Mahmut KONUK / konukmahmut@gmailcom
Bize “Heno” ve bebeğinin öyküsünü anlatmıştı.” Ama ‘Şkêr â
Heno’ aşağıda, Ayndar yolu üzerinde” dediğimizde; “Hayır! Oraya ‘Darik â Şêx
Birahîm’ diyorlar. Bizim köylüler hep bilir fakat dışarıdan gelenler ikisini
karıştırırlar. Aslında oranın da “Şêx Birahîm”le alakası yok. Ferman zamanında
Ermeniler kaçarken değerli eşyalarını, altın ve mücevherlerini oradaki ağacın
altına gömmüş, üzerini taşlarla örtmüş, ağacın dallarına da renkli kumaş
parçaları asarak ‘yatır’ süsü vermişler. Bir uyanık orayı kazıp altındaki altın
ve mücevherleri çıkarıncaya kadar da yöredeki Müslüman Kürtler oraya ‘Darik â
Şex Birahîm’ diyerek ‘yatır’ muamelesi yapmış, böylece Ermenilerin gömüleri
uzun yıllar güvende kalmıştı. Asıl ‘Şkêr â Heno’ burası” … demiş ve bize “Heno”nun öyküsünü
anlatmıştı. Ona da Babaannesi anlatmış ve “oradan sakın Fatiha okumadan geçme”
diye sıkı tembihlemişti. Onun Babaannesi de Müslümanlaş(tırıl)mış bir Kildani
idi. Heno’yu öldürüp tecavüz eden imam da kendi köylerinden, Bêkend’ten “Melle
Salih” imiş.
Bizim
Siirt-Kurtalan’ın Güney-doğu yamacındaki Ayndar köyüne, kışın son günleri,
baharın başlangıcı ile birlikte nêrgiz toplamaya giderdik… Bizim Ora’nın
nêrgizleri çooook başka olurdu… Kokusunu
yüzlerce metre öteden duyururdu. Eve getirip bir bardağın içinde suya
koyduğumuz nêrgizler öyle şimdiki yapay nêrgizler gibi hemen iki günde solmaz,
günlerce canlı kalır, açıldıkça açılır, evin içi efiiil efil kokardı.
Nêrgizleer!... Aaaxx…
Bizim Ora’nın nêrgizleri!…
Onlar için çoğu zaman Ayndar Köyü’nün çocuklarıyla kavga
ederdik. Bizim nêrgiz toplamaya gittiğimizi gören Ayndar Köyü’nün çocukları
gelir; “akarımıza izinsiz girdiniz..” diye nêrgizlerimizi almaya çalışır,
vermeyince taşla-sopayla saldırırlardı.
Biz de “tedbirli” giderdik. Ceplerimizi uzak mesafeye
atılabilecek taşlarla doldurur, çoğunlukla yanımıza sopa filan da alırdık.
Bizim mahallenin çocukları “şerrud” (kavgacı) olurdu..
Genellikle, bizi dövmeye gelen köy çocuklarını döver geri gönderirdik.
Bir gün de kadınlı-erkekli neredeyse bütün köy bize pusu
kurmuş, hem topladığımız nêrgizleri elimizden almışlar, hem de hani derler ya;
eşşek sudan gelinceye kadar dövmüşlerdi. Nasıl olduysa ellerinden sıyrılıp
biraz uzaklaşarak onları taş yağmuruna tutmuş, sonra da arkamıza bakmadan
kaçmıştık. Ama esaslı dayak yemiştik o gün, yediğimiz dayağın acısı günlerce
geçmemişti.
Sonra o nêrgiz topladığımız yerlerin aslında bizim Dedemizin
toprağı olduğunu öğrenmiştik ve bu bana çok koymuştu.
Yengem anlatmıştı…
Şükriye Yengem… O, ailemizin öyküsünü bir çok yönüyle
biliyordu. 2. Dünya savaşı yıllarındaki “büyük kıtlık”ta (“ğela ya mezin”)
Midyat’taki Deyr’ul Zahfaran’da yanına sığındıkları “Hânâ Halamız”dan çok şey
öğrenmişti.
Ayndar’dan Kurtalan’a, Merceba’ya kadar olan upuzun ve geniş
araziye köylüler şimdi bile; “Erdê
Şekirê Madê” (“Şekir’ê Madê’nin arazisi”) diyorlardı.
