Ender rastlanan bir açıksözlülükle Sait Çetinoğlu neden
tazminatların ve telafilerin ahlaki bir yükümlülük olduğunu ve devletin el
koyduğu Ermeni mülklerinin iade edilmesi gerektiğini anlatıyor. "Toplumun
tüm kesimlerinin ve devletin tüm kademelerinin bir şekilde soykırım sürecine
katıldıklarını ve bundan fayda sağladıklarını" hatırlatan Çetinoğlu
uğradıkları insani kayıplar için telafi ve tazminatların ne şekilde olacağını
Ermenilerin ve soykırım kurbanı diğer halkların belirlemesi gerektiğini
belirtiyor. Herkese düşen görevin onları "koşulsuz ve sınırsız" bir
şekilde desteklemek olduğunun altını çiziyor.
Ermeni toplumunun en açık sözlü evladı Sevan Nişanyan’ın
rejimi ve dini eleştirmesinden dolayı hedef alınıp, imar yasasına yaptığı naif
muhalefetinin neredeyse müebbet hapis cezası yakın bir ceza ile
cezalandırılarak, dört cezaevi
dolaştırılıp yüksek güvenlikli bir cezaevinde bir yıldan beri tutulduğu bir
ortam ve iklimde adaletten söz etmenin bir ironi olduğunun farkında
olarak, 1915 Ermeni soykırım süreci ve
telafi edici adaleti tartışmaya çalıştığımın bilinmesinin altını özellikle
çizmek isterim.
Uluslararası prestij sahibi ceza
hukukçusu William A. Schabas, Soykırım suçunun ayrıntılı
tartışmasını yaparken, İnsanlığa karşı suçlar kavramına ara sıra yapılan
göndermelerin bir kaç yüz yıl öncesi kadar geriye gidebilirse de, bu terimin,
çağdaş bağlamında, ilk kez 1915’de Soykırım sürecinde kullanıldığını ifade
eder. Shabas, aynı zamanda Ermeni Soykırımına karşı adalet talebini askıda
olduğunun altını çizer: “Türkiye’deki Ermeni nüfusa yönelik kıyımlar, üç
Müttefik gücün, bu eylemlerden sorumlu olanların kişisel olarak sorumlu
tutulacağı taahhüdünde bulunduğu bir bildirisinde, insanlığa karşı suç olarak
ilan edilmişti. Fakat, savaş sonrası barış görüşmelerinde, bunun, ceza
normunun geriye yürümesinin bir şekli olduğu yönünde itirazlar oldu ve 1915
olayları [bu ifade orjinalinde Armenian genocide şeklindedir] için uluslararası
düzlemde herhangi bir kovuşturma asla yapılmadı”1. Sözleri adaletsizliğin
süregeldiğini anlatır.
Bir yandaki sessizlik diğer yandaki inkar, Soykırımın
günümüze uzanmasının açık ifadesidir. 100 yıldır reel politik’in rehini
durumundaki adaletin bir asır sonra da
olsa parangasının çözülerek adaletin yerine getirilmesinin zamanı gelip
geçtiğinin anlaşılması gerekir.
Bilindiği gibi adalet istemi doğal bir haktır.
Evrenseldir. Ermeni toplumunun adalet istemine evrensel bir pencereden bakmak
ve insanlığın birikimlerini dikkate almak, hakkaniyetle davranmaya
eşdeğerdir. İnsanlığa karşı işlenen
suçların özel kategorisine giren soykırım suçuna da insanlığının birikimleri yani evrensel
değerler ışığında yaklaşılması gereklidir. Bu yaklaşım, 1915 Soykırımından bir
asır sonra da olsa telafi edici adaletin tecellisi, kurban toplumlara olduğu
kadar fail toplumlara da iyi gelecek, kendisiyle barışacağı gibi, bu acılı
coğrafyada evrensel değerlerin önünü açabilecek ve kalıcılaşmasının bir
vesilesi olabilecektir.
