“Acı gerçek,…
‘bizi yükselten’ yalandan daha yararlıdır” (V.İ.Lenin)
Bu yazı Türkiye sol hareketinin tahlilinden ziyade,
yazının seyri içinde Türkiye sol’una (Türk “solu” demek daha doğru olur) ve
zaaflarına değinilmekle birlikte,
Türkiye sol hareketinin bir parçası olan fakat unutulan yada unutturulan
bu coğrafyanın kadim halklarının sol hareketlerine özelliklede Ermeni devrimci
hareketine odaklanmıştır. Amacımız bu coğrafyadaki Sosyalist Hareketlerin TKP
öncesine denk gelen tarihine değinerek unutulan sosyalist önderlerini
hatırlatmaktır.
Osmanlı unsurlarının Bilimsel sosyalizimle karşılaşmaları
19.yy’da Avrupa’da Marx’ın deyimiyle bir komünizm
heyulası dolaşırken Osmanlı toprakları da bundan azade olamazdı. Avrupa’daki
gelişmeler Osmanlı gazetelerinde geniş bir şekilde yer almaktadır. Avrupa
politikasının anlaşılması bakımından yayınlanan bu yazılarda Dolaylı olarak da olsa Marx’ın hayaleti
Osmanlı coğrafyasındadır. Ancak Müslüman-Türkler arasında okuryazarlık oranının
düşüklüğü nedeniyle bu haberlerin tamamıyla yönetici sınıfın bilgilenmesine
yönelik olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz: 1871 tarihli Hakayik-ul
Vakayi’nin 9 Şubat sayısında Fransız-Alman Savaşı’na ilişkin bir habere Karl
Marx imzalı Alman başbakanı Bismarck’ın Fransa’ya karşı izlediği politikayla
bütün Avrupa’da özgürlüğü boğduğunu ifade ederek Bismarck’ı eleştiren
bir yazı eklenmiştir. Kerim Sadi
bu yayınla ilgili olarak “Marx imzasiyle
Demir Başvekile yapılan bu yaylım ateş de gösteriyor ki, bundan 94 yıl önce, -Daily
News gibi sütunlarını hür düşüncelere açan İngiliz gazetelerinden aktarma
yazılarla- gazetelerimizde, cumhuriyet ve hürriyet fikirleri serbestçe
savunuluyordu; çevirme yoliyle, mudlakiyete ve despotizmi temsil edenlere karşı
savaşılıyordu.” Demektedir. Avrupa’daki devrimci harekete ilgi duyulduğundan
değil, bir şeyin farkında olmadan yayınlanan yazılarla Osmanlı okurları –okur
yazar olanlar- dolaylı yoldan da olsa Sosyalizmle tanışmaktadır. Aynı yıl, beş
altı ay aralıkla Karl Marx ismi, Karl Marx ve Karlo Marn şekliyle karşımıza
çıkıyor. Karl Marx’ı Karlo Marn biçimine sokan Terakki gazetesi, Marx’ın 1871
Paris Komünü ile ilgili bir mektubunu sunarken; onu Enternasyonal adındaki
asiler şirketinin başkanı olarak takdim etmeyi de unutmaz:
“Enternasyonal nâm ussât Şirketinin Reisi bulunan Karlo
Marn nâm şâhsın Berlin’den bir ahbabına yazdığı mektubun bir sureti Pari Jurnal
nâm gazetede mûnderiç olup bazı fıkarât-ı garibeyi hâvi olduğundan hulasaten
nakil ve terceme eyledik.”
1871 yılındaki gazeteler doğaldır ki Avrupa politikasını
izlerken Paris Komününe de kayıtsız kalamazlar. 1871 Paris Komünü de gazete
sayfalarında yer alır. Takvim-i
Vakayi’de 1871 Paris Komünü ile Birinci Enternasyonal’dan bahseden yazılar
oldukça büyük bir yekûn tutmakta; ve -ayrı bir inceleme konusu teşkil edecek
kadar- önem taşımaktadır. Matbaa-i Amire’de basılan Takvim-i Vakayi, bilindiği
gibi, Devletin resmî gazetesi idi: “Cerîde-i resmiye-i Devlet-i Aliyye-i
Osmaniyye.” Takvim-i Vakayi, 3 Muharremülharam 1289 tarihli ve 1463 numaralı
sayısında, Fesat Cemiyeti olarak kabul ettiği Enternasyonal’e yüklenmekte ve,
Millet Meclisi’ne sunulan projeyi yedi madde halinde aktarmaktadır. Görüldüğü
gibi resmi gazete de kayıtsız kalamamaktadır. Ancak bu ilgi Osmanlı
yöneticilerine verilen bir bilgi notu olarak algılanmalıdır. Efkarı umumiyeyi
ilgilendiren bir mesele değildir.
1871 Paris Komünü sonrasındaki Osmanlı İmparatorluğu
sınırları içinde yayımlanan Türkçe gazetelere göz attığımızda, Sadrıâzam Âli
Paşanın kalemiyle Enternasyonale hücum edildiği gibi, şu veya bu sebeple, onu
korumayı üstüne alanların da çıktığını görüyoruz. Sadrazam Ali Paşanın siyasi
muarızlarından Namık Kemal’in imzasıyla Paris Komününün savunulduğu ibret gazetesinde,
Enternasyonal’in de savunulmasına şahit olunmaktadır. Ancak bu Savunma Kemal’in
Komünü anladığı, komünden etkilendiği anlamına gelmez. Komün döneminde Paris’te
bulunan Türkler, olaylardan bir şey anlamamışlardır. Mete Tunçay, Paris komünü
örneğinin Osmanlı gazetelerindeki yansımasının ilginçliğine işaret eder: “Bu
bakımdan bir 1870 Paris Komünü örneğinin bile, solcu muhtevasına nüfuz
edilmeksizin, siyasî hürriyet terimleriyle görülmüş olması, ilgi çekici bir
olaydır.” Komün Kemal tarafından siyasi muarızlarına karşı bir araç olarak
kullanılmıştır. Gazetenin yazarlarından
Nuri Bey, Komün üzerine açılan tartışmalardan birini ihtiva eden sayıda,
Batı’daki kapitalist-işçi savaşına dokunduktan sonra, grevleri de haklı
göstermiş ve Enternasyonali tanıtmağa çalışmıştır. İbret’in Komüne ilişkin
yazılarından Kerim Sadi söz eder:
Nuri Bey’in makalesi Medeniyet başlığını taşıyor.
Muharrir, bu makalesinde, Enternasyonal’in, cehil yüzünden, memleketçe
tanınmadığını söylüyor; ve, bu Cemiyetin maksadını izaha gayret ediyor:
“Enternasyonal namiyle maruf olan Cemiyet ki Avrupa’nın
bazı mahallerinde garazen burada ise cehlen asayiş-i umûmîyi ihlâle saî bir
heyet bilinmiştir. İşte o cemiyetin maksadı sırf medeniyetten murad olunan
neticeyi hâsıl etmektir.
Bu cemiyetin maksadının husulünü tesrî için esbapta bazı
şiddet göstermesinden korkuluyor. Vakıa bu suret muhtemeldir. Fakat şimdiye
kadar göstermedi, ileride gösterirse kullandığı vesait takbih olunur. Lâkin
yine maksadını talisine mecburuz.
“Bir memleket şimendiferler, yollar, caddeler, gazlar,
tiyatrolar, çalgılı kahveler, bunlar gibi zevk ve ihtiyaca müteallik ne kadar
esbabı cami olursa olsun mademki herkes orada sa’y nisbetinde müstefit olmak
bakımından mahrumdur, orada sahihen medeniyetin vücudu nasıl tasavvur
olunabilir?”
