Taner Akçam / Tarihçi
Taner Akçam'la Ankara'nın 2015 yaklaşırken izlediği
politikaları, Türkiye'de soykırımın tanınmasının nasıl anlaşıldığını ve bu
konuda izlenebilecek modelleri konuştuk. Akçam'a göre Türkiye'de adaletsizliğin
giderilmesi, suçun kabul edilerek tazminat ödenmesi gibi konulardan kasıtlı ve
bilinçli olarak bir kaçma söz konusu.
REPAIR: Ermeni soykırımıyla ilgili çalısmaya sizi ne
yöneltti ? Bir adaletsizlik olarak mı gördünüz ?
Taner Akçam: Ermeni soykırımı ile ilgilenmeye başlamam
tamamen tesadüftür, olmayabilirdi. Ama eğer yanlış hatırlamıyorsam, Engels
Anti-Dühring' adlı kitabında, "Tesadüfler zorunlulukların bir
bileşkesidir" gibi hoş bir şey söyler. Benimki de öyle bir şey işte...
Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü'nde Osmanlı toplumunda işkencenin tarihi
üzerine bir çalışmaya başlamıştım. Orada ilk defa Osmanlı-Türk tarihi hakkında
hiç bilmediğim şeyleri okumaya ve öğrenmeye başladım. Bunlardan bir tanesi de
Abdülhamit dönemindeki Ermenilere yönelik katliamlardı. Daha sonra 1915'i
hakkında da Almanca bazı şeyler okuyunca "bunları hiç bilmiyorum, öğrenmem
lazım" dediğimi hatırlıyorum.
Sonra bir tesadüf daha oldu. 1990-1991 yılları idi,
çalıştığım Enstitü Nurnberg mahkemeleri üzerine bir proje başlattı. Enstitü,
basit bir soruya cevap arıyordu: "Nurnberg Nazi yargılanmaları acaba
insanlık tarihinde bir sapma mıdır, yoksa ileride bir norm haline gelecek
midir? Kastedilen de şuydu: Devlet görevlileri, politik nedenlerle işledikleri
suçlardan dolayı bireysel olarak sorumlu tutulabilecekler midir ?" Yani
Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi bir kurumun oluşma şansı nedir, sorusu
soruluyordu. Şimdi bu soru tuhaf kaçabilir ama sorulduğu sırada, daha
Yugoslavya iç savaşı çıkmamıştı ve Uluslararası Ceza Mahkemeleri konusunda her
hangi bir tartışma da yoktu. Benim Osmanlı-Türk tarihinde işkence üzerine olan
projem bitiyordu. Okumalarım sırasında, 1919-1922 yıllarında İstanbul'da,
İttihat ve Terakki Partisi mensupları aleyhine bir takım yargılamalar olduğunu
ve bu yargılamaların Paris Barış görüşmeleriyle ilgisi olduğunu öğrenmiştim.
Paris Barış Görüşmeleri sırasında yapılan tartışmalardan bir tanesi de
uluslararası bir ceza mahkemesinin kurulması meselesiydi. Bu bilgilere
dayanarak Enstitüye, İstanbul Yargılanmaları ve Paris Barış Görüşmeleri üzerine
bir proje sundum. Önerim kabul edildi ve ben de soykırım konusu ile ilgilenmeye
başlamış oldum.
Bir başka tesadüften daha bahsetmek isterim. Enstitünün
kütüphanesinde çalışan bir kadın vardı. Annesinin Ermeni olduğunu söylerdi, ama
siyah kara gözleri dışında Ermeniliği kalmamıştı. Konu üzerinde çalışmam için
beni çok teşvik ederdi; "Bu çok önemli bir konu ve senin bir Türk olarak
bu çalışmayı yapman daha da önemli” derdi. Ben ise konuya, ortalama bir Türk
solcu-entelektüelin dünyasından bakıyordum. “Karanlık bir dönem, karşılıklı
çatışmalar olmuş” vb gibi bildik şeyleri tekrar ediyordum. Onun ısrarları,
Enstitünün yeni projeye başlaması ile birleşti. Sonuçta Ermeni soykırımı
üzerine esas olarak akademik bir ilgi sonucu çalışmaya başlamış oldum.
Başladıktan sonra da tamamen içinde buldunuz kendinizi...
