Prof. Dr. Garip Turunç *
Evet, biz 24 Nisan 1915 tarihinde ve sonraki günlerde yaşanan felaketin, çok geç farkına vardık. İnsafsızca bir katliamdan geçirtildiklerini öğrendiğimizde, onları çoktan kaybetmiştik. Dünyanın dört bir yanına saçılmış, bu felaketin acısıyla yanıp tutuşan, ayakta kalmaya çalışan Ermeni kardeşlerimizle çok uzun yıllar sonra karşılaşabildik, dertleşebildik. Acıları ortadan kaldırmak mümkün değil. Hafifletmek de. Ancak ne olursa olsun, yeni bir kardeşlik sayfası açılacak.... Öte yandan taziyenin devamı olan diğer adım ise şimdiden
atıldı. Davutoğlu'nun geçtiğimiz aylarda Başbakanlık internet sitesinde
yayınlanan, Hrant Dink'in ölüm yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamayı şu
ifadeler özetlemektedir: “Savaş şartlarında başvurulan zorunlu yer değiştirme
politikalarının, 1915 dâhil, gayri insani sonuçlar doğurduğunu daha önce de
açıklayan Türkiye, Ermenilerin acılarını paylaşmakta, iki halk arasında yeniden
duygudaşlık kurulması için sabır ve kararlılıkla gayret göstermektedir… Ermeni
kültür varlıkları ile Osmanlı/Türk kültürüne değerli katkılarda bulunmuş Ermeni
şahsiyetlere hak ettikleri biçimde ve önemle sahip çıkmaya devam edilecektir.
Acılara ortak olmak, yaraları sarmak ve tekrar dostluklar kurabilmek arzumuz samimidir.
Ufkumuz dostluk ve barıştır…” Bu adım
yolu açan bir önceki girişim gibi iyidir, yerindedir ama sadece yolu açacağı
için... Bunun görülmesi için birkaç adımın daha atılması gerekiyor.
***
Gerçeklik korkusu içinde yaşayan 'hasta' dediğimiz bazı
insanlar kendileriyle ilgili gerçek olmayan bir imgeyi sürekli besleyen
kişilerdir.
Aynı şekilde bazı toplumlar da kendileriyle ilgili
gerçekdışı tespit ve değerlendirmeler üretip
bunlara tutkuyla sarılır, onları ilahi bir varlığa ait nitelemelermiş
gibi yüceltirler. Bunun nedeni söz konusu toplumların henüz gerçekliği
hazmedebilecek olgunluğa sahip olmamaları ve bu eksiklikle yüzleşmektense
gerçeklikten kaçmayı tercih etmeleridir.
Türkiye yıllardır
bu ruh halinde yaşadı. Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihsel olarak çok hızlı bir
biçimde dağılması, büyük bir travmaya yol açmıştı. Batı karşısında aşağılanma
duygusu ile gerçekten değersiz olma tespitinin iç içe geçtiği bu savrulma
döneminin ardından ise ne yazık ki en kolaycı yol seçildi: Tarihi mesafeli bir
bakışla algılamaya çalışmaktansa, devlet eliyle tarih üretildi. Lineer bir
çizgide ilerleyen monolitik bir "ulus"un amacına ulaşmasını sağlayan
kusursuz atalar (ecdat), kavramsallaştırmalarla tarihsel olaylar üzerine özgür
tartışma yapılmasını fazlasıyla zorlaştırdı. Gerçek tarih devletin tasarruf
alanı içine alındı, topluma kolaylıkla tüketip kıssadan hisse alabileceği bir
dizi hikâye sunuldu. Türkiye'nin düşmanlarla çevrili olduğu, Batı'nın bizi
sürekli olarak bölmeye çalıştığı, içimizde sayısız hainlerin bulunduğu ve bütün
bunlara karşı tek çarenin Kemalizm olduğu aşılanmaya çalışıldı. Böylesi bir tablonun
inandırıcı olması ise tarihin yeniden yazılmasını gerektiriyordu ve nitekim
birçok hariciye mensubu bile Ermenilerin yaşadıklarını epeyce geç yaşlarında
fark edebildiler.