Şekirê Madê Nenem Nêrgiz’in babası idi. Nenem Nêrgiz’in
büyük babası “Mardıros”a Kürtler “Madê”
diyorlardı. Verimli arazileri, meyve ağaçlarıyla dolu bahçeleri vardı. Şimdi
bile köyün içinde, dağın dibinden kaynayan buz gibi sularıyla köy çeşmesinin
yanı başındaki büyük incir ağacına köylüler “hejîra Şekirê Madê” diyorlar.
Asırlardır hiç kurumaz, bir taraftan yaşlanıp kururken bir yandan da yeni
filizler verip kendini tazeler…
Çok bonkör ve yardımsever olan Mardıros’a; onun için
sevimlileştirerek “Madê” diyorlardı.
İşte o Mardıros, rivayete göre o zaman da böyle baştan
çıkarıcı kokan nêrgizlere benzetip torununa “Nêrgiz” adını koymuştu….
Neyse biz konumuza dönelim.
Yine böyle nêrgiz toplamaya gittiğimiz bir günde Ayndar
yolunun kenarında, Ayndar ile Bêkend yollarının kesişme noktasında; aslında
Ayndar’dan “Dêrê”ye, “Dêra Dêrikê”ye giden yolun kenarında çok eski olduğu
belli olan bir tümseğin, taş öbeğinin önünde, kucağında bebeğiyle uzun
uzun dua eden bir kadın dikkatimizi
çekmişti.
Kadın bizi görünce yanına çağırmış, okuyup üflediği şeker,
lokum ve bisküvilerden vermişti. “Alın çocuklar, bol bol yiyin ki benim duam
kabul olsun” … demişti.
“ŞKÊR Â HENO” adını
ilk orada duydum. O tümseğe, yanında kurumuş , dallarına rengarenk bez
parçaları bağlanmış bir ağaç olan taş öbeğine “ŞKÊR Â HENO” diyorlardı. Yoldan
geçenler yüzünü oraya dönüp bir “Fatiha” okumadan geçmez, doğumdan sonra sütü
gelmeyen ya da kısa sürede kesilen kadınlar buraya gelir, dua eder, adak
adarlardı.
Fakat Benim “Şkêr â Heno”
diye çocukluğumda ilk duyduğum yer meğer farklı bir yermiş. Benim “Şkêr
â Heno” diye bildiğim, kafamda kodladığım, kadının da adak adadığı yer meğer
“Şex Birahîm Ağacı” (“Darikâ Şêx
Birahîm”)diye bilinen, onun da farklı hikâyesinin olduğu bir yer imiş. Asıl
Şkêr â Heno daha yukarıda, “Çiyayê Milla” dağının yamacında köylülerin “Tatibê” dedikleri yerden “Dêrê”ye
giden patika yolun üzerinde imiş. Bunu
“aşağı yukarı bir yıl sonra yine nergis toplamaya giderken öğrenecektim. Ayndar
tarafına nergis toplamaya gittiğimiz bir
gün nergislerin kurumaya, buruşmaya yüz tuttuğunu görmüş, çok üzülmüştük. O gün
bizimle beraber olan ve bizden 5-6 yaş büyük olan “Bêkend” köyünden bir çocuk
bize; “üzülmeyin, ben şimdi sizi bir yere götüreceğim, orada istediğiniz kadar
nergis toplarsınız. Hem oranın nergisleri daha iri ve güzel kokulu olur.
Havalar ısındığı için buralardaki nergisler solmaya yüz tutmuş
ama dağın gölgelik yamacında henüz çok canlıdırlar” demişti. Biz de
peşine takılıp gitmiştik. Bol miktarda nergisler, dağ sümbülleri, “sosin”ler
toplamıştık. O gün hiç olmadığı kadar yorulmuş, topladığımız yer elmalarıyla
açlığımızı bastırmış, ancak bitkin ve susuz kalmıştık. Nihayet bir pınarın başına gelip kana kana su
içmiş, sırtımızı yamaca vererek oturup biraz soluklanacak olmuştuk. “Bêkend”li
çocuk eski olduğu her halinden belli olan bir taş öbeğine dönüp ”fatiha” okuyordu.
