Musevi Cemaati’nin İstanbul’da haftalık olarak
yayımladığı Şalom’un Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas, Türkiye’de yaşayan
Yahudilerin politik meselelere bakışını Ladino dilinde “Hükümetin işlerine biz
karışmayız” anlamına gelen bir deyişe atıfla yorumladı… 1915 olaylarının bir
soykırım olarak tanının tanınmamasına ilişkin, Holokost ile 1915’i
karşılaştıran Molinas, "1915 bir soykırım olarak nitelendirilse bile,
soykırım kelimesinin kullanılması sanki Holokost gibi büyük bir soykırımın
anlamını hafifletebilir. 1915’teki her şeyi topladığınızda, bu bir soykırımdır.
Ama ben yine de, 1915 olayları için soykırım kelimesini kullanmaktan imtina
ediyorum. Çünkü 1915’e soykırım dersek, Holokost’a ne diyeceğiz? “ şeklinde
konuştu. (Doğrusu hem soykırımdır deyip, hem de soykırım demeyelim demek çok
etik (!) bir tutum. HYETERT)
***
Şalom Genel Yayın Yönetmeni Molinas: Türkiye’de bir kuşak
var, bilinçdışı olarak Yahudilere yönelik nefret söylemini içselleştirmiş
durumdalar
Musevi Cemaati’nin İstanbul’da haftalık olarak
yayımladığı Şalom’un Genel Yayın Yönetmeni İvo Molinas, Türkiye’de yaşayan
Yahudilerin politik meselelere bakışını Ladino dilinde “Hükümetin işlerine biz
karışmayız” anlamına gelen bir deyişe atıfla yorumladı. Molinas, “Biz normal
bir hayat sürmek istiyoruz. Biz burada iyi yaşamak için hükümetle sıkıntıya
girmemeliyiz. Hep iyi vatandaş olacağız. Yahudiler, vergisini zamanında öder,
herhangi bir siyasi konuda yorumda bulunmazlar. İsrail konusunda üzülür, ama
hiçbir şey konuşmazlar” ifadesini kullandı.
1915 olaylarının bir soykırım olarak tanının
tanınmamasına ilişkin, Holokost ile 1915’i karşılaştıran Molinas, "1915 bir
soykırım olarak nitelendirilse bile, soykırım kelimesinin kullanılması sanki
Holokost gibi büyük bir soykırımın anlamını hafifletebilir. 1915’teki her şeyi
topladığınızda, bu bir soykırımdır. Ama ben yine de, 1915 olayları için
soykırım kelimesini kullanmaktan imtina ediyorum. Çünkü 1915’e soykırım dersek,
Holokost’a ne diyeceğiz? “ şeklinde konuştu.
“Medyanın ve hükümetin Yahudilere yönelik nefret
söylemlerinin bilinçdışı olarak bu nefret söylemini içselleştirmiş bir kuşaktan
kaynakladığını” savunan Molinas, “Türkiye’de bir kuşak var, bilinçdışı olarak
bu nefret söylemini içselleştirmiş durumdalar. Dindar kesimde, daha çok
Musevilere yönelik bir nefret söyleminin içselleştiğini görüyoruz. Bu,
aldıkları eğitimden, bulundukları sosyal ortamdan kaynaklanan birtakım
önyargıların zaman içinde tam anlamıyla içselleştirilmesiyle oluşuyor. Yahudi
karşıtı davranışlar, bu çevrede ırkçılık ya da nefret söylemi olarak dahi
görülmüyor, tamamıyla normalleşmiş durumda” dedi.
İvo Molinas’ın Agos’tan Fatih Gökhan Diler’in sorularına
verdiği yanıtlar şöyle:
27 Ocak’ta Ankara’da yapılan Holokost anmasıyla
başlayalım. Holokost, ilk defa Ankara’da anıldı, ne düşünüyorsunuz?
