Yaşamında Hrant Dink’in avukatlığını yapan, cinayetten
sonra da uzun süre davayla ilgilenen avukat Erdal Doğan’la, cinayetin öncesi,
sırası ve sonrasını konuştuk. Dink cinayetiyle ilgili devlet içindeki güçlerin
mutabakatının söz konusu olduğunu, sorumluluğu homojen bir yapıya yüklemenin
asıl resmi kaçıracağını belirten Av. Doğan, “Cinayeti organize eden,
Türkiye’nin 1915’ten beri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri bildiğimiz ırkçı derin
devlet yapılanmasıdır” dedi.
OSMAN OĞUZ: Öncelikle, cinayetten sonraki hukuk sürecini
biraz özetler misiniz?
Erdal Doğan: Dava, bildiğiniz gibi cinayetin işlendiği 19
Ocak 2007 tarihinden itibaren önce tetikçilerin yakalanmasıyla ilgili bir
süreçle başladı. Tetikçi ve dar çevresinde bulunan, onu hazırlayan grup
yakalanmış oldu ve davaya dahil edildi. Fakat davanın o dönemdeki talepleri,
özellikle bu grubu yönlendiren, bunlara Hrant Dink’i hedef gösteren, ortamı
hazırlayan ve çeşitli güvenceler veren şahısların yakalanmasıyla ilgili
talepler, hem Emniyet hem de Savcılık tarafından cevaplandırılmadı. Bilindiği
gibi cinayet öncesinde, Jandarma sorumluluğunda ve polis sorumluluğunda olan
bölgelerde gerekli önlemler alınmıyor. Cinayette söz konusu olan, cinayetin
hazırlandığı bölgeden mütevellit olmayan bir sorumluluk zinciri. Cinayetten
önce Hrant Dink, yaklaşık üç yıl öncesinden itibaren, kamuoyuna sürekli hedef
gösterilen Ermeni bir yazar, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. Bu kadar açık
tehditler, hedef göstermeler, linç politikaları bile tek başına bir kişinin
korunması için yeterliyken İstanbul Emniyeti, hiçbir önlem almıyor. Dink’in
linç edilmesiyle sonuçlanan 301 davalarında da gerekli korumayı yapmadığını
söylemek gerekiyor. Bu, Dink cinayetinin önemli bir tarafı. Cinayetin siyasi
boyutunu da anlamak gerekiyor. Dönemin Adalet Bakanı, bugünün Meclis Başkanı
Cemil Çiçek, görevini yapmayan, gerekli önlemleri almayan dönemin İçişleri
Bakanı Abdulkadir Aksu, İstanbul Valisi Muammer Güler ve dönemin başbakanı
Tayyip Erdoğan. Cinayetin siyasi sorumluluğu bu silsilenindir. Biliyorsunuz
Adalet Bakanı Cemil Çiçek, Hrant Dink’in de katıldığı Bilgi Üniversitesi’nde
düzenlenen Ermeni Konferansı’na ilişkin, “Ermeniler bizi arkadan vurdu” gibi
sözler etmişti. Yine, cinayetin işlenmesi ardından da karartabilecek
söylemlerde bulundu. Özellikle 301 uygulaması konusunda… Yargının linç
politikasına siyasal destek, siyasetin linç politikasına yargısal destek
verildi.
Son dönemlerde cinayet, AKP ile Gülen Cemaati arasındaki
kavga üzerinden yorumlanmaya/yorumlatılmaya çalışılıyor. Cinayeti bu kavga
üzerinden okumak doğru mu sizce?
