Ayşe Hür
Geçtiğimiz günlerde Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj
Sarkisyan, Ermenistan ve Türkiye arasında ilişkilerin geliştirilmesi ile ilgili
protokolleri Ermenistan meclisinden geri çektiğini açıkladı. Gerekçe,
Türkiye’nin iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirecek adımları
atmamasıydı. Türkiye ise, asıl Ermenistan’ın sorumlu olduğunu, normalleşme için
öncelikle Ermenistan’ın işgal ettiği Dağlık Karabağ’dan çekilmesinin şart
olduğunu söyledi. (Sayın Ayşe Hür bazı eleştirileri dikkate alarak yazıda ufak tefek
değişiklikler yaptığını belirtti. Yazının yeni versiyonunu yayımlıyoruz. HYETERT)
İki ülke arasındaki bir diğer gerilim konusu ise, 26
Şubat 1992 yılında meydana gelen Hocalı Katliamı’na ad verilmesi. Son yıllarda
İstanbul merkezli bazı grupların katliamı ‘Hocalı Soykırımı’ adıyla andıklarını
fark etmişsinizdir. Bu haftaki yazım, Dağlık Karabağ Meselesi’ne ve Hocalı
Katliamı’na dair.
Onlar yabancı, biz yerli
Karabağ, büyük bölümü bugünkü Azerbaycan ile Ermenistan
arasında, güney bölümü İran içinde kalan, yaklaşık 18 bin kilometrekarelik
bölgenin adı. Dağlık Karabağ ya da Ermenice tarihi adıyla ‘Artsakh’ ise bu
bölgenin içinde 4.392 kilometrekarelik alan. Ermenilere göre Dağlık Karabağ’da
MÖ 7. yüzyıldan beri Ermeni nüfusu ve kültürü egemendi. Azerilere göre ise
Ermeniler Yunanistan’ın Teselya (Selanik) bölgesinden, Doğu Anadolu’ya gelip
Urartuların egemenliğinde yaşayan, sonra da Kafkasya’ya göçen yabancı bir halk
olup, bölgenin esas sahipleri kendileriydi, çünkü Azeriler Orta Asya’dan
Avrupa’ya doğru göç ederken bölgedeki Derbent Geçidi’nden geçen Türk boylarının
soyundan geliyorlardı.
Karabağ Bölgesi 1555’te Amasya Anlaşması ile Osmanlı
Devleti’ne katılmış; 1735 İstanbul Anlaşması’yla İran’a bırakılmış, 1805 Gence
Anlaşması ile Çarlık Rusyası’nın hâkimiyetine girmişti. Bu tarihten sonra
Ruslar Kafkasya’da güneye doğru indikçe Müslüman halk güneyde, Hıristiyan halk
ise Ruslara sığınmak üzere kuzeyde toplanmaya başladı.
Maverâ-yı Kafkas Federasyonu
1917 yılında Rusya, Bolşevik Devrimi’ni takiben Birinci
Dünya Savaşı’ndan fiilen çekildiğinde, Güney Kafkasya’da üç önemli siyasi güç
vardı. Bunlar Gürcülerin Sosyal Demokrat Menşevik Partisi, Azerilerin Müsavat
Partisi ve Ermenilerin Taşnaksütyun’u idi. Hepsi Bolşevik karşıtı olan bu üç
hareket, 24 Kasım 1917’de, merkezi Tiflis olan Maverâ-yı Kafkas Federasyonu’nu
kurdular. Ancak federasyon, Osmanlı ordularının bölgedeki harekâtları ve
Bolşevik Rusya’nın savaştan hukuken çekilmesini sağlayan 3 Mart 1918 tarihli
Brest-Litovsk Anlaşması’nın ardından dağıldı ve yerine Gürcistan, Azerbaycan ve
Ermenistan cumhuriyetleri kuruldu.
Nisan-Aralık 1920 arasında, Lenin ve Stalin’den
Kafkasya’yı Bolşevikleştirme emrini alan Kızıl Ordu, bu bağımsız cumhuriyetleri
tarihe gömdü. 1921 yılında Türkiye sınırındaki Nahçıvan, Azerbaycan Sovyet
Cumhuriyeti’ne bağlı özerk (otonom) bölge olarak tanımlanırken, Dağlık Karabağ
da Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne bağlanmıştı. Ancak sadece üç hafta sonra
Dağlık Karabağ bu sefer Azerbaycan’a bağlı özerk bir bölge olarak tanımlandı.