Soykırım bir süreçtir. Bu bakımdan 1915 Soykırım sürecini
1913-22 arasındaki on yıllık bir süreç içinde düşünülmesi gerekir. Bütün altüst
oluşlar bu süreç içinde gerçekleşmiştir. 1913 yılında Ege’de prova2 ile
başlamış on yıllık süre içinde sonuçlanmıştır. Sonrasında, Kemalist uygulamalar
yeni oluşan tabloda yapılan ufak tefek rötuş olarak tanımlanabilir. Bu, aynı
zamanda Ermeni halkı için söylediklerimizin 1915 Soykırım sürecinde tarihsel coğrafyalarından
zorla kazınan diğer halklar için de
geçerli olduğu anlamını taşır.
Soykırım süreci içinde yapılan uygulamalar ve insanlığa
karşı işlenen suçlar herkes tarafından bilinmiyor denirse de, çoğunluk
tarafından biliniyordu3, çoğunluk suça ortaktı.
İnsan ne yaptığının farkında olmaz mı? Bir toplum tüm katman ve yönetim
kademeleriyle tamamen bilinç kaybına uğrayarak mı dönüşmeyi gerçekleştirdi?
Dolayısıyla ortada kolektif bir suçun var olduğu kabul edilmelidir.
Tüm toplum sorumlu
Toplumun her katmanından ve devletin her kademesinden
insanlar/kurumlar Soykırım sürecine katıldıkları gibi nemalandıkları da asla
unutulmayacak bir gerçekliktir. Bu yararlanma halen devam etmektedir.
Gerçeğin bu kadar berrak olmasına karşın bunun dile
getirilmesi ise tepkilere neden oluyor. 9.12.2014 tarihinde ARMEDİA’DAN Greta
Avetisyan ile yaptığım röportajda geçen,
“Dedemin yaptıklarından sorumlu değilim! diyenlere Avrupa’da Nazi
denilmektedir. Tarihsel Ermeni topraklarını Türk saymak, Kürdistan saymak,
Soykırımın sonuçlarına sahip çıkmakla eş anlamlıdır. Tarihi Ermenistan’ın
kolonizasyonunu kabul etmek demektir.”4 Sözlerimin Kürdistan bölümüne
takıldılar. Hemen racon kesildi ve Kürdistan tartışma dışı kaldığı gibi
tartışmalar da noktalandı:
Oysa Fırat’ın öte yanında olanlar; tarihi Ermenistan’ın
insansızlaştırılıp kolonizasyonundan başka bir şey değildir.5
Gözden kaçırılmaması gereken önemli nokta; Soykırımın
kurban toplumlarının (Ermenileri. Pontosların, Elenlerin, Asuri-Süryanilerin)
bütün bunların nedeni olmadığıdır. Bu gerçekliğin koşulsuz kabul edilmesi ve
bugüne kadar hiçbir şekilde telafi edilmeden
bu adaletsizliğin sürdürüldüğünün kavranması gerekir.
Bir başka gerçeklik de gerçekliğin sadece bir yönüyle
dile getirilmesi, bir gerçeklik öne
çıkarılırken gerçekliğin diğer yüzünün
gözden kaçırılmasıdır. Örnek olsun: Cumhurbaşkanlığı köşküne
dönüştürülen Kasapyan ailesinin bağ evi gündeme getirilirken, tarihi
Ermenistan’dan yani Fırat’ın öte yanındakilerden söz edilmeyerek gözden
uzaklaştırılmasının6 esas7 olduğu çifte standartan vazgeçilmesi, soruna adalet
duygusuyla yaklaşmanın başlangıcı sayılabilir.
Soykırım sürecinde Kurban toplumların canlarına
kastedilmiş, malları gasp edilmiş, evlatları köleleştirilmiş, kültürel varlıkları yok edilmiş, ruhları
çalınmıştır.
Sorun hukuki olmanın yanında vicdanidir de. Bu aynı
zamanda olgulara hakkaniyet ölçüsünde
yaklaşılmasının ve evrensel adalet ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesinin
gerekliliğini anlatır.