Her sene, tarihin bu en büyük soykırımı için, 27 Ocak’ta
Holokost anması yapılıyor. Esasında Yahudiler, dinî geleneklerine göre - İbrani
takvimi değiştiği için- aşağı yukarı her
sene Nisan ayına denk gelen bir günde dinî anma töreni yaparlar. Diaspora’da ve
İsrail’de olduğu gibi, burada da ayin yapıyoruz. 27 Ocak’ta yapılan ve daha
seküler diyebileceğimiz bu anma, Türkiye’de 2011’den beri yapılıyor. Bu,
Türkiye adına çok olumlu bir şey… Bildiğim kadarıyla, Holokost kurbanlarını
anan tek Müslüman ülke Türkiye; bu anlamda çok ümit verici. Bu sene ilk defa
Ankara’da, üst düzey bir temsilcinin, TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in katılımıyla,
kalabalık bir toplulukla beraber yapıldı. Türkiye Musevi Cemaati için oldukça
teselli edici bir girişimdi, bu açıdan çok memnunuz. Türkiye gibi ‘zor’ bir
siyasi iklim içinde olan, Yahudi karşıtlığının her geçen gün arttığı bir ülkede,
böyle bir anmanın yapılması çok anlamlı…
Zaman zaman bu tür önemli adımlar atılmasına rağmen,
devlet veya hükümet kanadında azınlıklara karşı nefret söylemi devam ediyor.
Bunu neye bağlıyorsunuz?
Türkiye’de bir kuşak var, bilinçdışı olarak bu nefret
söylemini içselleştirmiş durumdalar. Bazıları için Müslüman olmayanlar,
potansiyel bir düşman. Bu durum, sadece dindar kesimde görülmüyor tabii ki,
milliyetçi kesimde de var. Dindar kesimde, daha çok Musevilere yönelik bir
nefret söyleminin içselleştiğini görüyoruz. Bu, aldıkları eğitimden,
bulundukları sosyal ortamdan kaynaklanan birtakım önyargıların zaman içinde tam
anlamıyla içselleştirilmesiyle oluşuyor. Yahudi karşıtı davranışlar, bu çevrede
ırkçılık ya da nefret söylemi olarak dahi görülmüyor, tamamıyla normalleşmiş
durumda. Ancak, bir gün birisi nefret söylemi yasası var, biz de bunun
icraatına geçiyoruz dediğinde, bu konuda bir ilerleme ve bilinçlenme
görebiliriz. Hükümet katından gelen Yahudi karşıtı nefret söyleminin de,
bilinçli yapılmadığını düşünüyorum. Ama bir yandan Holokost anması yapılırken,
diğer yandan böyle bir nefret söylemine maruz kalınmasının mantıklı bir izahı
olamaz. Bu önyargıların eğitimle ve hukukun işlerlik kazanmasıyla
yıkılabileceğine inanıyorum.
Eğitim demişken, Musevi cemaatinin eğitim kurumlarında
durum nasıl?
Bizim bir tek okulumuz var: Ulus Musevi Lisesi. Oraya
herhangi birisi ilk defa girdiğinde, çok şaşırıyor. Çünkü âdeta bir kaleden
daha güçlü bir şekilde korunuyor. Demir kapılar art arda geliyor. İnanılmaz
güvenlik önlemleri var. Bir eğitim kurumuna bu şekilde girilmesi, tabii ki son
derece üzücü bir olay. Bunu belirttikten sonra, özellikle AK Parti hükümeti
döneminde bizim okullara her anlamda doğru ve yardımcı olacak bir bakış
açısıyla yaklaşıldı. Bizim cemaat de öyle herkesin düşündüğü gibi zengin bir cemaat
değil artık, ne cemaatin yönetimi, ne de cemaati oluşturan bireyler zengin.
Eskisi gibi değil artık. Hızla orta sınıfın altına doğru giden bir profil söz
konusu. Dolayısıyla, okul ücretlerini karşılamakta da zorlanıyorlar. Hükümetin
yaptığı son düzenlemeyle, azınlık okullarına destek de yapılmaya başlandı. Bu,
Cumhuriyet tarihinde ilk defa olan bir şey… Bizim öğrencilerimiz de bu
destekten yararlanıyor. Ama buradaki çelişkiyi, bir kez dile getirmekte fayda
var. Hoş görülen ve hiçbir şekilde bir hukuki yaptırım uygulanmayan bir
anti-semitizm var, diğer yandan da azınlık okullarına destek veriliyor, vakıf
mallarının iadesi süreci bir şekilde devam ediyor, kilise açılıyor, sinagog
restore ediliyor. Anlaşılacağı üzere Türkiye, azınlıklara bakış açısında bir
geçiş süreci yaşıyor. Bu geçiş sürecinin bedeli ne olacak, tabii onu bekleyip
göreceğiz.