Başladıktan sonra kendimi tamamen içinde buldum. Açıkçası
bu kadar riskli ve politik olarak gerilimli bir konu olduğunu bilmiyor ve
tahmin etmiyordum. Ben 68 kuşağının son vagonuna yetişmiş bir insanım. Konu
hakkında her ortalama Türk solcusu gibi düşünüyordum. "Biz Türkler yedi
düvele karşı anti emperyalist bir savaş vermiştik. Devletimizi yoktan var
etmiştik. Ermeniler, Rumlar vs ise Emperyalizmin içimizdeki uzantıları idiler;
komprador burjuvaziyi temsil eden bu güçler esas olarak emperyalizme hizmet
ediyorlardı" falan gibi bir dünya bakışına sahiptim. 1915'teki olaylara da
"Evet, 1. Dünya savaşı sırasında bazı karışık olaylar olmuş, insanlar
karşılıklı birbirlerini öldürmüşler ama biz Türkler, en azından ulusal devletimizi
kurma mücadelesi verdiğimiz için haklı bir yerde duruyoruz, diğerleri ise
emperyalistlerin işbirlikçileri idiler. Fakat tüm bunlar geçmişte kalmıştır. Bu
karanlık dönemi fazla kurcalamaya gerek yoktur" gibi bir zihniyet
dünyasından bakıyordum. Bu nedenle, Ermeni soykırımı ile uğraşmayı, zihniyet
dünyamızdaki bir değişikliğe ilişkin bir sorun olarak algılıyordum ama konunun
politik risklerinin çok farkında değildim.
Artık, geldiğim yer itibarıyla şöyle bir şeyi rahatlıkla
söyleyebilirim: sol geçmişim olmasa idi Ermeni soykırımı ile uğraşmayı
bırakabilirdim. Türkiye'de 68-69-70'li yıllarda solcu olmanın çok önemli üç
koşulu vardı; bu üç koşulu kabullenmeden solcu olmanız mümkün değildi;
birincisi, yakalanıp işkence görmeye hazır olmanız gerekirdi; ikincisi, çok uzun
yıllar hapis yatabilirdiniz; üçüncüsü sokak ortasında öldürülebilirdiniz. Eğer
bunların hepsine “evet ben hazırım”, diye cevap veremezseniz solcu da
olamazdınız. İşkence görmek, hapse girmek ve öldürülmeyi göze almak üçgenine
vaktiyle “evet” demiş bir insan olduğum için, Ermeni sorunu ile uğraşmanın
getirdiği riskleri göğüsleyebildim. İşte bu nedenle, eğer bu geçmişim
olmasaydı, konuyla uğraşmayı bırakabilirdim, diyorum. Nitekim bırakan
akademisyen arkadaşlarım oldu.
Konuyla uğraşmaya başladıktan sonra, devletin, ırkçı
milliyetçi kesimlerin bana saldırması beni şüphesiz çok korkuttu, ürküttü ama
tersi de oldu. Biraz öfkelendirdi de. "Görülen o ki bu konuyla uğraşmak
politik bir kavganın konusuymuş ve sizler beni yok etmek istiyorsunuz. Ama ben
bu tür riskler konusunda kararlarımı zaten 1970’lerde zaten vermiştim. Madem
benimle uğraşmak istiyorsunuz, peki, o halde gelin uğraşalım bakalım...” gibi
düşündüğüm de oldu. Ama Hrant Dink’in öldürülmesi öncesi ve sonrasında aldığım
ölüm tehditleri nedeniyle çok ürktüğüm de...
Özellikle Hrant’ın öldürülmesinden bugüne, hep bu iki uç
arasında gider gelirim. Bir tarafta aşırı korku, öbür tarafta Hrant Dink'in
öldürülmesine, adaletsizliğe duyulan büyük öfke. İkisi bir arada, uğraşıp
duruyorum işte.
Bu çalışmayı mücadelenizin bir devamı gibi de gördünüz mü
? Türkiye'nin demokratikleşmesi için kritik bir öneme sahip bir konu olarak.
İlk başlarda kesinlikle öyle gördüğümü söyleyebilirim.