En hafif ifade ile bu
tarihsel haksızlığı gidermek ve telafi edici adaleti isterken nasıl bir
giriş yapabiliriz dersek:
Başlangıç olarak, meslek örgütlerinin kendilerini adaletin yanında görmeleri ve devleti de
böyle bir davranış yönünde zorlamaları
önemlidir: Türk Tabipler Birliği, Gazeteciler Cemiyeti… gibi meslek örgütleri,
sendikalar ve odaların katledilen mensuplarını gündeme taşımaları bir
samimiyetin ifadesi olabilir. Bu davranış, Soykırım sürecinde mahkemeye
götürüyoruz denilerek yolda katledilen, işkenceden geçirildikten sonra idam
edilen Ermeni parlamenterler anısına TBMM’nde sembolik bir tören istemek için
önemli bir adım olabilir. TBMM sembolik
bir tören için zorlanabilir.
Bu gün bu coğrafyada soykırıma uğramış halkların
mensuplarının telafi edici adalete ve tazmine
dair, bir özür den, İstanbul’daki Halaskargazi Caddesinin adının Hrant
Dink Caddesi olarak değiştirilmesi ile, Mondros mütarekesinden sonra zapt
edilen 150 bin km kare toprağın iadesini istemeye varan geniş bir yelpazede
taleplerin var olduğunu biliyoruz.
Telafiler ve tazminatlar ahlaki bir gereklilik
Doğaldır ki Ermeni diğer halkların soykırımdan
kaynaklı kayıplarının telafisi ve
tazmini konusunda kararı kurban ve mağdur halklar verecektir. Burada bizim
borcumuz kurban halkların taleplerinin kayıtsız şartsız desteklemektir.
Bir birinden oldukça uzak yelpazenin zorluklarını aşmak
açısından bu noktada bir uzman/hakem
görüşüne başvurarak kolaylaştırıcı rolünden de istifade ederek sadece
bir takım önerilerde bulunabiliriz:
Soykırım araştırmacılarından Worcester Üniversitesinden
Henry Theriault, Ermeni Soykırımı ile ilgili telafi ve tazmine dair bir
çalışmasında, Öncelikle, Ermenilerin
zararlarının tazmin edilmesinin ahlaken gerekliliğinin altını açıkça çizerken
“Hiç kuşkusuz cinayetler, tecavüzler ve diğer mezalimler veya kültürel, sosyal
ve başka türlü zarar ve kayıplar için hiçbir şey yapılamaz, ancak birşey,
önemli birşey, kesinlikle yapılabilir.” Sözleriyle telafideki sıkıntıları ve
adaletin yerine getirilebilmesinin zorluğunu işaret ederken, kısmi telafi ve
tazmine yönelik somut önerilerini sıralar:
“Ermeni Soykırımına yönelik tazminler şunları içerebilir:
Birincisi, el konulan topraklar ve diğer varlıkların iadesi veya tazminidir.
