Aydemir Güler
En az iki yüzüncü yıldönümündeyiz. Ermeni soykırımı veya
tehciri veya büyük felaket, Medz Yeğern, biri. Diğeri de Çanakkale savaşı... Erdoğan
Anzak günü törenlerine Ermenistan devlet başkanını davet ederek cinliğini
gösterdi. AKP iktidarı bu aralar fazla uluslararası şov yapma olanağına sahip
görünmüyor. “Biz çağırdık, o gelmedi.” Bu mesajın nasıl bir propaganda değeri
olduğunu bilemiyorum... Cumhurbaşkanı “geçerken” Ermenilere gol attığını
zannededursun, asıl ilginç olan resmi devlet kampanyasının flaş taşıyıcısı
olarak Doğu Perinçek'in misyon üstlenmesiydi. Avrupa mahkemelerinde kavga
verebilsin diye yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasının bu anlama geldiğini
saptamak durumundayız. Hükümetin doğrudan devreye girdiğinde zerre
inandırıcılığı olamayan bu konuda, Perinçek'in daha etkili olacağı nereden
çıktı, onu da anlayamadık. Bunlar havaya sıkılmış kurşunlardır ve artık Türk
milliyetçiliğinin elinden daha fazlası gelmemektedir. Konu, doğası gereği
Türkçü bir dille yanıtlanabilir bir içeriğe sahip. Bunu şeriatçı, ümmetçi ve
zaten Batıda artık horlanan AKP yapamıyor ve ilginç bir yedek oyuncuyu sahaya
sürmüş bulunuyor.
***
En az iki yüzüncü yıldönümündeyiz. Ermeni soykırımı veya
tehciri veya büyük felaket, Medz Yeğern, biri.
Diğeri de Çanakkale savaşı...
Birkaç hafta önce sanki bunların değil de Türk
milliyetçiliğinin yüzüncü yılındaymışız gibi tuhaf bir hava kapladı ortalığı!
Çanakkale ile Ermeni gündemini ortaya karışık getiren
bizzat Erdoğan oldu. Anzakların Gelibolu yarımadasına çıkartma yapmaları ile
Ermeniler hakkında İttihatçı operasyonunun başlangıcı arasında bir gün var.
Erdoğan Anzak günü törenlerine Ermenistan devlet başkanını davet ederek
cinliğini gösterdi. AKP iktidarı bu aralar fazla uluslararası şov yapma
olanağına sahip görünmüyor. “Biz çağırdık, o gelmedi.” Bu mesajın nasıl bir
propaganda değeri olduğunu bilemiyorum...
Cumhurbaşkanı “geçerken” Ermenilere gol attığını
zannededursun, asıl ilginç olan resmi devlet kampanyasının flaş taşıyıcısı
olarak Doğu Perinçek'in misyon üstlenmesiydi. Avrupa mahkemelerinde kavga
verebilsin diye yurtdışına çıkış yasağının kaldırılmasının bu anlama geldiğini
saptamak durumundayız. Hükümetin doğrudan devreye girdiğinde zerre
inandırıcılığı olamayan bu konuda, Perinçek'in daha etkili olacağı nereden
çıktı, onu da anlayamadık.
Bunlar havaya sıkılmış kurşunlardır ve artık Türk
milliyetçiliğinin elinden daha fazlası gelmemektedir. Konu, doğası gereği
Türkçü bir dille yanıtlanabilir bir içeriğe sahip. Bunu şeriatçı, ümmetçi ve
zaten Batıda artık horlanan AKP yapamıyor ve ilginç bir yedek oyuncuyu sahaya
sürmüş bulunuyor.
Çanakkale konusu sonraya kalsın; bu vesileyle Ermeni
sorununa değinmek gerekli hale geliyor.
Önümüzde daha aylar var, her ikisinde değininin ötesine
geçeriz...
Şimdilik birkaç not.
Birincisi, tekrar olsun, 2015 yılı Türk milliyetçiliğinin
hamle yapacağı bir yüzüncü yıldönümü falan değildir. Çanakkale'de de kullanılan
Trakya deyimiyle “apırsalar da köpürseler de” olmaz. Ne bu başlıkta ne de genel
olarak milliyetçiliğin yılında değiliz. Perinçek boşuna yol yaptı. Geriye
AKP'nin jesti kaldı...
İkinci olarak, Büyük Felaket'in yüzüncü yılında yıldızı
parlaması beklenen şu veya bu milliyetçilikten ziyade liberalizmdir. Bir
sorunun sınıfsal bağlamından kopartılıp dünya ölçeğinde burjuva ideolojisiyle
iç içe geçirilmesi liberalizmin işidir. Bu işlem de çoğunlukla “kimlikler”
üstünden yapılıyor.
Üç: Bu durumda liberalizmin panzehirine ihtiyacımız var.
Ermenilerin uğradığı soykırım veya yaşanan büyük acı, simetrik bir diğer
“kimliğin” eseri olarak görülemez. Ermenileri öldüren, süren Türkler... veya
Kürtler. Bu tanımlama liberalizme aittir ve aslında liberalizmin baş düşman
ilan ettiği milliyetçilikle ilginç evliliğini ele verir. Çünkü bu örnekte
eldeki kimlikler basbayağı milletler!