İlk kitabım 1992 yılında çıktığında uzun bir önsöz yazmıştım. Ana konu, tarihte
ne yaşandığından daha önemli olarak, bugün bu konuyla niçin uğraşmamız
gerektiği idi. Özetle söylediğim de şu idi: Kürt sorunu, Ermeni sorununun bir
devamıdır ve Ermeni sorununu anlamadan Kürt sorununu çözemezsiniz. Bugün İnsan
Haklarına saygı duyan bir toplum kurmak istiyorsanız, geçmişteki İnsan Hakları
ihlallerine bakmanız gerekir. Yani Ermeni sorununa bir anlamda günümüz siyasi
sorunlarının bir alt unsuru olarak bakıyor gibiydim. Bu çok yanlış bir bakış
değil ama epey eksik bir yaklaşım olduğunu kabul etmek gerekir.
Bugün elbette oldukça farklı bakıyorum. Bir akademisyen
olarak, sorunun politik olarak çözülmüş ya da çözülmemiş olması benim için çok
önemli değil. Yani konu hakkında çalışma ile, konunun “sorun” teşkil edip
etmemesi birbiri ile irtibatlı değil. Örneğin Holokost politik olarak büyük
ölçüde İsrail ile Almanya arasında çözülmüştür. Ama Holokost konusunda akademik
çalışmalar ve araştırmalar devam etmektedir. Ben de konuyla, elim kalem tuttuğu
müddetçe ilgilenmeye devam edeceğim. Ama diğer taraftan, konuya bir de
Türkiye'de bir aydın olmanın sorumluluğu ile yaklaşmak gerekir. Bu da başta
Ermeniler olmak üzere, geçmişte haksızlığa uğramış toplulukların adalet
arayışlarına destek olmaktır.
Soykırımın tanınması Türkiye'de farklı gruplar tarafından
farklı şekilde algılanabiliyor. Kimileri toplum nezdinde 1915'in anlaşılması ve
bilinir hale gelmesi olarak algılıyor, kimileri ise devlet tanımasını da talep
ediyor. Tanıma sizce nasıl olmalı ?
Devlet ve toplum nezdinde tanınmanın niye karşı karşıya
konduğunu çok anladığımı söyleyemem. Toplum tanısın ama devletin tanımasına
gerek yoktur gibi bir görüşü son derece saçma bulurum. Haksızlığın toplum
nezdinde kabul görmesi ile adalet gerçekleşmiş olmaz. Amerika'da bugün
yerlilerin imha edildiği konuşuluyor, tartışılıyor; toplumda genel bir kabul de
var... Ama yerlilere yönelik adaletsizliklerin giderilmesi konusunda hiçbir bir
anlam ifade etmiyor bu. Soruyu doğru sormak gerekir: tarihe yönelik bir
haksızlığın giderilmesi ne demektir? Birincisi devletin, ve/veya önemli kurum
ya da kuruluşların bu haksızlığı kabul edip haksızlığın yarattığı zararları
giderici önlemler almasıdır. Salt para ile sınırlı olmayan, manevi boyutları da
olan tazminat ödenmesi gerekir. İkincisi, toplumun da bu haksızlığı tanıması,
kabul etmesi gerekir. Toplum nezdinde kabullenme, sadece geçmişe yönelik
adaletsizliğin giderilmesi ile sınırlı değildir. Toplumca kabul, insanların
demokratik koşullarda bir arada yaşayabilmesi demektir. Yani bugün yaşayan
Ermenilerin, diğer azınlıkların bugünkü sorunlarının çözülebilmesi demektir.
Ayrımı şöyle yaparsak devletin geçmişe ilişkin bir
haksızlığı kabul etmesinde önemli olan nokta adaletsizliği giderecek tazminat
ve benzeri önlemleri getirmesidir. Toplumun bu adaletsizliği kabul etmesi ise
kendisinin daha barışçı ve demokratik bir ortamda yaşamasını sağlar. Toplumca
kabul, örneğin, bugün en basitinden, Ermenilerin sokakta huzurlu gezebilmesi,
yüksek sesle birbirlerine adlarıyla hitap edebilmesi ve Ermenice
konuşabilmesidir. Diğer hukuki engellerin kaldırılmasından söz etmiyorum
bile...
Önümüzdeki dönemde ne tür bir değişiklik bekliyorsunuz?
