Kayuş G. Çalıkman
Upuzun bir masa etrafında oturulmuş Pazar günlerine özgü
bir sabah kahvaltısı yapılmakta, Yerani uyanmış bir köşeden masa başındakileri
izliyor. Oldum olası iştahsız bir küçük kız çocuğu Yerani, ödü kopuyor kendisini de masaya çağıracaklar
diye. Ama çocuk o, henüz kurnazlıkları gelişmemiş. İyice saklanamıyor, kahvaltı
yapmak istemiyorsan bari yatağından kalkma, ortalarda görünme değil mi? Belki
de merak ediyordur masa başında neler oluyor diye, çünkü orada gülüşmeler
oluyor arada bir, dedesi bir şey anlatıyor, kardeşleri, amcasının iki kızı,
hepsi etrafında toplanmış onu dinliyorlar,
gülüşüyorlar. Merakı büyüdükçe
saklandığı kapı arkası dar geliyor, gizleyemiyor minik bedenini. Şu yemek işi
olmasa ne de güzel olacak onlarla birlikte masa etrafını çevrelemek.
Konuşulanlara, gülüşülenlere ortak olmak, hele de Hagop hayriğin yanında
oturmak, ona sokulu sokulu vermek…
Hagop hayrig, Yerani’nin babası, ama arkadaşı da aynı
zamanda, ilk öğretmeni, bir de sırdaşı. Annesinden gizli onu, Karadeniz’in
dalgalarında bata çıka yüzdüren, bazen canı okula gitmek istemediğinde okuldan
kaçıran, onu at sırtında köy köy dolaştıran adam. Hep onu gözlüyor Yerani,
yokluğunu fark ediyor mu acaba babası? Diğer kardeşleriyle de ilgileniyor mu?
İçini saran kıskançlık alevi itiveriyor onu kapı önüne. Babası fark ediyor
henüz yeni uyanmış kızını, gel diyor, gel, iki lokma bir şeyler ye. “Yok
gelemem” diyor Yerani, gelemem çünkü masada oturacak yer yok. İşte, sırf o iki
lokma bir şeyler yememek için ağzından çıkan yalancıktan bahaneyi ömrünün
sonuna kadar unutmayacaktır Yerani. Çünkü Yerani gelip otursun diye
kahvaltısını yarı bırakıp ayağa kalkan dede bir daha asla o masaya
oturamayacaktır.
“Gel ağçig” demiştir dede, gel, ben yedim. Yok dede
kalkma, yerinden olma! Biraz sonra demir kapıyı alaşağı edecekler, destursuz
evimize girecekler, seni de babam ve
amcamla birlikte alıp götürecekler, bir daha ne bu masayı göreceksin ne de
bizleri. Artık o camın kenarındaki koltuğa oturup denizi seyredemeyeceksin.
Nene bir daha asla kahveni getirip, sen içip bitirene kadar başında
bekleyemeyecek. Artık sana gelinlerini çekiştiremeyecek, oğullarının eşlerine
ne denli düşkün sümsükler olduğunu anlatamayacak. O sümsük oğlanlarla
çıkacaksın yola. Önce şehrin merkezinde bir yere götürecekler sizi.
Senin haberin yok, sizi götürdükten sonra ben gizlice
kaçtım evden, sizi takip ettim. Bir ara kaybettim ama sonra sora sora buldum
sizi. Açık havada, meydan gibi bir yerde kurulmuş kafes çemberin içindeydiniz,
hayal meyal hatırlıyorum. Seni ve amcamı göremedim ama Hagop oradaydı. Deli
gibi bağırdım, Hayriiiig! Şaşırdı ve git, dedi. Koş git eve sakın bir daha
gelme! Koşarak uzaklaştım oradan ama babamı dinlemedim, akşam geç saatlerde bir
daha geldim yanınıza. Oğlun bu kez fena kızdı bana, anneme de kızdı beni böyle
başıboş bırakmış diye. Evde kimin kimseden haberi yoktu ki. Nasıl
anlatabilirdim? Neneme bir şeyler olmuştu, siz gittikten sonra vücudu kaskatı
kesilmiş dili lal olmuştu. Kimsenin benle uğraşacak hali yoktu.
Elimde sakladığım ekmek parçasını uzattım hayriğe, o
sırada seni görür gibi oldum, baba dedim ekmeği dedeme ver!
Yerani, o ekmek parçasının dedesini ne denli
umutlandırdığını bilmeyecek ve kendi kaprisi yüzünden yaşlı adamı sofradan
kaldırdığı için hayatı boyunca kendisini affetmeyecekti.