Türkiye’deki Musevi toplumunun ekonomik durumunun
kötüleşmeye başladığını söylediniz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Türkiye Musevilerinin çok geleneksel bazı meslekleri
vardır. Tekstil dışında bu meslek dalları zaten yok olma tehlikesinde, ekonomik
anlamda küçülmeye gidiyor. Tekstilde de, büyük oyuncuların olduğu bir düzende
küçük oyuncuların yeri maalesef olamıyor. Bunun sebebi artık kapitalizm mi,
yoksa başka şey mi bilemiyorum. Tekelleşme sürecinde, altta kalan taraflardan
olduk ne yazık ki. Bir diğer noktaysa, Musevilerde genelde kendi işine sahip
olma düşüncesi vardır. Profesyonel yöneticilik, hiçbir zaman çok rağbet
görmedi. Bu zorunlu gelişmelerden sonra, gençlerin kariyer tercihleri de
dönüşüm geçiriyor. Gençlerimiz artık kendi işini kurmak ya da babadan kalanı
devam ettirmek yerine, piyasaya yönetici olarak girmeyi tercih ediyor. Bu
tekelleşme ortamında, nüfus ve sermaye olanakları açısından gerilerken direnebilmemiz
çok zordu.
Pek çok iş alanında iktidara yakın sermayenin söz sahibi
olduğunu görüyoruz. Bu da sizi etkilemiş olabilir mi?
Bunlar mutlaka oluyordur, ama bu sadece Musevileri
ilgilendiren bir durum değil. İktidara yakın olan kesimle, iktidara yakın olmayan
kesim ayrımı, Türkiye’de genel bir sorun. Türkiye’deki Musevi toplumunun özel
bir sorunu değil. Bunun dışında tabii ki duyduğum, Gazze olayları döneminde
abartılmış veya doğru olmayan haberlerle İsrail karşıtlığının yoğunlaştığı
dönemlerde, “Ben Yahudilerle çalışmak istemiyorum” diyenler tekrar su yüzüne
çıkıyor. Ama bence bunlar genele baktığımızda marjinal kalıyor. Böyle dönemler
yaşanabiliyor. Mesela, Mavi Marmara olaylarının yaşandığı günlerde İsrail
mallarını boykot çağrısına, Türkiye’deki Musevilerin sahip olduğu – zaten üç
beş tane olan– şirketler de dahil edilmişti. Şimdi ne alakası var Vakko’nun
İsrail’in siyasetiyle? Bu anti-semitizmin en tipik göstergesi.
Musevi cemaati, Türkiye’nin önemli meselelerine nasıl
bakıyor?
Türkiye’de Musevi cemaatinin asıl dili ‘Ladino’, ancak
‘vatandaş Türkçe konuş’ denince, bizimkiler hemen asker gibi, çocuklarına
Türkçe isimler koymuş, sokakta vapurda Türkçe konuşmuş. Hâlbuki Ermeniler ve
Rumlar, bu emre pek uymadı, hâlâ kendi kültürlerini ve dillerini koruyorlar.
Biz Ladinoyu öldürdük. Ben anlıyorum, fakat konuşmuyorum. Benim çocuklarım da
anlıyor gibi, ama hiç konuşmuyorlar. Şimdi bizde Türkçe kelimelerin de
karıştığı Ladino bir deyiş vardır: “No moz karışayamoz a la eços del hükümet.”
“Hükümetin işlerine biz karışmayız” anlamına geliyor. Biz normal bir hayat
sürmek istiyoruz. Çocuklarımıza en iyi eğitimi vermek, zengin olmak istiyoruz.
