Altan Öymen / altan.oymen@radikal.com.tr
İkisinin de sakıncaları tecrübeyle görülen bu iki akım,
eşzamanlı olarak sahneye konuluyor. Yeniden ‘büyük devlet’ olmanın yolu,
Osmanlı Devleti’nin son döneminde de aranmıştı. O yol bazen 'Panislamizm’de
aranmıştı, bazen de ‘Panturanizm’de...
Dünyadaki bütün Müslümanlar...
Önce Panislamizm’den söz edelim:
Osmanlı panislamizmi, yeryüzündeki bütün Müslümanların
lideri olma iddiasını taşıyordu. O iddianın bir temeli vardı. Bu, Osmanlı
padişahlarının Yavuz Sultan Selim’den beri üstlendikleri halifelik sıfatıydı.
Ama 19’uncu yüzyıldan beri gelişen milliyetçilik akımları o temeli hayli
sarsmıştı.
Osmanlı sınırları içindeki Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler,
Slavlar gibi gayrimüslim topluluklardan bir kısmının başlattığı bağımsızlık
hareketleri, Türk olmayan Müslüman toplulukları da etkilemişti. Arnavutlardan
sonra Arapların içinden de “Biz ayrı milletiz. Ayrı bir devletimiz olsun” diyenler
çoğalmıştı.
19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren, o hareketleri önlemek
veya geriletmek, başta padişahlar olmak üzere, devlet yönetiminde bulunanların
en önemli hedefi haline gelmişti.
O yoldaki gayretlere, Osmanlı döneminin yazarlarından,
şairlerinden bir kısmı da katkıda bulunmaya çalışıyordu. Onlardan biri,
sonradan İstiklal Marşımızın sözlerini de yazacak olan Mehmet Akif‘ti.
Arnavutların da, Arapların da ‘milliyet’lerinin ‘İslam’ olduğunu
hatırlatıyordu. Ayrı ayrı’milliyet’ler icad etmenin İslamiyet’le
bağdaşmayacağını öne sürüyordu.
MEHMET AKİF VE ARNAVUTLAR
Akif‘in konuyla ilgili şiirlerinden daha önce de örnekler
vermiştim. Onları bugün de hatırlatayım. Kendisi de Arnavut kökenli olan Mehmet
Akif, Arnavutları şu “kıt’a”larla uyarıyordu:
“Hani milliyyetin İslam idi, kavmiyyet ne
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine
Arnavutluk ne demek, var mı şeriatte yeri
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.
İslamiyette anasır mı aranır, ne gezer
Fikr-i kavmiyyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır ruh-i Nebi, tefrikanın
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın.”
[“Kavim: akrabalık, hemşerilik veya kabile birliği gibi
nedenlerle bir arada yaşayan insan toplulukları -Fikr-i Kavmiyyet: kavimlere bölünme
niyeti -Anasır: unsurlar, öğeler -Ruh-i Nebi: Peygamberin ruhu -Küfr (küfür):
İslamiyete inanmama, dinsizlik -Tefrika: ayrılık -Kaltaban: namussuz.”]
Yirminci yüzyılın başlarında bağımsızlık taleplerini
giderek artıran Arnavutları, o taleplerden vazgeçirmeye, Mehmet Akif‘in
şiirleri de yetmedi. Arnavutlar, Balkan savaşlarından başlayarak bağımsızlaşma
sürecine girdiler.
“TÜRK ARAPSIZ YAŞAR MI?”
Mehmet Akif ise, o şiirlerinde dile getirdiği görüşlerinden
vazgeçmedi. “Milliyetimiz İslam’dır. Kavimcilik yanlıştır. Türklerden
ayrılmayınız. İslamiyet’te birleşiniz” telkinlerini, gene şiir yoluyla, Arap
milliyetçilerine yöneltti.
Araplara yönelik şiirlerinden birinde, Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan'ın çok beğendiği ve her fırsatta tekrar ettiği şu ünlü mısralar
da vardır:
“Türk Arapsız yaşamaz, kim ki yaşar der delidir.
Arab’ın Türk ise hem sağ gözü, hem sağ elidir.”
İfade güzeldi. Kafiyeler yerindeydi. Aruz veznindeki
ahengin de katkısıyla, mısraların okuyanlar ve dinleyenler üzerindeki etkisi
güçlüydü.