Eski büyükelçilerden Temel İskit'in 2009 yılı Ağustos
ayında Taraf'ta Neşe Düzel'e verdiği mülakatta söyledikleri, bu samimi idrakin
en çarpıcı örneklerinden biriydi. 41 yıl Dışişleri'nde çalışmış "bir beyaz
Türk'ün" itirafları şu idi: “Benim neslim ve çevrem uzun süre sorunsuz bir
Türkiye'de yaşadı. Kürt sorunu yoktu. Ermeni soykırımı sorunu hiç yoktu. Sonra
Batılı düşmanlarımız hiç yoktan bir soykırım uydurdu. Daha sonra mesele
Ermenilerin bizi arkadan vurmasına dönüştü, oradan savaş koşullarında meşru müdafaaya,
oradan mukateleye. Şimdilerde ise tarihin fotoşoplanmamış sayfaları açıldıkça
hayretten hayrete düşüyoruz. (…) Benim neslim toplumun en fazla
koşullandırılmış kesimi. Hatta kendisini sonraki nesilleri koşullandırmakla
görevli saymış bir nesiliz biz. Kutsal devlet, ideolojik laiklik, imtiyazsız
sınıfsız kitle, bölünmez bütünlük, Türk'ün özelliği ve üstünlüğü kavramları
benliğimizin parçası olmuş. (…) Benim neslim çözüm aramaktan çok sorunu
sürdürmeye çalıştı. (…) Çözüm bizden sonrakilerin, sizlerin elinde artık. Biz
ettik, siz etmeyin Türkiye'ye.”
Evet, biz 24 Nisan 1915 tarihinde ve sonraki günlerde
yaşanan felaketin, çok geç farkına vardık. İnsafsızca bir katliamdan
geçirtildiklerini öğrendiğimizde, onları çoktan kaybetmiştik. Dünyanın dört bir
yanına saçılmış, bu felaketin acısıyla yanıp tutuşan, ayakta kalmaya çalışan
Ermeni kardeşlerimizle çok uzun yıllar sonra karşılaşabildik, dertleşebildik.
Acıları ortadan kaldırmak mümkün değil. Hafifletmek de. Ancak ne olursa olsun,
yeni bir kardeşlik sayfası açılacak. Hrant Dink, sayfayı aralamaya
çalışanlardan birisiydi. "1915'te yaşanan soykırımdı" dediği için,
mahkûm edildi, ırkçıların hedefi haline geldi, 2007'de öldürüldü. Onun ömrü
Ermeni kardeşlerimizle ortak bir dil yaratmaya yetmedi. Ancak Türkiye'de son 10
yılda bu konuda çok önemli gelişmeler oldu. Birkaç yıl önce Başbakan Erdoğan
Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir toplantısında “Yüzümüze bakmak için berrak bir su
arıyoruz” söyleminden sonra, geçen 23 Nisan'da yaptığı taziye mesajındaki
açıklama şöyle idi: “Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de
o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir
insanlık vazifesidir… 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin
serbestçe ifade edilmesi; çoğulcu bir
bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın gereğidir…"
Devlet, Kürt ve Alevi sorunlarında olduğu gibi Ermeni
sorununda da diyalog ve yüzleşme adına takdir edilecek bir adım attı. Ancak,
Türkiye basını Başbakanlık açıklamasının özgürleştirici yanını henüz göremedi.
Açıklamayı sadece bir dış politika enstrümanı olarak okumayı tercih etti. Ancak
asıl önemi zihniyet devrimini yansıtmasından, Türkiye'nin kendi içindeki
özgürleştirici tartışmayı tetikleyici olmasından kaynaklanmaktaydı. Türkiye
daha da özgürleşecekse, üstündeki soykırım baskısından kurtulacaksa, ancak daha
fazla tartışmayla, daha fazlasının talep edilmesiyle mümkündü. 23 Nisan
açıklaması bize bu fırsatı verdi. Artık sorunu biraz daha rafine düşünmemiz,
daha fazla tartışmamız, siyasetten daha çok talepte bulunmamız gerekiyor.
