Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
Seçimler siyasi partilere kendilerini topluma yeniden
anlatma fırsatı verirken, aslında kendini değiştirme imkanı da sunar. 2015
seçimleri bir dönemin sonunu ifade edecek. AKP’yi devirme zemininde ortaya
konulan söylem ve eylemlerin ‘siyaset’ olmaktan çıktığına ve AKP ile birlikte
daha epeyce uzun bir zaman yaşanacağı gerçeğine adapte olunduğuna tanık
olacağız. Söz konusu kayma muhakkak ki iktidar partisini de etkileyecek. Daha
rahatlamış, özgüveni derinlik kazanmış, ‘öteki’ ile ilişki kurmaya daha istekli
ve yetenekli bir AKP ile karşılaşacağız.
Siyasetin zemini kavga ve gerilimden ziyade, geleceğin
inşasında oluşacak muhtemel koalisyonlar tarafından belirlenecek. Bu da
iktidarın tehdit algısını, önceliklerini ve zaman kavramlaştırmasını
değiştirecek. Normalleşme toplumdan siyasete oradan siyasi partilerin
kendilerine yansıyacak. Engelleyici değil, oluşturucu ve yapıcı kriterlerin
daha makbul bulunduğu bir siyasi atmosfer oluşurken, herkes daha uzun vadeli
düşünmek zorunda kalacak.
Seçimlerden bir süre sonra geriye dönüp baktığımızda son
on iki yılın ne denli olağandışı olduğunu daha iyi idrak edeceğiz. Bu dönemin
kabaca üç dinamik çerçevesinde yaşandığını öne sürmek mümkün. Birincisi kamusal
alanın genişlemesi, İslami ve ‘yerli’ bir değer sistematiğinin inşa edici unsur
haline gelmesi ve ortaya çok daha bireysel ve melez bir sosyolojinin
çıkmasıdır. İkinci dinamik AKP’nin söz konusu dönüşüm dinamiğinin taşıyıcısı ve
sürükleyicisi olarak kendisini hazır tutabilmesi, kitlelerle samimi ve sahici
bir temas oluşturması ve onları ikna etme gücünü yeniden üretebilmesidir.
Üçüncü dinamik ise AKP dışı siyasi unsurların ve bunların temsil ettikleri
kesimlerin bu partiyi hazmetmekte zorlanması, giderek AKP’yi sistem dışına itme
arzusunun psikolojik bir reddiye noktasına taşınmasıdır.
Hazmetme zorluğunun darbe girişimlerine davet çıkarması
aslında şaşırtıcı değil. Ülkenin ‘demokrasi’ tarihi bu teşebbüslerin
sıralanmasından çok daha fazlasını içermiyor. Nitekim 2002’de AKP iktidara
gelir gelmez başlayan ‘indirme’ girişimleri önce askeri mecrada ilerledi.
Ergenekon ve Balyoz kargaşa ortamı yaratarak iktidara el koymanın arayışıydı ve
bu uğurda her fırsatı kullanmaya istekli bir kadroya dayanmaktaydı. Bu epeyce
acilci bir duygu halinin ve ‘ihtiyaç analizinin’ sonucu olmalıdır. Çünkü bin
yıl sürecek olan 28 Şubat’ın henüz beşinci yılındaydık ve geleceğin avuçların
arasından kayabileceği görülebiliyordu. Oysa 12 Eylül rejimi artık askeri
yöntemlerle darbe yapılamayacağının idrakine dayanmaktaydı ve bu nedenle
yargıyı sivil siyaset üzerinde bir Demokles kılıcı olarak yeniden
tanımlamıştı…İlk başarısızlık daha zımni çabalarla ilerlemeyi gerektirdi. 27
Nisan muhtırası bir ara yoldu. Ardından Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ve
parti kapatma girişimi gelecekti. İlaveten post modern gereksinimler
doğrultusunda Cumhuriyet mitingleri düzenlendi ve medya da elinden geldiğince
sürece katkı verdi. Ne var ki bu arada yerel, genel ve referandum niteliğinde
üç seçim yaşandı ve hepsinde AKP net bir biçimde üstünlüğünü ilan etti.
O noktada, bir üst aklın işi midir bilemeyiz ama kritik
bir stratejik ‘yenilik’ denklemin parçası haline geldi: Batı dünyası… O zamana
dek AKP hükümetlerine daha nesnel bakabilen veya nesnel bakmayı tercih eden AB
kuruluşları ve Avrupalı siyasetçiler bir anda Türkiye’den iştahla kötü haber
bekleyen bir sabırsızlık sergilemeye başladılar. Bunun Mavi Marmara ya da
Erdoğan’ın tarzı ile ilişkili olduğunu öne sürmek mümkün olsa da, böylesine ani
bir virajın sadece tali konjonktürle açıklanması pek inandırıcı gözükmüyor.
2012 Şubatında Hakan Fidan’ın tutuklanması çabası bu
nedenle fazla ses getirmeden sönebildi. Aynı şekilde Gezi olaylarının aldığı
biçim ve siyasi işlev de göz ardı edildi. Artık hükümetin neyi niçin yaptığı
önemli değildi. Anlama çabası hem Batı’daki hem de yurt içindeki AKP karşıtları
için anlamını yitirmişti. Nasıl olacaksa olsun AKP gitsin isteniyordu.
Dolayısıyla 17 Aralık dosyaları tam zamanında ortaya çıkarıldı. Eğer uygun
hâkim ayarlansaydı 25 Aralık dosyası da bir hafta öncesinde paketin içinde yer
alacaktı. Böylece gerçeklerle gerçekdışı olguların yan yana getirildiği bir
‘torba’ suçlama üzerinden Erdoğan’sız, zayıflamış, diz çökmüş, pazarlığa mahkûm
bir AKP yaratılacak ve giderek bu parti bir ‘kabuğa’ dönüştürülecekti.
‘Karşıtlar’ başarılı olamadı. Bazıları bedelini ödeyecek,
diğerleri yeniden adapte olacak. AKP ise bu kaybedilen zamanı telafi etmek
üzere bir enerji sıçraması sergileyecek… Yeni Türkiye’den önce yeni siyasetle
tanışacağız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.