Doğan Şahin
Bize derlerdi ki Arapgir’in Birinci Dünya Savaşı öncesi
30-40 bin nüfusu vardı. O yıllarda nüfus 6-7 bin gibi bir şeydi. Ben sanırdım
ki, bu kadar insan Yemen’de, Trablusgarp’ta savaşta ölmüş. Babam 1911
doğumluydu, Babamın babası 1888, Annemin babası 1900 doğumluydu. Onlardan şunu
öğrendim. Arapgir’den en az on bin Ermeni toplanmış. Annemin babası şöyle
anlatırdı: Ermeniler sormuşlar “Nereye
götürüyorsunuz bizi?” Askerler, “Murat
Paşa’ya götürüyoruz” demişler. Murat’a yani, Fırat’ın büyük koluna. Dedem derdi
ki, Fırat günlerce kan aktı.
***
Bize ilk geldiklerinde sanırım 10-11 yaşındaydım, 60
yaşlarında bir adamdı, karısı ve çocukları vardı, çocukları bizim
akranlarımızdı. Çok sessiz, sakin bir adamdı. Biz Arapgir’de otururduk ve bize
çok köylü gelirdi, genellikle mahcup, çekingen insanlar olurdu ama bu adam bir
başkaydı. Uzaklara, görmediğim bir yerlere bakıyordu.
Sonra gene geldiler, aklımda kalmıştı adam. Babama
sordum, bu adamın neyi var diye.
O zaman öğrendim, Ermeni tehciri sırasında bütün ailesi
öldürülmüş. 4-5 yaşlarında bir çocukmuş
o zaman. Çocuğu olmayan bir köylü almış, köyüne götürmüş. Adı ne idiyse artık
Kivork mu? Kirkor mu? Herkes unutmuş ya da öğrenmemişler bile. Adını Garip
koymuşlar. Müslüman olarak yetiştirmişler. Biraz büyüyünce köyün hayvanlarını
otlatmaya başlamışlar. Çoban olmuş yani, dağlarda, koyunların ardında dolanıp
durmuş. Sonra aynı köyden yoksul ve öksüz bir Türk kızıyla evlendirmişler.
Çocukları olmuş, yaşayıp gidiyorlardı.
Ermeni melesini ilk o zaman duydum. Oysa
Arapgir’liydim. Biz ortaokula giderken
(1970-1973) aşağı yukarı 10 kadar Ermeni ailesi vardı. Komşularımız vardı,
esnaflar vardı. Ayakkabıcı Yeznik amca vardı, kuyumcu Sarkis Amca vardı,
basmacı Artin Amca vardı.
Bize derlerdi ki Arapgir’in Birinci Dünya Savaşı öncesi
30-40 bin nüfusu vardı. O yıllarda nüfus 6-7 bin gibi bir şeydi. Ben sanırdım
ki, bu kadar insan Yemen’de, Trablusgarp’ta savaşta ölmüş.
Babam 1911 doğumluydu, Babamın babası 1888, Annemin
babası 1900 doğumluydu. Onlardan şunu öğrendim. Arapgir’den en az on bin Ermeni
toplanmış. Annemin babası şöyle anlatırdı: Ermeniler sormuşlar “Nereye götürüyorsunuz bizi?” Askerler, “Murat Paşa’ya götürüyoruz” demişler. Murat’a
yani, Fırat’ın büyük koluna. Dedem derdi ki, Fırat günlerce kan aktı.
Başka köylerde de böyle çocukların alınıp büyütülmüş
olduğunu öğrendim, ama çoğu kız çocuğuymuş. Ergen kızlar, gelinlik çağında
kızlarmış. Evlenmek için götürülmüşler. Kimi kendisi evlenmiş, kimi de oğluna
gelin götürmüş.
Hep düşünürdüm, o çocuklar nasıl yaşamışlardır. Özellikle
büyük olanlar; ailelerini öldüren insanların karısı olmak, onların çocuğunu
doğurmak nasıl hissettirmiştir diye. Kardeşlerinin, analarının, babalarının,
akrabalarının yasını nasıl yaşamışlardır.
Daha doğrusu nasıl yaşamışlardır, nasıl öldürmemişlerdir
kendilerini.
İnsan hakkında, iç dünyası hakkında o zaman düşünmeye başlamıştım. Hala da
düşünürüm. Bir şey anlamam. İnsanın ne zalimlikteki ölçüsüzlüğünü ne de zulme
bu denli dayanabilmesini anlayamam.
Ama en çok da hep kendini aklayabilmesini, hatalarını
suçlarını unutmasını ve yaptığı kötülüklerden, verdiği acılardan utanmamasını
anlayamam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.