Şunu söylemek mümkün: Hrant Dink’in katledilmesinden
sonra devlet içindeki bazı birimler, kendi iktidar savaşlarından dolayı
birbirlerine ilişkin bilgiler verdiler; ama kendi sorumluluklarını hep
hasıraltı etmeye çalıştılar. Devlet içindeki çeşitli siyasi grupların, hem
askeri vesayeti sürdürmek isteyen Kemalistlerin hem Ak Parti Milli Görüşçüler
grubunun ve hem de onlarla o dönemde iktidarda olan Gülen Cemaati grubunun
birbirleriyle iktidar kavgası içinde oldukları ve sorumlulukları diğer tarafa
aktaran bir istihbarat savaşı sürdürdükleri şüphesiz. Burada, cinayetin
sorumluluğuyla ilgili düşünürken birkaç soru sormak gerekiyor. Birinci soru şu:
Cinayeti kim organize etti? İkincisi: Bu cinayete kimler yol verdi, kimler
işlenmesini engellemedi? Üçüncüsü: Cinayetten kimlerin çıkarı var? Bu sorular
cevaplandırıldığında, cinayetle ilgili sorumluluk hiyerarşisi de bir şekilde
ortaya çıkacak. Sorumluluk hiyerarşisinde, benim özellikle önlemli olduğunu
düşündüğüm, Türkiye’nin onlarca yıldır derin devlet yapılanmasını elinde tutan
kontrgerilla yapılanmasıdır. Bu yapılanma, bugün adına bazen Ergenekon
dediğimiz, 90’lı yıllardan itibaren Kürt katliamlarında JİTEM adıyla yer alan
bir yapılanma ve Dink cinayetindeki sorumluluğundan benim şüphem yok. Ama bu
yapılanmanın sorumluluğu cinayetle ilgili bugüne kadar konulmadı. Burada, bu
yapılanmaya yardım eden, cinayetin işlenmesi sırasında görmezden gelen bazı
güçlerin, devlette güç sahibi olmak isteyen yapıların da sorumluluklarının
olduğunu söylemek lazım. Şimdi, bazı Emniyet yetkililerinin ve İstihbarat
Dairesi sorumlularının Gülen Cemaati’yle ilişkili olduğu söyleniyor. İlişkili
olup olmadıklarını tam olarak bilmek mümkün değil. Ama cinayetle ilgili
sorumlulukları çok açık olan kişiler var. İlk elden bunlarla ilgili ne
yapıldığı sorgulanabilir. Örneğin Ramazan Akyürek. Trabzon Emniyet Müdürü’yken,
İstihbarat Daire Başkanı‘yken cinayeti önlememe konusundaki sorumluluğu
tartışmasızdır. Nedeni karanlıkta; ama görevini yapmayarak cinayetin
işlenmesine yol açmıştır. Örneğin Celalettin Cerrah. Ne kadar hükümete
yakındır, ne kadar kontrgerilla yapılanmasıyla ilişkilidir veya ne kadar
Cemaat’le ilişkilidir, bilemeyiz. Ama Cerrah da aynu şekildeki tavrıyla
cinayeti önlemeyerek sorumluluk sahibi. Hükümette, Gülen Cemaati’yle kavgalı
olmasından dolayı, cinayeti tamamen Cemaat’le ilişkilendirilen Emniyet
mensuplarına yıkma çabası var. Bu, cinayeti açıklamak açısından değil siyasi
malzeme olarak kullanmak açısından yapılıyor.
Söylediklerinizden hareketle cinayetin salt bir odakla
veya istihbarat zaafıyla ilişkilendirilemeyeceği, bir konsensüs sonucu
gerçekleştirilidiği sonucuna varabilir miyiz?
Bir konsensüs var. Bu konsensüste farklı güçlere bağlı
birimler hangi çıkarlarla hareket etti, bilemiyoruz; ama Dink cinayetini
önlememek konusunda bir mutabakat olduğu şüphesiz. Ama cinayeti organize eden,
Türkiye’nin 1915’ten beri, Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri bildiğimiz ırkçı derin
devlet yapılanmasıdır. Halen de yaşıyor bu yapılanma. Şimdilerde Özel Harp
Dairesi, bir dönemler Seferberlik Tetkik Kurulu olarak bildiğimiz, bugünlerde
Özel Kuvvetler Komutanlığı altında yapılanan, geniş bir alana da yayılmış olan,
sivil alanda da örgütlenmesini yapan, özel kontrgerilla unsurlarının olduğu bir
yapılanmanın sorumluluğunu net olarak belirtmek lazım. Bu konuyla ilgili mesela
2009 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu, bir kozmik oda soruşturması geçirdi.