Avrupa’nın hemen her tarafından amele güruhu yürekler
dayanamıyacak bir haldedir. Bir fabrikacı mâlik olduğu sermayesi kuvvetiyle
birkaç bin kişiyi esir gibi kullanıyor. Gördükleri işin onda birine mukabil
olacak derecede bile ücret vermiyor. Öyleyse niçin çalışıyorlar? Ya ne
yapsınlar? Ameleden biri ücretin kılletinden dolayı bir fabrikayı ter-kettiği
takdirde başka fabrikaya kabul olunmaması için fabrikacıların ittifakı var.”
Ya amele niçin öyle bir ittifak etmiyorlar? Evet, işte
Enternasyonal Cemiyeti o ittifakı tavsiye ediyor. Ve hîn-i vukuunda icap eden
muavenet-i nakdiyede de asla kusur etmiyor. Bunun üzerinedir ki ekser
mahallerde amele bil’ittifak işlerini tatil ediyorlar. Ve fabrikacıları bir
dereceye kadar eskisi gibi suret-i gayr-i meşruada müstefit olmadan mahrum
bırakıyorlar.”Şunu da derhal söylemek gerekir ki, makale yazarı, kapitalist
dünyasının tenkidini ve Enternasyonal’in savunmasını, Müslüman Osmanlı
sıfatiyle ve İslamcı açıdan yapmıştı. Yani, omuzunda îtti-had-ı İslâm
bayrağiyle ve sömürülen islâm ülkelerinin derin bir uykudan sonra gözlerini
ovuşturmağa başlıyan burjuvazisi adına konuşuyordu. Filvaki, başta Kemal Bey
olmak üzere, ibret gazetesini çıkaranlara göre, İslâm birliği mukaddes bir
fikirdi; ve İbretçiler bu birliği özliyen hamiyyet sahiplerinin önüne düşmekle
övünüyorlardı. Bu sebeptendir ki, makale yazarı, Batı medeniyetinin
aksaklıklarını göstermek için işçinin yoksulluğunu ele alıyor; ve bu vesile ile
de -cebir ve şiddete başvurmamak yani zor kullanmamak gibi ihtirazi bir
kayıtla-, Birinci Enternasyonal’i alkışlıyor. Bundan sonra da, inandığı tezi
ileri sürecektir: Batı’nın arayıp bulamadığı uygarlık İslâmiyette vardır:
“Medeniyetin zikrolunan tarifine İslamiyetin ahkamı tamamiyle muvakıf
olduğundan eslafta Müslümanlar her milletten ziyade mütemeddin oldukları gibi
asrımızda dahi milel-i mevcudeye bu bapta tekaddüm kabiliyetine maliktirler…
Biz ki Müslümanlarız şeriata tevfikan maddi ve manevi asayişi mucip olacak
ittihadımızın husulüne sa’y ediyoruz. Biz ki Müslümanlarız, Avrupalıların
arayıp bulamadığı medeniyetin İslamiyette mevcut olduğunu göstermeğe cehd
ediyoruz…”
Kerim Sadi’den yaptığımız uzun alıntıdan görüldüğü gibi
komünden söz edilmesi araçsaldır. Şerif Mardin, bu körlüğü yada ilgisizliği şu
sözlerle açıklar. “Öncelikle, Türkiye yakın zamanlara kadar Marksist
fikirlerin kök salamadıkları ve Marksist partilerin köprübaşı
oluşturamadıkları bir ülke olarak tanınıyordu. Türk Marksizminin teorisyenleri,
muhtemelen tüm dünyadaki Marksist teoriye katkıda bulunanların en yetersizleriydiler.
Bu kavrayış eksikliğinin, endüstriyel alt yapı yokluğuyla hiçbir ilişiği
yokmuş gibi görünüyor. Yüzyılın başlarında, ömürlerinin on-beş yılından
fazlasını Londra, Paris ve Cenevre’de Abdülhamid’e muhalefetle geçiren Jön
Türkler’in hiçbiri, ister yayınlarında, isterse bilinen mektuplaşmalarında
olsun, bir kere bile Marx’a atıfta bulunmayışları, Türk siyasî düşünce
tarihinin çarpıcı bir özelliğidir. Bununla birlikte, Marx’ın böylesi bir
ihmali, I. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da bulunmuş Japon ya da Çin
entelektüellerinin bir karakteristiği değildi. Şerif Mardin Marxizm’den bu
denli uzak durmanın gerekçesini Marxizmin statükoyu bozucu niteliklerinde
bulmaktadır. Gerçekten Osmanlı olsun devamı Kemalist aydınların temel kaygusu
statükonun devamına ilişkindir. “Marksizmin Türklere böylesine tatsız
gelmesinin sebeplerine dair bir ipucu, Türkiye’de komünizmin aforoz edildiği
dönemlerde, Kemalist yönetimin ileri sürdüğü gerekçelerde bulunabilir.
Saldırının dayandığı ana fikir, Marksizmin sınıf çatışması teorisine dayanan
zararlı bir doktrin olduğuydu.”
İmparatorluktaki diğer etnik unsurların sol gruplarına
baktığımızda, Müslüman – Türk unsurlarda olduğunu gördüğümüz statükonun iz
düşümü bu unsurlarda yoktur. Bir burjuvazi ve çağdaş terimlerle düşünebilen bir
inteligentsia yaratmış olduğu söyleyebileceğimiz topluluklar, Rumlar,
Bulgarlar, Ermeniler ve Selanik Yahudileriydi. Milliyet ve sosyalizm gibi yeni
fikirler imparatorluğa Avrupa’dan sızıyordu ve Gayrimüslim unsurların
Avrupa’yla daha yakın ilişkileri Osmanlı İmparatorluğuna sosyalizmin
sokulmasında yaşamsal rol oynadıkları kesin bir biçimde göstermektedir.
Müslüman –Türk toplumunun durağanlığının aksine Etnik unsurlarda toplusal
tabakalaşmanın Müslümanlarınkinden daha belirgin olduğunu vurgulayarak. Bu
tabakalaşmanın da bu unsurların bilincini etkilediğini ve sosyalist bilincin bu
unsurlarda daha kolay filizlenip özümsendiğini belirtelim. Engels’in, Komünist
Manifesto’nun 1888 tarihli İngilizce baskısına yazdığı 20 Ocak 1888 tarihli
önsözündeki: “Bundan birkaç ay önce İstanbul’da yayınlanması beklenen [Komünist
Manifesto’nun] Ermenice çevirisi, bana söylendiğine göre , yayıncı Marx’ın
adını taşıyan bir kitap yayınlamaktan korktuğu, çevirmen de kitabı kendi eseri
gibi göstermeye yanaşmadığı için gün yüzüne çıkamamıştır” sözlerinden Manifestonun 1887 tarihinde
Ermenice’ye çevrildiğini anlıyoruz. Ermeniler çok erken sayılabilecek bir
dönemde Marxizm’e ilgi duymuşlardır.
Türk “solu”nun kaynağı ve TKP üzerine kısa bir
projeksiyon
Bilindiği gibi bütün sol ve sosyalizm iddialı gruplar ve
partiler, milatlarını Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşuna dayandırır ve
kurucu olarak da Karadeniz’de trajik bir şekilde hayatı sonlandırılan Mustafa
Suphi öne çıkarılır. Ondan önceki Sosyalist hareketler ve sosyalist militanlar
hatırlanmaz. Türk milliyetçisi İttihatçı rejimin Anadolu’da yeniden tesisinin
mücadelesi olan Kurtuluş Savaşı’na destek olmak için Anadolu’ya gelirken
katledilen Mustafa Suphi’nin bu tavrı başlı başına “sol” hareketin Kemalizm’e
teslim olmasıyla sonuçlanacaktır. Trajik ölümün, Mustafa Suphi’nin ideolojik
yetersizliğinin ve Partinin zaaflarının üstünü örtmesi, bu yetersizlik ve
zaafların tartışılmaması, tartışma geleneğinin oluşmaması ve özeleştiri mekanizmasının gelişmemesi, zaafların gelenek
olarak günümüze taşınmasını neden olmuş ve yanlışlıklar zinciri ile yanlış
ideolojik hat pekiştirilmiştir. Kırmızı
yanlışlara dokunulmamıştır.
