Emre Can Dağlıoğlu
Adnan Çelik ile
Namık Kemal Dinç’in Diyarbakır ve çevresindeki Kürtlerin 1915 Ermeni
Soykırımı’na dair hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışmasının ürünü olan ve
İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından basılan ‘Yüz Yıllık Ah! Toplumsal
Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir’ kitabı, bu konuda önemli bir kaynak olacak.
Hâlihazırda Ermeni Soykırımı’na dair Kürt siyasetçileriyle röportajlarından
oluşan ‘Yüz Yüze’ belgeseli üzerine çalışan tarihçi Namık Kemal Dinç’le, yeni
çıkan kitapları ve Tarih Vakfı’nda yaptığı ‘Toplumsal Hafızanın İzinde 1915
Diyarbekir ve Kürtler’ sunumu üzerine konuştuk.
Emre Can Dağlıoğlu
Diyarbakır çevresindeki Kürtlerin 1915’e dair
hafızalarına yönelik sözlü tarih çalışması yaptınız. Kürtler nasıl
hatırlıyorlar 1915’i?
Öncelikle böyle bir olayı tarihsel bağlamı içerisinde ele
almadan sadece sınırlı bir coğrafya ve bir toplumsal grup üzerinden
değerlendirmenin sıkıntılarına dikkat çekmek isterim. Nihayetinde 1915
Soykırımı, çok daha büyük bir coğrafyada ve merkezi bir irade üzerinden hayata
geçirildi. Kürtlerin anlatılarında da bazen açıktan bazen örtülü bir şekilde bu
merkezi iradeye işaret ediliyor. Mesela, 1915’i tanımlarken Kürtlerde en yaygın
tanım, ‘ferman’ veya ‘ferman-ı filehan’dır. Ferman, padişahın emri ve devletin
iradesi anlamına geliyor. Kürdistan’ın her yerinde kullanılıyor. İkincisi, bu
fermanın askerlerin öncülüğünde tellallarla duyurulduğu, kaymakamlara hızlıca
iletildiği ve çok yaygınca dağıldığını görüyoruz. Devletin “Herkes bu olaya
iştirak edecek” baskısı yaptığını görüyoruz. Aslında bu şekilde katliamlara
dair devlet kararına vurgu yapılıyor. Yani Kürtlerden “kendi Ermenilerini”
öldürmelerini istediğini, öldürmezlerse Ermenilerin başına gelen akıbetin
onları beklediği tehdidini yaptıkları anlatılıyor. Bu çerçevede, öldürmeleri
meşrulaştırmak için İslamiyet’in sıklıkla kullanıldığı ve Ermeni öldürenin
cennete gideceğine dair yaygın bir anlatı da var. Yani bir yandan zor ve tehdit
kullanılırken, diğer yandan rızanın imal edilmesi için din devreye sokuluyor.
Kürtler 1915’te kendi rollerini nasıl açıklıyorlar?
Soykırımın yaşanmasında ana aktör ve fail olarak hep
devletin rolüne vurgu yapıldı. 1915’i tanımlarken de, olayların gelişimindeki
hikâyeleri anlatırken de, bu vurguyu görüyoruz. Devletin bu rolünü görmeden,
direkt Kürtlerin rolünü konuşmaya başlarsak, bir şeyleri es geçmiş oluruz diye
düşünüyorum.
Siz nasıl görüyorsunuz bu durumu?
Genel anlamda, bu olayın devletin kararıyla ve tek tip
bir toplum ve mekân yaratmak için yapıldığını biliyoruz. Kürtlerin yaşadığı
topraklarda, 19. yüzyılda devlet merkezileşme politikalarıyla ciddi bir
hâkimiyet kuruyor. 1848’de beylik sistemi tasfiye ediliyor, sonrasında Hamidiye
Alayları kuruluyor. Diğer alanlarda da, devlet tüm kurumlarıyla o bölgede
yeniden tesis ediliyor. Merkezileşmeye karşı isyanlar çıksa da, 1915’e
gelirken, devletin bu bölgede tam anlamıyla hâkim olduğunu görmek gerekiyor.
