Mustafa Kemal'in fiziki ve siyasi olarak Ermeni soykırımıyla ilgisi bulunmadığı anlatılır. Osmanlı İmparatorluğu'nu tüm kurumlarıyla birlikte tasfiye etmiş, eskiyi kaldırmış, yeniyi var etmiştir. Anlatılan budur, ancak gerçek daha farklıdır...16 Mart 1923'te Adana'da esnaf ile konuşurken sarf ettiği sözler, Mustafa Kemal'in Ermeni meselesiyle ilgili görüşlerini olanca çıplaklığıyla açığa vuruyordu: "Arkadaşımız beyanatında demişlerdi ki, Adana'mızı idaresi altına alan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz. Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk'tü, o halde Türk'tür ve ebediyen Türk olarak yaşıyacaktır (...) Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin elinde kaldı. Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir..."
***
Ermeni soykırımı konusunda Türk devletinin sözcüleri,
Mustafa Kemal'i soykırım tartışmalarının dışında tutmaya özel bir önem
vermektedirler. Soykırım tartışmaları esnasında Mustafa Kemal ismi yok denecek
kadar az geçer; Ermeni "tehcirinin" gerçekleştiği dönemde
imparatorluğun başka bölgelerinde bulunduğu, İttihat ve Terakki üyesi olmakla
birlikte cemiyetin muhalif kanadını temsil ettiği, bundan ötürü Mustafa
Kemal'in fiziki ve siyasi olarak Ermeni soykırımıyla ilgisi bulunmadığı anlatılır.
Osmanlı İmparatorluğu'nu tüm kurumlarıyla birlikte tasfiye etmiş, eskiyi
kaldırmış, yeniyi var etmiştir. Anlatılan budur, ancak gerçek daha farklıdır.
Falih Rıfkı Atay'ın "Çankaya" adlı eserinde çok
önemli bir pasaj vardır. Burada Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İttihat ve
Terakki Cemiyeti'nin lider kadrosu olan Enver, Cemal ve Talat paşaların ülke
dışına kaçmaları sonucunda başsız kalan İttihatçıların, yeni bir hamle yapmak
üzere yeni bir lider arayışı içinde oldukları anlatılır:
"19 Mayıs 1919'dan hayli gerilerdeyiz. Henüz İzmir'e
Yunan gelmemiştir. Ama İstanbul'da düşman baskısı vardır. Türkiye için ne kadar
kötü şeyler düşünüldüğünü de biliyoruz.
Yurtsever Osmanlı aydınları aranış içindedirler. Ne
yapsak milli bir uyanış hareketi yaratabilsek, yarın katlanılmaz barış şartlan
diktası altında kalırsak, hayır diye haykırabilsek! Toplantı yerlerinden biri
de göz hekimi Esat Paşa'nın evi. Dertleşenler arasında Profesör Akçoraoğlu
Yusuf ve Ferit (Tek) Beyler de var. Hepsinin birleştiği nokta İstanbul düşman
baskısı altındadır. Burada bir şey yapılamaz. Çıkar yol Anadolu'yu
hazırlamaktır. Fakat kim yapabilir bu işi? Kimi göndermeli Anadolu'ya?
Refet Bey (Bele) Jandarma Komutanı, Gazze savaşlarından
tanınmıştır. Bir defa da ona danışalım, demişler ve kendisini toplantıya
çağırıp fikrini almak istemişler.
Refet Bey:
- Siz düşünün, ben de aradığınız adamın kim olabileceğini
araştırayım, gelecek defa görüşürüz, der.
Ertesi toplanışta sormuş:
- Kimi tasarladınız?
- Rauf Bey'e (Orbay) ne dersiniz?
- Yüzde elli bulmuşsunuz. Bende bir yüzde yüz var, bizi
kurtarır ama, sonra biz ondan nasıl kurtulabiliriz, bilmem.
- Canım, gâvura kalmaktansa ona kalırız.
- Mustafa Kemal!"
İttihatçı liderler yeni bir lider arayışı içindeydiler,
ancak İttihat ve Terakki'nin prestiji neredeyse sıfıra inmişti. Savaşın
getirdiği felaketlerden bıkan insanlar, İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne düşman
gözüyle bakıyorlardı. İttihatçılar, ulus devlet kurma projelerini sürdürmek
niyetindeydiler, ancak bunun İttihat ve Terakki adıyla ve eski liderlerle yapma
imkânı kalmamıştı. Yeni lider, nispeten "temiz" bir isim olmak
zorundaydı.