TKP Anadolu Hareketini yanlış tahlil etmiştir. Eylül 1920
deki bir raporda “Mustafa Kemal Paşa ile Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir
Paşa’nın verdiği bilgilere göre, hükümet ve ordu çevrelerinde bolşevizme karşı
duyulan tasvip ve sempati duygusu artmış bulunuyor ve hatta isyan hareketinin
kimi üst düzey yöneticileri komünist olmak istemektedir” sözleri partinin gerçeklerden
ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. Parti bu görüntünün Sovyetlerden yardım
alma amacıyla verildiğini anlayamamaktadır. Parti, İttihatçılığı ve Kemalistlerin İttihatçı geçmişini unutmuştur.
TKP, Ethem Bey hareketinin karşısında Ankara’nın yanındadır. TKP, Ethem Bey’le
arasında derin bir mesafe koyar: “[B]izler Ethem’in ve yandaşlarının Batı
Cephesi’nde, Anadolu Cephesi’nde devrimci Anadolu hükümetine karşı çılgınca,
anarşik çıkışını lanetliyoruz. Anadolu’daki devrimci hareketin destekçileri olarak
bizlerin bu gibi şahıslarla hiçbir ilişkisi ve hiçbir ortak yanı olmamıştır ve
olamaz.” Görüldüğü gibi Kemalistlerin iktidar mücadelesine devrimci nitelik
atfedilmiştir.
Kemalizm’in, “sol” tandanslı eski teslimiyetçi TKP
unsurlarınca kurumsallaştırılması da ayrı bir etkendir. Sonuçta İttihatçı
rejimin Anadolu’da yeniden tesisi Kurtuluş Savaşı olarak
algılanacaktır.(Mustafa Kemal bile başlangıçtaki kurtuluş savaşından söz etmez,
önüne koyduğu bir Türk-Yunan savaşıdır. Sivas mebusu Rasim Başara’ya kongre
sırasında bu görüşünü ifade eder. Mustafa Kemal’in asıl kaygısı iktidarının
tesisidir. Kurtuluş Savaşı efsanesi iktidarın meşrulaştırılması için sonradan
geliştirilmiştir.) Dönemin ideolojik iklimini şekillendiren İttihatçılık,
Mustafa Suphi ve arkadaşlarında da egemendir. Suphi ve arkadaşlarının
kendilerini komünist olarak ifade etmeleri ittihatçı geçmişleriyle bir kopuşu
yansıtmaz. Dolayısıyla, Parti her ne kadar Marxizm’den söz etse, dilinde bu
jargonu kullansa da İttihatçı gelenekten gelen Mustafa Suphi ve diğer
yöneticiler kendilerini milliyetçilikten arındıramamışlardır. Cilasun, TKP’nin
bıraktığı belgelerden “TKP kadrolarının
hakim ulus milliyetçiliğine karşı tavır almada bir hayli ayak sürüdüklerini
göstermektedir” yargısına varmaktadır. Ayrıca TKP önderi Mustafa Suphi’nin
Sultan Galiev’in etki alanının içinde olması ve Galiev’in proleter ulus
kavramını özümsemesi bu algıda önemli bir etkendir. Bu etki alanı içerisinde
milli mücadelenin niteliği anlamlandırılamamıştır. Bu durum devrimci harekete geleneksel
bir zaaf olarak sirayet etmiş Kemalistlerin Anadolu’daki iktidar mücadelesi
olan milli mücadeleyi anlamlandıramamaya, yanlış anlamaya sebep olmuş,
hakikatin kadrolara ve kitlelere yanlış
empoze edilmesi sonucu kitleler ve kadrolar yollarını şaşırmıştır. Bu gün
kendilerini devrimci olarak niteleyen hareketlerin ideolojik sefaletinin
arkasında bu gelenek yatmaktadır.
Tarihini unutan bir sosyalist hareketin değil kitlelerle
bağ kurması kendini var etmesi düşünülemez. Bu bakımdan sosyalist hareket tarihini
köklerini bilmek elzemdir. Bilmezse bugün olduğu gibi celladına aşık olma
ihtimali yüksektir. Kapitalizme karşı
olunmadan dolaşıma sokulan anti-emperyalizm de ayrı bir manipülasyon aracıdır. Bu yanlış bilinç uzun bir dönem Türkiye “sol”
hareketini esir alarak Kemalizm’e yedekleyerek. Sosyalizmin enternasyonal
karakteri unutularak, milliyetçi bir çizgi izleyecektir.
Devlet yanlısı “sol” ve şiddetin meşruluğu
Türkiye “sol”unun millici tavrı anlaşılmaz değildir.
Osmanlı aydınının temel kaygılarının
“Devletin bekasını temin” olması, Osmanlı aydınlarınca kurulan sol
hareketlerinin de karakteristiğini
belirler ve bu hareketlerin temel zaafını oluşturur. Hiçbir Osmanlı aydını ve
sosyalist hareketi bu yönden devleti karşısına almaz, dolayısıyla bu temel
özellik Rus devrimcileriyle arasındaki en önemli temel ayrılığıdır. Ki Rus
devrimcileri önlerine devletin yıkılmasını koyarken Türk devrimcilerinin böyle
bir kaygıları yoktur. Doğaları yada temel zaafları gereği devletin yanında
yerlerini almaktan çekinmezler. Mustafa Suphi’nin tavrı da bundan azade
değildir. Osmanlı paşalarının iktidarlarını güçlendirme operasyonuna destek
olmak için hayatını Karadeniz’de noktalamıştır.
Ancak diğer etnik unsurların bünyesinde oluşan sol
hareketler bu kaygıyı taşımadıklarından radikal karakterde ve ulusal sorunu da
önlerine koyan niteliklerinden ötürü Müslüman-Türk etnik kökenli “sol” aydınlar
yada bunların kontrolünde oluşturulan sol hareketlerden farklıdırlar ve farklı
bir çizgi izlemişlerdir. Bu farklılık Osmanlı unsurları arasında işbirliğini
geliştirmeyi önlediği gibi. Farklı etnik kökenli örgütlerin Osmanlı
yurtseverliğinin hararetli savunuları olmaları da ciddiye alınmamış yabancı
ajanı gözüyle bakılmışlardır. Yok sayılmanın bir gerekçesi de bu olsa gerektir.
“Devletin bekasını temin” geleneğinin yada zihniyetinin
temsilcileri olarak “sol” hareketlerin devleti karşılarına alacak bir tavır
geliştirmeleri düşünülemez. Diğer etnik kökenden gelen aydınların yada sol
hareketlerin böyle bir kaygıları da yoktur. Üstelik bu gruplar Roza
Luxemburg’un Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili düşüncelerine vakıf ve bu
düşünceleri özümsemiş ve rehber edinmişlerdir. Roza, Osmanlı İmparatorluğunda ulusal
savaşım sorununu incelemiş ve sosyal demokratların nasıl bir tutum
benimsemeleri gerektiğini önermiştir. Vardığı sonuç şudur: “Türk yönetiminin
hantallığı kapitalizmi bile üretmekte yetersiz olmuştur -nerede kaldı ki
sonunda sosyalizmi türetebilsin; onun için, ne kadar çabuk yıkılır ve ulusal
kurucu öğelerine ayrılırsa o kadar iyi olur- o zaman, bu geri bölge, tarih
diyalektiğinin olağan sürecine katılabilecektir.” Roza Luxemburg’un tavrını
bilen etnik unsurların sosyalistleri, kendi düşüncelerine meşruluk sağlayan bu
görüşleri çekici bulup özümsemişlerdir.