Bu özellikleriyle, o iki mısra, o dönemdeki şiir sever
devlet adamlarının da ezberine yerleşti. Ama bunlar, o zamanın Osmanlı
sınırları içindeki Arap milliyetçisi dindaşlarımızı etkileyemedi.
1914’te başlayan Birinci Dünya Savaşı’nda, o
dindaşlarımız, Hıristiyan İngilizler ile Hıristiyan Fransızların saflarında
savaştılar ve Osmanlı ordularının yenilmesinde başlıca rolü oynadılar. Daha
sonraları da, Osmanlıdan ayrılan topraklarda, gene İngiliz ve Fransızların
desteğiyle ayrı ayrı devletler kurdular.
O gelişmelere diyecek bir şey yok. O zamanki dünya,
milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinin hızla geliştiği bir dünya... Büyük
imparatorluklar çökerken, yerlerine, yeni yeni üniter devletler çıkmaya
başlamış. Birinci Dünya Savaşı sonunda yenilip parçalanan Avusturya-Macaristan
imparatorluğu topraklarında da aynı şeyler olmuş.
Daha sonraki yıllarda ve hele İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra, o yoldaki gelişmeleri, İngilizler de yaşayacak. ‘Topraklarında güneşin
hiç batmadığı’ İngiliz İmparatorluğu, İrlanda’dan Hindistan’a, Kanada’dan
Avustralya’ya kadar, bir zamanlar yönetimi altında tuttuğu ülkelerdeki
egemenliğini, aşama aşama devretmek zorunda kalacak...
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E
Yani: Güneyimizdeki eski Osmanlı vatandaşlarının
Osmanlılıktan ayrılıp yeni kurulan Arap ülkelerinin vatandaşları haline
gelmesi, dünyanın o zamanki gidişine uygun bir sonuç.
Osmanlı devleti açısından ise durum şu: Devletin o
zamanki yöneticileri, dünyanın gidişini görüp, gerçekçi politikalar izlemek
yerine, eskiden kaybettikleri toprakların en azından bir kısmını geri almayı
hedeflemişlerdi. Bunun için, halifelik etkisini kullanarak İslam ülkelerinin
desteğini sağlayabileceklerini hesapladılar. Ama o hesapları tamamen yanlış
çıktı.
Özetle: Panislamizm’i bir politika haline getirmeye
çalışmak, halifelik döneminde bile, Osmanlı devletine hiçbir şey kazandırmadı.
Beklentilerin tam tersine sonuçlar verdi.
Devleti yönetenler, o politikayı oluştururlarken,
‘dünyanın her yerindeki Müslümanların desteğine sahip olabilecekleri gibi bir
ham hayale kapılmışlardı. Bu hayalin sonuçlarından faydalananlar, Birinci Dünya
Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı savaşan İngiltere ve Fransa gibi devletler oldu.
Stratejilerini, Osmanlı devletinin verdiği görüntüye göre belirlediler.
Hazırlıklarını, iddiası çok büyük bir düşmanla savaşacakmış gibi yaptılar.
Muharebelere genellikle, gereğinden de fazla gücü
seferber ederek başladılar. Ve hedeflerinin önemli bir kısmına ulaştılar.
Osmanlı devleti ise, Birinci Dünya Savaşı’ndan, tarihinin
en büyük kayıplarına uğrayarak çıktı. O savaşla birlikte de, tüm Müslümanları
aynı birliktelik içinde toplayıp onları bir merkezden yönlendirmeyi hedefleyen’
Panislamizm’ teorileri iflas etmiş oldu.
Kurtuluş Savaşımızın arkasından Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluşundaki temel ilkeler, o’ panislamizmin iflası’ gerçeği göz önünde
tutularak oluşturulmuştur.
Önce saltanat kaldırılmıştır, sonra da halifelik... Laik
bir Cumhuriyet için gerekli olan yasalar çıkarılmıştır. Devletin tüm
kurumlarının o esaslara uygun hale getirilmesine çalışılmıştır.
Bir şey daha yapılmıştır: İçişlerimizde olduğu gibi,
dışişlerimizde de, din esasına dayalı politikalardan mümkün olduğu kadar uzak
kalınmıştır.