Tarihçiler, hukukçular, sivil toplum örgütleri 1915 yılında, öncesinde ve
sonrasında neler yaşandığını ve yaşananların ne anlama geldiğini konuşmalı,
tarihle barışmanın önünü açmalı. "Yeni Türkiye", kendi hakkında
düşünme, tahlil etme görevini yerine getirmeli. Medya, her zamanki suskunluğunu
bozup konuyu gündemine almalı. Olayların 100. yılına yaklaşıyoruz. Türkiye,
devlet olarak bundan sonra ne yapacak?
Aslında bir “dengeleme politikası”nın ipuçlarını şimdiden
izliyoruz. Dışişleri yoğun bir lobi faaliyeti sürdürüyor, Çanakkale Savaşı'nın
100. yılı resmi anma gününün 18 Mart'ta değil, Anzakların kutlama tarihi olan
25 Nisan'ın bir gün öncesine çekilmesi, 24 Nisan'a denk getirilmesi bir gündem
çoğaltma gayretine işaret ediyor. “Bizim için 25 Nisan neyse 24 Nisan da odur.”
söyleminden sonra, tarih kaydırma operasyonuna girişerek, dış baskılara karşı
direnmek için "acıların yarıştırılması" yöntemine gidiliyor.
Önümüzdeki 24 Nisan 2015'te dünya kamuoyuna ve Ermenilere şu mesaj verilmeye
çalışılacak: "I. Dünya Savaşı hepimiz için acılarla doludur. Evet,
Ermenilerin başına kötü şeyler gelmiş olabilir, ama biz de çok çektik. Biz de
savaş meydanlarında can verdik. Biz de mağdur ve mazlumuz!" Ermenilerin
Büyük Felaketi varsa bizim de savaş meydanlarında kefensiz yatan yüzbinlerce
şehidimiz var! Böylece, onlarca yıldır süren inkâr politikalarının
devamlılığından sonra, AKP, “herkes acı çekti”, “herkesin acısını anlayalım”
stratejisi üzerinden kendini savunmaya çalışacak.
Öte yandan taziyenin devamı olan diğer adım ise şimdiden
atıldı. Davutoğlu'nun geçtiğimiz aylarda Başbakanlık internet sitesinde
yayınlanan, Hrant Dink'in ölüm yıldönümü vesilesiyle yaptığı açıklamayı şu
ifadeler özetlemektedir: “Savaş şartlarında başvurulan zorunlu yer değiştirme
politikalarının, 1915 dâhil, gayri insani sonuçlar doğurduğunu daha önce de
açıklayan Türkiye, Ermenilerin acılarını paylaşmakta, iki halk arasında yeniden
duygudaşlık kurulması için sabır ve kararlılıkla gayret göstermektedir… Ermeni
kültür varlıkları ile Osmanlı/Türk kültürüne değerli katkılarda bulunmuş Ermeni
şahsiyetlere hak ettikleri biçimde ve önemle sahip çıkmaya devam edilecektir.
Acılara ortak olmak, yaraları sarmak ve tekrar dostluklar kurabilmek arzumuz samimidir.
Ufkumuz dostluk ve barıştır…”
Bu adım yolu açan bir önceki girişim gibi iyidir,
yerindedir ama sadece yolu açacağı için... Bunun görülmesi için birkaç adımın
daha atılması gerekiyor. Artık kaçacak, oyalanacak, geri duracak, erteleyecek,
üşenecek, korkacak, ürkecek, denge gözetecek dönemler geride kaldı. Söz konusu
olan bu topraklarda birlikte yaşama kaderimiz. Yani geleceğimiz. Burada
yaşıyoruz, burada yaşayacağız. Ama farklı bir duruşla, daha kuşatıcı bir
bakışla ve hepsinden önemlisi ortak değerler zincirini bir kez daha, sabırla ve
birlikte üreterek. Türkiye'nin bu yükü taşıması gerçekten de artık pek mümkün
değil… Gerçeklikten korkarak "Yeni Türkiye" olmak da çok zor…
Sağlığımıza kavuşmak için tartışmamız, yüzleşmemiz, helalleşmemiz gerekiyor…
*Bordeaux Üniversitesi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.