***
Yeranyanların evi o günden sonra geri dönülmez bir çöküşe
başlamış, dağılmış ve bir daha asla toparlanamamıştır. Nene, birkaç ay aç susuz ve tabii ki sus pus
yaşar gibi yapmış, sonra da bir daha açmamak üzere gözlerini kapamıştır.
Hagoplar’dan hiç haber yoktur, nereye gitmişler, ne yapıyorlar bilinmemekte.
Eve sık sık birileri girip çıkmaktadır, Yerani kimseyi tanımıyor ama içlerinde
tek bir dost olmadığını çok iyi biliyor. Bir gün annesi evde değilken kahverengi
üniformalı adamlar giriyor eve, Yerani’nin üç erkek kardeşini alıp
götürüyorlar, sekiz yaşında Arşavir, altı yaşında Armenag ve henüz birkaç aylık
Garabed. Türk ailelere evlat verilmek üzere evden alınan üç erkek kardeş.
Nuritsa eve geldiğinde deliye dönüyor, kime saldıracağını şaşırmış, deliler
gibi bağırıyor çağırıyor. Kime ama? Kim karşı koyabilirdi ki askerlere?
Yerani henüz küçük, yengesi iki kızını bırakmış,
kendinden bihaber, eşinin peşinde dağ taş bir bilinmeze yürüyor. Üç küçük kız,
üç oğlan çocuğu kalmış Nuritsa’nın omuzlarına. Ama sağ olsun Müslüman komşular
hiç esirgememişler ilgi ve yardımlarını. İçlerinden biri en büyük kıza göz
koymuş, en çok onu kurtarmak istiyormuş. Sirarpi, henüz ondördünde, yengesi nasıl kıyar da o adama “karı” diye
verir o tazecik, narin, çekingen kızı. Bir başka adam mutasarrıfmış, ben
Hagop’un arkadaşıyım diye çıka gelmiş bir gün, o da akıl vermeye. Hanım, demiş.
Üç kız çocukla ne yaparsın sen? Bak birileri gelmiş yetim çocukları topluyor,
ver onlara kızları, sen de Müslüman ol canını kurtar.
Nuritsa kaynının kızlarını böylece yetimhaneye teslim
etmiş. Kızlara söz vermiş, merak etmeyin bir gün mutlaka gelip alacağım sizi.
Sonra kendi kızına sıra gelmiş, Yerani’yi almış “bir yerlere” götürmüş, Emine
olarak eve geri getirmiş. O bir yerler Yerani’nin hafızasında asla yer
bulmamıştı, o günleri anlatırken hep o bir yerlerin ismi “bir yerler” olarak
geçerdi. Bize Nenemin Emine olduğu dönemden iki hikâye kalmıştır; biri aliyyül
ala ile Müslüman okulundan mezun olması, bir de anasının 3 erkek çocuğunun
peşinden düşerek teker teker hepsini toplayıp eve getirmesi.
Nuritsa Müslüman olduktan sonra Hagop’un “dostu”
mutasarrıfa gider. Evet, işte dediğini yaptım, şimdi çocuklarımı bul bana. Uzun
kem kümlerden sonra birer birer adresler dökülüverir adamın ağzından. Büyük
çocuklar yakın köylere verilmişler, onları toparlamak kolay olur Nuritsa için,
önce deniz kıyısında bir köye girer büyük oğlunu bulur, kolundan çektiği gibi
alır eve getirir. Sonra 2-3 saat mesafede ormanlık bir köyde ortanca oğlunu
bulur, sapsarı saçları kirden birbirine yapışmış, katrana dönüşmüştür, mavi
gözleri öylesine çukura kaçmıştır ki, Nuritsa bir an için oğlunu değil de
kayınbabasını görmüş gibi olur karşısında. İnanamaz birkaç ay içinde bir çocuk
böylesine küçülebilir mi, zaman bu kadar ters işler mi? Elinden tutmaya
kıyamaz, kemiklerinin içi boşalmıştır sanki, kırılır diye korkar. Öpmelere
kıyamaz oğlunu, oysa bilse alın size oğlan çocuk, diye verildiği evde nelere
kıyılmıştır…
En zoru küçük Garabed’i bulmaktır. Nuritsa yine
mutasarrıfın kapısına düşer. “Yardım et” der. Mutasarrıf bir adam çağırır,
üniformalı yaşlıca bir adamdır gelen. Orada tek kelime etmez, bilmiyorum der,
yalvarma yakarma boş, adam bilmiyor, yapacak bir şey yok, iki oğluna