Dolayısıyla devlet, bu bölgede hâkimiyet kuramamış, aşiretler başına buyruk
hareket ediyor algısı tarihsel olarak yanlış. Bütün bölgelerde, insanların
yanındaki Ermeni’yi bir anda öldürmeye başlaması için başka bir irade gerekli
zaten.
Dolayısıyla ‘Kürtlerin rolü’ kavramı yanlış mı?
Evet, bu konuya dair bazı yanlışlar var. Etnisite olarak
Kürtlükten bahsedebiliriz elbette ama kimlik olarak insanlar kendilerini
Kürtlük üzerinden değil, daha çok din üzerinden ifade ediyorlar.
Bölgedeki diğer grupların katılımı da Müslümanlık
üzerinde mi tanımlanıyor?
Karşımızda çok heterojen bir bölge var. Diyarbakır’daki
yönetici tabaka da bu anlamda büyük çeşitlilik arz ediyor. Örneğin
Diyarbakır’ın köklü ailelerinden İskenderpaşazadeler Çerkes’dir, Türkmen
kökenli birçok yönetici aile var. Dolayısıyla katliamlara mobilizasyonun İslam
üzerinden yapıldığını ve kitlenin katliamlara katılımının Müslümanlıkla
sağlandığını söylememiz gerekir. Tüm bunlara rağmen, etnik olarak Kürtler, bu
katliamlara ciddi anlamda müdahil oldular.
Dönemin okuması için yerel aktörlere mi bakmak gerekir?
Grup bilincinin o dönemde gelişmemiş olmasından ötürü,
Kürtlerin dahlini yerel aktörler üzerinden okumak gerekir. Dönemin önde gelen
ailelerinin çoğunun devlet politikasına eklemlenerek, katliamlara ortak
olduğunu söyleyebiliriz. Bu aktörler de kendi içerisinde katılımda ve katılıma
sevk eden sebeplerde farklılıklar arz ediyor. Bir yanda, kendi köyündeki
Ermenileri öldürürken, kaçırabildiği kadar Ermeni’yi saklayan ve koruyan ağalar
var, diğer yandan, Ermenilerin mülküne konmak için onları öldürenler de.
Dolayısıyla fail durumunu da birbirinden ayırt etmek gerekir. Anlatılarda, fail
olarak en çok öne çıkanlar, ağalar, beyler ve şeyhler oluyor. Elbette ki, bütün
ağalar, beyler ve şeyhler değil. Özellikle Ermenileri kurtaran şeyhler çok
anlatılıyor. Mardin’de Şeyh Fethullah, Diyarbakır’da Şeyh Said ve daha başka
kişilerin karşı fetvalar yayınladığı söyleniyor. Diyarbakır şehir eşrafınınsa
bu katliamlarda bizzat organizatör rolünü oynadığı söyleniyor. Pirinççizadeler,
Yasinzade Şevki Ekinci ve Şeref Uluğ gibi… Anlatılarda ön plana daha çok
Diyarbekir’in yönetici elitleri çıksa da, sıradan insanların da katliamlara
dâhil olduğuna, bazen dini fanatizm bazen de mal-mülk edinmek kaygısıyla
öldürmelere iştirak ettiğine dair yaygın anlatılar var.
Türkiye’de 1915’i en çok Kürtler hatırlıyor diyebilir
miyiz?
Her şeye rağmen, Diyarbakır’ın yüzde 30’unu oluşturan bir
kimliğin tamamıyla yok edilmesinden bahsediyoruz. Ayrıca diğer bölgelerden
Diyarbekir üzerinden taşınan tehcir kafileleri de var. Dolayısıyla çok büyük
bir katliamdan bahsediyoruz. Öldürülen insanlarla yıllarca bir arada yaşamış
insanlarda, bu yok ediliş, çok büyük bir yaraya yol açıyor. Aradan dört nesil
geçmesine rağmen, olaylar çok canlı bir şekilde hatırlanıyor ve anlatılıyor.