Dahası bölgenin sınırları çizilirken, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’la fiziki
ilişkisini kesmek için Laçin bölgesi Azerbaycan’a bırakılmıştı. Bu tarihte
bölgenin nüfusu 160 bin civarındaydı ve ezici bir bölümü (bazı kaynaklara göre
%80’i, bazılarına göre %95’i) Ermeni idi. Geri kalan nüfus Türk, Kürt ve diğer
etnik gruplardan geliyordu. (Bölgede 1923-1929 arasındaki Kızıl Kürdistan
yönetimi için bkz.
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/kurd_federasyonundan_mahabad_cumhuriyetine-1144807)
Moskova’nın kötü sınavı
Konu yıllarca uykuda kaldı. Stalin’in ölümünden (1953) sonra milliyetler meselesine daha yumuşak yaklaşan Kruşçev döneminde Ermeniler Dağlık Karabağ’ın Ermenistan’a ya da Rusya Federasyonu’na bağlanması talep ettiler, fakat dilekçelerine cevap bile alamadılar. Moskova, 1966 yılında ve 1967’nin ilk yarısı boyunca, Azerbaycan ve Ermenistan arasındaki tartışmalarda sadece izleyici olmayı seçtiyse de, 1967 yılının Ağustos ayında Dağlık Karabağ’da bir Ermeni çocuğun bir Azeri tarafından öldürülmesi, Azeri yetkililerin katili cezalandırmakta gönülsüz davranması, bunun üzerine çocuğun ailesinin de katili öldürmesiyle patlak veren olaylara Kızıl Ordu aracılığıyla müdahale etmek zorunda kaldı. Daha sonra Ermenistan Dışişleri Bakanı olacak Jon Kirakosian’ın konuyu Moskova nezdinde sürekli gündeme getirmesine rağmen SSCB’nin 1977 tarihli yeni Anayasası’nın 87. maddesiyle Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlılığı tekrar teyit edilince Ermenilerin umudu bir kez daha söndü.
1985’te ‘Glasnost’ (Şeffaflık) ve ‘Perestroyka’ (Yeniden
yapılanma) diyen Mihael Gorbaçov’un iktidara gelmesi Dağlık Karabağ Ermenilerini
yeniden harekete geçirdi. 1987’de 75 bin imzalı bir dilekçe Gorbaçov’a
gönderildi. 20 Şubat 1988’de Dağlık Karabağ Özerk Bölge Sovyeti Azerbaycan’dan
ayrılarak Ermenistan’la birleşme isteğini taraflara bildirdi. Bu amaçla
Erivan’da 200 bin kişinin katıldığı büyük bir miting yapıldı. Ancak Moskova
talebi duymazlıktan geldi, daha doğrusu Komünist Parti Siyasi Bürosu’nun iki
üyesi “Ermeni milliyetçiliğindeki tırmanışın ilerde ciddi sonuçlar doğuracağı
yolunda bir rapor hazırladı. Ancak, raporu hazırlayanlar Azeri
milliyetçiliğindeki tırmanışı gözden kaçırmışlardı.
1988 Sumgayıt Katliamı
27 Şubat 1988’de, Bakü’nün 35 km. kuzeybatısındaki, 19
bin Ermeni’nin yaşadığı Sumgait şehrinde, Azerilerden oluşan bir güruh
Ermenilere saldırdı ve resmi kaynaklara göre 26 Ermeni ile 6 Azeri öldü. Gayri
resmi kaynaklara göre ölü sayısı en az 300’dü. Sayıyı 500’e kadar çıkaran
kaynaklar da vardı. Ermenilere ait evler talan edildi. Bütün bunlar olurken
bölgenin esas hakimi Sovyet yetkilileri, askeri güçleri sadece izleyici konumunda
kalmıştı.
Azeri tarafı Sumgayit olaylarını Ermenistan’ın
Gorus-Kafan bölgesindeki Azerbaycanlıların zorunlu şekilde göç ettirilmesinin
yarattığı tepkiyle açıklamaya çalıştı. Ayrıca Grigoryan adlı bir KGB ajanının
kışkırtıcı rol oynadığı iddia ettiler. Yaklaşık 60 yıllık sosyalist deneyimin
milliyetçilik hastalığına çare olmadığı iyice anlaşılmıştı.
