Abdülhamid’in kurnaz ve kalleşçe planları dostluğumuzu bozma kararını almamızı daha da kolaylaştırdı.)
1891 yılında sultan Abdülhamid, “Rus Kazak Alayları” birliklerinden esinlenerek, tercihen sadakatini kanıtlamış Sünni Kürt aşiretlerinden Hamidiye alayları adlı düzensiz, atlı ve silahlı bir birlik oluşturdu. Hamidiye alaylarına mensup olanlar, zorunlu askerlikten muaf tutulmuşlardı ve İstanbul’da aşiret reislerine ve subaylara özel askeri eğitimler veriliyordu. Osmanlı hükümeti, Hamidiye alaylarına mensup aşiret reislerinin oğullarına İstanbul’daki aşiret mekteplerinde eğitim verip, devlet adamı olarak yetiştirip, devlet içinde görevlendirmeyi taahhüt ediyordu. Merkezi hükümet Hamidiye alayları için bunlara benzer birçok avantaj sağlıyordu.
Hamidiye alayları görünüşte Rus tehdidine karşı kurulmuştu. Ancak kısa süre sonra Hamidiye alayları görünüşteki amacından çok daha farklı bir amaca hizmet edecekti. Merkezi hükümet alayların ödeneklerini sağlayamayınca alaylara Ermenilerden vergi toplama yetkisi tanıdı. Zaten kontrolsüz olmaya meyilli olan bu düzensiz silahlı güç, önlerini açan bu yetkiyle daha da çirkinleşecekti.
Alaylar yalnızca Ermenilere zulüm etmekle kalmayıp, Kürtlere de baş belası olmaya başlamıştı. Herhangi bir denetime tabi olmayan bu alaylar bulundukları bölgelerde hiçbir ödeme yapmadan dükkânlardan istediklerini alıyor, haraç topluyor ve halkın içinde korku salıyorlardı. Şapkalarına tenekeden yapılmış bir rozet takıyorlardı ve halk arasında tenekeliler olarak da anılmaya başlanmışlardı.
Hamidiye alaylarına verilen yetkiden sonra Ermeniler asıl hedefin kendilerinin olduğunun ve tehlikenin giderek artacağının farkına vardılar zira olaylar merkezi hükümetçe alenen teşvik ediliyordu ve Ermeniler yalnız kalmışlardı. Nihayetinde ilk katliam Sason’da yaşandı. 1894 yılında Ermeni köylüler ile bölge kaymakamı arasında vergi anlaşmazlığı yaşandı. Bu anlaşmazlık yerel Hamidiye aşiretlerinin esas rolü oynadığı bir katliama yol açtı. Muhtemelen 1000’in üzerinde Ermeni köylü öldürüldü. (David McDOWALL).
Bu olaydan bir yıl sonra,  30 Eylül 1895’te İstanbul’da Ermeni göstericilerle polis arasında şiddetli bir olay yaşandı. Yüzlerce ermeni öldürüldü. Ardından olaylar her yere yayıldı. Trabzon’da 1000’den fazla Ermeni öldürüldü. Bitlis, Erzurum, Malatya ve Diyarbakır’da toplam 5000’den fazla Ermeni öldürüldü. Bunları Urfa, Kayseri, Harput ve Van’daki katliamlar izledi.
İttihat ve Terakki’nin sultan Abdülhamid rejimini devirmesiyle yeni ve daha acı bir dönem başladı. Başlangıçta Reformist ve eşitlikçi bir rejim amacında olduğu şeklinde izlenim veren İttihat ve Terakki içine Kürtleri ve Ermenileri de çekebilmişti. Ancak kısa zaman sonra İttihat ve Terakki iktidarının asıl derdi ortaya çıkmıştı. Pan-Türkist ve Pan-İslamist politikalarıyla, İttihat ve Terakki Ermeniler için çok daha büyük bir zulmün müsebbibi oldu. Hamidiye alaylarını, “Aşiret Hafif Süvari Alayları Nizamnamesi” ile ortadan kaldırdı ve bu alayların ismi “Aşiret Süvari Alayları” olarak değiştirdi.
1909’da Adana’da büyük bir Ermeni katliamı gerçekleşti; yaklaşık 15.000 ila 30.000 arasında Ermeni öldürüldü. Ermeni katliamları artık bütün ülkeye yayılmıştı, sadece Kürdistan coğrafyasındaki değil ülkedeki tüm Ermenileri acı bir katliam bekliyordu. 27 Mayıs 1915’te çıkarılan “Tehcir Kanunu” ile yerel mülki ve askeri yöneticilere, uygun görecekleri kişileri geçici olarak başka yere naklettirme yetkisi verildi. 30 Mayıs günü Bakanlar Kurulu kararıyla tehcir süresiz hale getirildi. Tehcirin başlamasıyla birlikte Ermeniler hem yerlerinden edilirken hem de öldürülüyordu. Kaynaklara göre bu dönemde 1 ila 1, 5 milyon Ermeni tehcire maruz kalırken, yaklaşık 800.000 Ermeni de katledilmişti. Abdülhamid zamanında Hamidiye alayları olarak rol alan Kürtler, tehcir zamanı da Aşiret alayları olarak rol aldı ve binlerce Ermeni’yi katletti.
Sonuç olarak, yaşadığımız şu zamanda Ermeni soykırımını inkâr etmek artık imkansız bir hale gelmiştir zira gerçekler tarih içerisinde mutlaka ortaya çıkacaktı ve çıktı da. Bizler, Kürtler olarak bu gerçeği en mahcup şekilde görmeli ve yaptıklarımızı kabul etmek durumundayız. Kadim dostluğumuzu kendi ellerimizle nasıl kana buladıysak, bu dostluğu kıyısından köşesinden bir daha kurabilmek için özeleştirimizi en ağır şekilde vermeliyiz. Ermeni halkından bıkmadan, usanmadan, çekinmeden, defalarca özür dilemeliyiz ve bu katliamın mahcubiyetini taşıyarak dostluğumuzu yeniden kurabilmenin yollarını aramalıyız.
Unutmamalıyız ki, aynı topraklarda Ermeni halkıyla işbirliği içerisindeki yaşamı yeniden inşa edebilirsek, bu, Kürtlere tahmin edebileceğimizden çok daha büyük yararlar sağlayacaktır.
GÜNIŞIĞI SUH
Twitter: @TevlihevProjekt



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.