Birinciler, devleti restore etmeyi kısa ve uzun
programlarında önlerine koyarken. İkinciler son kertede özgürlüklerini
Osmanlının yıkılışında görmektedirler. Bu tavır iki kesim arasındaki temel
düşünce farklılığıdır. Bu bakımdan birincilerin Kemalizmin etki alanına
girmesini kolaylaştırmışken. Diğer kesim ise 1. savaş sonrasında oluşan reel
politik gereği bu coğrafyadan zor yöntemi kullanılarak tasfiye edilmiştir.
Bu bakımdan iki grubun farklı düzlemde ve farklı
kulvarları tercih etmeleri aralarındaki işbirliğini neredeyse imkansız
kılmıştır. Bu bakımdan Türk Solu diğerlerini görmez ve kendi resmi tarihine
koymaz.
Ayrıca Ticaret yada sanayi burjuvazi temeli olmayan
bürokratik burjuva temelli 1908 hareketi diğer etnik kökenli merkez kaç
eğilimli hareketlere düşman olduğu gibi ötekileştireceği farklı burjuvazi için
yeni bir terim geliştirecektir: “komprador”, oysa Müslüman-Türk burjuvazi çok
istemesine rağmen böyle bir tarihsel fırsatı yakalayamadığı için batı
penceresinden bakan bürokratik burjuvazi diğer batı penceresinden bakan etnik
kökeni farklı burjuvaziyi zor kullanarak yok ettiği gibi bu unsurları da etnik
temizlikten soykırıma varan bir yelpazedeki uygulamalarıyla yok etmiştir.
Burada bir kez daha vurgulamakta yarar vardır ki; Kapitalist sistemi
güçlendirmek yada Türk-Müslüman sermaye yaratma projesi olan devlet
kapitalizminin yanında olup etnik kökeni farklı olan sermayeyi “Komprador”
sayarak dışlamamın sol düşünceyle bir ilgisi yoktur. Olsa olsa kapitalizme bir
başka açıdan yedeklenme olur.
İttihatçılar/Kemalistler, diğer etnik grupların radikal
istemlerinin kendi iktidarlarını sarstığının farkındadırlar, bu tehlikenin
farkında olanlar EDF ile işbirliğinde olduğu gibi bu hareketleri kontrol etmek
etkilerini minimize etmek için ellerinden gelen çabanın azamisini sarf etmekten
geri kalmazlar, nitekim EDF’nin ve diğer
partilerin Soykırım sürecinde direnişi etkisizdir
Bu devletçi yapıdan dolayı içkin olan antidemokratik
karakter aynı zamanda sol hareketlerin genel zaafını oluşturması bir başka
tehlikeyi de beraberinde taşımaktadır: Devlet gibi davranmak, zor kullanmak,
şiddeti özümsemek. Bu şiddeti birbirine uygulamak artık olağan sayılmaktadır.
Bu pratik devlet geleneğinde yeterince vardır. İktidar için kardeş katli!
Resmi “sol” tarihte işçi hareketlerinden söz edilir lakin
etnik kökeni farklı diye önderlerinden söz edilmez. Mürettibin cemiyetinin
grevinden övgüyle söz edilerek bu grev olay
Türkiye işçi hareketinin
kilometre taşlarından biri olarak
nitelenirken, bu grevin önderi Palu’lu Ermeni önderi Karekin Kozikyan’ dan
(Yessalem) söz edilmemesi Türkiye sol hareketinin içindeki Milliyetçi
virüsünden, İttihatçı damarından kaynaklanmaktadır. İttihatçıların “sol”
harekette kolayca yer almaları da anlaşılmazdır. 1915 Soykırımının baş
aktörlerinden iki yüz bin Ermeni’nin
katledilmesinden sorumlu Deyr Zor mutasarrıfı Salih Zeki (Zor) Divan-i
Harp’te yargılanmaktan kurtulmak için gittiği Bakü’de TKP içinde kolayca yer
bulabilmiş. Hatta Mustafa Suphi ile Mustafa Kemal arasında irtibatı sağlayacak
bir işleve kavuşabilmiştir. Bakü Doğu
Halkları Kurultayında 1915’te Ermeni halkının başına gelenlerin Amerikalı
enternasyonalist John Reed dışında kimse
tarafından dile getirilmemesi de bu etkenlerden kaynaklanmaktadır. TKP’nin Ermeni Sorununa bakışında İttihatçı
söylemin dışına çıkamıştır. Ermeni Soykırımını mukatele olarak algılaması
ve adlandırması sonucu olarak,
Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Salih Zeki gibilerle ilişkiyi mahzurlu görmez.
Karabekir, Maçka’da kafileden ayırdıkları TKP elemanlarına ilişkin
“Türkistan’daki hidmet-i mezküreleri hakkındaki müteaddit zevatın
şahadetlerinie binaen… serbestiye mahzar” olduklarını kaydeder. TKP, Yanı
başında Ermenistan yok edilirken de seyircidir. Ermenistan’da Taşnak’ların
devrilmesini alkışlarken, Ermeni halkının katledilmesini görmez.
Ermeni Devrimci hareketi ve diğer etnik kökenli sol
hareketler
1 Mayıs’larda proletarya’nın yüzyıllık mücadelesi özenle
vurgulanmaya gayret edilse de bu mücadele’nin nasıl olduğu ya da nasıl bir
önderlikle yürütüldüğü hususu özellikle es geçilir. Geçilmek zorundadır.
Türkiye’de her şey Türk olmak zorunda olduğundan; Türk futbolu, Türk
mutfağı… gibi, Türkiye “solu” da Türk
olmalı ve Mustafa Suphi gibi bir Türk kökenliden başlamalıdır. Bu şekilde bu
coğrafyada sosyalizmin öncüsü olan Ermenilerin, Elenlerin, Musevilerin,
Bulgarların, Makedonların adları anılmasın. Bu tavır bilgisizlikten değil doğrudan Türk “solu”nda mevcut
İttihatçı/Kemalist genden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış bilinç bir sistem
dahilinde yeniden üretilmektedir.
Bu coğrafyada Sosyalist Hareket Mustafa Suphi’den çok
önce başlamış ve oldukça ilerleme kaydetmiştir. Mustafa Suphi Selanik İttihat
kongresinde Eğitim bakanlığı isterken Selanik sokaklarında proleter grupların istekleri
farklıdır: Mustafa Suphi Kongrede ,iktidar isterken Selanik proleterleri, iş,
ekmek ve özgürlük istemektedirler. Mustafa Suphi’nin Jön Türklere karşı
muhalefete geçmesi istediği bakanlığın verilmemesinden sonradır. Komünist
harekete katılması ise daha da sonraki bir tarihe rastlar. Kurucusu olduğu
Partinin kuruluşunda eski İttihatçılar baştadır ya da eski İttihatçıların Bakü
Kurultayı öncesinde kurdukları partinin dönüştürülmesi olarak da nitelenebilir.
Avrupa’nın öteki imparatorluklarının tersine, Osmanlı
imparatorluğu’nda kültürel egemenliğini, sosyalist hareketi de denetlemesine
elverecek kadar sağlamlıkta kurmuş herhangi bir etnik grup yoktur. Partiler ve
organizasyonlar kendi cemaati çerçevesinde örgütlenir ve etkinlik gösterirler.