(Ermeni
milisler)
1990 Bakü Katliamı
7 Aralık 1988’de, Ermenistan’da 28 bin kişinin ölümüne
neden olan büyük depremden yaklaşık bir ay sonra, Moskova durumun vahametini
anladı ve Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi’ni kendisine (merkeze) bağladı. Ancak,
Azerbaycan’dan gelen baskılar üzerine (Eylül ayında Bakü’de 800 bin kişinin
katıldığı bir miting yapılmıştı) tekrar fikir değiştirdi ve 28 Kasım 1989’da
yönetimi yeniden Bakü Hükümeti’ne devretti. Bakü’de sevinç gösterileri
sırasında Ermeni heykelleri yıkıldı, Ermenilerin anısına verilmiş sokak
isimleri değiştirildi. Merkezi hükümetin bu gelgitleri bölgenin zaten bozuk
olan kimyasını iyice bozdu. Bunun üstüne tüy diken olay, 13 Ocak 1990 Bakü’de
yine resmi rakamlara göre 60 Ermeni 6 Azeri’nin ölümüyle biten olaylar üzerine
19 Ocak 1990’da Kızıl Ordu’nun olağanüstü hal ilan ederek Dağlık Karabağ Özerk
Bölgesi’ne ve Bakü’ye (karadan, havadan ve denizden) harekât düzenlemesi oldu.
17 bin askerin katıldığı harekâtın amacı, Azerbaycan’ın başına Moskova yanlısı
Ayaz Muttalibov’u geçirmekti, nitekim öyle oldu. Bunlar olurken sokak
çatışmalarında yüzlerce kişi öldü. Bakü’de ölenler yüz binlerin katıldığı bir cenaze
töreni ile defnedildikten sonra, Bakü’deki Ruslar ve Ermeniler şehri terk
etmeye başladılar. Ermeniler de kendi bölgelerindeki Azerileri (ve Kürtleri)
göçe zorlayınca her iki bölge etnik açıdan biraz daha ‘homojenleşti’.
1992 Hocalı Katliamı
Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından 25 Ağustos
1990’da Bağımsızlık Birdirgesi’ni onaylayıp seçimlere giden Ermenistan’da,
devlet başkanlığını Karabağ Komitesi’nin en popüler üyesi Levon Ter Petrosyan
kazandıktan sonra, Ermenistan siyasetini esas olarak Dağlık Karabağ
hassasiyetleri tayin etmeye başladı. Elbette 30 Ağustos 1991’de bağımsızlığını
ilan eden Azerbaycan’da da durum farklı değildi. Ancak Muttalibov, Dağlık
Karabağ’ı doğrudan Bakü’ye bağladığını açıklayınca, Dağlık Karabağ
Ermenilerinin cevabı Eylül 1991’de bağımsızlık ilan etmek oldu.
Azerbaycan aynı anayasanın 78. maddesine referans
vererek, tarafların onayı alınmadan iki Sovyet cumhuriyetinin sınırının
değişemeyeceğini ileri sürdü. Bu arada hem Muttalibov iktidarını yıpratmak hem
de Dağlık Karabağ konusundaki tarihi iddiaları yaşama geçirmek için radikal
Azeri milliyetçisi Ebulfeyz (veya Ebulfez) Elçibey’in adamları bölgede
örgütlenme ve kışkırtma eylemlerine hız vermişlerdi. Elçibey 1990’dan beri 500
silahlı adamı ile Ağdam’da yaşıyordu ve Dağlık Karabağ’ın başkenti
Stepanakerd’i (eski Hankend) ablukaya almıştı. Şehir eski Sovyet Kristal ve
Grad füzeleriyle sürekli taciz ediliyordu. Ermeni milislerin ise iddialara göre
Suriye’nin Bekaa vadisinde eğitiliyorlardı. SSCB Aerflot uçakları Halep-Erivan
seferlerinde Ermeni milisleri ve silahları taşıyordu. (Türkiye’deki milliyetçi
çevreler bu hattın Türkiye’nin izniyle açıldığını belirterek Demirel hükümetini
suçlayacaklardı.) Yine Azerilere göre eski Sovyet ordusunun 4. ve 7. alayları
Ermenilere yardım ediyordu. Sonunda kiminin arzu ettiği, kiminin korktuğu oldu:
Gözü kararmış milliyetçi liderlerin uzlaşmazlığı, zaten bir kıvılcıma bakan
toplumları birbirine düşürdü. 24 Şubat 1992 günü Ermeni milisler, Sovyetlerin
‘bölgede jandarmalık ve arabuluculuk yapmaktan’ vazgeçtikten sonra geride kalan
366 Motorize Piyade Alayı’nın zırhlı araçları, askerleri ve kurmay heyetiyle
birlikte (komutanları olmadan) Stepanakert’in kuzeyindeki Azeri yerleşimi
Hocalı’yı (Hocalu) kuşattılar. O tarihte 6-7 bin Azeri’nin yaşadığı şehir
Karabağ’daki tek hava alanına sahip olduğu için stratejik öneme haizdi.