kavuşmuşsun, kızın da yanında daha ne istersin be kadın? Nuritsa yarı hiddet
yarı hüzün ne olduğunu bilmez bir halde eve döner. O gece geç saatlerde ürkek
ürkek evin kapısı çalınır, Nuritsa iner kapıyı açar karşısında sabah
karşılaştığı üniformalı yaşlı asker durmaktadır, elinde bir atın gemi. Hanım,
der hemen bin ata o seni gideceğin köye götürecektir, oğlun orada, ama
vermezler bilesin. Nuritsa atladığı gibi ata deliler gibi koşturur saatler
boyu, ertesi gün öğlene doğru at duruverir birkaç haneli köyümsü bir yerde. Kapılardan
biri önünde çöküverir Nuritsa, yorgundur, susuz ve açtır ama ne açlık
hissetmekte ne susuzluk, aklı fikri henüz iki yaşındaki oğlundadır. Kapı
arkasında gelen sesi tanıyordur, Garabedidir ağlayan, var gücüyle kapıyı
tekmelemeye başlar. Genç bir kadın titreye titreye kapıyı açmıştır, kucağında
Garabed. “Ver” der Nuritsa, ver oğlumu! İndir kucağından, koynumu özlemiştir,
kokumu özlemiştir ver kuzumu bana. Kadının korkuları büyümüş, tüm vücudunu
sarmıştır. Bana kalırsa veririm hanım, zaten ben bakamıyorum buna ama versem
kocam beni öldürür. Vermesen de ben öldürürüm der Nuritsa, kara gözleri daha da
kararmıştır, kuşağından bıçağı çıkarır kadının gözüne gözüne sokar. Kadın
anlamıştır Nuritsa’nın gözleri dönmüştür, o bir anadır. “Al” der, al ama çabuk
git, kocam yakalamasın seni hepimizi birden gebertir. Nuritsa oğlunu ata
bağlar, önce güneşin altında saatlerce atı koşturur sonra da ay ışığında
ormanlık yolda. Bir ara tuhaf bir boşluk hisseder, döner bakar yavrusu yok.
Aklını oynatacak gibidir ne oldu, nerede düşürdü kuzusunu? Gerisin geri döner,
epeyce bir arandıktan sonra bebeğin sesi gelir, çocuk bir ağacın altında kalan
son gücünü ağlaya ağlaya harcamaktadır. Nuritsa tekrar oğlunu ata alıp saatler
sonra evine gelir. Her ikisi de yarı baygındır. Garabed o gün başlayan
hıçkırıkları 4-5 gün aralıksız devam eder. Ne yaparlar ne ederler küçük kuzuyu
susturamazlar. Aç değil, susuz değil, nedir?
Nuritsa birkaç ay geçip küçük Garabed ayaklanmaya
başladığında, küçük kuzusunun günler boyunca hıçkırıklara boğulmasının nedenini
anlayacak, kendi dikkatsizliği yüzünden oğlunu attan düşürüp, yavrucağı sakat
bıraktığı için hayatı boyunca kendini affetmeyecekti.
***
Bu hikâyenin devamı gelecektir ve başka nenelerin
hikâyeleriyle birlikte 2015’in sonuna kadar bana ayrılan köşeyi işgal
edecektir. 2015 yılı at sırtında kendi çocuğunu kaçıran anaların, eşi öldü diye
kendini diri diri mezara gömen ninelerin, aklını yitiren yengelerin, ismini,
dilini kimliğini kaybeden kız çocuklarının, on beşine varmadan ana olan çocuk
kadınların yılıdır. Derzor çöllerinde yolda bulduğu çocuğa analık etmeye,
bildiği tek yolla boş göğsüyle beslemeye kalkan 9-10 yaşında kız çocuklarının,
öleceğini anlayan bu benim hağortutyunum* olsun diye taşı yutan ninelerin,
kendini Fırat’ın, Munzur’un, Murat’ın deli sularına toplu halde atan genç
kadınların yılıdır. Çocuğunu kendi elleriyle boğmak zorunda kalan anaların
yılıdır. Kimse acı yarıştırmaya kalkmasın, bu benim acımın yılıdır. Benim acım
benim isyanımdır, öfkemdir, bu benim tüm acılara karşın işte ben buradayım
dimdik ayaktayım diye yeniden yeşerdiğim yıldır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.