Ragıp Zarakolu
Cenevre. Uluslararası İnsan Hakları Film Festivali ve
Forumundan (FIFDH) selamlar. Bu yıl 13.’sü gerçekleştirilen FIFDH, artık bir
gelenek haline gelmiş vaziyette. Ne Türk basınının ne Kürt basınının bu önemli
olaya yer vermemesi büyük bir eksiklik. İnsan hangi filme, hangi tartışmaya, hangi whorkshop’a
katılacağını şaşırıyor. Dünyanın bütün yakıcı insan hakları sorunları listede.
Ermeni soykırımının 100. yılından, İsrail-Filistin çatışmasına, Çindeki Uygur
halkının trajedisinden yükselen cihatizme, Paris’teki Charlie Hebdo baskınından
Bosna-Hersek’teki Srebrenica soykırımının 20. yılına, Rwanda soykırımının
izlerinden Ebola salgınına, büyük uluslaraşırı şirketlerin yoksul ülkelerdeki
insanlık dışı sömürüsünden Rusya’daki LGBT olayına, Fildişi Sahili’ndeki
diyalog, hakikat ve yüzleşme deneyiminden Avrupa’ya ve diğer yörelere yönelik
mülteci akınından Edward Snowden’in açtığı iletişim ve gizlilik tartışmasına
dünyanın hallerini anlatan bir çok belgesel ve temalı film. Bu önemli festivalde
Türkiye’den, Kürdistan’dan herhangi bir filmin yer almayışı ise acı. Neyse ki
Nicolas Jaillot’un, “Ermeni Soykırımı, 1915 Hayaleti” adlı filmi var, bizim
gerçekliğimiz ile ilgili. Teşekkürler Hrant Dink Vakfı bu filme verdiğin destek
için. Artık Türklerin konuşmasının zamanı geldi. Ve bu filmde onlar
konuşuyorlar.
Bu filmden sonra yapılan tartışmada bendenizle,
Akademisyen Sevane Garibian ve İngiliz Gazeteci Robert Fisk görüşlerimizi
açıkladık. Ben sunumumda tehcir haritası da kullandım ve bunun üzerinden
soykırımın 100 yıl sonra coğrafyaya dönüş yaptığını da açıkladım. Bu bölümün
açılış konuşmasını Atom Egoyan’ın, “Ararat” filmindeki harika baş oyuncusu,
aynı zamanda festival jürisinin başkanı Arsine Hancıyan ve le Temps gazetesinin
dış haberler şefi Boris Mabillard yaptı. Tartışmanın moderatörü ise,
Akademisyen ve Yazar Vicken Cheterian’dı. (Sovyetler Birliği’nin çökmesinden
sonra Kafkasya’da yaşanan çatışmaları konu alan kitabı yakında Belge Yayınları
tarafından yayımlanacak).
Cenevre herhangi bir kent değil. 1. Dünya Savaşı sonrası
oluşturulan Milletler Cemiyetinin merkezi idi. Şimdi de BM’nin birçok önemli
kurumu, bu arada İnsan Hakları Komiserliği burada. Birçok uluslararası NGO’nun
da merkezleri bu kentte.
İlk kez buraya, 1995 Martında, yıllık BM İnsan Hakları
Komisyonu toplantısına katılmak üzere, Akın Birdal ve Nazmi Gür ile birlikte,
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonunun delegasyon mensubu olarak geldiğimi
hatırlıyorum.
Kirli savaş yıllarıydı, Diyarbakır’da insanlar saat 5
oldu mu evlerine kaçıyordu. İHD Diyarbakır Şubesi her gelen tutuklandığı için
artık açılamaz hale gelmişti. Başkan Mahmut Şakar da tutuklanmıştı.
Bu hali perişanımızı anlatmaya çalışıyorduk. Çeşitli
ülkelerin delegasyonları yanında, T.C. delegasyonunu da ziyaret edip, bu duruma
dikkat çekmek ve düzelmesini sağlamak için “lobby” yapıyorduk. Nitekim bunun
sonucunda Mahmut Şakar serbest kaldı. Diğer İHD şubelerinden gelenlerin
nöbetleşe İHD’yi açması sonucu Diyarbakır şubesi açılabilir hale geldi.
Bu arada maşallah, İHD’den, epey milletvekili ve belediye
başkanı çıktı. İHD, bir okul işlevi gördü. Özellikle Kürt siyasetçileri için.
İyi de oldu. Geçenlerde Osman Baydemir’in İMC kanalındaki, Diyarbakır’daki
Ermeni Kilisesi’nin yeniden açılmasına ilişkin söyleşisini izledim. Tarihle
neden yüzleşilmesi gerektiğini çok anlaşılır bir biçimde aktarıyordu. İHD’li
olarak gurur duydum.
Bu arada son cumhurbaşkanlığı seçiminde tek aklı başında
aday olarak, oy vermeseler bile herkesin beğenisini kazanan Demirtaş’ın da İHD
mektebinde yetiştiğini belirtelim.
Halklar arası diplomasi ve köprülerin yeniden
kurulmasında da, insan hakları mektebinden yetişen dostların büyük katkısı
oldu. İlk Ermeni sanatçıların, müzisyenlerin ülkeye gelmeleri, Diyarbakır’da
olsun, Doğubeyazıt’ta olsun, oralardaki belediyelerin düzenlediği kültür
festivalleri sayesinde mümkün oldu. Bu tam bir halk diplomasisi örneği oldu.
İçten idi, vicdani bir temele dayanıyordu, insanca idi, hiçbir beklenti yoktu.
İstanbul’a da aynı yıllarda Ermenistan’dan İstanbul’a
gelen kimi bale, klasik müzik gösterileri oldu. Elbette bunlar da önemli idi.
Ama bunlar o yıllarda, ABD’nin yürüttüğü, “second track diplomacy”nin bir
sonucu idi. Bush yönetimi önemli bütçe ayırmıştı, bir “sözde” Ermeni-Türk
diyaloğunun başlaması için. “Tark” olayı çöktü, çok uluslu baskı sonucu
Ermenistan ile Türkiye arasında, yine İsviçre’de imzalanan “Protokollerin”
çökmesi gibi.
Şimdilerde, Cenevre’de bir Ermeni Soykırımı Anıtı
yapılsın/yapılmasın tartışması almış başını gidiyor. Bu da başka bir yazının konusu olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.