Hocalı-Ağdam, Şuşa, Eskeran, Stepanakert yolu bölgenin can damarıydı.
Hocalı’nın Ermeni milisleri tarafından kuşatılması
şehirde paniğe yol açmıştı. Ermeniler halka şehrin doğusundan çıkma izni
vermişlerdi, buradan gidenlere müdahale edilmeyecekti. Ancak Elçibey’in
kontrolündeki milisler Azerilerin şehri terketmesini istemiyordu. Çünkü boşalan
şehri Ermenilerin işgal etmesi çok daha kolay olacaktı. Ancak, halk 26 Şubat
günü panik içinde şehri terketmeye başladı. Ne olduysa bu kaçış sırasında oldu.
Başlangıçta kaosa rağmen çıkış mümkün gibi görünüyordu. Ama birden silahlar
patladı ve ortalık kan gölüne döndü. Çatışma bittiğinde, Ermeni milisler, Azeri
milislere bölgeye girme ve ölülerini alma izni verdiler. Aynı amanda bölgeye
uluslararası insan hakları örgütleri de geldi.
Yıllarca, ilk ateşi kimin açtığı, neden sivillere ateş
açıldığı, ölü sayısının ne olduğu tartışıldı. Azeri ve Ermeni taraflarının
dışında konuya dahil olan uluslararası kuruluşlar da vardı. Her birinin olayı
anlatışı, sorumluluğu yüklediği taraf, verdiği ölü sayısı farklı oldu.
Azerilerin iddiaları
Örneğin katliamın yaşandığı 26 Şubat günü Azerbaycan
İçişleri Bakanlığı Sovyet İnterfaks ajansına olayı ‘etnik temizlik’ olarak
tanımladı (o günlerde ‘soykırım’ terimi kullanılmamıştı) ve Azeri ölü sayısını
100, yaralı sayısını 250, kayıp sayısını 300 olarak açıklamıştı. Daha sonra,
Azerbaycan yetkililerinin de kabul ettiği Helsinki Watch raporuna göre 181 (130
erkek, 51 kadın, 13 çocuk) sivil ölmüştü. Kaç askerin öldüğü raporda yer
almıyordu. 300 kadar da rehin olduğu iddia ediliyordu. Mart ayında Azeri
yetkililer ölü sayısını 1.234 olarak verdiler, Haziran ayında 927’ye
indirdiler. Nihayet Azeri tarafı dünyaya 106 kadın ve 83 çocuğun da bulunduğu
613 Azeri sivilin öldüğü ilan etti. İddialara göre bunların bir kısmı
işkencelerle öldürülmüş, organları kesilmişti. Ayrıca 1.275 kişi esir
alınmıştı, 150 kişinin de akıbeti bilinmiyordu.
Azeri milislerin Hocalı’nın intikamı için Maragha
köyündeki 45 Ermeni’yi öldürdükleri Nisan ayında, Azerbaycan’ın sabık
Cumhurbaşkanı Ayaz Muttalibov, Ermenilerin halka çıkış hakkı tanıdıktan sonra
ateş etmesinin mantıksız olduğunu, çıkışı katliama dönüştürenlerin kendisini
devirmeye çalışan Elçibey’in milisleri olduğunu ileri sürdü. (Bu tarihte Hocalı
Katliamı’ndan sorumlu tutularak Mart ayında istifaya zorlanmıştı yerini Yakup
Mamedov almıştı.) Ancak eleştiriler
üzerine ‘sözlerinin Ermeniler tarafından tahrif edildiğini’ belirtti. İddiasına
göre, o cümleler, olayların ardından görüştüğü Sovyet yetkili Artur
Mıkhıtaryan’a aitti, kendisini sadece aktarmıştı! Hocalı Muhtarı Mamedov da,
“Azeri liderler sürekli bize durun, bekleyin, gelip sizi kurtaracağız dediler
ama gelmediler, bizi yalnız bıraktılar” dedi.