Diğer unsurlara çağrı yapmalarına rağmen başarılı oldukları söylenemez. Bu
bakımdan Gayrimüslim etnik
unsurların daha gelişkin olduğu, “hâkim
milliyet”in (yani Türklerin) ise, henüz bir ulus olma bilincini edinme
sürecinde yaşadığı ve bir sosyalist akıma önderlik edecek konumda bulunmadığı
gibi diğer etnik unsurlarında etkinliği kabul edilmemektedir. Örneğin
uluslararası bir sosyalist parti yaratmak için Ergatis’i yayımlayan İstanbul
nüfusunun en geniş kesimini oluşturan Rumların kurduğu Türkiye Sosyalist Merkezi
gibi bir etnik cemaat örgütünün Osmanlı
sosyalizmine önderlik etmesi kabul görmez. Etnik unsurların rekabet halinde
oluşu (zaman zaman birlikte davransalar bile) işbirliğini güçleştirmektedir. Bu
kısa süreli de olsa etnik unsurlar arasında işbirliğini gerçekleştiren bir
Balkan federasyonu perspektifli Selanik İşçi Federasyonudur. SİF 1909
Mayıs-Haziranı’nda bir grup militan Sefarad Yahudi (A. Benaroya, A.J. Arditti,
D. Recanati, J. Hazan) ile bazı Bulgar ve Makedonlar tarafından kuruldu ve aynı
Haziran ayında İkinci Enternasyonal’e üyelik için başvurdu. Enternasyonal’in
Osmanlı Seksiyonu olarak Türkiye İşçi Partisini meydana getirecekti. Bu istek,
Uluslararası Sosyalist Büromun 7 Kasım 1909 günkü toplantısında görüşüldü.
Büro sekreteri Camille Huysmans, toplantıya Enternasyonal’in 1907’de Türkiye
Ermenistanı altbölümünü üyeliğe kabul etmiş olduğunu hatırlattı. O zaman, ancak
Türkiye’de yaşayan bütün milliyetleri kapsarsa, bir Osmanlı Seksiyonunun
örgüte alınması kararlaştırılmıştı. Bu durumda, Vaillant’ın önerisiyle, SİF’nun
Osmanlı Seksiyonu olarak değil, bir Selanik İşçileri altbölümü diye kabulüne
ve Uluslararası Sosyalist Büro’da tek oyla temsil edilmesine karar verildi.
Federasyon, işçilerin mücadelelerinde önemli bir yol göstericilik rolü oynuyor,
Selanik işçilerini somut örneklerle, durmadan örgütlenmeye ve sınıfsal
dayanışma bilincine erişmeye teşvik ediyordu.
Dört dilde Haftalık olarak yayınladığı gazetelerinde
yerel işçi yaşayışına ilişkin yazıların yanısıra, Rabotniçeski Vestnik’te ve
daha sonra yayınladığı Sliidaridad
Obradera’da da çağın önemli sorunlarına değinen makaleler yayımlandığını
görüyoruz. Federasyon’un haftalıkları,
Federasyon yandaşlarına bir siyasal bilinç vermek amacında oldukları
şüphesizdir. Bu yayınlar zamanın sorunlarını en küçük bir sakınmaya
başvurmaksızın sosyalist bir görüş açısından inceleyen süreli organlardır. Bu
organlarda çıkan bazı yazılar açıkça “kuramsal” niteliktedir. Özellikle A.
Tomov ve A. Benaroya -en çok da Rabotniçeski Vestnik sütunlarında- Balkan
sosyalizminin büyük sorunları üstüne gitmekten hiç çekinmemişlerdir.
İlgilerinin odak noktası, ulusal sorundur. Millî bayrak adına hareket eden
burjuvazinin proleter kitlelerini sömürmesi nasıl önlenebilir? İşçilerin
bilincini engelleyen etnik ve dinsel ayrılıkların nasıl üstesinden
gelinebilir? Balkan fırtınasının tam yüreğindeki Selanik için, en önemli konu
buydu. Zamanın başka birçok önemli sosyalist önderi gibi, Benaroya ve Tomov
sosyalizmin millî husumetlere galebe çalacağından emindiler. Ellerinde
dayanılmaz bir silâh olduğuna inanıyorlardı. Bu silâh federatif ilkeydi. Hepsi
birden Osmanlı proletaryasını oluşturan çeşitli ulusal gruplar arasındaki
ayrılıklara, bir sendikalar ve siyasal örgütler federasyonuyla son vermek
amacındaydılar.
Anahid Ter Minasyan, 1887 Ermeni Sosyal Demokrat
Hınçakyan Partisinin kuruluşundan, 1921’de Doğu Ermenistan’ın
Sovyetleştirilmesi dönemine kadar, Ermeni Devrimci hareketinin milliyetçilikten
ayrılmadığını ifade eder, bu bir bakıma ezilen bir ulus için dönemin siyasal
iklimine de uygundur. Ermeni devrimci hareketleri’ne baktığımız da Anahid Ter
Minassian hiç de bulanık olmayan bir yargı veriyor: “1887’den Moskova
Antlaşmasının Anadolu’da bir Ermeni vatanı kurma tasarılarını sona erdirdiği
1921’e kadar, Ermeni kurtuluş hareketi içinde sosyalizm milliyetçilikten
ayrılamazdı. Kafkasya Ermenileri, ulusal hareketin evrimine -terimin geniş
anlamıyla- sosyalizmi kattılar…” MİDÖ, Taşnak ve Hınçak gibi gruplar, Sultan
Hamit rejimine karşı şiddet ve militanlık yollarıyla mücadele etmeyi
önerdikleri ölçüde, sosyalist oldukları kadar anarşist olarak da
görülebilirler. Kurtuluş Hareketlerinde Sosyalizm ile milliyetçiliğin birbirinden ayrılmaz biçimde iç içeliği
eğilimi diğer etnik unsurların sosyalist organizasyonlarında da farklı
değildir. Makedonya İç Devrimci Örgütü
de (MİDÖ) Makedonya’yı Türk yönetiminden kurtarıp bütün halklara açmayı, aynı
zamanda onu rakip kiliselerin ve devletlerin egemenliği altından çıkarmayı
amaçlayan bir örgüt olarak tanımlanıyor. Örgütün kendisi sosyalist bir örgüt olmasa bile önderlerinin
sosyalist olduğu ve Makedonya’daki çoğu
sosyalistlerce de desteklenmektedir.
Ermenistan’da, hepsi de aydınlar tarafından kurulan ilk
siyasal partiler, 1885’te Van’da kurulan Armenakan, 1887’de Cenevre’de kurulan
Sosyal Demokrat Hınçakyan, 1890’da Tiflis’te kurulan Taşnaksutyun ya da Ermeni
Devrimci Federasyonu’dur (EDF). Bunların amacı, Doğu Anadolu vilâyetleri
için, Berlin’de söz verilen reformların yapılmasını sağlamak ve Osmanlı
İmparatorluğu Ermenilerini devrimci olarak yetiştirmekti.
Bu partilerden
birincisi demokratik ve liberal bir partiydi; üyeleri ve etki alanı Osmanlıcoğrafyasında ki Van
yöresiyle sınırlıydı. Diğer ikisi, Kafkaslar’ın Ermeni aydınlarınca
kurulmuşlardı ve sosyalistliler. Rusya ve Avrupa üniversitelerinde eğitim
gören bu Ermeni aydınlarının -tıpkı Rus intelligentsiası gibi- Mesihci ve
devrimci bir vizyonları vardı. Ermeni halkını Asya karanlığından çekip
çıkarmak, ekonomik gerilik ve siyasal bağımlılıkla savaşmak ve halkı daha
Batılı bir uygarlığa yöneltmek istiyorlardı. Plehanov’un dostları olan
Hınçaklar, kendilerinin Marxist oldukları savındaydılar, fakat kültürce de
zihniyetçe de hep halkçı (popülist) olarak kaldılar. Sosyalistliği önceleri çok
belirgin olmayan EDF, Rusya’nın devrimci sosyalizmi ile Jaures’in sosyalizmi
arasında tereddüt etti. Ermeni sosyalistlerini Rus İmparatorluğu’nda sınıf
savaşı ile Osmanlı İmparatorluğu’nda ulusal savaşım yürütme arasında bir
tercih yapmaya zorlayan, Rusya’nın 1905’teki devrimci bunalımını sağ atlattı.