Ayrıca (1) artık mevcut olmayan yok edilmiş tüm mal ve mülkler, (2) asıl maddi
zararlar üzerinden hesaplanabilecek faiz, (3) köle emeği, (4) ölmüş ve sağ
kalmayı başarmış insanların çektikleri acılar, (5) genelde ve belli aile ve cemaat üyeleri
olarak 1.5 milyon insanın kaybı ve (6) kültürel, dinî ve eğitsel kurum ve
kuruluşlar da tazmin edilmelidir. İkincisi, Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ndeki yeniden
gelişimin yanı sıra Ermeni sosyal, siyasî, ekonomik, vb. yapı, kurumlarından
oluşan Soykırım ürünü diasporayı ve kurban grubunun Türk hegemonyası altında
olabildiğince canlandırılması çabalarına destek vermek ve karşılığı ödenmemiş
Ermeni kayıplarını tazmin etmek üzere fiili adımlar atmalıdır. Bu, yatırım ve
ticari faaliyetler yoluyla ekonomik desteği içermelidir. Üçüncüsü, Türk
hükümeti Soykırımın tüm aşamalarını kabul etmeli, Türk halkının bu tarihsel
gerçeği öğrenmesini sağlamalı ve Ermeni Soykırımının küresel anlamda bilinmesi
için elinden geleni yapmalıdır. Dördüncüsü, Türk devleti ve toplumu, soykırım
ideolojisinin, kurumsal uygulama ve geleneklerin tüm unsurlarının kökünü
kazımak ve Ermenilere ve diğer gruplara karşı duyulan emperyal bir üstünlük
kompleksi üzerinde şekillenen hakim Türk ulusal kimliği öğeleri dahil olmak
üzere, Ermenilere dönük önyargılı tavırlara son vermek için ―Ermenilerin madden
tazmin edilmelerine paralel olarak― bir rehabilitasyon sürecine
girmelidir. Bu süreç, sırf kadın
oldukları için hedefe konulmuş bulunan Ermeni kadınların maruz kaldıkları ve
Ermeni Soykırımının da özünü oluşturan tecavüz ve cinsel kölelik bağlamında8
kadınlara uygulanan baskı ve şiddete yönelmelidir.”9
Devletin el koyduğu Ermeni mülklerinin koşulsuz bir
şekilde iade edilmesi şart
Ancak, bütün bunlar için tartışma zemininin ve ikliminin
oluşturulması öncelikle önemlidir. Her kesimin taleplerini dile getirmede özgür
olmaları ve taleplerinin, kısıtlama getirilmeden koşulsuz tartışılmasına izin
verilmesi ve tartışma şartlarının sağlanması
adil ve sağlıklı bir sonuç için gereklidir.
Burada bir parantez açarak, telafi ve tazminatı konuşmak
çok kolay bir şey olmadığı gibi, ödenmesini istemenin de çok kolay bir şey
olmadığını söylememiz gerekir: Zira
soykırımdan nemalananlar ile soykırım kurbanlarının bir bölümü bir arada
yaşamaktadırlar. Kurbanın ödediği vergi ile bu tazminatın ödenmesi sorunlu ve
tartışılabilir bir olgudur.
Faturanın, soykırım kurbanı toplumdan geride kalan bir
avuç mensubuna tekrar çıkarılması da son derece kolaydır. Bu reflexin fail
toplumda her zaman potansiyel olarak var olduğu unutulmamalıdır. Özgürlük ve
güvenlik zemini ve ikliminin oluşturulması hayati öneme haizdir.
Koşulsuz geri dönüşlerin sağlanması, adaletsiz bir
şekilde vatandaşlıktan çıkarılanların vatandaşlık haklarının iadesi ve
bunlardan isteyenlere T.C. pasaportu
verilmesi, koşulsuz geri dönüşlerin sağlanması, buğulu gözlerle baktıkları
vatan topraklarının, sevgili Sevan Nişanyan’dan ödünç aldığımız deyimle “adını
unutan ülke” olmaktan çıkarılarak, Ermenice adlarının geri verilmesi, … gibi
uygulamalar devletin hemen yerine getirilebileceği jestlerden bazıları olarak
sıralayabiliriz.
Uzman görüşünü rehber alıp hareket edersek; telafi ve
tazminde başlangıçta, devlet kurumlarının envanterinde bulunan mülklerin
koşulsuz iadesi sorunun çözümü yönündeki samimiyet açısından önemlidir.
Mal kayıplarının miktarı aşağı yukarı devletin
kayıtlarında vardır. Tapu kayıtları dijital hale getirilmiş olduğundan bunların
tespiti çok basittir. 1913 yılından itibaren tapu yevmiye kayıtlarında bu
hareketin/el konmanın görülmesi son derece kolaydır. Bu değerlerin bir kısmı
özel kişilerin bir kısmı da devletin envanterinde kayıtlıdır. Devletin
nvanterindekilerin koşulsuz olarak hak sahiplerine geri verilmesinin önünde yasal bir engel yoktur. Eğer hak
sahibi yoksa, kurban toplumların
kurumlarına devredilmesinin şartları sağlanabilir10.