Fatma Müge Göçek, Agos’la yaptığı röportajda Türkler ve Ermenilerin 1915’i
nasıl hatırladığını anlatırken diyor ki, “Türklerde bu olaya dair bir hafıza
yokken, Ermeniler bunu daha dün olmuş gibi anlatıyorlar.” Saha çalışmalarımıza
dayanarak söylüyorum ben de, Ermeniler 1915’i nasıl dün olmuş gibi
hatırlıyorsa, Kürtler de aynı şekilde hatırlıyorlar. Dinlediğimiz birçok
hikâyede Kürtler 1915’i sanki dün yaşanmış gibi ayrıntılarıyla anlattılar.
Biri, öldürüldüğü için unutamıyor, diğeri bu öldürmelere dâhil olduğu veya
tanıklık ettiği için. Görüştüğümüz birçok insan, atalarının “Bunları
unutmayacağım” diye sürekli anlattığını söylüyor. Bir şekilde travma
yaşıyorlar.
Bu hafıza neden bu kadar canlı?
Kürtlerde bu hafızanın kesintiye uğramadan yüz yıldır
devam etmesinin birçok farklı sebebi var. Bence bu süreklilikte üç temel
hususun altını çizmek gerekir. Birincisi, hafızanın mekânla kurduğu ilişki.
Olayların mekâna işlemiş olması, hafızanın devam etmesinde rol oynuyor. Mekânın
birçok yerinde Ermenilerin yoğun olarak yaşaması, bunun sebeplerinden biri.
Köy, yayla ve hatta ev isimleri, Ermenilerle anılıyordu zaten. Yerleşim
isimlerinin iadesini istiyoruz dedikleri yerlerin birçoğunun adı, Ermenice aslında.
Aynı zamanda, Ermenilerin kafileler halinde belirli yerlerde öldürülmeleri,
oraların öldürme mekanı olarak hafızaya işlenmesine yol açmış. Kitap kapağında
Çüngüş’teki düdenin fotoğrafı var. O düdenin hikâyesini o bölgedeki herkes
biliyor. Biz, görüşme yapmak için minibüsle oraya giderken, şoför, “1915’te
Ermenileri öldürüp buraya attılar” diyebiliyor. Kayseri’deki Kürt yerleşimi
olan Sarız üzerine yaptığımız görüşmede, Sarız’da Ermenilerin öldürülüp Cancan
diye bir kuyuya atıldığı söylendi. Tıpkı düden, Çermik’teki Lana Gavuran veya
Lice’deki Kuna Romî gibi bir öldürme
mekânı orası da… Oralarda ne yapıldığı hatırlanıyor. İkincisi ise hikâyelerdeki
yoğun şiddet. Bu şiddet anlatıları özellikle kadınlar ve çocukların öldürülmesine
odaklanıyor. Öyle büyük bir şiddet yaşanmış ki, insanlar gördüklerini
unutamamışlar. Örneğin, yeni doğmuş bir bebeğin öldürülmesi üzerine en az beş
farklı şiddet hikâyesi dinledik ve bu hikâyeler, burada anlatamayacağım kadar
yoğun şiddet içeriyor. Aynı zamanda, inanç itibarıyla, kendisini savunamayacak
durumda olanların öldürülmesi de acıma ve utancı artırıyor. Üçüncü sebep de
Ermenilerle uzun ortak geçmiş. Aynı coğrafya ve kültürü birlikte yaratmış iki
halktan bahsediyoruz. Bu sebeple, “Ermeniler gittikten sonra buralar çoraklaştı”
anlatısı çok yaygın. Ahmet Türk, Derik’i anlatırken bu cümleyi kullandı veya
Çüngüş’ün terk edilmişliği buna bağlanıyor. Böyle bir ortak tarihin kesintiye
uğramasının hafızada gerçekten yeri var. Ayrıca ekonomik olarak büyük darbe
yenmiş. Yüz yıldır belini iktisadi anlamda doğrultamamış olmak da bunda pay
sahibi. Son olarak şunu da ekleyeyim, bugün Kürtler, 1915’i utanç ve vicdan
azabıyla hatırlarken, bunu kendi mücadeleleriyle ilişkilendiriyorlar. Bireysel
hafızanın kolektif hafızaya dönüşmesi, son 30 yıldaki Kürt mücadelesiyle,
Kürtlerin mağduriyetlerini Ermenilerin yüz yıl önce yaşadıklarına benzetmesiyle
ortaya çıktı. 1960’lara kadar Ermenileri nasıl öldürdüğünü övgüyle anlatan
insanların olduğunu dinledik, ancak bugün böyle bir örnek yok. Bu dönüşüm, bahsettiğim
siyasi konjonktürün bir parçası.