Yahudiler, eğitime en çok önem veren toplumdur. Eğitime çok önem verdiğinde,
diğerlerinden ayrışıyorsun. Ticaret, sanayi gibi her türlü parasal konularda
üstlere fırlıyorsun. Amaç daha iyi yaşamak… Yahudiler, şarap içtiğinde “Hayata”
derler. İyi yaşamak içindir. Türklerse “Şerefe” derler. Gurur, şeref çok
önemli… Kültürel mirastan bahsediyoruz, iyi hayat için her türlü mücadeleyi
vereceksin. Biz burada iyi yaşamak için hükümetle sıkıntıya girmemeliyiz. Hep
iyi vatandaş olacağız. “Vatandaş Türkçe konuş”, hemen Türkçe konuşmaya
başlamışız. Neye mal olmuş, dilimize mal olmuş. Yahudiler, vergisini zamanında
öder, herhangi bir siyasi konuda yorumda bulunmazlar. İsrail konusunda üzülür,
ama hiçbir şey konuşmazlar. Aynı, hükümetin işlerine biz karışmayız mantığıyla.
Ne Ergenekon, ne Kürt meselesi, çözüm süreci... Bireysel olarak eskiye oranla
daha iyi tabii. Şalom’la Agos arasındaki farka baktığınızda da, Şalom’un daha
yapıcı bir dil kullandığını görürsünüz. Agos daha cesurdur, karşı çıkan
gazetedir. Şalom, son birkaç yılda biraz değişmesine rağmen, yapıcı bir dil
kullanır. Amaç, her zaman iyi geçinmek… Dolayısıyla, bizim toplumdan herhangi
bir görüş alamazsınız; en fazla, hükümetle ilgili iyi temennilerde
bulunabilirsiniz.
'Yeri geldi mi İsrail’i biz de eleştiriyoruz'
Türkiye’deki Musevi cemaatinin Amerika’daki Yahudi
toplumu ve İsrail’le ilişkileri nasıl?
Bu konuda Türkiye’deki Musevi cemaatine gerektiğinden çok
daha fazla önem atfediliyor. İyi niyetli Müslüman bir arkadaşım bana, “Söyle şu
Netanyahu’ya da savaşı durdursun, adam öldürmesin” derdi. Yok öyle bir şey.
Nasıl olabilir? Bizim, Netanyahu’ya bir telefonla ulaşma gücümüz olabilir mi?
Türkiye’deki Musevi cemaati başkanı İsrail’de kimlerle
görüşebilir, nasıl bir iletişim kanalı vardır?
Onlar Türkiye’ye ziyarete geldiğinde, ki artık malum
nedenlerden dolayı bu olmuyor, bizi de ziyaret ederler. Türkiye’deki gelişmeler
hakkında fikrimizi alırlar. Bizler de oraya gittiğimizde, bireysel olarak yine
onlarla görüşürüz. Arkadaşlıktır bunlar. Yoksa, kurumsal bir ilişki söz konusu
değil. Olmaz zaten. Öyle bir misyonumuz yok. İsrail’le ilgili herhangi bir
resmî iletişim kanalımız yok.
Türkiye’de, Amerika’daki Ermeni toplumuna ilişkin ‘Şeytan
Diaspora’ benzetmesi var. Oradaki Ermeni Diasporası’nın içinde çok çeşitli
görüşler bulunmasına rağmen, Türkiye’de sanki tek vücut bir Ermeni Diasporası
olduğu fikri sabit. Hâlbuki durum böyle değil, aksine parçalı bir yapı olduğunu
söyleyebiliriz. Peki, Amerika’daki Yahudi Diasporası’nın bu açıdan durumu
nasıl?