Özel kişilerin elindeki değerlerin iadesinde ise
edinimlerden dolayı iadesinde veya tazmininde farklı durumlar söz konusu
olacaktır. Zira farklı şekilde el koyma ve edinimler mevcuttur. El koyma
mekanizmalarından biri Müslüman ailelerin [yetim bırakılmış/ailesi katledilmiş]
Ermeni çocuklarını evlat ve kızlarını Müslümanlaştırarak eş yapılması aynı
zamanda bu ailelerin, yetim bırakılmış
Ermeni çocukların ailelerinin servetine de el koyma mekanizmasıdır11. Ölüm
yolculuğuna çıkarılmış Ermeni konvoylarından zengin aile çocuklarını, kızları
ve kadınlarını özellikle seçilmesinin ve bunlar için kavga edilmesinin sebebi
bunların mallarına el koyma mekanizmasının mevcudiyetidir. Bu aynı zamanda
kurtarma hikayelerinin de bir yüzünü oluşturur. Kimilerine dolaysız el
konulmuş, kimileri de devletten satın alınmıştır, kimileri sahte belgelerle
üzerlerine geçirilmiştir12. Bu bakımdan bunların iadesinin yada tazmininin çeşitlilik göstermesi doğaldır.
Yüzleşme bir etik tavırdır. Etik değerlerin oluşması
gerekir. Ailesini gasp ettiği kadın ile kuran, ekonomisi gaspa dayandırmış,
komşusunu katlederek rüyasında göremeyeceği zenginliğe erişen, eğitimini ve hukukunu bunların gizlenmesine
yönelik oluşturan bir yapıda gelişen ahlakın, 1915/Soykırım ahlakının
rehabilitasyonu son derece önemlidir. Bu ahlakın bugün var olan tüm
sorunlarımızın kaynağı olduğu artık anlaşılmalıdır. Zira var olan böyle bir
ahlaki yapıdan herhangi bir konuda hakkaniyet ve adalet beklemek hayaldir.
Çürüme kaçınılmaz sonuçtur. Bu gün, bunun sonuçları gözler önündedir. Bu
ahlakın ve davranış kalıplarının aşılması gerekir. Telafi bu bakımdan bir
terapi işlevi görecek, toplumu iyileştirecektir.
İnsanların vatanlarının manzaralarına buğulu gözlerle
bakmalarına son verilmeli, normale döndürülmelidir. Bunun bir insanlık borcu
olduğu unutulmamalıdır. İnkardan vazgeçilerek, telafi edici adaletin herkese ve
her kesime iyi geleceği akıldan çıkarılmadan, sessizliğin kırılarak sorunların
konuşulması, tartışılması, görüşülmesi ve
telafi edici adaletin sağlanmaya çalışılmasının insani bir tavır olduğu
gerçeğinin kabul edilmesi çözümün anahtarı olduğu unutulmamalıdır.
----------------------------------------------------------------
1. William A. Schabas, Uluslararası Ceza Mahkemesine
Giriş, çev. Gülay Arslan, Cambridge University Press, Aİ Türkiye Şubesi, 2004,
s 60.
