Prof. Dr. Fikret Akınerdem
Sofraya oturuyoruz ama benim kaygım devam ediyor. Bizde
ki gibi alıştığımız şatafatta olmayan sofra, eski bir ahşap masa ve yüksek
koltuklu sandalyalardan ibaret. Ortada, sırlı toprak çanakta bir salata,
gösterişsiz tabaklar ve bezden peçeteler. Çocuklarla beraber toplam yedi kişi
oturuyoruz. Bu arada yemekte müzik tercihimin klasik veya çağdaş olduğu
soruluyor, tercihim Türk müziği olsa da,
“klasik müzik” olarak söylüyorum. Eski denecek bir sistemden odanın her
tarafında Mozart’ın “TÜRK MARŞI” çalıyor. Şu inceliğe ve nezakete bakınız. Esas sürpriz şimdi geliyor. Ev sahibi, benim
kaygılarımı anlamış olacak ki, yemek öncesi: “KÖFTE İÇİN ETİ HELAL ÜRÜN SATAN
BİR TÜRK KASABINDAN ALDIM, İÇECEĞİ BAHÇEMDE Kİ MEYVELERDEN KENDİ ELLERİMLE
HAZIRLADIM, HİÇBİR DOMUZ ÜRÜNÜ DE YOKTUR”
diyor.
Yıl 1990, yer Danimarka. Burslu olarak gittiğim bu
ülkede, bir firmada araştırmacı olarak çalışıyorum. Belli bir süre sonra
Danimarkalı bir araştırmacı, bekâr olduğumuz için benimle birlikte genç
Fransız’ı evine yemeğe davet ediyor. Fransız çok memnun ama ben biraz
tereddütlüyüm.
Daveti kabul ediyoruz. Fransız, ortak hediye için şarap
almamızı teklif etse de, ben bir demet çiçeği tercih ediyorum ve Fransız’ın
arabasıyla verilen adrese gidiyoruz.
Son derecede güzel, temiz bir çiftlik ve çiftlik evi. Ev
sahibi ve eşi bizi kapıda karşılıyor. 100 yıllık ev sade, basit ve klasik
eşyalarla donatılmış. Batıda alışılmadık şekilde üç çocuklu ailenin öğretmen
olan hanımına üç çocuk sahibi olmanın sırrını soruyorum. Görünüşte güzel
olmayan ancak çok güzel bir kalbe sahip olan hanımefendiden cevabı “AŞKIN
ÜRÜNÜ” oluyor.
Bu güzel duygununun karşılığın kocasından da “O BENİM HER
ŞEYİM” cevabını alarak yanağına konan bir öpücükle ödüllendiriliyor ve hep
beraber gülüşüyoruz. Aile, yardım almadan meyve ağırlıklı tüm çiftlik işlerini
de hanımefendi ağırlıklı kendileri yapıyor.
Sofraya oturuyoruz ama benim kaygım devam ediyor. Bizde
ki gibi alıştığımız şatafatta olmayan sofra, eski bir ahşap masa ve yüksek
koltuklu sandalyalardan ibaret. Ortada, sırlı toprak çanakta bir salata, gösterişsiz
tabaklar ve bezden peçeteler. Çocuklarla beraber toplam yedi kişi oturuyoruz.
Bu arada yemekte müzik tercihimin klasik veya çağdaş
olduğu soruluyor, tercihim Türk müziği olsa da,
“klasik müzik” olarak söylüyorum. Eski denecek bir sistemden odanın her
tarafında Mozart’ın “TÜRK MARŞI” çalıyor. Şu inceliğe ve nezakete bakınız.
Esas sürpriz şimdi geliyor. Ev sahibi, benim kaygılarımı
anlamış olacak ki, yemek öncesi: “KÖFTE İÇİN ETİ HELAL ÜRÜN SATAN BİR TÜRK
KASABINDAN ALDIM, İÇECEĞİ BAHÇEMDE Kİ MEYVELERDEN KENDİ ELLERİMLE HAZIRLADIM,
HİÇBİR DOMUZ ÜRÜNÜ DE YOKTUR” diyor.
***
Yıl 1978, yer Konya-Ilgın. Şeker Sanayi’nde işe yeni
başlamış genç bir mühendisim. Yedi kişilik ekip halinde Ankara’dan Konya’ya,
Ilgın Araştırma İstasyonunda yapılan çalışmaları görmek üzere geliyoruz. Öğle
yemeği için yeni inşa edilen Ilgın Şeker Fabrikası yemekhanesinde mola
veriyoruz. Gruptan dördü eski, üçü yeni işe girenler ve gruptan biri müdür,
diğer üçü şef. İçlerinden biri benim Şefim, garsondan bir küçük istiyor ve
birazdan küçük geliyor. Şef, bana hitaben;
“Bardağını uzatır mısın?” diyor. Bir an şaşırıyorum ve
“Neden?” diye soruyorum, karşılığında sert bir tavırla;
“Uzat bardağını diyorum sana!”, diyor.
“içmem” ısrarıma rağmen,
“UZAT YOKSA TEPENDEN DÖKERİM”.
Her sonuca katlanmayı göze alan genç adam;
“DÖK DE GÖREYİM!” diyor.
İşte yaşanmış iki olay. İkincisi yıllar yılı söylendi ve
özellikle gençler arasında yankı buldu. “Mahalle baskısını” kimlerin yaşadığını
ortaya koyma açısından dikkate değer, sanırım.
Allah’a emanet,
hayra muhatap olunuz, efendim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.