1907’de İkinci Enternasyonal’e kabul edildi. Bu partilerin her üçü de, Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki Ermeni çiftçileri siyasal bakımdan eğitmeyi, haydutlara ve
Kürt kabilelerinin yağma ve şiddet hareketlerine olduğu gibi, Ermeni
vurguncuların açgözlülüğüne ve Osmanlı memurlarının gaddarlıklarına da karşı
öz-savunmalarını örgütlemeyi kendi görevleri sayıyorlardı. Silâhlı fedai
gruplarına, zorunlu olmadıkça herhangi bir yere saldırmamaları, güç durumdaki
köylere yardım etmeleri, Hıristiyan teb’ayı eğitmeleri ve onları her türlü
baskıya karşı direnmeye, yüreklendirmeleri talimatı verilmişti. Ermeni
devrimcileri, sosyalizmi (çağdaşlaşma ve adalet gibi) ekonomik ve toplumsal
sorunlara, hatta daha önemlisi, etnik çeşitlilikle kültürel uçurumların kural
olduğu Doğu’da milliyet sorununa cevap verebilecek almaşık bir ideoloji
sayıyorlardı. Fikrî sosyalizm ve varlığı birçok devlet sınırının
çaprazlamasına kesen (transnational) bir halkın gitgide büyüyen sosyalizmi
Ermeni Sorunu’nun çözümüne yardım edebilirdi; ama bunu, altında uluslararasıcı
(enternasyonalist) öğreti ve taktik olmadan yapamazdı. Sosyal Demokrat Hınçak
Partisinin azami programı sosyalist bir
programdır. (ek.1) Asgari programında, demokrasi ve özgürlük vurgulanır. (ek 2)
Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (Taşnaksutyun)
bildirisi bu bakımdan tüm unsurları kucaklar niteliktedir. (ek 3)
Hınçak, Taşnak ve diğer Sosyal Demokrat Ermeni
sosyalistlerinin, Kafkaslar ötesinden (1905 Devrimi) İran’a (1906-12
anayasacılık hareketi) ve Osmanlı İmparatorluğu’na (1908 Jön Türk Devrimi)
kadar Doğu’da gelişen devrimler çemberine, katılmalarının da nedeni budur.
Şunu da ilave edelim Anadolu’da tabanı olmayan İTC’nin örgütlenebilmesi için
Ermeniler örnek bir dayanışma göstermişlerdir. Jön Türk bildirilerinin
Anadolu’ya ulaştırma ve dağıtımında rol almalarının yanında İttihat kulüpleri
Hınçak ve Taşnak Kulüplerinin bitişiğinde açılırken, Ermeni örgütleri
kuruluşunda kurucu üye olarak da desteklemişlerdir. İTC güçlendiğinde
Ermenilere ihtiyaç kalmayacak onları kadim topraklarından kazıyacaktır.
Birinci Büyük Savaş, Osmanlı İmparatorluğu halkları için
bir felâket oldu. 1915 yılında yapılan tehcir ve Soykırımdan sonra, sağ kalan
militanlar eliyle, göçürülenlerin ve sığınmacıların toplandığı Yakın Doğu
ülkelerinde Hınçaklar ve Taşnaklar partilerini yeniden kurdular ve
topluluklarının sürgünde nasıl korunacağını tartıştılar. Taşnaklar Sosyalist
Enternasyonalle ilişkilerini yeniledi ve Sovyet rejimini eleştirdi,
Hınçaklarsa onu destekledi. İlk Ermeni komünistleri Hınçaklardan çıktı. Bunlar,
İran, Suriye-lübnan ve Mısır’da komünist partilerin kuruluşunda tarihsel roller
oynadılar.
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni sosyalist basınından
söz edersek Haraç (İleri), Azadamard (Özgürlük Kavgası) ve Aşhkadank (Emek)
gazetelerini de anmak gerekir.
(Vorwaerts’in Ermenicesi olan) Haraç, 31 Mayıs 1909’da
Erzurum’da Yegişe Topciyan tarafından kurulmuştu. Önce iki haftada bir
çıkıyordu, bir ara günlük oldu, sonra 1914’e kadar üç haftada bir yayımlandı.
1911’de başyazarlığına Şavarş Misakyan getirildi. İlk sayının başyazısı,
Haraç’ın programını açıklamaktadır. (Doğu) Anadolu’nun en büyük kenti olan
Erzurum, Yerkir’in [vatan] de başlıca şehridir. O yılın Mart-Nisan aylarındaki
bunalım sırasında, Erzurum’daki ordu Jön Türklere başkaldırmış ve Ermeniler
Adana olaylarının burada da yineleneceğinden korkmuşlardır. Haraç, Erzurum’da
halka Anayasa’nın (Kanunuesasî) ilkelerini tanıtmaya ve Türkçe-Kürtçe ekler
çıkararak vatan’ın insanları arasında barış ve kardeşliği sağlamaya
çalışıyordu. “Rehberi, sosyalizmin yüksek ilkesi olan” Haraç, sadece sömürülen
emekçileri -nüfusun ezilen çoğunluğunu oluşturan, okuryazarlığı olmayan
çiftçileri, yoksul zanaatçıları, tarım ve inşaat işçilerini- savunmakla kalmak
istemiyor, cahil bırakılmış ve ailesinin erkeklerinin otoritesine tâbi tutulan
Ermeni kadınını özgürleştirmeyi ve yörenin kültürel gelişmesine, katkıda
bulunmayı da amaçlıyordu.Gazete Jön Türklerin siyasal gelişimine gitgide daha
eleştirici gözlerle bakmış, dikkatini tarımsal sorunlar, kırlık alanlardan
göç ve Batı emperyalizmi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Düzenli olarak da
sosyalizm hakkında yazılar basmıştır.
Azadamart (Özgürlük Kavgası), 1909 Haziranı’nda
İstanbul’da kurulmuştur. 10.000-15.000 satan bu gazete, EDF’nun Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki parti organıydı. Yönetmeni olan Ruben Zartaryan
(1874-1914), Harput yakınlarında doğmuş, genç bir halkçı yazardı. Azadamard,
pek çok bakımdan yetkin bir kaynaktır. 1908-14 yılları arasında, Osmanlı
İmparatorluğu’nun Ermeni topluluğu, EDF ile Jön Türklerin ilişkileri,
demokratik, liberal ve sosyalist fikirlerin, ayrıca da Fransız ve Alman
etkilerinin yayılması gibi konuları inceleyebilmek için, bu dönem çıkan
Azadamart sayılarının sıkı bir çözümlemesini yapmak gereklidir; oysa hâlâ
böyle bir çaba gösterilmemişti. Bu gazete, -beklenebileceği üzere- en çok
Ermeniler arasında etkili olmuştu. O kısa kültürel çi-çeklenme döneminde,
okuyucularına birçok yazar, tarihçi ve toplum bilimciyi tanıtan Azadamart ağır
Osmanlı sansüründen payını almıştır. Birçok değişik başlıklar altında ve.
çeşitli başyazarların yönetiminde yayımlanmıştır. Bakin (1911), Butania
(1912), Haraçmart (1913), Aztak (1913), Meghu (1913) ve Şant (1913-14). 1914
Ekim’inde yasaklanan gazete 1918 Mütarekesi’nden sonra Atraramard diye çıkmış, bazı değişikliklerden
sonra da Cagadamard adını almıştır.
