Serpil İlgün
Ben Ankara’daki gri takım elbiseli adamların “Evet, soykırım oldu” diyebileceğini hiç sanmıyorum. Hiçbir zaman demezler. Ya da herhalde ben görmem. Bu nedenle onlarla uğraşmanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de kendisini aydın, entelektüel sayan insanların hitap etmesi gereken grup sokaktaki insandır. Benim kısa vadede devletin kanaatini değiştirmem zor. Yüzbaşı Torosyan tartışması ile Ermenilerin de vatan savunmasında yer aldığını itiraf ettiler ama soykırımı kabul etmeleri biraz zor... Bütün bu soykırım tartışmaları, göçe zorlamalar vs. işin sonunda mal mülk meselesidir. Amerika’da sigorta şirketlerine Ermenilerin açmış olduğu bir takım davalar var. Bunu daha bir anlaşılır hale getirmek için isterseniz Loizidou davası olarak bilinen, Kıbrıslı bir Rum hanımın AHİM’e açtığı davayı hatırlatalım... Gidişat biraz böyle olacaktır.
Türkiye, soykırımı kabul etmemekte neden bu kadar
direniyor? Devlet nazarında uzunca bir süre hem iç, hem dış düşman listesinde
yer alan Ermenilere bakışta bir değişiklik söz konusu mu? Türkiye’de yaşayan
Ermeni yurttaşlar, bugün kendilerini ne kadar güvende hissediyor? Gerçek bir
özür için neler yapılmalı?Yanıtlar için, devlet-gayrimüslim azınlık ilişkileri
üzerine önemli çalışmaları olan bir isimle, Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Ayhan Aktar’la konuştuk.
Çözüm süreci, İçgüvenlik Paketi, seçimler, ekonomideki
kötü göstergeler Türkiye siyaset gündeminin ana gündemini oluşturmaya devam
etse de, bir yandan da kadın katliamları, üniversitelerde ülkücü saldırılar,
Ermeni Soykırımı’nın 100. yıldönümü gibi “ara” başlıklar var. Bu hafta AKP
hükümetini sıkıştıran o ara başlıklardan birini, Ermeni Soykırımı’nın
100.yıldönümünü mercek altına almaya çalıştık.
Devlet katında hep inkarla, mağduriyetle, acı
yarıştırmayla karşılanan 24 Nisan tarihi yaklaştıkça AKP Hükümeti, “soykırımı
tanı” baskısını çeşitli manevralarla savuşturmaya çalışıyor. Her yıl 18 Mart’ta
kutlanan Çanakkale anmalarının bu yıl Soykırım Günü olarak kabul edilen 24
Nisan’a alınması tartışma yaratan hamlelerden biri olurken, milliyetçi/ulusalcı
çevrelerin “Ermeni terörü” başlıklı etkinlikleri de artıyor. Tabii, nefret
söylemleri de.
Türkiye, soykırımı kabul etmemekte neden bu kadar
direniyor? Devlet nazarında uzunca bir süre hem iç, hem dış düşman listesinde
yer alan Ermenilere bakışta bir değişiklik söz konusu mu? Türkiye’de yaşayan
Ermeni yurttaşlar, bugün kendilerini ne kadar güvende hissediyor? Gerçek bir
özür için neler yapılmalı?
Yanıtlar için, devlet-gayrimüslim azınlık ilişkileri
üzerine önemli çalışmaları olan bir isimle, Bilgi Üniversitesi Sosyal Bilimler
Enstitüsü Öğretim Üyesi, Prof. Dr. Ayhan Aktar’la konuştuk.
AKP Hükümetinin gerek Türkiyeli Ermeniler, gerekse
Ermenistan’la ilişkilerine dair iki uç değerlendirme var. Kimilerine göre AKP,
tarihi adımlar attı. Kimilerine göre ise AKP pragmatist karakterine uygun
olarak adım atıyormuş gibi göründü. Erdoğan’ın ‘Affedersiniz Ermeni dediler’
sözünü de hatırlatarak soralım; siz ne dersiniz, Ermeni politikasinda derde
deva bir degisiklik söz konusu mu?