2. Ocak 1914'te Çeşme kaymakamlığına atanan Hilmi Uran
tasfiye ve etnik temizliğin boyutunu ortaya serer. Hatıratında Çeşme ve
çevresindeki terör olaylarına özel bir
yer ayırır:
ÇEŞME kaymakamlığında işe başladığım günlerde... çok
ihtiyatlı bir kaç Rum ailesinin durup dururken adalara gitmeyi isabetli bir
hareket bularak Çeşme’den ayrılması bütün Çeşme Rumları arasında şiddetli bir
korku yaratmış ve birkaç gün içinde Çeşme ve mülhakatında [köylerinde] başlıyan
bir Rum muhacereti derhal her tarafa yayılarak artık önüne geçilemez bir hal
almıştı… Hattâ bazı Rumlar telâşla az eşya alarak çıktıkları evlerinden,
iskelelerde kaldıkları müddetçe, gidip gidip eşya getiriyorlar ve götürebileceklerine
kani olduklarını alıp götürüyorlardı… Nitekim bu muhaceret birdenbire
devletlerarası bir mesele ehemmiyetini de almış ve henüz muhaceretin arkası
alınmamış iken Çeşme’ye İstanbul’dan muhtelit [karma] bir tahkik [inceleme] heyeti gelmişti… Heyet
gelmiş, Çeşme’de bir çok Rum evlerini gezmiş, bir çok Rumlarla görüşmüştü… baş
tercümanlardan birisi, muhaceret için mutlaka bir sebep bulmak istiyormuş
olacak ki, bir aralık bana dönmüş ve sitemli bir bakışla : 'Biz vakıa bir şey
bulamadık. Fakat kırkbin kişi de dua ile gitmez' demişti. Evet, öyledir.
Kırkbin kişi gerçi dua ile gitmezdi, buna inanmak lâzımdı… can korkusu, işte
böyle koca bir ilçe halkını yerinden oynatabiliyor ve onları zaptedilemez,
durdurulamaz hale getiriyordu. Çeşme’nin bir iki hafta içinde tamamen
çehresini değiştiriveren Rum Muhacereti işte böyle başlamış ve böyle
bitmişti.”Hilmi Uran, Hatıralarım, 1959 s 68-71.
3. İttihatçıların, cinayetlerini belli bir kolektif
destekle gerçekleştirmiş oldukları bir gerçektir. İttihat ve Terakki
önderlerinden Halil Menteşe, “Bu tehcir işiyle alâkadar olmıyan Türk,
Anadolu’da pek azdır”, derken bir gerçeği ifade ediyordu. Taner akçam, İnsan
Hakları ve Ermeni Sorunu, İmge 2014, s 527.
4. Ermenicesi: http://armedia.am/?action=Exclusive&what=show&id=1247176618&lang=arm&lang=arm
- Türkçesi:
http://devrimcikaradeniz.com/dedemin-yaptiklarindan-sorumlu-degilim-diyenlere/
5. “Lemkin için soykırım iki önemli aşamadan oluşuyordu.
Kendi sözleriyle, ‘Soykırımın iki aşaması vardır: Birisi, ezilen grubun
ulusal karakteristiklerinin imha edilmesidir; diğeri; ezen ulusun ulusal
karakteristiklerinin zorla dayatılmasıdır. Bu dayatma, ya ezilen grup üzerine,
[yaşadığı] topraklar üzerinde kalmasına izin verilerek, ya da [onlar]
uzaklaştırıldıktan ve bölge ezen ulusun mensupları tarafından
sömürgeleştirildikten sonra sadece topraklar üzerine yapılır.” Yani Lemkin
için soykırım fiziki imha ötesinde bir şeydi ve saldırıya uğrayan grubun ve
topraklarının ulusal-kültürel özelliklerinin yok edilmesini de içeriyordu.”
Taner Akçam, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, Sessizlik, İnkar ve
Asimilasyon İletişim, 2014 s 81.
6. Bir Kürt yazar, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimleri
vesilesiyle gasp edilen köşkü tartışmaya
açan Çankaya, Taşınması Ağır Yük!
Başlıklı yazısında “Kasapyan Ailesi Çankaya tepesindeki köşk dâhil
hiçbir mallarını hiç kimseye satmamıştır. Malları gasp edilmiş, el konulmuştur.