'TÜRKÇÜLÜK-TURANCILIK'
Gelelim’ büyük Türkiye’ olmak için düşünülmüş olan
yollardan ikincisine... ‘Panturanizm’ ya
da Türkçede ‘Turancılık’ diye adlandırılan ve yeryüzündeki bütün Türklerin
birlikte hareket etmesini hedefleyen eğilimlere...
Panislamizm’i anlatırken hatırlattık. 19’uncu yüzyıldan
20’nci yüzyıla geçilirken şu anlaşılmıştı: Bırakalım Osmanlı devleti sınırları
dışındaki Müslüman toplulukları, o sınırların içindeki Müslümanları bile bir
arada tutmak için, artık ‘din Birliği’ni kullanmak yetmiyordu. Müslüman
Arnavutlar ile Müslüman Araplar arasındaki milliyetçilik akımları, bu gerçeği 19’uncu
yüzyılın sonlarından itibaren ortaya koymaya başlamıştı.
Bu durumun çaresi, bir kısım Osmanlı düşünürüne göre
şuydu: Osmanlı uyruklular arasındaki Türkler de bir 'Türk milliyetçiliği’ hareketi etrafında
toplanmalıydı...
Bu, o vakte kadar alışılmış bir şey değildi. Osmanlı
devleti sınırları içinde yaşayan Türklerin büyük kısmı, kendilerini devletin
sahibi gibi görüyorlardı. Ekonomik ve sosyal hayattaki durumları buna müsait görünmese
bile, Türklerin çoğunun kendileriyle ilgili algılamaları böyleydi. Toplumdaki
diğer dini veya etnik kesimlerin eğilimlerini fazla önemsemiyorlardı.
Gerçi bu algılama, toplumun diğer unsurları arasındaki
milliyetçilik akımları karşısında değişmeye başlamıştı. O unsurların milliyetçiliklerine
karşı, Türkler de artık devlet içindeki kendi varlıklarını herkese hatırlatmak
istiyordu. Ama 19’uncu yüzyılın sonlarına rastlayan bu değişimin henüz adı
konulmamıştı. Veya bundan söz edenler olsa bile, bunu işitip benimseyenler
fazla değildi.
1897 yılında bunun daha geniş topluluklara yansımasını
sağlayan bir gelişme oldu. O sıradaki Türk-Yunan savaşı sırasında şair Mehmet
Emin Bey bir şiir yazdı ve herhalde Türk edebiyatında ilk defa, Türk olduğunu
bir ‘gurur’ nedeni olarak vurguladı. Şiirinin ilk iki mısraı şöyleydi:
“Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur
Sinem, özüm ateş ile doludur.”
Bu iki mısra, o sıradaki savaş havası içinde, Osmanlı
devletindeki Türk asıllılar arasında, bir büyük heyecan rüzgârı gibi dolaştı.
(Şair Mehmet Emin, bu şiirinden sonra ‘milli şair’ sıfatıyla anılmaya
başlayacak, milli mücadeleden sonra Ankara Meclisi’nde milletvekili olacak,
soyadı kanunundan sonrada Yurdakul soyadını alacaktı.)
Mehmet Emin‘in şiiri Osmanlı devleti sınırları içindeki
Türklere hitap ediyordu. Bir de, başka ülkelerin sınırları içindeki
‘yurtdışındaki Türkler’ vardı. Onları da kapsayacak kadar geniş bir ‘Türk
yurdu’ kavramı da, Ziya Gökalp‘in bir şiirinde ortaya çıktı. O şiirin iki
mısraı da şöyleydi:
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan.”
Bu da, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dünyada,
-Kırımdan Azerbaycan’a, Türkmenistan’dan Çin Türkistan’ına kadar- tüm Türkleri
bir mefkure (ideal) etrafında toplama isteğinin mecazi bir ifadesiydi.
O istek, Osmanlı devletinin son döneminde Yusuf Akçura,
İsmail Gaspıralı, Ahmet Ağaoğlu gibi düşünürlerin de gündeminde yer alıyordu.
Enver Paşa gibi devlet yönetiminde yer alan asker-politikacıların gündeminde
de...
(Enver Paşa’nın Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Pamir
Yaylalarında savaşırken vurulup ölmesi de, o amaca yönelik uğraşlarının
sonucuydu.)
Osmanlı devletinde 20’nci yüzyıl başlarındaki fikir ve
siyaset hareketleri içinde, Türk milliyetçiliğinin öne çıkması böyle oldu.