Birbirinden farklı iki ayrı gelişme modelinden bahsetmek
istiyorum. Birincisi, tarihimizle Amerikanvari uğraşmaktır. Bana, sanki Türkiye
küçük bir Amerika oluyor gibi geliyor. Amerika’nın geçmişle yüzleşme tarzını
taklit ediyor gibiyiz. Bu esas olarak sorunun çözümünü sivil topluma bırakmak
anlayışıdır. Bugün Amerika'da yerlilere ilişkin haksızlıklar üzerine özgürce
konuşulabilirsiniz; üniversitelerde yerli halkların dil ve kültürü ile uğraşan
kürsüler vardır. Soykırım da dahil, her konuda özgürce araştırabilir,
konuşabilir ve tartışabilirsiniz. Yerlilerin dillerini, kültürlerini korumak
için özel programlar, inisiyatifler vardır. Washington'da yerlilere ilişkin
müze vardır. Müzede soykırıma ilişkin hemen hiç bir şey göremezsiniz ama
yerlilerin Amerikan toplumuna katkıları konusunda onlarca bilgi bulabilirsiniz.
Zannediyorum, Türkiye böyle bir yola giriyor. Ermeni sorunu sivil toplum
düzeyinde giderek artan bir biçimde kabul görüyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde, Ermeni tarihi ve kültürü
ile uğraşan kürsülerin açılması, dil, kültür çalışmalarının artması beni hiç
şaşırtmayacak. Toplum düzeyinde de soykırım giderek daha açık konuşulur,
tartışılır hale gelecek. Elbette bu kadarını yeterli görenler, ve "daha ne
istiyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde" diyenler çıkabilecek. Örneğin
"konuşuyoruz ya, daha ne istiyorsunuz" havasında olan birçok insan
var. Hatta, “yeteri kadar konuştuk, artık helalleşelim ve bu sayfayı
kapatalım”, diyenler de var. Bu görüşe sahip insanlar, soykırımın devlet
tarafından resmi olarak tanınması gibi bir talebe sahip değiller.
Hatta bu kesimler içinde, ciddi ciddi "soykırım
meselesi Ermenistan'ın işi değildir, Ermenistan ne karışıyor ? Bu diasporanın
işi değildir, diaspora ne karışıyor ?”, diyenler var. Diasporanın soykırımın
tanınması mücadelesi vermesini, “sorunu ikide bir de kafamıza kakma” olarak
yorumlayanlar var. Bu çevrelere göre, soykırım Türkiye'deki Ermenilerle Türkiye
devletinin arasındaki bir meseledir. Ve
daha çok toplum nezdinde çözülecek bir meseledir. 2015 ve sonrasında, sorunla
Amerikanvari uğraşmak dediğim bu tarzın daha da hızlanarak gelişeceğini
zannediyorum.
Türkiye’nin takip edebileceği bir diğer model ise
Almanya-İsrail örneğidir. Ben doğru olanın bu model olduğunu düşünüyorum.
Türkiye'nin, tarihi ile yüzleşmeyi Amerikanvari çözebileceğine inanmıyorum,
çözemez diye düşünüyorum. İki nedenden dolayı : birincisi Ermenistan diye bir
devlet var, ikincisi diaspora diye bir gerçeklik var. Yani Amerikan örneğindeki
yerlilerin ne ayrı bağımsız bir devletleri var, ne de Amerika dışında bir
diasporaları var. Bu iki gerçekten dolayı toplum düzeyinde çözme veya
Amerikanvari sorunu halletme tutmaz diye düşünüyorum.
Ayrıca, Amerikanvari sorun çözme çabasını, 90 yıllık
amnesia politikasının değişik bir devamı olarak görmek taraftarıyım. Sanki,
sıradan inkar politikalarının yetmediğini görenler, kendilerine savaşacakları
yeni mevziler kazıyor gibiler.
Eğer Türkiye (devleti ve toplumu ile) bu sorunun
gerçekten çözülmesini istiyorsa, derhal Ermenistan ile bu konuyu görüşmeye
başlamalıdır. Almanya ile İsrail’in yaptığı gibi. Ayrıca, yine Almanya'nın
Yahudi diasporası ile yaptığı gibi
Türkiye de Ermeni diasporası ile görüşmeye başlamalıdır. Ermenistan ve Ermeni
diasporası birbirlerini temsil edemezler, iki ayrı bağımsız tüzel
kişiliktirler. Diasporayı kim nasıl temsil edecek gibi soru ve sorunlar var
elbette ama bunun kısa sürede çözülebilecek bir sorun olduğunu düşünüyorum.