Osmanlı meclis-i mebusanı’ndaki Sosyalist grubunu da
Ermeniler oluşturmaktadır. 1908-12 Meclisi’nin bileşiminde 220 Müslüman üyenin
yanında 40’ın üstünde gayr-i Müslim mebusun içlindeki birkaç sosyalist millet
vekilinin sayılarının çok üzerinde bir
etkinlikleri vardır. Meclisteki sosyalist grupta dördü Taşnak: (Erzurum
mebusları) Garo Pastırmacıyan ve Varteks Serengülyan, (Muş mebusu) Keğam
Garabedyan ve (Van mebusu) Vahan Papazyan. İki Ermeni milletvekili de Hınçak
Partisi’ndendi: Dr. Nazaret Dagavaryan (Sivas) ve Boyacıyan (Kozan). Nihayet,
sosyalistlerin en önemlilerinden biri de Bulgar mebusu Dimitri Vlahov (Selanik)
idi. Vlahov, Parvus’ta öylesine etkileyici bir izlenim bırakmıştır ki, Parvus,
Kautsky’e mektuplarında ondan söz etmektedir. Kerim Sadi, Vlahov, 1911
yılında Selanik’te verdiği konferanların
birinden Söz eder. Bu konferans bir seçim çalışmasıdır: “Selanik’te çıkan, Yeni
Asır gazetesi, Osmanlı Mebusan Meclisi’nde sosyalist mebus olarak bulunmuş bir
hatibin konferansını kaydediyordu ki, birçok cihetlerden tahlile değer
özelliktedir. Sabık Selanik Mebusu Vlahof Efendi tarafından, Grandotel’de
verilmiş olan bu konferansta Amele Heyet-i Müttehidesi ile anâsır-ı saireye
mensup binden fazla dinleyici hazır bulunmuştu.Hatip, nutkunda, Mebusan
Meclisi’nin fesih sebeplerini açıklayan bir girişten sonra, seçim için gerekli
vasıflardan bahsetmiş; programını kabul ettiği ve itimadım kazandığı Amele
Heyet-i Müttehidesi azasına (İşçi Federasyonu üyelerine) üç buçuk senelik
çalışma hayatının bir özetini sunmuştur. Hatip, bu özette, bilhassa
sosyalistlerin haklarını muhafaza yolunda sarf edilen gayretlerin ve sonuç
olarak meydana çıkan başarının ve başarısızlığın sebeplerini şerh ve izah
etmiş; bu hususta, ekonomik ilerlemeleri gerekli sayarak, hazırlanan ve
incelenen kanun projelerinin sunuluş biçimi ile bu ilerlemeğe engel sayılan
sosyalistlerin ne dereceye kadar ilerlemeye hizmet ettiklerini istatistiklerle beyan
ve ispat eylemiştir. Vlahof Efendi, Mebusan Meclisi’nin üç buçuk yıllık geçmiş
hayatına ait olan çalışmasının özetini bitirdikten sonra, bugünkü halin eski
mebuslar için bir imtihan devresi olduğunu zikrederek, iyi çalışanların emniyet
ve itimat kazanacağını ve programını benimsediği ‘işçi federasyonu’ ile diğer
seçmenler de kendisine emniyet ve itimad ederlerse, yeni Mebusan Meclisi’nde ne
suretli çalışacağını anlatmıştır.”
Ermeni devrimcileri, 1915 Soykırım sürecinde bir askeri operasyon çerçevesinde toplanıp
katledilerek kadim topraklarından kazındılar. Bu operasyonun bir parçası olarak
Sosyal Demokrat Hınçak partisi militanları ve yöneticilerinden 120 ‘si 1-14
Haziran 1915 de evlerinden toplandılar, aynı gün Askeri Mahkemede yargılanıp
başta PARAMAZ (Mateos Sarkisyan) olmak üzere içlerinden 20 yönetici 2-15
Haziran 1915tarihinde Beyazıt Meydanı’nda idam edildiler. Paramaz son söz
olarak arkadaşları adına: “Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan
kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla, bu ideallerimiz yakın gelecekte
gercekleşecek ve bütün dünya bunu görecek, ideallerimiz sosyalizmdir…”
sözleriyle, idam sehpasında sosyalizm
ideallerini tekrar eder.
Ekler:
Ek. 1, S.D. Hınçak Partisinin azami program özeti
Şimdiki toplumsal sistem adaletsizlik, baskı ve kölelik
üstüne kuruludur. Ekonomik köleliğe dayanan bu örgütlenme, ancak yumruklarının
gerçeğine inanan, işçi sınıfını yağmalayan, böylelikle de insan ilişkilerinde
eşitizlik ve adaletsizlik yaratan kuvvet sahipleri arasında gelişebilir. Bu
eşitsizlik, yaşamın ekonomik, siyasal, toplumsal ve maddî bütün alanlarında
ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın küçük bir azınlığı, emek gücünün teri ve kanı
pahasına iktidarı eline geçirmiş ve pekiştirmiş, toplumsal ve siyasal
ayrıcalıklar edinmiştir.
Özel mülkiyet, bütün insanlığın türlü biçimlerdeki
köleliğine dayanmaktadır. Bugün dünyayı yöneten azınlığın temel ilkesi ve
başlıca niteliği, budur.
Bu acıklı ve haksız duruma, ancak sosyalist örgütlenme,
halkın doğrudan iktidarını kurup koruyarak, herkese toplumsal işlerin
düzenlenmesine gerçekten katılma olanağı vererek çare bulabilir. Sosyalist
sistem insanların doğal ve yadsınamaz haklarını gerçekten savunur; her bireyin
bütün güçlerini, bütün yetenek ve olanaklarını çeşitli biçimler altında tam
olarak geliştirmesini destekler; her türlü toplumsal ve ekonomik ilişkiyi
barış içinde, örgütler, halkın iradesinin gerçek ifadesi olur.
Bu temel inançlar doğrultusunda, Hınçak grubu
sosyalisttir. Ülküsü ve uzun erimli amacı, Ermeni halkının ve ülkesinin
yararına sosyalist örgütlenmeyi gerçekleştirmektir.
Ek 2. S.D. Hınçak Partisinin asgari programı özeti
Türkiye Ermenistanı’ndaki Ermeni halkı, bugün siyasal ve
ekonomik kölelik zincirlerine vurulmuş bir cemaat halinde yaşamaktadır.
İktisaden müflis bir hükümetin yöneliminde birbirini izleyen her malî
bunalımda iki ya da üç katına çıkan çeşitli dolaylı ve dolaysız vergilerle
ezilmektedir. Topraklarına hükümet tarafından sürekli olarak saldırılmakla,
emeklerinin ürünleri de gerek devletin gerekse özel kişilerin yağmasına
uğramaktadır. Bu koşulların arasına sıkışmış insanlar, ancak hükümeti ve
doymak bilmez sınıfları beslemek için çalışmakta ve üretim yapmaktadırlar.
Siyasal haklardan büsbütün yoksundurlar. Sessizce
kölelik etmeye ve edilgence söz dinlemeye zorlanmışlardır. Mahkemede tanıklık
yapamazlar. Canların korumaya kalkışırlarsa suçlu düşerler, sefil
kaderlerinden yakınırlarsa kabahatli olurlar. Dinleri yüzünden kovuşturmalara
uğratılırlar, canları ve malları hep tehlikededir. Sürekli olarak da vahşi
aşiretlerin şiddetli saldırılarına maruz kalırlar. İşte maddeten ve siyaseten
çöküş halinde olmalarının, sefil koşullarda yaşamalarının sebepleri bunlardır.
Halkı yoksulluğundan kurtarmak, doğru yola çıkarmak ve sonul amaç olan
sosyalist örgütlenmeyi gerçekleştirmesine olanak sağlamak için, Türkiye
Ermenistanı’nda her şeyden önce, kısa erimli amaçlar olarak, geniş tabanlı bir
demokrasinin kurulması, siyasal özgürlüğün ve ulusal bağımsızlığın olması
zorunludur.
Ek 3. Taşnaksutyun bildirisi
Bizim kendimizin kim olduğumuzu, karşıtlarımızın ve
düşmanlarımızın kimler olduğunu anlamamızın zamanı geldiğine inanıyoruz- ‘Biz’
derken, ‘Taşnak’ ya da diğer Ermeni devrimci partilerini değil, Osmanlı
İmparatorluğu’nda yaşayan ve müstebit hükümetin yıkıcılığına, yağmacılığına ve
baskıcılığına uğrayan herkesi, bütün Osmanlıları, yani bütün Türkleri,
Ermenileri, Arnavutları, Arapları, Rumları, Süryanileri kastettiğimiz
anlaşılmalı. Özgürlük, uygarlık ve temel insan haklarından yoksun olanlar,
ızdırap alevleri üstünde cayır cayır yanıyor ve dayanılmaz acılar çekiyorlar;
ama felâketli kaderlerini kavradıkları için, istibdada ve mevcut rejime karşı
ayaklanıyor ve kanları pahasına özgürlük, eşitlik ve insanlıklarını kazanmaya
savaşıyorlar.