Namık Kemal Dinç. Fotoğraf: Miran Manukyan
Bu hafıza, Kürt siyasi hareketinin bu konuyla
yüzleşmesine nasıl yansıyor?
Kürtlerin yıllardır bildiği bu acı, 90’larda itibaren
dışa vurulmaya başladı. Siyasi hareketin bunun daha gerisinde olduğu muhakkak.
Kürt hareketi, genel olarak enternasyonalizmi ön plana çıkarsa da, bu meseleye
özel bir tavır geliştirmemişti. Kendi ajandasında diğer sorunların gerisinde
bıraktı diyebiliriz. Bugün ise Türkiye’de bu mesele daha fazla gündeme
geldikçe, yani oluşan toplumsal hafıza dile gelmeye başladıkça ve bu konudaki
birikim arttıkça, siyasi hareket de bundan açıkça etkileniyor. Toplumsal
hafızanın siyaseti iteklediğini söyleyebilirim. Burada siyasi hareketlerle
toplumsal hafızanın ilişkisine genel olarak bakılmalı. Türkiye’de siyaset,
çoğunlukla toplumu yönlendiren ve topluma baskı yapan güç olarak yer alıyor.
Kürt siyaseti açısından ise bunun tersinden de işlediği söylenebilir. Kürt
siyasi hareketinin toplum üzerindeki baskı gücü kadar, Kürt toplumunun da
siyasi harekete baskı gücü var. Son dönemde, PKK’nin üst düzey yöneticilerinden
Mustafa Karasu’nun ‘Ermeni lobisi’ üzerine yaptığı açıklamalarda da ortaya
çıkıyor bu. Toplumsal hafızanın etkisiyle Sivas’ta Ermenilerle kurduğu ilişkiyi
hatırlayarak açıklama yapıyor. Ancak yine de handikap şurada açığa çıkıyor.
Kürt siyasi hareketini yönlendirenler, taban kadar meseleyi bilmiyor.
Dolayısıyla onlar da tabandan yeni yeni öğreniyorlar.
Kürt toplumu, o lider kadrodan daha iyi durumda mı?
Toplum, bu işin farklı bir yönünü biliyor, daha insana
dair hikâyelerle konuşuyor. Dolayısıyla siyasi motivasyon üzerinden
bakmadığından, siyaseten bunun maliyetini de düşünmüyor ve insani duygularla bunu
mahkûm ediyor. Kürt hareketinin tereddütlü, çekingen hareket etmesinde siyasi
motivasyonun etkileri bariz görülebiliyor. Kitabı birlikte yazdığımız Adnan
Çelik’in sözleriyle söylersem “Hakikat ancak söylediğin şeyin maliyetini hesap
etmeden dile geldiğinde hakikat olabiliyor.”
Ayrıca Kürt hareketinin 1915 Soykırımı konusunda resmî tarihin
şablonculuğundan sıyrılamadığını belirtmek gerekir. Türkiye’de siyaset yapan
sol cenah, Kürt hareketi de buna dâhil, resmî tarih okumasının etkisinde
kalmış, Ermeni meselesinde ise bu çok daha bariz ortaya çıkıyor. Bu tarih
okumasında, 1915 Soykırımı yer almaz. Dolayısıyla, tarih okuması yapılırken,
buna yer açma ve bu meseleye hak ettiği önemi verme zorunluluğu var. Kürt
siyasi hareketi, bunu yeni yeni yapmaya çalışıyor. Bu yüzden, bundan sonra
değişecektir diye düşünüyorum. Ancak mevcut durumuyla tarihten sınıfta kalma
hali sürüyor.