Yahudilerin de onlarca farklı örgütü vardır ama kısa sürede görüşmeleri
yürütecek bir yapı kurmayı başardılar. Özetle, Türkiye'de Ermeni sorununun
çözümünde Almanya-İsrail örneğinin izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Türkiye'den henüz bir özür gelmese de, bir taziye metni
geldi. Türkiye bu türden adımlar üzerinden mi ilerleyecek gibi görünüyor ?
Şu anda herhangi bir öngörüde bulunmak zor. Ama Türkiye
sanki ikili bir strateji izliyor gibi. Birincisi kısa dönemde tırmandırma
çizgisi izleyerek 2015'i atlatmaya bakacak. İkincisi ise, özellikle
uluslararası kamuoyuna sorunu çözmek isteyen asıl tarafın kendisi olduğu
intibaını vermek isteyecek. Diaspora ve Ermenistan’ı ise çözüme yaklaşmayan,
katı, uzlaşmadan kaçan taraf olarak göstermek isteyecek.
Tırmandırma çizgisine ilişkin iki-üç örnek vereyim. Türk
Tarih Kurumu'nun Ermeni sorunu üzerine
açmış olduğu yeni web sitesine gidin. Bu web sitesinde 80 yıllık inkar
politikasının azgın bir şekilde devam ettirildiğini görürsünüz. 80 yıldır
yazılan-çizilen tüm makale ve kitaplar, arşiv malzemeleri bir araya
toplanmıştır. Hani, nihai bir savaş için gerekli mühimmat hazırlığı gibi.
İkinci örnek ders kitaplarıdır. Ders kitaplarına bakın; geçmişte yaptıklarından
daha aşırı bir inkarcılık var orada! Ermenilere yönelik açık ırkçılık
yapılmanın ötesinde, Ermeniler, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik büyük
tehdit olarak gösteriliyor. Üçüncü örnek, Türkiye’de Azerbaycan resmi
temsilciliklerine uluslararası hukuku da çiğneterek eylem ve faaliyette bulunma
izni vermesidir. Gazi Üniversitesi'nin, Azerbaycan büyükelçiliği ile birlikte
düzenlediği 1. Cihan Harbi'nde Ermenilerin yaptığı katliamlarla ilgili afiş
yarışması buna bir örnek olarak verilebilir.
Üstelik yarışmayı kazananı, Hrant Dink'in ölüm yıldönümünde ilan
edeceklerini söylüyorlardı. Biliyorsunuz herhangi bir devlet elçiliğinin bir
başka devletin sınırları içerisinde bu tür siyasi faaliyetlerde bulunamaz,
yasaktır, uluslararası hukuka aykırıdır. Tırmandırma politikasına verilebilecek
dördüncü örnek, Sarıkamış ve Çanakkale savaşlarının kutlanması olacaktır.
Buralarda da “biz de acı çektik” teması işlenecektir. Bu örneklerin bana
gösterdiği şu ki Türk hükümeti: "sizin soykırım dayatmanız varsa; biz de
bunları dayatırız" havasındadır.
İkinci strateji ise Batı dünyasına yönelik izlenecek
olandır. "Biz bu konuda anlayışla davranıyoruz, bakın taziyede bulunduk
geçen yıl”, denecektir. “Adil hafıza” fikri etrafında, “herkesin acılarını
anlama” anlayışı geliştirilecek. Aslında içerik olarak 1915 konusunda daha önce
söylenmiş olanlar aynen tekrar ediliyor olsa bile burada bir farkın altını
çizmek gerekiyor. İnkar politikalarının üstüne insani bir dil ve kıyafet
dikilmektedir. Elbette bunu olumlu bir değişim olarak görmek isteyenlerimiz
olabilir.
Özetle, Hükümetin ana politikasının, genel seçimler de
düşünüldüğünde, 2015'i en az hasarla atlatmak
olduğunu söyleyebilirim. Türk yönetici elitlerinin Ermeni sorununu ciddi
bir şekilde nasıl çözeriz gibi bir kaygıdan hareketle soruna yaklaştıklarını
zannetmiyorum.
Türkiye'de nasıl bazı yazarlar bu yaklaşımı bir devrim
olarak nitelendirebiliyorlar ?