Müstebit hükümetin varlığını sürdürmesini güvencelemek,
kendi çıkarları için makam ve mevkilerini korumak isteyenleri, yiyicileri
(mürteşileri), faizcileri (murabahacıları), yasadışı ve zorba soyguncuları
hasımlarımız ve düşmanlarımız arasında sayıyoruz-
Mevcut hükümete taraf olanların ve ülkedeki kargaşadan
çıkar sağlayanların, yoksulları soyanların hepsi; özgürlük ve eşitliğe karşı
koyanlar, ister Ermeni olsunlar, ister Türk, Arap, Süıyani, Arnavut ya da Rum,
bizim hasmımız ve düşmanlarımızdır, öyle de kalacaklardır.
Bizim bayrağımız altına girenlerse, ırk ya da din ayrımı
olmadan, özgürlük ve eşitliği isteyenler, müstebid hükümetten nefretle bütün
halkları kölelikten, yağmadan ve haydutluktan kurtarmaya çalışanlardır.
Biz özgürlüğüz, bilgiyiz, eşitliğiz, yasayız.
Düşmanlarımız ist’ıbdaddır, cahilliktir, köleliktir, yağmadır, adaletsizliktir.
Biz işçileriz, biz ülkemizin lânetlileriyiz, alevleri
yükseltenleriz, ülkemizdeki yenilikçileriz biz-
Düşmanlarımız tembeller ve yiyicilerdir. memleketi
yabancılara satanlar, bizi kılıçtan geçirenler ve kıtlığa mahkûm edenlerdir.
Biz çalışan, ama ekmeği olmayan halkız; karşımızdakilerse
tembeldir, ama her zaman onlar toktur, zengindir
ve debdebe içindedir.
Ek 4. Ermenice’ye
çevrilmiş sosyalist yayınlar
A. Bebel, Kadın ve Sosyalizm. Tiflis,
A. Bogdanov, Ekonomi Bilimi. Özet. Çeviren Aşot
Çilingiryan. Tiflis, 1907. 365 s.
Sanat ve işçi Sınıfı. Çeviren Khoren Lorentz. Önsöz “Eski
ve Yeni Sanat,” A. Ka-rinyan. Moskova, 1920.
insanla Makine Arasında. Çeviren S.D. Tiflis, İşçi
Basımevi.
V Brague, Kahrolsun Sosyal Demokratlar. Çeviren
Dıratsyan. Basan Vartanyan. 1906.
Kahrolsun Sosyal Demokratlar. Çeviren M.D. Şvod. Basan
Hermes. Tiflis, 1906.
F. Engels, Fransa’da ve Almanya’da Tarımsal Sorun. Bir
Rusça çeviriden çeviren Kar. Papovyan. Basan Hermes. Tiflis, 1906.
J. Jaures, Burjuva Mülkiyeti ve Geleceği. Çeviren S.S.
Basan Hermes, Tiflis, 1906.
K. Kautsky, Devrimci Isa, Çeviren S. Hovhannesyan.
İstanbul, 1913.
Avusturya’nın Bunalımı (dil ve ulus). Çeviren K.
Popoviantz. Akhaltzkha, 1906.
Rusya’da Köylüler ve Devrim. Çeviren S. Banvoryan.
Gütenberg Basımevi, 1907.
Sınıf Çıkarları
Arasındaki Çelişkiler. Çeviren R. Daşdoyan. Baku, 1907 (işçinin Kütüphanesi,
No. 10).
Erfurt Programı. Çeviren H. Azadyan. Gütenberg Basımevi,
1907.
Çağdaş Milliyet. Çeviren K. Papovyan. Basan Hermes. 1905.
Kapitalist Sınıfı. Çeviren Sabah-Kulyan. Paris, 1906.
Sömürge Siyaseti. Çeviren R. Hanazad. Tebriz, 1904.
Temsili Hükümet. Çeviren R. Hanazad. Basan Hermes.
Tiflis, 1906-7.
Friedrich Engels: Yaşamı ve Yapıtı. Çeviren Sunık.
Meşveret Basımevi, 1910.
Devlet Duması. İşçinin Kütüphanesi. Tiflis, 1906.
Milliyetçilik. İşçinin Kütüphanesi. Tiflis, 1906.
A. Kollontay, Sosyal Demokratlar Kimlerdir ve Ne
İstiyorlar? İşçinin Kütüphanesi.Tiflis, 1906.
Paul Lafargue, Yalın Sosyalist Gerçekler Hakkında. Ermeni
SD Örgütü yayım.Cenevre, 1906.
J. Guescle ve P Lafargue, Sosyal Demokrasinin İstemleri.
Cenevre, 1905.
F. Lassalle, Anayasanın Niteliği Üstüne. Çeviren K.R
1908.
K. Marx, Komünist Partisinin Manifestosu, Çeviren S.
Şahumyan. Cenevre, 1904.
Komünist Partisi’nin Manifestosu. Çeviren M.M. Özel basım,
1906.
Ücretli Emek ve .Sermaye. Çeviren S. Şahumyan. Basan
Hermes. Tiflis, 1906.
L Martov, Sosyal Devrimciler ve Proletarya. Tiflis.
Rusya’da Siyasal Partiler. İşçinin Kütüphanesi. Tiflis,
1906.
L. Petrov, iki Program. Çeviren Kar, Papovyan. St. Pelerburg,
1906.
G. Plehanov, 1 Mayıs, Baku, 1907.
I Mayıs. İstanbul, 1912.
Yazarı adsız, 1 Mayıs, Meşveret Basımevi. Trabzon, 1909.
B.. Stern, Hasta Adam. Türkiye’den Kültürel Sahneler.
Çeviren L. Babayan. Basan Hermes. Tiflis, 1905.
V. Çernov, Ekonomik Kategoriler Olarak Çiftçi ve isçi.
Çeviren L.N. Basan Hermes, 1906.
E. Vandervelde, Marxizmdeki İdealizm. Çeviren S. Der
Ananyan. Basan Hermes. Tiflis, 1907.
Kaynakça:
1.Teotig, Huşartsan , 1919 İstanbul O. Arzuman Matbaası
2.Mete Tunçay, Erik Jan Zürcher, Osmanlı İmparatorluğunda
Sosyalizm ve Milliyetçilik, Çev Mete Tunçay, İletişim,2004
3.Kerim Sadi (A. Cerrahoğlu) Türkiye’de Sosyalizm
Tarihine Katkı, İletişim,1994
4. Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, Der. M. Türköne/ t.
Önder,İletişim, 1994
5.Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, bilgi
Yayınevi,1967
6. Rasim Başara, Kıymetli Bir Hatıra, 27 Haziran 1335’ten
29 1.Teşrin 1923’e, tasviri Efkar 29 Ekim 1943
7. Emrah Cilasun, Mustafa Suphi’yle Yoldaşlarını Kim
Öldürdü? Agora, 2008.
8. Karl Marx-Friedrich
Engels, Komünist Manifesto ve hakkında yazılar, Çev. N. Satlıgan, T.
Ağaoğlu, O. Göçmen, Ş. Alpagut, Yordam Kitap, 2008.
8. Sait Çetinoğlu, Kırmızı Yanlışlarımı Çok Severim,
Mesele Mayıs ‘2008.
9. Karabet Çalyan, Adana Vak’ası Hakkında Rapor, İstanbul
1327.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.