“Hayırdır” diye sorduğumuzda “susun” işareti yapmış, “Fatiha”sını bitirdikten
sonra gelip bize “Heno” ve bebeğinin öyküsünü anlatmıştı.” Ama ‘Şkêr â Heno’
aşağıda, Ayndar yolu üzerinde” dediğimizde; “Hayır! Oraya ‘Darik â Şêx Birahîm’
diyorlar. Bizim köylüler hep bilir fakat dışarıdan gelenler ikisini
karıştırırlar. Aslında oranın da “Şêx Birahîm”le alakası yok. Ferman zamanında
Ermeniler kaçarken değerli eşyalarını, altın ve mücevherlerini oradaki ağacın
altına gömmüş, üzerini taşlarla örtmüş, ağacın dallarına da renkli kumaş
parçaları asarak ‘yatır’ süsü vermişler. Bir uyanık orayı kazıp altındaki altın
ve mücevherleri çıkarıncaya kadar da yöredeki Müslüman Kürtler oraya ‘Darik â
Şex Birahîm’ diyerek ‘yatır’ muamelesi yapmış, böylece Ermenilerin gömüleri
uzun yıllar güvende kalmıştı. Asıl ‘Şkêr â Heno’ burası” … demiş ve bize “Heno”nun öyküsünü
anlatmıştı. Ona da Babaannesi anlatmış ve “oradan sakın Fatiha okumadan geçme”
diye sıkı tembihlemişti. Onun Babaannesi de Müslümanlaş(tırıl)mış bir Kildani
idi. Heno’yu öldürüp tecavüz eden imam da kendi köylerinden, Bêkend’ten “Melle
Salih” imiş.
-Büyüklerimizin “ferman zamanı”, “wextê fermanê Fılleha” (Ermeni Fermanı zamanı)
dedikleri günlerde; şehirlerde, kasabalarda, köylerde, sokaklara “tellal”lar
çıkartıp “Padişah Fermanı”nı duyurmuşlar:
“-hey hêêêêêê…..
Duyduk duymadık demeyin!... Hükûmet-î Dewlet-î AlÎ Osman
Ferman buyurmuş!.. Her kim ki yetim kalan 10 yaşından küçük Ermeni çocuklarını
hanesine alır, talim ve terbiye ile İslâm geleneklerine göre eğitip büyütürse
onların ebeveynlerinden kalan mal-mülk bu ailelere verilir, ayrıca korucu
ailelere 30 kuruş maaş bağlanır…”
…diye bağırtmışlar.
Öyle “30 kuruş da neymiş” deyip de geçmeyin. 30 kuruş o gün
büyük para… Fermandan 45-50 yıl sonra
benim Dedem (Annemin Babası Mehmed Beg) koca bir köyü, “Beybo”yu bin liraya
satmış!..
Mesajı alan almış, bir çok kişi gözüne kestirdiği Ermeni
komşusunu öldürmüş, karısını kendisine nikâhlayıp zorla Müslümanlaştırmış,
malını-mülkünü de üzerine geçirmiş.
Çoğu kişi bunlara karşı çıkmış; “yazıktır, günahtır, bunun
vebali büyüktür, biz yüzlerce yıl kardeş gibi bir arada yaşadık, bu zulümdür”…
demiş.
Sonra bir “ferman” daha gelmiş. Daha doğrusu “Şeyh-ul
İslâm’dan Fetva”. Bölgedeki müftüler, imamlar, “melle”ler de camilerde bu
“fetva”yı “hutbe” olarak okumuşlar; “Her kim ki 7 tane Ermeni (ama Müslüman
olmayı reddeden Ermeni) öldürürse mekânı Cennet olur” ….diye.
İşte o zaman her tarafta “Ermeni Avı” başlamış. Ermeni avına çıkmayanlar, buna
karşı çıkanlar;”kâfir, zındık, muhtedi” diye suçlanmış.
İşte o günlerde Ayndar’ın hemen yanı başındaki tepede,
“Gurdila” mıntıkasında bulunan köylerden “Silindê” köyündeki bütün Ermeni
Erkekleri keklik avlar gibi avlanmış, Ayndar’da diğer Ermenilerle beraber
Şekirê Madê ve dört tane filinta gibi oğlu da katledilmiş.
“Fılleh”lerin çoğunluğu Ermeni olduğu için “Ermeni
soykırımı” deniyor ama aslında orada Ermenilerle birlikte diğer Hristiyan
Halklar, Asurîler, Kildanîler, Süryaniler, Rumlar, hatta daha önce de kırımlara
uğrayan; Kürtçe konuşan ama “Zerdeşt” dinini devam ettiren Êzidîler de o
fırtınada “kırım”dan nasibini almış…
İşte o soykırımda kocası ve bütün ailesi katledilen genç bir
kadın; “Heno (Henna, Hanna…), yeni doğum yapmış, henüz 40’ı çıkmamış bebeğini
kucağına alıp yola çıkmış. “Dêrê”ye, oradan da “binxetê”ye, Der-Zor’a gidecek.