İyi niyetli yorumlarsak, 90 yıldır hiç bir açılımın
görülmediği bir toplumda bu tür ufak açılımların büyük değişimler olarak
görülmesini anlayışla karşılamak gerekir. Bu sevinci, hoşgörüyle karşılayalım,
derim. Bu değişikliklere burun kıvırdığınız zaman size söylenecek cümle şudur:
“eskiden bu bile yoktu.” Eskinin kötülüğü, en küçük bir değişimin devrim gibi
algılanmasına yol açıyor. Ben bunu anlamakla birlikte sorunlu görüyorum. Çünkü
sonuçta, “kalitesizlikte marifet arıyor” oluyorsunuz. Olması gerekeni doğru
olanı değil, en kötü alternatifle yetinmeyi savunuyor oluyorsunuz.
Bu tür ufak değişimleri büyük devrimler olarak görmenin
bir başka olumsuz tarafı daha var. “Eskiden bu kadarı bile yoktu” argümanı,
size karşı, verilenle yetinmeniz için kullanılıyor; “daha ne istiyorsun, bu
kadarı yeter sana” havasında şeyler söylenebiliyor. Hatta sıkılmadan, “biz
yapacağımızı yaptık; şimdi sıra öbür tarafta”, gibi tezler ileri sürülebiliyor.
Tarihi hakikati kabul etmek bir pazarlık sorunu haline getiriliyor.
Sanki, bir sorunun çözülmesinde ana ilke ne olmalıdır,
deyip, makul çözümler üzerine tartışmak yerine, “burası Türkiye, burada bu
kadarı bile oluyorsa, buna teşekkür etmeyi öğrenmelisin" deniyor gibidir.
Ve ayrıca yapılan açılımları büyük bir lütuf gibi gösterme havası var. Ben ise,
“sorun şudur; çözümü de şudur”, gibi cümlelerin kurulmasına taraftarım. Bu da
kısaca geçmişte ilişkin hakikatin kabul edilmesi; bunun bir cinayet olarak tanımlanması;
özür dilenmesi ve tazminat ödenmesidir.
Adaletsizliklerin giderilmesi özellikle hiç dile
getirilmiyor. Tazminatlar, gasp edilmiş mülklerin geri verilmesi, sorumluların
açıkça teşhir edilip kınanması : bunlar Türkiye için çok mu ütopik görünüyor ?
Evet, şimdilik bunlar ütopik gibi duruyor. Türkiye'de,
liberal çevreler de dahil, devlet ve toplum olarak, adaletsizliğin giderilmesi;
suçun kabul edilerek tazminat ödenmesi gibi konulardan kasıtlı ve bilinçli
olarak kaçma söz konusu. Çünkü işin sonunda “vermek” olduğu biliniyor.
Türkiye’nin solcuları ve liberallerinin hiç alışık olmadığı bir durumdur bu.
Solcular, demokratlar, liberaller hep istemişlerdir. İstemeye alışmışlardır.
Devletten özgürlük talep etmiş, sosyal adalet talep etmişlerdir. Devlete karşı
biz niye solcuyuzdur? Bize hak ver, eşitlik ver, vermezsen biz almasını
biliriz, demişizdir. Gerekirse savaşacağız ve alacağız bunları demişizdir.
Ermeni konusu gelince durumun farklı olduğunu hissediyoruz. Solcu da liberal de
burada zorlanıyoruz: vermek zorundayız. Ve bunun lamı cimi yok. İşte bu vermeyi
kazanç olarak formüle etmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bu vermede, kurtarılacak
insanlık, kazanılacak insanlık olduğunu görmek ve anlamak gerekiyor.
Ve sadece devlet vermeyecek, değil mi ?
Elbette, örneğin devlet tazminat verecek ama bu sonuçta
vatandaşın ödediği vergiden verilecek. Yani biz vereceğiz. Bu verme, “kaybetme,
elden çıkarma” olarak düşünüldüğü için solcusu da devleti de herkes "nasıl
olur da en azı vererek bu işten kurtarırız" bilinçaltıyla hareket ediyor.
Onun için de varlığımızı derinden etkileyen bir durum var. Vermeyi kimse
istemez. Onun için ne kadar az versek o kadarıyla kurtulalım bu işten diye
bakar. Konunun bu denli rahatsız edici olmasının nedeni bu. Nereden çıktı şimdi
bu, diye bakılıyor. Söylediğim gibi, vermenin kendisinin de büyük bir kazanç,
bir getiri olduğunu düşünebilirsek, bu kazancı hem maddi, hem manevi olarak
tanımlayabilirsek, sorunun çözümünde bir adım daha ileri gideriz, diye
düşünüyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.