Siyasi açıdan, soykırımın faturası Kürtlere çıkarılacak
diye mi düşünüyorlar?
Bu konuda yaptığımız görüşmelerde, bazı Kürtlerin 1915’e
dair fatura bize kalacak kaygısı taşıdığını gördük. Bu, bir taraftan yersiz,
bir taraftan da haklı bir korku. Devlet dilinde bu vurgu, Talat Paşa’dan beri
gözlenen bir şey. Talat Paşa, Almanya’ya kaçtıktan sonra yaptığı bir konuşmada,
Ermenileri Kürtlerin öldürdüğünü söylüyor. Zira devlet, bu konuda sıkıştıkça
suçu başkalarının üzerine atmayı düşünüyor ve düşünecektir. Meclis’te bu
bağlamda bir açıklamayı Yusuf Halaçoğlu bile yapmıştı. Devlet aklının
inkârcılığı, suçu Kürtlerin üzerine atmaya yönelik de çalışıyor. Bu yüzden,
Kürtlerin kaygısı haklı diyorum. Diğer taraftan yersiz bir kaygı, çünkü
Kürtlerin kolektif hafızası, bu yapılanları mahkûm ediyor. Yüzleşme konusunda
samimiyet gerçekten önemlidir. Kürtler, özellikle kadınlar, dinledikleri acı
dolu hikâyeleri açıkça anlatmaktan çekinmiyorlar. Samimiyetle reddedilen ve
utançla özür dilenen bir konudan kaçmanın gereği yok, zaten böyle bir yol da
yok. Artık Kürt siyasetinin ana aktörlerinin de bundan kaçmadığını görüyoruz.
Yüzleşme konusunda kat edilen yol büyük diyebilir miyiz?
Öyle bir şey söyleyemeyiz. Günlük yaşamda, Ermenilere,
Süryanilere ve Müslümanlaştırılmış Ermenilere yönelik ayrımcılık pratikleri
maalesef devam ediyor. Bunu göz ardı edemeyiz. Özellikle Müslümanlaştırılmış
Ermeniler, kimlik arayışlarında dışlandıklarına dair rahatsızlıklarını açıkça
ifade ediyorlar. Örneğin, Ermeniler için halen fileh deniliyor. Fileh, kelime
olarak toprağı işleyen anlamına gelen fellahtan geliyor. Lakin köken olarak her
ne kadar emekçi anlamı olsa da, kullanımı günlük yaşamda çoğunlukla aşağılayıcı
anlam içeriyor. Bugün artık bu kelimeyi kullanmak ayıptır. Yüzleşmeyi gündeme
getiren Kürtlerin bu kelimeyi artık kullanmaması gerekir. Bu, çok ciddi bir
sorun olarak, hem de daha geniş Kürt kitlesini ilgilendiren bir sorun olarak
önümüzde duruyor. Öte taraftan, Kürt hareketinin bu yönde öncül rol oynamaya
başlaması, özür dilenmesi veya bu meselenin gündeme taşımaya çalışması, güven
ortamını oluşturuyor. Birçok görüşmede, “Burası Ermenilerin, Süryanilerin ve
bizim ortak vatanımızdır” denmesi çok önemli.
El konulan topraklarla ilgili bakışta nelerle
karşılaştınız?
Toprak meselesine dair yaptığımız çalışmada şunu
görüyoruz. Toprakları Kürtler alsalar da, toprak paylaşımı devletin gözetiminde
ve kontrolünde yapılmış. Ağalar ve beyleri kenara bırakarak, köylülerin
çoğunlukla bu toprakları para karşılığında devletten satın aldığını görüyoruz.
Dolayısıyla çoğunlukla değerinin çok altında olmasına rağmen, bu toprakların
bedeli devlete ödenmiş. Elbette münferit örnekler de var. Örneğin, bir köyde
4-5 hane olan Ermeniler öldürüldüğünde, malına el koymuş olanlar var. Fakat
daha büyük toprak parçası olduğunda, devlet el koyma işlemini bizzat yürütmüş.