Mustafa Kemal, tam bu noktada devreye girmişti. Kendisi
de bir İttihat ve Terakki üyesi olan Mustafa Kemal, cemiyet içinde Enver
Paşa'ya yönelik muhalefetin başını çekiyordu. Muhalefetinin esas noktasını,
Enver Paşa'nın Turancılık politikaları oluşturuyordu. Mustafa Kemal, ta en
başından bu yana Orta Asya'nın fethi düşüncesine karşı çıkıyor, bu düşüncede
olanları maceraperestlikle itham ediyordu. Bunun dışında İttihat ve Terakki'nin
ulus-devlet projesinin ateşli bir savunucusuydu; yalnız bu projenin daha
gerçekçi boyutlarda tutulmasını talep ediyor, Turan imparatorluğunun bir hayal
olduğunu öne sürüyordu. Mustafa Kemal, muhalefetinde Talat Paşa'nın kısmî
desteğini gördüğü için Enver Paşa tarafından tümüyle tasfiye edilmemişti, ancak
pasif ve ikinci derece öneme sahip görevlere getirilmesini de engelleyemiyordu.
Mustafa Kemal, Enver Paşa ile yaşadığı çatışmaların
neticesinde Sofya'ya askeri ateşe olarak atandı ve 1914 yılını burada geçirdi.
Bu esnada İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin nüfus mühendisliği politikaları
kesintisiz olarak işliyordu. Kurulması hedeflenen ulus-devlet
Türk/Sünni/Müslüman olacaktı; Anadolu'nun Hıristiyan halkları bu projenin
önünde engel olarak değerlendiriliyordu. 24 Nisan 1915'te İstanbul'da önde
gelen Ermeni siyasetçileri, aydınları ve kanaat önderleri tutuklandı. Ardından
Ermeni tehciri adı altında soykırım başladı. Ermeniler, devletin bütün
imkânlarının seferber edilmesiyle Suriye'nin Der Zor bölgesine doğru yola
çıkartıldılar, ancak kafilelerin çok büyük kısmı yollarda Teşkilat-ı Mahsusa
katilleri ve yağmacı çeteler tarafından katledildi. Ermenilerin
taşınır/taşınmaz servetlerine "terk edilen mallar" adı altında el
konuldu. Anadolu'nun geniş toprakları bir ölüm tarlasına dönüştü.
Bütün bunlar olurken, Mustafa Kemal Çanakkale'de
bulunuyordu. Şubat-Aralık 1915 arasında 5. Ordu'da Liman von Sanders Paşa'nın
emrinde bir yarbay olarak görev yapmıştı. Anafartalar muharebelerinin ardından
albaylığa terfi ettirilmiş ve 1916'da Edirne'de bulunan 16. Kolordu
Komutanlığı'na atanmıştı. Ancak, bu kolordunun doğuya kaydırılması sonucunda
Mart 1916'da önce Diyarbakır'da bulunmuş, ardından da Suriye cephesinde görev
yapmıştı. Burada 7. ordu komutanı olarak İngiliz kuvvetlerinin komutanı General
Allenby karşısında ağır bir hezimete uğramış, çok kısa bir sürede Filistin ve
Suriye'yi İngilizlere terk ederek İstanbul'a geri dönmüştü. Mustafa Kemal'in
burada bulunduğu dönem içinde Ermeni soykırımından haberdar olmaması mümkün
değildir.
Ancak sonuçta dünya savaşı kaybedilmiş ve Osmanlı
İmparatorluğu tüm cephelerde barış istemek zorunda kalmıştı. İttihat ve Terakki
Cemiyeti ağır bir darbe almış, liderleri Avrupa'ya kaçmıştı. İstanbul'da
kurulan yeni hükümet, Ermeni soykırımı ve diğer savaş suçlarının sorumlularını
yargılamaya başlamıştı. Bu şartlar altında, yazının başında belirtildiği üzere,
İttihatçılar kendilerini gizlemeye ve yıpranmamış bir lider ile farklı bir
kimlikle ulus-devlet projelerini sürdürmeye karar verdiler. Bir yandan da
İtilaf devletlerine şirin görünmek ve onları yatıştırmak durumundaydılar.