KURTULUŞ'TAN SONRASI
Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kurulan Türkiye
Cumhuriyeti’nin doğal vasıflarından biri gene, ‘milliyetçilikti.
Bu doğaldı. Türkiye Cumhuriyeti, Balkan Savaşları’ndan
başlayıp, Birinci Dünya Savaşı’yla devam eden ve Kurtuluş Savaşı’yla biten 10
yıllık bir savaş dönemi sonunda bir üniter devlet olarak kurulmuştu. Yeni
devletin tüm vatandaşları, o 10 yıllık dönemde yaşadıklarının etkisi
altındaydılar. Hem Osmanlı devleti yönetimi altında, hem mütareke döneminde,
hem de Kurtuluş Savaşı sırasında yaşadıklarının...
Ne, Balkan Savaşları’nda bir kısmı öldürülüp bir kısmı
silah zoruyla göç ettirilen soydaşlarını unutabilirlerdi, ne Birinci Dünya
Savaşı’nda Arap milliyetçileri tarafından, önce açlığa mahkûm edilip, sonra
şehit edilen askerlerini... Ne de Kurtuluş Savaşı’nda işgal edilen
şehirlerindeki Osmanlı vatandaşlarının gönderlere çektiği yabancı bayrakları...
Gördükleri, duydukları birçok şey, o savaşlarda
karşılarına çıkan unsurlardan hiçbirine güvenmemelerini telkin ediyordu.
Ayrıca şu vardı: Saltanat ve halifelik kalktıktan sonra,
Türkiye’nin yeni bir tarih anlayışına ihtiyacı vardı. Ülkenin, o vakte kadar
600 yıllık Osmanlı tarihine ağırlık veren tarih kitaplarının yerine, Türklerin
Osmanlı dönemi dışındaki tarihlerinin de önemli olduğunu (hatta daha önemli
olduğunu) anlatan kitaplara ihtiyacı vardı.
O konudaki yeni tezler, başta Ziya Gökalp olmak üzere Osmanlı’nın
son dönemindeki Türkçü-Turancı düşünürler tarafından oluşturulmaya başlamıştı.
Eski Orta Asya devletlerinden başlayıp, Batı’ya yönelik göçler sonucunda
kurulan ve Türkler tarafından kurulduğu bilinen devletlerin tarihi
araştırılıyordu. Attila'nın, Cengiz‘in, Oğuz Han’ın zaferleri, Ziya Gökalp'ın
şiirlerine yansıyor, Türklerin tarihi, milattan önceki yüzyılların olaylarıyla
ilgili araştırmalara göre, yeniden yazılıyordu.
Türkiye’deki ve Türkiye dışındaki bazı ülkelerdeki
araştırmacıların Cumhuriyet’ten önce başlayan bu çalışmaları, Cumhuriyet döneminde
de devam etti. Ortaya çıkan tarih tezleri, tarih kongrelerinde tartışıldı.
Edebiyatın, müziğin, güzel sanatların konuları haline geldi. Yeni doğan
çocukların adları ve soyadı kanunundan sonra konulan soyadları, eski Türk
kahramanlarının adlarından ilham alınarak konuldu.
CUMHURİYET'İN MİLLİYETÇİLİĞİ
Tabii, hemen şunu belirtmek gerekli: Cumhuriyetin ilk döneminden
bu’ milliyetçilik’ akımının iki özelliği vardı:
Biri, başlangıç yıllarındaki aşırılığa varan yanlarının
bir süre sonra törpülenmesiydi. Mesela, Orta Asya’dan göçlerle ilgili tarih
tezinin abartılı unsurlarından zaman içinde vazgeçildi. Türkçülüğü, sanat ve
edebiyata yerleştirmek, hatta -opera dâhil- sahne eserlerinin konusu yapmak
gibi girişimlere son verildi.
İkincisi: Türkiye dışındaki Türklerle ilgili çalışmalar,
tarihle ve kültürle ilgili konuların dışına çıkarılmadı. Bunlar hiçbir zaman
dış politikanın güncel gündeminin konuları arasına girmedi. Türkiye’nin,
vatandaşlarının ana dili Türkçe (veya Türkçeye yakın bir dil) olan ülkelere yönelik,
bir yayılmacılık niyeti olmadığı, her vesileyle belli edildi. O yüzden de, o
çalışmalar, Türkiye’nin dış ilişkilerine zarar verici gelişmelere yol açmadı.