Orada da farklı görüşler tabii ki var. Netenyahu’ya
karşı, İsrail’in sol ve liberal kesimini temsil edenler var. Hatta bu sol ve
liberal kurumlar, Obama yönetimi tarafından da desteklenir. Amerika’daki Yahudi
toplumu içinde böyle bir mücadele var, ama bu sol ve liberal görüşler nispeten
‘yeni’ oldukları için, şu anda o kadar da seslerini yükseltemiyorlar. Obama’nın
mevcut İsrail yönetimine çok sempatiyle bakmadığından hareketle, bu tür muhalif
Amerikalı Yahudi sivil toplum kuruluşlarına yardım eder diye bakıyoruz. Ama bu
da yeni bir gelişme. Beş sene önce yoktu böyle bir şey. Amerika’daki Yahudiler,
tek sesti. Artık yeni yeni farklı kesimlerin oluşturduğu sivil toplum
kuruluşlarını görüyoruz ve hem Amerika Yahudi toplumu, hem kendi iç
meselelerinde, hem de İsrail’in yerleşimleri konusunda son derece önemli bir iç
tartışma ortamı yaşıyor. Obama’ya da bakarsanız, yerleşim birimlerinden dolayı
neredeyse Netanyahu’yla konuşamaz duruma geldi. Aynı şekilde, kimi muhalif
Yahudi sivil toplum kuruluşları da yerleşim birimleri konusunda, diğer
geleneksel sivil toplum kuruluşlarıyla tartışma hâlinde. Çünkü İsrail’in Batı
Şeria’daki yerleşim politikaları, barışın en büyük engeli olarak algılanıyor.
'1915’e soykırım dersek, Holokost’a ne diyeceğiz?'
Amerika’daki İsrail lobisinin ve Yahudi sivil toplum
kuruluşlarının, İsrail-Türkiye ilişkilerinin seyrine göre Amerika’daki Ermeni
lobisi ve Ermeni sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yaptığı söylenir. Bu
görüşler ne kadar geçerli?
Çok açık ve net söyleyeyim. Türkiye İsrail karşıtlığının
bu kadar yükselmiş olmasına rağmen… Bakın, Münih Güvenlik Toplantısı’nda,
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, sırf İsrail Dışişleri Bakanı katılıyor diye
toplantıyı terk etti. Filistinli ve Katarlı bakanların katıldığını belirteyim.
Filistinli bakan kim? İsrail’in düşmanı… İsrail’in savaş hâlinde olduğu
hükümetin bakanı katılıyor, Türkiye katılmıyor. Bu kadar İsrail karşıtlığının
ayyuka çıktığı bir dönemde bile, Amerika’daki İsrail lobisi ve Yahudi sivil
toplum kuruluşları, 1915 konusundaki tavırlarında bir değişiklik göstermiyor.
İnandıkları doğruyla devam ediyorlar. Ne kadar böyle devam eder bilmiyorum.
Değişik sesler de çıkmaya başladı. Olaya ‘rövanşist’ bakan çevrelerde, “Madem
öyle, ben de Ermeni Soykırımı’nı tanımak için neler yapacağım” diyenler oluyor.
Ermeni Soykırımı, İsrail Parlamentosu’nda da, aşırı sol kesimin girişimiyle bir
oturumda tartışıldı. Netanyahu’nun girişimiyle oylamaya geçilmeden, oturum
kapandı. Ama bu da yeniydi. Ermeni Soykırımı, İsrail için hiç tartışma konusu
olmamıştı. İsrail’deki muhafazakâr kesim, diplomatik düşünüp “Aman Türkiye’yi
üzmeyelim. Amerika ‘Büyük Felaket’ diyor, biz de o yönde konuşalım” diye
düşünüyor. Ama tabii ki, yavaş yavaş aykırı sesler de çıkmaya başladı.
Amerika’daki Yahudi sivil toplum kuruluşlarında da böyle farklı sesler var, ama
genel anlamda Ermeni Soykırımı konusunda bir politika değişikliği yok.
1915 olaylarının Yahudi toplumunda ‘soykırım’ olarak
adlandırılmamasının, Holokost’un ‘biricik soykırım’ olarak görülmesiyle ilgili
olduğunu düşünenler de var. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz, bu görüş ne kadar
kuvvetli?
Ben bu konuda hep çelişki içinde oldum. Hiçbir zaman
karar veremedim. Holokost’a bakıldığında, başından beri planlı, her türlü
teknik detayı düşünülmüş, personel planlaması yapılmış bir soykırımla
karşılaşıyoruz. Tek amaç, Yahudilerin bu dünyadan silinmesi… 1915’te Anadolu’da
yaşanan olaylara bakıldığında, böyle bir nihai amaç görmüyoruz. Neydi amaç?