Bundan ötürü İttihatçı olduklarını her vesileyle reddederler, hatta Sivas
Kongresi'ne katılan delegelere "İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına
çalışmayacaklarına" dair yemin ettirirler.
23 Nisan 1920 tarihinde kurulan TBMM'nin ilk gündem
maddeleri arasında, Ermeni tehciri bulunuyordu. Erzurum mebusu sıfatıyla meclis
ve hükümet başkanı olan Mustafa Kemal, 24 Nisan 1920'de yaptığı konuşmada
"Harbi Umumiye'nin (Birinci Dünya Savaşı'nın) başlangıç safhalarından
bahsetmek istemem. Zaten İtilaf Devletleri'nin bahsettikleri de bittabii maziye
ait fazahat (alçaklık, rezillik, utanç verici işler) değildir" diyerek
Ermeni tehcirini yumuşak bir şekilde eleştirdi. Ancak bütün bunların stratejik
birer adım olduğu birkaç gün içinde ortaya çıktı. 8 Mayıs 1920'de TBMM'de
Ermeni tehciri nedeniyle tutuklu bulunan kimselerin tahliyesi kararı alındı. 11
Ağustos tarihinde de tehcir esnasında işledikleri savaş suçları nedeniyle
yargılanan yöneticileri yargılayan mahkemelerin faaliyetleri durduruldu.
Zaten bu esnada meclis sıralarını dolduran mebusların
birçoğu İttihatçı siyasetçi ve askerlerdi. Yine birçoğu Ermeni tehciri
esnasında işlenen suçlar nedeniyle kurulan özel mahkemede yargılanıyordu ve bu
mahkemelerin faaliyetlerini durdurmakla, kendi kendilerini aklamış ve kurtarmış
oluyorlardı. Rüştü Bey (Aras), Mustafa Şeref Bey (Özkan), Ali Haydar Bey
(Yuluğ), Abdülgani Ertan, Sabit Sağıroğlu, ŞükrüKaya, Ali Saib Ursavaş gibi
isimler bunların bir kısmıydı. Bu kişiler, daha sonra CHP döneminde mebus ve
bakan olarak görev yapacaklardı. Tevfik Rüştü Bey 1920'den 1923'e kadar Menteşe
milletvekili, 1923'ten1927'ye kadar CHP İzmir milletvekili ve 1925'ten 1938'e
kadar dışişleri bakanı olarak görev yapmıştı. Mustafa Şeref Bey de benzer
şekilde TBMM'de II., III., IV. ve V.dönem CHP milletvekilliği yapmıştı. Ali
Haydar Bey 1923-24 yılları arasında İstanbul belediye başkanıydı.1919'da Harbi
Umumi Divan-ı Örfi Trabzon davası sanıklarından, Trabzon Hastanesi'nde
zehirleme yoluyla Ermenileri öldürdüğü iddia edilen Ali Saib Ursavaş, 1923,
1931 ve 1935 genel seçimlerinde seçilerek CHP Urfa milletvekilliği yapmıştı.
1915 yılında İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umumi Müdürü olarak görev yapan Şükrü
Kaya, 1923-24yılları arasında Menteşe milletvekili, 1924-25'te hariciye bakanı
ve 1927yılından Mustafa Kemal'in ölümüne kadar içişleri bakanı olarak görev
yapmıştı. Şükrü Kaya, 1915 yılında "Nihai sonuç Ermeni ırkının imha
edilmesi olmak zorundadır. Şu anda patlayan Müslümanlarla Ermeniler arasındaki
sürekli kavganın kesin olarak açığa çıkmasıdır. Zayıf olan yok olmak
zorundadır" diyordu.
25 Aralık 1921'de Özel Mahkeme tarafından Ermeni
tehcirinde işlenen suçlardan ötürü idam cezasına çarptırılan ve cezası infaz
edilen Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in itibarı iade edildi ve milli şehit ilan
edildi. Bunu 14 Ekim 1922'de Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in de milli şehit
ilan edilmesi izledi. 16 Mart 1923'te Adana'da esnaf ile konuşurken sarf ettiği
sözler, Mustafa Kemal'in Ermeni meselesiyle ilgili görüşlerini olanca
çıplaklığıyla açığa vuruyordu: "Arkadaşımız beyanatında demişlerdi ki,
Adanamızı idaresi altına alan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat
ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet
almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz.
Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir, Türklerindir.
Bu memleket tarihte Türk'tü, o halde Türk'tür ve ebediyen Türk olarak
yaşıyacaktır (...) Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin elinde kaldı.
Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler koyu ve öz
Türk memleketidir..."
Ermeni soykırımı suçlularının itibarlarının iadesine,
ailelerine trajik bir ironi olarak Ermenilerden gasbedilen malların
dağıtılmasına cumhuriyet döneminde de devam edildi. 2 Şubat 1927'de Boğazlayan
Kaymakamı Kemal Bey'in eşi ile çocuklarına, İstanbul'da 20 bin lira değerinde
gayrımenkuller tahsis edildi. Bu gayrımenkullar elbette Ermenilerden
gasbedilmişti. Yine 1927 yılının 25 Aralık günü, Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey'in
ailesine de gayrimenkuller tahsis edildi. Ermeni soykırımının beyin takımından
olan Dr. Bahaeddin Şakir'in ailesine, Diyarbakır valisi Doktor Reşid Bey'in ve
Bahriye Nazırı Cemal Paşa'nın yaveri Nusret Bey'in ailelerine de yine
gasbedilen Ermeni mülkleri tahsis edildi.
Tabii bütün bunların yanında, cumhuriyetin önde gelen
bütün kadrolarına da bu mülkler paylaştırıldı. Cumhurbaşkanlığı köşkü bile,
Ankara'daki Kasapyan köşkünün üzerine inşa edildi.
Sonuç olarak, Mustafa Kemal her ne kadar İttihat ve
Terakki Cemiyeti'nin lider kadrosuna muhalif gibi gözükse de, bu muhalefet esas
olarak stratejik anlamda bir muhalefettir. İdeolojik olarak herhangi bir
farklılık bulunmadığı gibi, Ermeni soykırımı konusunda da İTC ile cumhuriyeti
kuran kadrolar arasında görüş ayrılığı yoktur. Tam aksine, kadrolarda bile bir
süreklilik söz konusudur. Mustafa Kemal ve ekibi bu konuda devletin sürekliliği
ilkesine uygun olarak davranmıştır. Mustafa Kemal, en büyük rakibi olan Enver
Paşa hakkında bile sonraki dönemlerde kötü bir söz söylememiş, Ermeni soykırımı
suçluların adları caddelere, sokaklara, meydanlara, okullara verilmiştir.
Cumhuriyetin 90 yıllık tarihi boyunca Ermeni soykırımında mutlak bir inkâr
siyaseti güdülmüş, bu konunun bir tabu olarak kalmasına özen gösterilmiştir.
Bunun nedeni, Türkiye Cumhuriyeti'nin Ermeni soykırımının üzerine inşa edilmiş
olmasıdır. Ermeni soykırımının aydınlatılması yolunda atılacak her adım,
cumhuriyetin temellerini sarsacaktır.
Bundan yedi yıl önce katledilen Hrant Dink'in cinayetinin
üzerindeki örtünün yerinden bir milim bile kıpırdamamış olmasının esas sebebi
de budur. Bu örtüyü kaldıracak olan güç, Hrant'ın katledildiği gün tüm tabuları
yıkarak sokakları dolduran yüz binlerden başkası olmayacaktır!
Atilla Dirim
atilla.dirim@gmail.com
Özet kaynakça:
- "Çankaya", Falih Rıfkı Atay
http://arsiv.marksist.org/yazarlar/atilla-dirim/13786-ermeni-soykirimi-mustafa-kemal-ve-devletin-devamliligi
- http://www.academia.edu/4957221/Mustafa_Kemalin_1915-16_Ermeni_Olaylarina_Yaklasimi_Fazahat_Toplumsal_Tarih_November_2013_
- Hans Lukas Kieser, "Ermeni Meselesi",
http://hayastaninfo.net/attachments/article/675/ErmeniMeselesi.pdf
- Erik-Jan Zürcher, Millî mücadelede İttihatçılık
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.