***
Evet, Panislamizm ve Panturanizm... Veya dünyadaki tüm
Müslümanların birliği ve dünyadaki tüm Türklerin birliği...
Bunlar, Osmanlı devleti tarihinde de, Türkiye Cumhuriyeti
tarihinde de yeri olan iki ayrı akım...
Bu akımlar, zamanı gelmiş, Osmanlı devletini yönetenleri
de meşgul etmişler, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenleri de...
Sonuç olarak, iki devletin de yöneticileri o iki akım
hakkında yeteri kadar tecrübe edinmişler... Devleti o iki akımdan herhangi
birine bel bağlayarak idare etmeye kalkmanın isabetli bir tutum olmadığını,
tecrübelere dayanarak görmüşler...
Şimdi ise şöyle bir manzara karşısındayız:
Cumhuriyetimizin bugünkü yöneticileri, iki ayrı akımdan
biri bir yana, ikisine birden kapılmış gibi görünüyorlar. Bir yandan Osmanlı
devletinin halifelik unvanı da taşıyan padişahları gibi, dünyadaki
Müslümanların kendilerine yakın gördüklerinin tümünü temsil etme
iddiasındadırlar. Bir yandan da, Müslümanlık öncesindeki Türk devletlerinin kılıçlı
kalkanlı komutanlarını, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’ndaki kıyafet gösterileriyle ön
plana çıkarmaktadırlar.
Bunlardan biri, Panislamizm merakının, öteki Panturanizm
merakının göstergesi...
İkisinin de ayrı ayrı sakıncalı akımlar olduğu, tarih
içinde anlaşılmış... Uygulanmalarından vazgeçilmiş. Şimdi onların hem de
eşzamanlı olarak yeniden sahneye çıkarılmasının anlamı ne olabilir? Faydası ne
olabilir?
Tabii, bu sorulara karşı denilebilir ki: Canım bunda
kaygı duyulacak bir şey yok. Devletimizi yönetenler, eski imparatorluk dönemlerine
özlem duyuyorlar. O dönemleri hatırlamak ve hatırlatmak istiyorlar. Bu
isteklerini de işte, bazen saray yaptırarak, bazen eski kıyafetli askerlerden tören
birlikleri oluşturarak gerçekleştirmek istiyorlar. Bazı başka ülkelerde de, o
merakın örneklerine rastlanır. Bunların görüntüsel etkileri olumlu veya olumsuz
olabilir. Ama üzerlerinde siyasal yorumlar yapılmaması gerekir.
Bu görüşte de, tabii, gerçek payı var. Ama bu işler her
zaman belli olmuyor. Geçmişte de örnekleri var, bazen o görüntülere bakıp
bambaşka yorumlar çıkaranlar oluyor. Bundan şikâyet edenlerden biri de,
rahmetli Atatürk'tü. Cumhuriyet’e geçiş yıllarındaki bir konuşmasında, Osmanlı
devletinin son dönemindeki gelişmelerden bahsederken, özetle demiştir ki:
“Büyük hayaller peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri
yapar görünenlerden değiliz. (Geçmişte) Büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış
gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını çektik. Biz, Panislamizm
yapmadık. Belki ‘yapıyoruz, yapacağız’ dedik. Panturanizm yapmadık ‘yaparız,
yapıyoruz’ dedik. Bütün dünya üzerimize geldi.”
Atatürk‘ün, Osmanlı’nın son dönemindeki bu olumsuz
durumdan şikâyetleri, daha başka konuşmalarında da vardı. 1927’de Meclis’te
okuduğu nutukta da o konudaki görüşlerini genişleterek anlattıktan sonra,
Türkiye Cumhuriyeti’nin milli politikasının ana hatlarını şöyle özetlemiştir:
“Milli sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi
kuvvetimize dayanıp varlığımızı koruyarak millet ve memleketin gerçek
mutluluğuna ve gelişmesine çalışmak... Belirsiz amaçlar peşinde milleti meşgul
ve rahatsız etmemek... Medeni dünyadan insanî davranış ve karşılıklı dostluk
beklemek...”
Tabii, o zamanların dünyasının koşulları başka... Ama bu
gösterişsiz hedefler de, -özellikle son yaşadığımız gelişmeler karşısında-
bugün için de değer taşımıyor mu?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.