Altıncı yıldaki bu soruşturmada elde edilen bilgi nerede? Bir başka husus:
Rahip Santoro cinayeti 2006’da işlendi. Sonra Hrant Dink cinayeti geldi. Üç ay
sonrasında Malatya’da üç Hristiyan, Zirve Yayınevi’nde katledildi. Cinayetler
silsilesinde yapılanma, atmosfer hep benzer. Bununla ilgili MİT’in verdiği bir
bilgi de var. Meclis’teki tüm partilerden oluşan “Muhtıra ve Darbelerle İlgili
Araştırma Komisyonu”na bu bilgi verilmişti. Komisyon, iki ciltlik bir yapor
hazırladı. MİT kısa süre sonra 277 sayfalık bir ek rapor sundu. Bu ek raporun
içinde andığım üç cinayetin birbiriyle bağlantılı olduğu, Özel Harp Dairesi
tarafından işlendiği ile ilgili bir bilgi notu vardı. Bu konuyla ilgili biz
kozmik oda soruşturmasını yürüten Savcılık’tan bilgi istedik. En azından Zirve
Yayınevi cinayetleriyle ilgili bilgi varsa gönderilmesini istedik. Üç kere
cevap verdi Savcılık, aynı: Soruşturmanın selameti ve gizliliği açısından şu
aşamada gönderemiyoruz. Sonra iki kere daha sorduk. Dördüncü cevapta,
“Soruşturma henüz tamamlanmamıştır” dediler. Beşinci cevapta ise, “Devletin
gizli bilgileri olması nedeniyle cevap veremiyoruz” dediler.
Bakın bu, devletin Adalet Bakanlığı’na, Hakimler Savcılar
Yüksek Kurulu’na bağlı Savcılık makamı. Derin devlet yapılanmasına, cinayetlere
dair çok bilgi olduğunu biliyoruz o Savcılık’ta. Fakat Hükümet, bu dosyayı da
kapatmaya yönelik bir çaba içinde.
Neden?
Mevcut hükümet, eski yapıyla, kontrgerilla
yapılanmasıyla, Ergenekon’la şu anda uzlaşı içinde. Özellikle 17 Aralık
yolsuzluk soruşturması ardından Ergenekon’la ciddi bir uzlaşı içine girdi ve
davaların altı şu anda boşaltılıyor.
Üç cinayetin benzerliklerinden bahsettiniz. Geçtiğimiz
günlerde 9 Ocak 2013’te Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in
katledilmesiyle ilgili davaya bakan Fransız avukat Virginie Düsen de gazetemize
konuşmuş; Dink cinayeti ile Paris cinayetlerinin MİT’in çalışma sistematiği
açısından benzerliklerine dikkat çekmişti. MİT’in cinayetler işleyen böyle bir
sistematiği olduğuna ve anılan cinayetlerin bu sistematikle ilişkili olarak
birlikte düşünülebileceğine inanıyor musunuz siz de?
Türkiye’de derin yapılanma olgusu, Teşkilat-ı Mahsusa’ya
kadar dayandırılabilir. 1908’lerden, 10’lardan itibaren bu yapılanma,
Türkiye’deki birkaç halkı ortadan kaldıracak bir yapılanma içerisine girdi.