2005 yılında Azerbaycanlı gazeteci Eynulla Fatullayev,
daha çok Ermeni tanıklara dayanan ve Ermenileri aklayan bir rapor yazdı. Ona
göre sivil ölümlerine, Muttalibov’u devirmek isteyen Elçibey’in milisleri neden
olmuştu. Nitekim, Fahmin Hacıyev adlı bir milis şefi, Hocalı’daki ölümlerden
sorumlu tutularak 11 yıl hapis yatmıştı. Ancak Fatullayev bu raporu yüzünden
‘vatana ihanet’ten mahkemeye verildi, 8 yıl hapis ve ağır para cezasına
çarptırıldı. Ancak uluslararası baskılar sayesinde cezası affedildi.
Ermenilerin iddiaları
Ermenilere göre ‘serbest koridor’dan gidenlerin arasına
Elçibey’in milisleri de karışmıştı. Bunu farkeden Ermeni milisler Azeri
milislere ateş açmış, Azeri milisler bu ateşe karşılık vermişti. Sivil halk da
Ermeni ve Azeri milislerin karşılıklı ateşi arasında kalmıştı. Ermenilere göre,
Elçibey’in milisleri, olayın çapı büyüsün diye sadece Ermenileri değil,
Azerileri de öldürmüşlerdi. Böyece olay bir katliama dönüşmüştü. Benzer
açıklamayı Human Rights Watch da yapmıştı. Ancak onlara göre ilk ateşi Ermeni
tarafı açmıştı, dolayısıyla sorumluluk onlardaydı.
Ermenilerin suçlu olduğunu kabul eden yöneticiler de
oldu. Örneğin ASALA militanlarından Monte Melkonian’ın kardeşi yazar Markar
Melkonian kardeşinin ölümünden sonra yazdığı kitapta Arabo adı verilen milis
gruplarının sivilleri izlediği ve yakaladıklarını bıçakladıklarını anlattıktan
sonra “Bu gün Sumgayıt pogromunun 4. yıldönümüne yaklaşıyordu. Hocalı stratejik
bir hedefti, ancak aynı zaman da bir intikam eylemiydi...” demişti. Uzun süre
Ermenistan Savunma Bakanlığı ve Güvenlik Konseyi Başkanlığı yapan Serge
Sarkisyan, İngiliz yazar Thomas De Waal’a Azerilerin Hocalı olayını
“abarttığını” söylemiş ve “Hocalıdan önce, Azerbaycanlılar bizim şaka
yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını
sanıyorlardı. Biz bunu (stereotipi) kırmayı başardık. Ve olay işte bu…” diye
övünmüştü.
Uluslararası kuruluşların yorumu
1994 yılında yayımlanan Human Rights Watch (İnsan Hakları
İzleme Örgütü) raporuna göre, Ermeni milislerin Hocalı’ya yönelik ablukası ve
halkı şehirden gitmeye zorlamasıyla başlayan sürecin katliama dönüşmesinde ilk
sorumlu Ermenilerdi. Ancak ölü sayısının artmasında, sivil halkın arasına
karışan Azeri milislerinin açtığı ateşin rolü vardı. Ayrıca aşırı soğuklar
yüzünden donarak ölenler de vardı. Bu konudaki kitabı 2004’te yayımlanan
İngiliz yazar Thomas De Waal da Ermenilerin katliam yapmayı planlamadıklarını
ancak ilk ateşten sonra Ermeni milislerin katliam yapmak için ellerinden geleni
artlarına koymadıklarını örneklerle anlatıyordu.
2013 yılında ABD’de yayımlanan Memorial/İnsan Hakları
Savunma Merkezi ise, sivil ölümlerinin artmasına Azeri ve Ermeni milislerinin
karşılıklı ateşinin neden olduğu ancak ilk ateşi Ermeni tarafının açtığı
tekrarlanacaktı.
Bütün bunları değerlendirince, Hocalı’da yaşanan korkunç
olayların, SSCB yöneticilerinin en iyi ihtimalle basiretsizliği, en kötü
ihtimalle kasıtlı kışkırtıcılıkları, iki tarafın radikal milliyetçilerinin,
toplumları birbirine düşüren tavırları sonucu ortaya çıkan irili ufaklı etnik
temizliklerden, katliamlardan en geniş kapsamlı olanı olduğu görülüyor.