Hem sadece Çankaya’daki köşk değil, Keçiören’deki bir bağ evi de o yıllarda
Ankara Ulus’taki ilk meclis binasını yapan Koç Ailesi tarafından ele
geçirilmiştir… O köşkün tarihini, kimliğini yine o alandaki bir mekânda hayata
geçirmenin sözünü, öbür iki adaydan hiç umudum olmasa da “bizimki”nden talep
etmek hakkımız ve bekliyorum. Bence bunu yapar gönlümüzün cumhurbaşkanı Selahattin
Demirtaş.” Sözleriyle çuvaldızı başkasına batırırken iğne kabilinden de olsa
Fırat’ın öte yakasına dair bir şey söylememektedir. Söylediğini de duymadık.
http://www.bianet.org/biamag/diger/157141-cankaya-tasinmasi-agir-yuk
7. Mustafa Kemal’den beri cumhurbaşkanlarının resmî
konutu olan Çankaya Köşkü, başkentin göbeğinde, bir tepenin üzerinde yer
alıyor. Cumhuriyet’in bu simgesi, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce zengin Ermeni
ailesi Kasapyan’lara ait olan gasp edilmiş bir mülk. Büyük ölçüde Ermeni ve
diğer gayrimüslim azınlık mallarının müsaderesi üzerine inşa edilmiş bir
devlet için ne büyük bir gaf! Bunu bir suç itirafı olarak görmemek zor... Ama
bu mutlak bir masuniyet [dokunulmazlık] duygusunun da işareti. Gene de, bu
rahatsız edici hikâyenin çevresini saran gayet iyi anlaşılabilir bir sessizlik
duvarı var. Laure Marchand- Guillaume Perrier, Türkiye ve Ermeni Hayaleti,
İletişim 2014, s 190.
8. 7 Ekim 1915 tarihinde Siverek’ten bir grup Müslüman
tarafından Dahiliye nezaretine çekilen
telgrafta Soykırımın çok erken
günlerinde hükümetin rızası ile ondört, onbeş yaşlarındaki kız dönmelerle
(İslama döndürdükleri kızlarla )
bazıları dört, bazıları üç ay evvel evliliklerini yaptıkları yani el
koydukları ve kızların da şu anda muhtemel hamile oldukları bildirilmektedir.
Soykırım ile kadınlara el Telgraf altında uzun bir liste bulunmaktadır. İsimler: Cami’-i Kebir Mahallesinden Ebuzer
Buharalı Osman, Haşan Çelebi Mahallesinden Mahmud bin Mehmed, Mahalle-i
mezkûreden Mustafa bin Mehmed, Mahalle-i mezkûreden Mehmed bin Eyüb, Hacı Ömer
Mahallesinden Bekçi şeyh Zülfikar, Bekir Molla oğlu Bekir, Yervan oğlu
Hüseyin, Külabi Mahallesinden Kıranzade Hüseyin, Külabi Mahallesinden Ali bin
Mehmed, Karo Salih, Döşengi şeyh Yusuf, Cami’-i kebir Mahallesinden Mahmud bin
Si- no oğlu Mehmed, mahalle-i mezkûrdan Eyüb Mako, Calile Mahallesinden
Körikozade Mehmed, Külabi Mahallesinden şeyh Mustafa bin Hüseyin, Hacı- ömer
Mahallesinden Ali Süleyman, Cami’-i Kebir Mahallesinden Hacı Ömer, Ahmed bin
Bekir, Çelebi Mahallesinden Ali bin Musa, Cami’-i Kebir Mahallesinden Mustafa
bin Hacı Abidin, Ahmed bin Beko ve Külabi Bey. Taner Akçam Ermenilerin Zorla
Müslümanlaştırılması… s 210-211.
9. Henry Theriault, “21nci Yüzyıl Türkiye’si için Ermeni
Soykırımı Sorunu: Sorumluluk ve Çözüme Yönelik Tazmin” Öncesi ve Sonrası ile
1915 İnkar ve Yüzleşme içinde, ed. S. Çetinoğlu, M. Konuk, Ütopya Yayınevi
2012.
10. Hak sahibi bulunmayanların maddi tazminatların bir
havuzda toplanarak, kurban toplumun rehabilitasyonu, oryantasyonu , geri
dönüşlerin teşviki, eğitim ve kültür kurumlarının yenilenmesi, yayın
organlarının, kültürel faaliyetlerin ve yatırımların desteklenmesi … gibi
alanlarda fon olarak kullanılacak mekanizmalar oluşturulabilir.