Daha sonra Teşkilat-ı Mahsusa yapılanması, cumhuriyetle birlikte MİT’e
devredildi. Fakat başka bir şekilde de Genelkurmay İstihbarat Dairesi de kendi
yapılanmasını sürdürdü. MİT’te bu eski yapılanma hali hep sürdü. Bunun yanında
şunu da söylemek mümkün: MİT de homojen bir yapı değil. Aslında o kadar iç içe
geçen bir yapılanma var ki… Emniyet Teşkilatı içinde de bütün yapıların aslında
kendi güçleri var. MİT’te de, Özel Harp Dairesi’nin kendi görevlileri var. Hele
sonra MİT yasasından sonra bu operasyonel istihbarat faaliyetleri, fiili bir durumdan
yasal bir duruma geçti. Eskiden kontrgerilla yapılanması, gücünü Milli Güvenlik
Siyaset Belgesi’nden alırdı. -Ki bu belge, aslında Türkiye’nin en geçerli
anayasası.- Bu belgede kontrgerilla eylemleri zaten sıralanıyor. Şimdiyse
MİT’in infazlar, operasyonlar yapma konusunda da yetkileri var. Bütçesi ve
ekipmanı da artırıldı. Böyle cinayetleri sadece MİT’e bağlamak da doğru bir
sonuca ulaştırmıyor. MİT’ten önceden beri böyle bir şey var. Özel savaş
mekanizması denilen yapı, Türkiye’de büyük bir yapılanmaya sahiptir ve çok daha
gizlidir. Sakine Cansızlar cinayetinden, Rahip Santoro cinayetinden tutun da
bütün cinayetler silsilesinin bir tarafında bu yapılanma var. MİT buna destek
vermiştir, yol vermiştir, eleman vermiştir; ama MİT ile sınırlı değildir.
Emniyet’in içinde ve başka kurumlardaki istihbarat birimleri ile siyasetçiler,
milletvekilleri ve başka güçler buna destek vermiştir. Fakat bu konuyla ilgili
tek bir kurumu homojen olarak koymak, yine resmi kaçırır bizden. Bu yapının
kurumsal merkezini iyi tarif etmek lazım. Bu merkez, 1915’ten beri
yapılanmasını sağlamlaştıran Teşkilat-ı Mahsusa’ya benzemiş durumdadır.
Yargıdan umudum yok
Peki bu ahval içinde, Türkiye’deki yargı süreciyle
cinayetin aydınlatılabileceğini, sorumlulardan hesap sorulabileceğini düşünüyor
musunuz?
Türkiye’deki yargı sistemi hallaç pamuğu gibi. Çok
politize edilmiş ve tarafsızlığını ve bağımsızlığını tümden yitirmiş bir
yargıdan bahsediyoruz. Kuvvetler ayrılığı hususunda bile çok tartışmalı olan
yargı, DGM anlayışıyla malul yargı, şimdi daha da politize olmuş, hükümete
bağlanmış bir yargı haline geldi. Bir taraftan bakıyorsunuz, Yargı içinde
ulusalcı/Ergenekoncu kanatla Hükümet işbirliğine gidiyor. Cemaat ayrı bir
şekilde Yargı’yı kendi çıkarınca şekillendiriyor. Burada demokratlar, evrensel
hukuk ilkelerinden yana tavır koyanlar, tarafsız ve bağımsız davranan yargıç ve
savcılar ise en zayıf. Türk yargısı biraz önce bahsettiğim ideolojik
yapılanmaya ve Türkiye siyasetine çok daha bağlı görünüyor. Yargı bağımsız
olmadığı için de cinayetle ilgili resmin ortaya çıkabileceğini ben ummuyorum.
Keşke beni yanıltacak adımlar atılsa ve resim, askeri, polis, bürokrasi, sivil
ve siyasi boyutundaki bütün sorumluluklarla ortaya çıksa, tam bir yargılama
olsa. Ama maalesef bir anlamda güçler kendi aralarında tepiniyor. Bu durum
içinde yargıdan da benim pek umudum yok.
Av. Erdal Doğan kimdir?
Yaşamında Hrant Dink’in avukatlığını üstlenen Av. Erdal
Doğan, cinayetin ardından da uzun süre açılan davayla ilgilendi. Doğan,
Malatya’daki Zirve Yayınevi cinayetleriyle ilgili dava gibi insan haklarına
ilişkin çok sayıda davada da mağdurların avukatlığını üstlendi.
Doğan’ın “Hitit Hukuku: Belleklerdeki ‘Kayıp’” isimli bir
de kitabı bulunuyor.
Kaynak: Yeni Özgür Politika

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.