Katliamların esas sorumlusu Ermeni milisleri iken, sivil ölümlerinin artışında
Azeri yöneticilerin ihmalleri, Azeri milislerin siviller arasına karışıp Ermeni
milislere ateş açmasıyla ilgili olduğu iddiaları inandırıcı görünüyor.
Öldürmelerin bir bölümünün korkunç işkencelerle olduğu iddialarının doğru olma
ihtimali elbette var. Ancak bugün Azeri çevrelerinin, böylesi korkunç bir
öldürmenin faili olarak sundukları Ermeni doktor Zori Balayan (ki güya yazdığı
bir kitapta 13 yaşında bir erkek çocuğun derisini canlı canlı yüzdüğünü
anlatıyordu), kendisine atfedilen bu kitabı yazmadığını, kitabın tamamen
uydurma olduğunu ileri sürmüştü. (Konuya dair Ayşe Günaysu’nun yazısını şu
linkte bulabilirsiniz:
http://armenianweekly.com/2012/05/11/gunaysu-the-reign-of-lies-in-turkey/)
Türkiye’nin tavrı
Hocalı’da yaşananlar Türkiye gazetelerine ‘tahliye’,
‘çatışmalar’, ‘kayıplar’ gibi mutedil terimlerle geçmişti. Ölü sayısı
verilmediği gibi ‘katliam’ falan da denmiyordu. Sayı konusunda Azerilerle
uyumlu olarak 28 Şubat’ta 100’den başlayarak 3 Mart’ta 1000’e kadar çıkılmıştı.
RP Milletvekili Hasan Mezarcı ise bunları az bulmuş, “5.500 kişi kayıp”
demişti. DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit olayı ‘soykırım’ olarak niteleyen ilk
kişi oldu. Ancak parti liderleri ve basın ‘katliam’ demeye devam etti. ANAP
Genel Başkanı Mesut Yılmaz da Ecevit’ten geri kalmamak için olsa gerek
“gerekirse bölgeye asker kaydırılsın” diyerek müdahale kışkırtıcılığı
yapıyordu. Dışişlerinde bu seçenek görüşülmüş ancak Türkiye’nin müdahalesi için
hiçbir dayanak olmadığı anlaşılmıştı. Ankara’nın dikkatini çeken bir husus da
Azerbaycan Devlet Başkanı Haydar Aliyev’in kapalı kapılar arkasında Ermeni
tarafıyla görüştüğüydü. Bütün bunlar bir araya getirildi ve kamuoyuna
“Azerilerin müdahale talebi yok, sadece sesimizi dünyaya duyurun yeter
diyorlar” türü açıklamalar yapıldı. Ama basın olayı, kah 1915’le, kah
Bosna’yla, kah Kuveyt’le kah Kıbrıs’la, kah Nahçıvan’la ilişkilendirerek halkı
Ermenilere karşı mevzilendirmeye devam ediyordu. Türk kamuoyuna hiç yansımayan
ise, Ağdam’a doğru kaçanlar arasında Türk subaylarının da olmasıydı. “Şimdi
erken ama ilerde Türkiye ile konfederasyon kurabiliriz” diye ‘havuç politikası’
uygulayan Elçibey’e yardım için Türkiye’den gönderildiği anlaşılan bu subaylar,
sorgularında gönüllü olarak Azerbaycan’a geldiklerini iddia etmişlerdi. Elçibey’in
önce Türklerle sonra da Batı’yla yakınlaşması Rusları doğal olarak Ermenilere
yaklaştıracaktı.
Minsk Grubu’nun kurulması
Hocalı katliamı o güne dek birbirine düşman çetelerin
çatışması şeklinde süren Dağlık Karabağ uyuşmazlığında bir dönüm noktası oldu.
Bu tarihten sonra artık çetelerin değil ulusal orduların savaşı söz konusuydu.
Çatışmalar sürerken, 24 Mart 1992’de Helsinki’de toplanan Avrupa Güvenlik ve
İşbirliği Konferansı (AGİK, sonra AGİT) Dışişleri Bakanları Konseyi, Dağlık
Karabağ sorununun çözümü için Beyaz Rusya’nın Minsk kentinde bir konferans
düzenlenmesine karar verdi.