Değişiklik hem var, hem yok. Değişiklik bir defa toplumda
var. 2000 yılında bir akademisyen kalkıp, “1 milyona yakın Ermeni, Teşkilat-ı
Mahsusa çeteleri tarafından öldürüldü” dediği zaman, bu, büyük olay kabul
ediliyordu. Hatta bunu diyen insana tehdit mesajları gelebilirdi. 2005’te benim
de organizasyon komitesinde yer aldığım Bilgi Üniversitesi’nde yapılan meşhur
Ermeni Konferansı’nı polis koruması altında yaptık. Ama artık bugün bu bilgi
yaygınlaştı ve olağanlaştı. Evvelden milliyetçi mukaddesatçı dediğimiz o geniş
kitle, 1915 Ermeni Soykırımı hakkında tek sesli cevap veriyordu; “Hayır katiyen
olmamıştır, dedelerimiz katil değildir” şeklinde. Şimdi o cenah da değişmeye
başladı.
Normalleşti mi gerçekten? Türkiye toplumu ‘Evet,
Ermeniler soykırıma uğradı’ denilmesinden artık rahatsız olmuyor mu?
Olmuyor. Bir sürü insan dedelerinden duydukları
hikayeleri bugüne kadar saklıyordu. Şimdi sorulunca tıkır tıkır anlatıyorlar.
Bu önemli. 15 senede ciddi bir bilgilenme, bilinçlenme sıçraması yaşandı. Batı
dillerinde yazılmış bütün eserler çevrildi. ‘80 darbesinden sonra formüle
edilmiş görüşler bir kenara atıldı. Neydi bunlar? “Efendim, Ermeniler, işgalci
Rus ordusuyla işbirliği içine girdiler, lojistik hatlarımızı arkadan vurmaya
çalıştılar ve de isyan ettiler. Biz bunları tehcir ettik. Ölenler de tehcirde
öldü. Hava soğuktu, tifüs salgını vardı, dolayısıyla yolda yürürken telefat
oldu.” Bu görüş kısmen terk edildi. İsyan, silahlı ayaklanma kısmı duruyor, ama
burada bir esneme var. Ve bu esnemenin sonucu olarak da geçtiğimiz yıl, uzaktan
bakınca tuhaf görünen ama 99 yıl sonra gelen bir “başınız sağ olsun” mesajı
var. Kâğıt üzerinde bakarsanız, “Başsağlığı 99 sene sonra mı dilenir?” Olmaz
öyle şey, ama bizim siyasette bunun da bir anlamı var.
Nedir?
Şu; o zamanın Başbakanı Erdoğan, bir anlamda “Kimse
ölmedi” lafını ortadan kaldırmış oldu. Başsağlığı mesajı varsa, ölüm vardır.
Ya olumsuz tarafı?
Olumsuz taraf için biraz gerilere gidelim; 1918’in Kasım
ayının 13’ünde İstanbul’a 60 parça müttefik donanması gelir ve limana
demirlerini atar. İstanbul halkı için bu bir travmadır. Meclis de bugünkü Mimar
Sinan Üniversitesi’dir. Meclis toplanır, “Biz savaşa niye girdik, biz bu işgali
niye yaşıyoruz?” tartışması başlar. Bu tartışma içinde 1914 seçimlerinde Meclise
giren gayrimüslim milletvekilleri de vardır. Bunlar ilk defa Ermeni soykırımı
meselesini dile getirirler ve tartışma ağır bir şekilde sürer. Mecliste
çoğunluğu oluşturan İttihat Terakki mebusları, “Doğru, Ermeniler de öldü ama
biz de öldük. Savaş meydanlarında kefensiz yatan ağabeyimiz, babamız,
kardeşimiz var” diye bir savunma hattı geliştirdiler. Yani gayrimüslimler kendi
mağduriyetlerini dile getirdikleri zaman, hâkim unsur olan Müslüman Türkler de
“Ama biz de öldük” derler. Ve bu değişmedi.