“Dêrê”den gelen patika yolun üzerinde bir imam-“melle” yolunu kesiyor;”Benimle
evlen, benim karım ol” diyor. Heno kabul etmiyor. İmam zorla sahip olmaya
çalışıyor. Heno direniyor, imamın yüzünü-gözünü tırmalıyor. İmam da (bir
rivayete göre kafasını taşla ezerek, bir
rivayete göre de hançeriyle karnını deşerek) Heno’yu öldürüyor, sonra da
tecavüz ediyor. Cesedi, kucağında bebeğiyle, tecavüz edilmiş haliyle yol
kenarında bırakıp gidiyor.
Evet bu öyle bir vahşet ki bu gün bile anlatırken insanın
kanı donuyor ama vahşetin daha büyüğü de arkadan geliyor.
Birkaç gün sonra oradan geçen köylüler Heno’nun yol kenarındaki cesedini görüyor.
Yaz gününde sıcaktan şişmiş, morarmış, elbisesinin alt kısmı parçalanmış,
tecavüz edilmiş halde..
Ama yakından bakınca bir “mucize” görüyorlar. Cesedin
kolları-bacakları morarmış, şişmiş ama karnı, göğüs kısmı, memeleri bembeyaz
kalmış, canlı gibi… Ve o 40’ı çıkmamış bebek, ağzını dayamış, süt emiyor,
Heno’nun memelerinden hâlâ süt geliyormuş…
Bebeğe bakıyorlar; “erkek”!..
İşte vahşetin daha büyüğünü de orada onlar yapıyor, küçük
bebeği kayaya çarpıp öldürüyorlar…
Sonra da getirip üzerlerine bu taşları örtüyorlar.
Bir başka rivayet, bebeğin “40’ı çıkmamış bebek” değil ,”
5-6 aylık bebek olduğunu, onu bulanların hemen yakındaki pınarın başına
götürdüklerinde bebeğin suya doğru dönüp ağladığını, bebeğin pınarın suyundan
kana kana içerken öldüğünü” … anlatıyor.
Bebeğin,”40’ı çıkmamış bebek” olmayıp 5-6 aylık oluşu,
“kayaya çarparak” değil de pınarın başına götürülüp ağzının suya dayanması,
çatlayıncaya kadar su içerek ölmesi, insanlıktan çıkma düzeyi hakkında
“hafifletici” bir etki yapsa da durumu değiştirmiyor. Sonuçta işlenen vahşet bu
gün hâlâ vicdanları kanatacak düzeyde orta yerde duruyor.
İşte “Şkêr â Heno” dedikleri o taş öbeği Ayndar Köyünden
yukarı tırmanığınızda, “Çiyayê Milâ”nın kuzey yamacında Bêkend’den Dêrê’ye
giderken köylülerin “Tatîbê” dedikleri mıntıkada kendi halinde bir taş öbeği,
bir “Şkêr” olarak orada duruyor.
Kürtler, tarla haline getirdikleri arazilerinin içinden
çıkan taşları öbek öbek toplayıp yığın yaparlar, ya da ölmüş hayvan leşlerini
taşlarla örtüp öbek yaparlar, bunların ikisine de “ŞKÊR” diyorlar.
Zamanla Heno ile Bebeği’nin öyküsü dilden dile konuşuluyor,
en çok da öldükten sonra bile hâlâ memelerinden süt gelmesi unutulmuyor..
Bir süre sonra da o yörede doğumdan sonra sütü gelmeyen ya
da kesilen-azalan kadınlar Heno ve Bebeğinin kemiklerine ev sahipliği yapan bu
taş öbeğine gelip dualar okuyor, adaklar adıyorlar;”bizim sütümüz de Heno’nun
ki kadar bol ve bereketli olsun” … diye.
O günden beri; Ermeni oldukları için kocası, ailesi,
akrabalarıyla katledilen ve 40’ı çıkmamış bebeğiyle süratle gelen ölümden
yakasını kurtaramayan Heno, gömüldüğü yerde Müslüman Kürtlerce önünden “Fatiha”sız
geçilmeyen, kadınların gelip adak adadığı, dua ettiği bir tür
“türbe-yatır” haline gelir…21 Şubat 2015 -ANKARA
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.