11. “Müslüman ailelerin Ermeni çocukları evlat
edinmelerini teşvik için geliştirdiği özendirici bir mekanizma dikkat
çekmektedir. ‘Asimilasyonu teşvik programı’ olarak tanımlayabileceğimiz bu
mekanizmanın özü, Ermeni çocukların ve evlenen kızların geldikleri ailelerinin
miraşçıları olarak kabul edileceğidir. Böylece, Ermeni çocukları yanlarına
alan aileler veya Ermeni kız ile evlenen kişiler, otomatik olarak bu çocukların
servetine el koyacaklardır.(abç) 11 Ağustos 1915 tarihinde tüm Emvâl-i Metrûke
Komisyon Riyâset [Başkanlıklarına] çekilen bir telgraf bu bakımdan çok
önemlidir. Telgraf şöyledir; İhtida eden veyâhûd izdivâc edenlerle
[evlenenlere] berây-ı talîm ve terbiye [talim ve terbiye maksadıyla] şâyân-ı
i’timâd [güvenilir] zevât nezdine bırakılan çocukların emlâk-i zâtiyyeleri
ibkâ [şahsi malları (kendilerine) bırakılır] ve mûrisleri [miras bırakanları]
vefat etmiş ise his- se-i irsiyyeleri i’tâ olunur [hisseleri kendilerine
verilir].” Taner Akçam, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması… s 203.
12. Hukukçu ve eski parlamenter Mehmet Feyyat, kendi
bölgesine dair paylaştığı gerçeklik
yeterince açıklayıcıdır: “Emval-i
mütagayyibe; yani gaib olanların [ölüm yolunda kaybedilenlerin] taşınmaz
malları, yani göçe zorlanan Ermenilere ait araziler hazine tarafından parça
parça satışa çıkarılmış, tehcir olaylarından sonra. Babam da parası olduğu
için o yıllar, ben bebekken, 1926’larda satın almış şu anki arazimizi
hâzineden. Herkes alay edermiş babamla; mahalli feodaller, beyler, şeyh ve
seyyitler... ‘Hâzineye ait araziye para veri lirmi, zapt et gitsin,’ diye.
Zaman geldi bu araziler zor kullanarak elde edenlerin üzerlerinde kaldı.
1940’lardan sonra da, ‘Babamdan kalmıştır,’ diye, rüşvetle herkes adlarına
tescil etti. O yörede hâzineye kalmış ve sahibi belli olmayan gayrimenkullere
babamdan başka para verip de satın alan bir başkası yok, varsa da çok
nadirdir. Topraklar ya zapt edilmiştir ya da mahkeme kararıyla lescil
edilmiştir. İkisi de yanlıştır. Kimsenin babasından kalmamıştır, Ermeni’den
kalmadır bu taşınmaz varlıklar (s 20-21)… Van’da Ermenilerden kalma hazine
arazileri hep talan edildi mahkeme kararıyla. Daha önce sözünü etmiştim. Herkes
babamdan, dedemden kalmadır, diye tapu etti. Kinyas Kartal’ın sülalesi de
1920’lerden sonra göç etmiş, Van’a Rusya’dan. Rusya’daki Kültlerden onlar.
Sülalesinin ki, Bürükan Aşireti’dir, bir kısmı da Kars’a göç etmiş. Ve,
1950’lerde Kinyas Kartal da, zilyeti olduğu [el koyduğu, elinde tuttuğu] hazine
arazilerini [devletin el koyduğu Ermeni mülkleri) mahkemeye verdi ve dedemden
kalmadır, diye tapu etti. Van’da Kinyas Bey Anadolu Kulübü’nde oturuyor, eski
bakanlarla. Ferit Melen [Başbakan] ve arkadaşları orada. Bütün malları Kinyas
Bey’in üzerine tapu eden hâkim de yanı başında oturuyor…” (s 231) Mehmet
Feyyat, Halkın Savcısı, Scala Y. 2012

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.