Ermenilerin oradan sürülmesi. Sonra bir katliama dönüştü. Ama bakıyorsunuz,
İstanbul, Ankara, İzmir veya Bursa’da Ermenilere dokunulmamış. Holokost, bu
açıdan hakikaten bir ve tek, eşi yok. Benzemez bir olay olduğu için, 1915 bir
soykırım olarak nitelendirilse bile, soykırım kelimesinin kullanılması sanki
Holokost gibi büyük bir soykırımın anlamını hafifletebilir. Bir bilinçaltı
mücadelesi… Ben, tüm samimiyetimle söylüyorum size, soykırım demekle
rahatlayacaksak, soykırım diyelim, ama bir dil problemi var burada. Keşke
soykırımın bir alt kategorisi, böyle bir terminoloji yaratılabilseydi. Dilin
çözemediği bir problem. Biz bir ve tek büyük soykırım olarak Holokost’u
görürüz. 1915’teki her şeyi topladığınızda, bu bir soykırımdır. Ama ben yine
de, 1915 olayları için soykırım kelimesini kullanmaktan imtina ediyorum. Çünkü
1915’e soykırım dersek, Holokost’a ne diyeceğiz?
‘600 yıl önceki İspanyolcayı yaşattık, gelmiş bana sınav
yapıyor’
İspanya’nın Sefarad Yahudilerine vatandaşlık vereceği
konuşuluyordu, bu konuda son durum nedir?
Bunun 10 yıllık bir hikâyesi var. Bazı avukatlar,
İspanya’nın iç hukukunda bir açık yakaladı ve bu açıkla, İspanya dışında
yaşayan İspanya kökenlilerin, ki zaten bunlar yüzde yüz Yahudilerdir, tekrar İspanya
vatandaşı olabilme ihtimali ortaya çıktı. Başvuran bazı Türkiyeli Museviler,
İspanyol vatandaşlığı kazandı. Sonra, İspanya hükümeti, olumlu anlamda bunun
üzerine giderek yeni bir yasa çıkartmaya çalışıyor. Sefaradlığını ispat eden ve
İspanyol diline vâkıf olduğuna dair bir belge getiren kişi, otomatik olarak
İspanyol vatandaşı olacak. Bu müthiş bir şey… Ama eskiden İspanyol diline vâkıf
olma koşulu yoktu. Beni kovmuşsun oradan, çulsuz göndermişsin, ondan sonra ben
senin dilini kültürünü yaşatmışım, sen hâlâ beni sınava sokacaksın. Bu yasa,
meclisten geçmiş, kralın onayına kaldı. Birkaç ay içinde çıkacak. Türkiye’den
önemli sayıda Musevi, İspanya’ya yerleşmek için değil, en azından vatandaşlık
almak için başvuracak. Bizimkiler olaya faydacı bakıp, vizeden kurtulacağız
diyorlar. Biz onların 600 yıl evvelki dillerini yaşattık. Bir İspanyol
arkadaşımla konuştuğumda, bir kelimeyi soruyorum, bilmiyor; iki gün sonra
gelip, bu Don Kişot zamanından kalma İspanyolca diyor. İspanyolcanın
evrimleşmeden önceki hâli… Bizden şimdi bunun hesabını soruyorlar. Belki ben,
sırf bu yüzden başvuru yapmayacağım.
1 yorum:
Sayin yayin yonetmeni sorunuzun cevabi ashada mevcuttur
1) 1948'da imzaya acilan BM Soykirim Sozlesmesi Giris Paragrafi / Cumle 2
" Reconociendo que en todos los períodos de la historia el genocidio ha infligido grandes pérdidas a la humanidad "
2) Bir de tabi Polonyali Yahudi hukukcu Rafael Lemkin'in 1949'da CBS'ten Quincy Howe'in televizyon programinda soylediklerini izlerseniz
aydinlatici olur
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.