Devlet, Silvan ve Batman’da, Ermeni köylerini o yörenin ileri gelenlerine
vermiş. Devletin verdiği izinle, bu toprakların icarı, halen belirli aileler
tarafından toplanıyor. Ortada tapusu bile yokken, bu iktidar paylaşımı,
soykırımdaki rollerine karşılık onlara verilmiş. Yani esas payın devlet
tarafından alındığını ve sonra oradakilere dağıtıldığı söyleniyor.
‘Oyun oynar gibi Ermenileri katletmeye giderlermiş’
Kitapta, Ezo (Aziz) ile Newo’nun (Nevzat) hikâyesini
Ergani ilçesinde görüşülen 48 yaşındaki Cüneyt anlatıyor (s. 100-1):
“İlkokuldayken öğretmenlerimiz bizi ona gönderirdi. ‘Kaç
kişiyi öldürmüş? Onları nasıl öldürmüş?’ gibi soruları Ezo’ya sorardık.
Öğretmenlerimiz bizden aldığımız cevapları kendilerine söylememizi isterlerdi.
Ezo da cevap olarak, ‘Şu kadar yahut bu kadar Ermeni öldürdüm,’ derdi.
Anladığım kadarıyla pek çok insanı keyfi istediği için öldürmüş. Mesela, bir
çocuğun arkadaşlarına ‘Hadi gidip bir süre top oynayalım,’ demesi gibi Ezo ve
arkadaşları da, ‘Gidip şu kadar Ermeni’yi öldürelim,’ diyerek, oyun oynar gibi
adeta Ermenileri katletmeye giderlermiş. Müslüman Kürt gençleri, ‘kim ne kadar
Ermeni öldürür’ yarışına girmişler. ‘Bakalım kim daha fazla Ermeni öldürecek,’
diyerek Ermenileri öldürmeye gitmişler. Tam da bu şekilde hareket etmişler. En
azından bize böyle anlatırlardı. Evet, kim daha çok öldürürse! Sanki insan
değil de hayvan öldürmeye gidiyorlar. Ezo, ‘Biz oraya kim ne kadar çok Ermeni
öldürecek diye gidiyorduk,’ derdi. Güçlü kuvvetli, boylu poslu bir adamdı da.
Ben bu soruları sorduğum sıra, Ezo 110-120 yaşlarındaydı. Onlarca Ermeni’yi
canlı canlı dağlardan aşağılara attığını anlatırdı: ‘Askerler onları bizim
önümüzden geçirirlerdi. Biz de aralarından birkaçını alıp öldürürdük. Askerler
asla bize karışmazlardı. Askerler, ‘vurun, ne yaparsanız yapın,’ diyorlardı.
Bir diğer amacımız da Ermenilerden altınlarını almaktı. Yani hem altın için
gidiyorduk hem de öldürmek için,” diye anlatırdı Ezo yapıp ettiklerini.”
1915 öncesi Diyarbakır
1915’te Diyarbakır’da görev alan ‘Ermeni avcıları’:
Bejikler
Kitapta özel bir milis grubu olarak bejiklerden
bahsediliyor. Bejikler kimlerdir?
1915’te Diyarbekir’de özel bir milis grubu
oluşturulduğunu öğreniyoruz anlatılardan. Kürtler, bu gruba bejik diyorlar.
Amcası, dedesi bejik olan insanlardan dinledik onlara dair hikâyeleri ve
genellikle lanetle anılıyorlar. Bejik, Kürtçe ‘susuz, verimsiz, çorak tarla’
için kullanılan bir kelime. Neden bejik dediklerini tam bilmiyoruz, belki de
aşağılamak için öyle diyorlar. Anlatanlar genellikle bugünkü köy korucularına
benzetiyorlar onları. Diyarbekir’in bütün ilçelerinde anlatıyorlar bejikleri.