Bugüne kadar 18 Mart’ta yapılan Çanakkale Zaferi
kutlamalarının, bu yıl 24 Nisan’a alınması, değişmeyen tarafa mı dâhil? Acıları
yarıştırma refleksinin tezahürü mü?
Evet, bu devlet aklının değişmeyen taraflarından! Bu
memlekette ‘Şehitler Günü’ olarak kutlanan 18 Mart, müttefik İngiliz, Fransız
donanmasının Çanakkale’yi geçmek üzere büyük bir saldırıda bulunduğu gündür. O
gün büyük bir Boğaz savaşı yaşanmıştır. Çanakkale’deki 100 bin civarındaki
şehit, bu çerçevede dile getirilir. Ama bu yıl Çanakkale anmaları birden 24
Nisan’a attırıldı. Üstelik Ermenistan Başkanı da davet edildi. Bu olacak şey
değil! Yalnız bu arada ilginç bir şey oldu. Dışişleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu,
“Ermenistan Başkanını da davet ettik, çünkü Çanakkale’de Ermeniler de savaştı”
dedi. Bu benim için sürpriz.
Neden şaşırdınız?
Çünkü bu şu ana kadar reddedilen bir şeydi. 2012’de,
Çanakkale Savaşı’nda yer alan Sarkis Torosyan adlı bir Ermeni topçu
yüzbaşısının anılarını yayına hazırlamıştım ve kıyamet kopmuştu. Genelkurmay
Başkanlığı resmi açıklama yaptı, “Çanakkale Cephesi’nde Sarkis Torosyan diye
bir subay yoktur” diye. Hürriyet gazetesinin birinci sayfasına haber oldu bu
iş. Bu anı kitabının tamamen palavra olduğunu, bu adamın hiç Çanakkale’de
bulunmadığını ispatlamak için bir tarihçi Taraf gazetesine 34 tane makale
yazdı; diğeri de 300 sayfalık reddiye kitabı hazırladı. Sonra biz Torosyan’ın
ailesini bulduk, torunundan bir takım evraklar aldık. Bu kez de o evrakların
sahte olduğunu ispatlamak için makaleler yayınladılar. Şimdi 2,5 sene sonra, küt
diye “orada Ermeniler de savaştı” deniliyor. Aman ne iyi! Ortaya çıkan
belgelere göre, Çanakkale cephesinde savaşanların yüzde 9’unun Ermeni, Rum,
Yahudi gayrimüslimler olduğu açık. Gel gelelim, 24 Nisan, 250 Ermeni aydını ve
siyasetçisinin bugünkü İslam Eserleri Müzesi’nin bodrumuna tıkıldığı ve daha
sonra Anadolu’nun çeşitli kasabalarına sürgüne yollandığı, önemli bir kısmının
öldüğü bir gün. Ne yapıyoruz biz? Ermenilerin mağduriyetini simgeleyen o günü
Çanakkale ile örtmeye çalışıyoruz. Bunu yaparken de bugüne kadar kamuoyu
tarafından bilinmeyen şeyleri en üst düzeyde telaffuz ediyoruz, “Ermeniler de
savaştı valla” diyoruz. Dolayısıyla evet, değişim oluyor ama zikzaklarla
oluyor.
1918’deki tartışmalarda “acılar yarıştırılıyor” dedik ya;
Kozan Mebusu Matyos Nalbatyan Efendi var. Adam kalkıyor “Peki” diyor, “Biz de
mağduruz, diyorsunuz. Ben bunu kabul ederim, Türkler de serhadlerde vatanı
korurken ölmüşlerdir, ama iki ölüm arasında fark var. Bizimkinde mezellet
(alçaklık), sizinkinde kahramanlık var.” Yani, mağduriyet edebiyatı yapanlara
en iyi cevabı 1918’de Matyos Nalbatyan vermiştir.