‘Minsk Grubu’nun katılımcıları Ermenistan, Azerbaycan,
Almanya, ABD, Beyaz Rusya, İsveç, İtalya, Fransa, Rusya, Türkiye Çek ve
Slovakya Federal Cumhuriyeti olacaktı. Ancak 8 Mayıs’ta Ermeniler Rusların
perde arkası katkısıyla bölgenin en stratejik kenti olan Şuşa’yı; yaklaşık 10
gün sonra da Dağlık Karabağ’ı Ermenistan’dan ayıran Lâçin’i işgal edince
dengeler Ermeniler lehine değişti. Azerbaycan’da Haziran ayındaki seçimlerde
Cumhurbaşkanı Yakup Mamedov’un yerini ‘Türk dostu’ Elçibey aldı. Elçibey, Ekim
1992’de Dağlık Karabağ Ermenilerine ‘kültürel özerklik’ vererek barışı kısa
sürede tesis edeceğini umduysa da, Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter
Petrosyan, Dağlık Karabağ milliyetçiliğinin ağırlığı altında ezildi ve barış
yapma iradesini gösteremedi
Dahası, Ermeni Ordusu, Mart 1993’ten itibaren Kelbecer,
Akdere, Ağdam, Füzili, Cebrayil, Kubatlı ve Terter’i işgal etti. Elçibey,
Azerbaycan’ın toprak kayıpları ile Dağlık Karabağ ve işgal bölgelerinden kaçan
sayısı konusunda çok çelişik bilgiler olan ‘kaçkınlar’ın barınma ve beslenme
sorunlarını halledemediği için muhalefet lideri Suret Hüseyinov tarafından ağır
şekilde eleştirildi. İkili çatışırken, aradan sıyrılan ‘Moskova yanlısı’ Haydar
Aliyev (bugünkü Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in babası), Temmuz
1993’te Elçibey’i Azerbaycan’ı terk etmeye zorladı. Haydar Aliyev’in ilk işi
Azeri Ordusu’nu eğiten 1.600 Türk subayının görevine son vermek oldu. Ardından
Rusya ile ilişkileri yeniden yoluna koydu.
Hocalı’ya ad vermek
Elçibey, 2000 yılında, Ankara’da öldü. Haydar Aliyev’in
halefi İlham Aliyev görünüşte Rusya ile Türkiye arasında denge politikası
sürdürdü ama esas olarak ülkesinin çıkarlarını önde tuttu. Dağlık Karabağ,
Azeri ve Ermeni milliyetçiliklerinin dinamosu olmaya devam etti. Sumgayıt ve
Bakü katliamları Ermeniler tarafından, Hocalı Katliamı ise Azeriler tarafından
her yıl törenlerle anıldı. Bu anmalar sırasında her iki tarafın milliyetçileri
düşmanlıkları bilediler.
Tarafların tezleri ve olayların gelişimini Türkiye
gazeteleri hep devletin resmi görüşünün süzgecinden geçirerek aktardıkları için
Türkiye kamuoyu nesnel bir görüş geliştiremedi. 2008’den itibaren Türkiye ile
Ermenistan arasındaki ilişkilerin düzelmesi umudu doğmuştu ama yazının başında
sözünü ettiğim olay yaşandı. Türkiye “bir şey yok” dese de Ermenistan “bizi
oyalamayın” restini çekti. Kimi asırlık kendi tarihsel sorunlarını (1915, Kürt,
Kıbrıs, AB) halledememiş Türkiye’nin, Ermenistan’la ilişkileri geliştirmek için
iki asırlık Dağlık Karabağ sorununun hallini şart koşması, arabayı atın önüne
koymak anlamına geliyor.
Hocalı Katliamı anmalarının Türkiye’ye sirayet etmesi ise
insani bir hassasiyet olmaktan ziyade, 1915’in 100. yıldönümü ile ilgili devlet
stratejisi ile ilgili görünüyor. Aynen geleneksel olarak 18 Mart’ta yapılan
Çanakkale Anmalarının, 24 Nisan’a kaydırılması gibi… Öte yandan Türkiye’de pek
çok kişi ve devlet unsurları, resmi tarihçilerin (örneğin Kamuran Gürün) bile
“en az 300 bin kişinin şu veya bu şekilde hayatını kaybetmiştir” dediği ‘1915’
trajedisini, bırakın ‘soykırım’ diye
adlandırmayı, bazı durumlarda ‘katliam’ terimini bile kullanmaktan kaçınırken
(hatta bazıları ‘asıl Ermeniler Türkleri öldürdü’ derken), resmi rakamlara göre
13.806 kişinin öldürüldüğü Dersim Harekatları’na, 111 kişinin öldürüldüğü
Kahramanmaraş katliamına bile ad koymaktan kaçınırken, Hocalı’da 613 kişinin
ölümüne, tereddütsüz şekilde ‘soykırım’ demesinin ideolojik olduğu
açık.(‘Soykırım’ teriminin kapsamı ve tarihçesi için bkz. “1915’e ad
ver(eme)mek: Aghed, Medz Yegern, Soykırım”,
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/1915e_ad_verememek_aghed_medz_yeghern_soykirim-1187604)
İmal edilmiş fotoğraflar
Bugün Azeri-Türk cephesinin propaganda savaşında
kullandıkları korkunç ölüm görüntülerinin de ilginç bir hikayesi var. Olayların
hemen arkasından Rus gazeteci Yuri Romanov’la birlikte helikopterle bölgeye
giden Azeri fotoğrafçı Cengiz Mustafayev ilk kez 28 Şubat’ta bazı çekimler
yapmıştı. Mustafayev 1 Mart’ta bölgeye tekrar gitmişti. 2 Mart’ta da uluslar
arası basından bir grup bölgeye götürülmüş ve Azeri propagandası başlamıştı.