Dört: Terminoloji başlı başına bir tartışma sahası haline
gelmiş durumda. Soykırım mı? Tehcir mi? Soykırım sözcüğü olmadan hakikate doğru
tek bir adım bile atılamayacağını düşünenler olduğu gibi, tersi durumun
emperyalizme teslimiyet olduğuna inananlar da var. Tartışmanın bugüne kadarki
durumu kuşkusuz veridir. Ama veri olması, kavram setinin olduğu gibi kabulü
anlamına niye gelsin?
Örnek olsun veya beşinci olarak; soykırım belirli bir
ulusal/etnik kimliğin yeterli katliam gerekçesi halinde yaşanması anlamına
geliyorsa, kavram yerindedir, olan budur. Ama aynı kavram uluslararası
ilişkiler ve hukuk çerçevesinde bir müktesebatı da beraberinde taşıyorsa, bu
olacak iş değildir. El konan Ermeni varlıklarının nasıl saptanacağını ve bu
konuda ne yapılacağını çözecek babayiğit var mı?
Altı: Zenginlik demişken... sınıfsallık girer devreye.
Türkiye’de ilk sermaye birikimi Osmanlı'nın parçalanma süreciyle tıkandı ve o
birikim de parçalandı. İkinci sermaye birikiminin kaynaklarından önemli bir
tanesi Ermenilerde birikmiş servete el konmasıdır. Medz Yeğern açıkça sınıfsal
bir saldırıdır.
Yedi: Aynı zamanda emperyalist bir saldırıdır da.
Halkların birbirine düşmesi Doğu sorununa bulunan “çözüm”ün, yani Osmanlı'nın
parçalanmasının temel stratejisiydi. Buraya emperyalist akıl damga vurmuştur.
Sekiz: Kavram karmaşasının temizlenmesine gerçekten
ihtiyaç var. Tehcir veya deportasyonun nötr bir içerikle kullanılması, dönemin
Osmanlı egemenlerini aklamaya yaraması saçma. Deportasyon soykırımdan daha
hafif bir suç sayılabilir mi? Yol açtığı acıya daha kolay katlanılır mı
sanılıyor?
Dokuz: Suça maruz kalan bütün Ermenilerdi. Bunda kuşku
yok. Peki suçlu kim? Çukurova sermayesinin hangi ailelere geçtiği belliyken,
Anadolu'nun parçalanmasından kimlerin yarar sağlamayı umduğu belliyken,
suçlunun Türkler, Kürtler veya Anadolu müslümanları olarak tanımlanması tuhaf
olmuyor mu? Yüzeysel okumalar çoğu zaman art niyetli tahrifattır.
On: Peki tarih geçmiş midir, yalnızca? Bugünü etkilemeyen
bir tarih tezi yoktur. Daha doğrusu bugünü etkilemeyecek başlıklarda tez
yazmaya gerek olmaz, yazılsa da kimse okumaz. Şimdi örneğin liberallerin
analizi kabul edilse ve bütün Türkler kendilerini kimlik olarak soykırım
suçunun mirasçısı olarak görseler... Buradan ne çıkar? Bunun altından sağlam
çıkılır mı?
Almanya'nın böyle bir kabulün altından kalkmasını
sağlayan Nazizmle yaşanan hesaplaşmaydı. Adlı adınca Demokratik Almanya'yla
somutlanan hesaplaşma. Ne Türkiye tarihinde benzeri bir şey yaşandı, ne de 21.
yüzyılın başında geleceği basbayağı belirsizleşmiş bir kimlik olarak Türk
toplumu böyle travmalardan ayakları üstünde çıkabilir. Buradan gaspedilen
tarihsel servet birikiminin Ermeni sahiplerine geri dönmesi türünden fanteziler
beslenmeyeceğine göre, olsa olsa Türk toplumunun iflah olmaz bir çöküntüye uğramasına
varırız. Emperyalizmin bölgeyi yeniden dizayn ederken hep böyle trajedilere
yaslandığını hatırlamanın yeridir.
Bitirirken “kendi hakkımızı” da savunalım, oldu olacak.
Bu topraklarda kendisini ulusal/etnik kimliklere göre
tasnif etmeyen, bunların önüne sınıfsallığı koyanlar da var. Ermenilerin
acısını paylaşan yüce gönüllü Türkler, Kürtler olabilir. Saygı duyalım... Ama
ben onlardan, ezilen kimlikle empati kurmaktan söz etmiyorum. “Büyüklük biz de
kalsın” demiyorum yani.
Hakikaten, akan kanın arkasında, kapitalist gelişmeyi,
sermaye birikimini, emperyalist planları, ulusal kimlik kurgularını sınıf
çıkarlarına alet edenleri gören ve bunlara öfkelenenleri kast ediyorum. Biz
buyuz işte. Bu topraklarda biz de varız. Ne Türk ne Ermeniyiz. Ve hem Türk hem
Ermeniyiz! Bir yanımızı diğer yanımızla karşı karşıya getirmelerine nasıl izin
veririz!
Ermeni sorunuyla yüzleşmek için işçi sınıfının
penceresinden bakmamız ve marksizmin yöntemine sarılmamız gerekir desek, çok mu
tuhaf bir tez olur?
Yüzüncü yılda yapılacak en iyi iş bu tezi
güçlendirmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.