Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
Sonuçta AKP’nin iktidar olmasının ve kutuplaşma atmosferi
altında siyasetin ortadan ikiye bölünecek şekilde ayrışmasının topluma aynen
yansımadığını anlıyoruz. Kutuplaşma kendisini bir ‘kutup’ olarak hisseden
kesimlerin enerjisi üzerinden yükseliyor. Mesele Erdoğan’ın üslubu veya söylemi
değil. Bunun birçokları için ‘tahrik edici’ olduğu belli ama asıl kritik unsur
buna verilen tepkinin niteliği. Erdoğan’ın dili ne gerekli ne de yeterli koşul.
Ortada AKP iktidarından ve onun ima etiği gelecekten rahatsız olan, bu
rahatsızlığı ontolojik bir kaygıyla birleştiren ve tepkisini öfke ve
aşağılamayla dışa boşaltmak isteyen geniş bir kitle var. Bunlar doğrudan
Erdoğan’ın karşı kutbu olarak yaşıyorlar… Dolayısıyla da giderek
hastalanıyorlar. Çünkü herhangi birinin davranışını kendine referans alarak
buradan duygu siyaseti üretmenin kişiye pek yararı olduğu söylenemez. Ayrıca
eğer karşı olduğunuz kişi oyların yarısını alıyor ve bunu büyütme istidadı
gösteriyorsa, söz konusu duygu siyasetinin herhangi bir siyasi sonucu da olmaz.
***
Siyasi ortam özellikle seçim tarihi yaklaşırken daha da
gerginleşmiş gözüküyor. Bunda en önemli etken bizzat siyasetçilerin dili ve
söylemi. Böylece saflarını pekiştirmeyi, seçmenlerinin sandığa gitmesini
garantilemek istiyorlar. Ayrıca bu türden kategorik gerilim ortamları,
siyasetin öne çıkarmasını beklediğimiz gerçek sorun ve çözümlerin
tartışılmasını da anlamsızlaştırdığı ölçüde, birçok siyasetçinin işine geliyor.
Topluma söyleyecek şeyiniz, geleceğe dair anlatacak bir ‘hikâyeniz’ yoksa
gerilim ortamları kurtarıcı bir işlev görür. Karşı tarafla aranızdaki çatışmayı
beslediğiniz ve gündemi bu yöne sürükleyebildiğiniz oranda gerçek anlamda
siyaset üretme zorunluluğundan da kurtulursunuz.
Bu işlev siyasetçinin dışında ama ona paralel çalışan bir
başka alana gönderme yapar. Medyaya… Siyasi kavgayı ayakta tutup cazip kılacak,
bu çatışmanın ‘hayati’ öneme sahipmiş gibi sunulmasını sağlayacak olan odur.
Dolayısıyla gazete ve televizyonların okunma ve izlenme oranları, bunların
toplumsal kesimler arasında dağılımı kutuplaşma tartışması açısından da önemli
ipuçları sağlar. Eğer siyasette gözüken çatışmanın benzeri toplumsal alanda da
mevcutsa, bunun farklı taraftaki medya organlarının performansına yansıması
beklenir. Doğal olarak her kesimin gündemi takip etme alışkanlıkları birbirine
benzemeyebilir. Ama en azından şu beklentiye sahip olabiliriz: Eğer kutuplaşma
toplumsal zemin bulmuşsa, çatışmanın tarafı olan medya organlarının okunma ve
izlenme oranlarının eskiye nazaran daha yüksek olması gerekir.
Böyle bakıldığında Türkiye medyası ilginç bir ‘asimetri’
ortaya koyuyor. Laik ve muhafazakâr hassasiyetlerin taşıyıcısı olarak kabaca
iki grupta topladığımızda, laik medyanın toplam pastanın hem yayın organı hem
de tiraj ve reyting olarak dörtte üçünü oluşturduğunu görüyoruz. Karşı tarafta
ise sadece bu küçük alana sıkışmakla kalmayıp, son beş yılda izlenme açısından
da iyice küçülen muhafazakâr medya bulunuyor. Düşünün ki bu durum oyların
iktidarla muhalefet arasında neredeyse tam olarak ikiye bölündüğü bir ülkede
yaşanmakta… Demek ki son dönemin siyasi
çatışma ortamı esas olarak laik medyaya yaramış. Belki toplamda okunma ve
izlenme rakamları yükselmemiş ama toplamdan aldıkları pay ezici bir orana
gelmiş.
Eğer medyanın toplumsal kaygı ve beklentileri yansıtmak,
onlara hitap etmek ve tercüman olmak açısından gerçek bir işlev gördüğünü
düşünüyorsanız, bu tablonun açık bir anlamı bulunuyor: Kutuplaşma atmosferi
esas olarak laik hassasiyeti taşıyan, daha siyasi bir dille AKP karşıtı olarak
konumlanan toplumsal kesimlerin bakış ve duruşunu yansıtıyor. Onlar ‘kendi’ medyalarında
duymak istediklerini duyabiliyor, duygularını soğutabiliyor ya da aksine bu
duyguların kabarması yoluyla kendilerini siyasileştirebiliyorlar. Buna karşılık
muhafazakâar hassasiyete sahip kesimler, kendilerine belirli bir siyasi kavga
dozunu her gün aşılamaya çalışan ‘kendi’ medyalarından giderek uzaklaşıyorlar.
Bunu tek tek yayın organlarının performansından da takip etmek mümkün.
Sonuçta AKP’nin iktidar olmasının ve kutuplaşma atmosferi
altında siyasetin ortadan ikiye bölünecek şekilde ayrışmasının topluma aynen
yansımadığını anlıyoruz. Kutuplaşma kendisini bir ‘kutup’ olarak hisseden
kesimlerin enerjisi üzerinden yükseliyor. Mesele Erdoğan’ın üslubu veya söylemi
değil. Bunun birçokları için ‘tahrik edici’ olduğu belli ama asıl kritik unsur
buna verilen tepkinin niteliği. Erdoğan’ın dili ne gerekli ne de yeterli koşul.
Ortada AKP iktidarından ve onun ima etiği gelecekten rahatsız olan, bu
rahatsızlığı ontolojik bir kaygıyla birleştiren ve tepkisini öfke ve
aşağılamayla dışa boşaltmak isteyen geniş bir kitle var. Bunlar doğrudan
Erdoğan’ın karşı kutbu olarak yaşıyorlar… Dolayısıyla da giderek
hastalanıyorlar. Çünkü herhangi birinin davranışını kendine referans alarak
buradan duygu siyaseti üretmenin kişiye pek yararı olduğu söylenemez. Ayrıca
eğer karşı olduğunuz kişi oyların yarısını alıyor ve bunu büyütme istidadı
gösteriyorsa, söz konusu duygu siyasetinin herhangi bir siyasi sonucu da olmaz.
Muhafazakâr kesimin de aynı şekilde kutuplaşmaya alet
olacağını düşünerek, gerilimin bir açık kavgaya doğru evrileceğini ve böylece
iktidarın devrileceğini hayal edebilirsiniz. Ama öyle olmuyor ve olmayacak da…
Muhafazakâr kesim basiretini korumakla kalmıyor, kendi iç dönüşümü sayesinde
bir melezleşmeye de davet çıkarıyor. Dolayısıyla kutuplaşmanın toplumsal zemini
giderek daralıyor. Seçim sonrasında AKP’nin kuşatıcı bir dile dönmesi ile
birlikte, laik hassasiyetin ‘siyasi’ işlevi tümüyle ortadan kalkabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.