Ermeni tarafına göre Mustafayev’in ilk çekimlerini gören kişiler bugün
propaganda sitelerinde yer alan sahneleri o tarihte görmediklerini
söylüyorlardı. (Nitekim o döneme ait Türkiye gazetelerinde bugün gördüğümüz
fotoğraflara kadar korkunç fotoğraflar yoktu.) İddiaya göre Azeri yöneticilerin
yönlendirmesiyle Mustafayev, ikinci ziyaretinde ölü bedenlere bazı müdahaleler,
rötuşlar yaparak bugün görende dehşet uyandıran fotoğrafları “imal etmişti”.
Zaman içinde ‘Hocalı albümü’ büyüdükçe büyüdü.
Gerçekten de bugün çeşitli internet sitelerinde yer alan
korkunç fotoğraflar arasında neredeyse yüz yıllık iskeletler, kolaj olduğu
anlaşılan fotoğraflar, Nazi toplama kamplarından sahneler, Karabağ’ın başka
bölgelerinde yaşanan olaylara, 1978 Kahramanmaraş Katliamı’na,1983 Erzincan
Depremi’ne,1998-1999 Kosova Savaşı’na dair fotoğraflar, hatta ve hatta 1922’de
Tiflis’te suikasta kurban giden Cemal Paşa’nın musalla taşı üzerindeki ünlü
fotoğrafı bile var. Cengiz Mustafayev, 15 Haziran 1992’de Eskeran
yakınlarındaki çatışmaları filme çekerken öldüğü için bu konudaki gerçeği
öğrenmek mümkün olmadı. Bu sürecin ve fotoğrafların imal edilmiş olduğuna dair
Ermeni iddiaları, Türkçe hariç çeşitli dillerde şu sitede kanıtlanmaya
çalışılıyor: http://www.xocali.net/ Fotoğrafları inceleyerek kendiniz bir
karara varabilirsiniz. Fotoğrafların gerçek kaynaklarını bulmakta Google Image
programı yardımcı olacaktır.
Özet Kaynakça: Değişen Dünya Düzeninde Kafkasya,
Derleyen: Okan Yeşilot, Kitabevi Yayınları, 2005; Pınar İpek, “Azerbaijan’s
Foreign Policy and Challenges for Energy Security, Middle East Journal, Vol.
63, No. 2 (Spring, 2009): 229-239;
Svante E. Cornell, Small Nations and Great Powers: A Study of
Ethnopolitical Conflict In The Caucasus, Ricmond, Surrey: Curzon, 2001; R. H.
Dekmejian, “Soviet-Turkish Relations and Politics in the Armenia SSR,” Soviet
Studies, Vol. 19, no. 4 (April, 1968): 510-525; The Karabagh File, Documents
and Facts on the Mountainous Karabagh 1918-1988, Yayına Hazırlayan: Gerard
Libaridian, The Zoryan Instutute, 1988; Thomas de Waal, Black Garden, Armenia
and Azerbaijan Through Peace and War, 10th Year Anniversary Edition, Revised
and Updated, NYU Press, 2013; Human Rights Raporu, “Azerbaijan: Seven Years of
Conflict in Nagorno-Karabakh”, 1994,
http://www.hrw.org/reports/pdfs/a/azerbjn/azerbaij94d.pdf, Milliyet Gazetesi
(İnternet) Arşivi, özellikle Moskova muhabiri Cenk Başlamış’ın haberleri.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.