Genelde, ‘cendirmeyê bejik’ veya ‘eskerên bejik’ olarak bahsediyorlar
bunlardan. Gençlerin çoğu askerde oldukları için, genelde 45 yaşının üstünde
güçlü, kuvvetli erkeklerden oluşan bejikler, hem soykırımda kafilelerin
katledilmesinde rol alıyorlar, hem de soykırımdan kurtulmuş ve Müslümanların
yanına yerleşmiş Ermenileri bulup öldürüyorlar. Görevleri, kendi mıntıkalarında
bu işi icra etmek. Jandarma denmesi, bu grupların resmen jandarma olarak
görevlendirilmiş olmaları ihtimalini artırıyor. Zira o dönemde, yereldeki
güçleri jandarma olarak görevlendirme alışkanlığı var. Bejikler de hem
jandarmalık yapıp büyük ihtimalle hem de öldürdükleri Ermeniler için para
alıyorlar. Van’daki ‘Kasaplar Taburu’nu veya Mardin’deki ‘El-Hamsin
Birlikleri’ni hatırlatıyor, ancak bejikler, seyyar birlikler değil, yerelde,
kendi mıntıkalarında işlerini yapıyorlar. Şimdiye kadar hiçbir yazılı çalışmada
rastlamadım bunlara dair bilgiye.
‘Eğer namussuz olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin’
Silvan’da 4-5 yaşlarındaki Kevo’nun öldürülmesine ilişkin
hikâyeyi, kitapta Şeyh Mahmut Yeşil anlatıyor (s. 114-5):
“12 Mart’tan sonra Mela Evdilkerîm, Kürdistan’ın güneyine
kaçmıştı. 1974’te af çıkınca tekrar yurda döndü. Dönünce her şeyi yerli yerine
oturtamadan kızı öldü. Biz de başsağlığına gittik ona. Biz o ara taziye evinde
otururken Hecî Çerkez Köyü’nden akrabaları geldi. Bunlar, Mele Xelîl ve Sofî
‘Ismanê Mûso idiler. Gelip oturdular ve sohbet etmeye başladılar. Konu Ermeni
Terqî’ne geldi. Sofî ‘Isman anlatmaya başladı: ‘Bizler bütün Ermenileri bir
araya topladık. Zaten kaçan canını kurtarmıştı. Kalanları ise sıraya dizip
silahla vurarak hepsini öldürdük. 4 yaşındaki Kêvo adlı Ermeni çocuğun ortalıktan
kaybolduğunu fark ettik. Yeni yürümeye başlamıştı. Tüm aramalarımıza rağmen
bulamayınca birinin onu kendisiyle götürdüğüne karar verip aramadan vazgeçtik.
Bir köşede dinlenmeye başladık. Ben de arada odun kesiyordum. Baltam vardı ve
akşam karanlığı bastırıncaya kadar çalıştım. Ben çalışırken bir şeyin hızla
arkamdan geçtiğini sezdim. Başlangıçta bunun bir tavuk olduğunu sandım. Ama
sonra tavukların uzun zaman önce kümese gittiğini hatırladım. Sonra birden
dönünce Kêvo’yu hızla ahıra koşar halde buldum. Ben de hemen ardından ahıra
girdim. Balta halen elimdeydi. Yemliğin önünde durdum ve o ara göz göze geldik.
Gözleri sarıydı. Bana bakarken gözleri parıldıyordu. ‘Nereye vurayım?’ diye
sordum. Çocuk dedi ki, ‘Dayı buraya vur!’ Nereye vurulacağını iyi biliyordu.
Ben de baltayı kafasının tam ortasına vurdum ve kafası iki parçaya ayrıldı.’
Bunu söyler söylemez Mele Evdilkerîm, yanında bulunan yastığı kaptığı gibi onun
yüzüne vurdu ve yere düşürüp dövmeye başladı. Ağzını burnunu kanatıncaya kadar
dövmeye devam etti Mele Evdilkerîm. O arada Mele Evdilkerîm’in dayısı Mele
Xelîl araya girerek yeğenini ‘Ismanê Mûso’dan ayırdı. Ağzı burnu kan içindeydi
‘Ismanê Mûso’nun. Bunun üzerine kapıya doğru gitti ve bir ara dönerek,
‘Namussuz olmasaydım gelmezdim evine,’ dedi. Mele Evdilkerîm de, ‘Eğer namussuz
olmasaydın, o çocuğa bunu reva görmezdin,’ dedi. ‘Ismanê Mûso da çekip gitti.”
(agos)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.