Bir yıl önce taziye mesajı yayınlayan AKP’nin, bu yıl
Çanakkale Savaşı yıldönümünü 24 Nisan’a alarak geçen yılki tavırdan U dönüşü
yapmasının nasıl bir mesajı var?
Ben bunu bir U dönüşü olarak görmüyorum. Bir defa
haziranın ilk haftasında seçim var. Dolayısıyla bugünlerde AKP iktidarı
tarafından bu konuda bir açılım beklemiyorum. Hatta bu zikzaklar, seçim sathı
mailine girdiğimizi bize net olarak gösteriyor.
Seçim sonrasında soykırımı tanıma söz konusu olur mu
peki?
Benim şahsi kanaatim olumsuz. Ama bazı sivil toplum
örgütleri, Türkiye Cumhuriyeti devletine soykırım yapılmış olduğunu kabul
ettirmek gibi bir amaçla ortaya çıkıyor. Bence bunun bir anlamı yok.
Neden?
Ben Ankara’daki gri takım elbiseli adamların “Evet,
soykırım oldu” diyebileceğini hiç sanmıyorum. Hiçbir zaman demezler. Ya da
herhalde ben görmem. Bu nedenle onlarla uğraşmanın anlamsız olduğunu
düşünüyorum. Türkiye’de kendisini aydın, entelektüel sayan insanların hitap
etmesi gereken grup sokaktaki insandır. Benim kısa vadede devletin kanaatini
değiştirmem zor. Yüzbaşı Torosyan tartışması ile Ermenilerin de vatan
savunmasında yer aldığını itiraf ettiler ama soykırımı kabul etmeleri biraz
zor.
Ama devletin kanaatleri, toplumun görüşlerinin
oluşmasında etkili değil mi? Devlet özrünün, toplumun yaşanan büyük acı ve
mağduriyetleri başka türlü görmesi, yakınlık kurması arasında bir paralellik
yok mu?
Paralellik var tabii. Paralel demek iki çizgi demektir,
ama ben alttaki çizgiyi ciddiye alıyorum. Bir sosyal bilimci olarak görevim, bu
konuda yazıp çizmek ve ortalama vatandaşı aydınlatmaya çalışmaktır. Benim
Ankara’daki bürokratlara veya seçilmiş devletlü takımına bir şeyleri ispat için
bir mücadeleye girmem anlamsızdır.
İYİ NİYETİN BAŞLANGICI AKILLI SİYASETTİR
Türkiye’nin her 24 Nisan’da yaşadığı ama 100. yılda daha
da artmış görünen endişesinin nedeni ne?
Bütün bu soykırım tartışmaları, göçe zorlamalar vs. işin
sonunda mal mülk meselesidir. Amerika’da sigorta şirketlerine Ermenilerin açmış
olduğu bir takım davalar var. Bunu daha bir anlaşılır hale getirmek için
isterseniz Loizidou davası olarak bilinen, Kıbrıslı bir Rum hanımın AHİM’e
açtığı davayı hatırlatalım. Rum Hanımefendi, Girne’deki minnacık bir evi için
çok büyük bir para aldı. Türkiye tazminat ödemeye mahkûm olunca, Kıbrıs’ta bir
gayrimenkul komisyonu kuruldu. Bu komisyon işlemlerinde her zaman avukatlar
devreye girer, bu işten ekmek yemek isteyen birileri her zaman çıkar ama bu
işliyor. Gidişat biraz böyle olacaktır. Ondan korkuyorlar benim görebildiğim
kadarıyla. Bunlar çözülmez mi, tabii ki çözülür. Yeter ki iyi niyet olsun. Ama
iyi niyetin başlangıcı akıllı siyasettir. Akıllı siyaset aşamasına inşallah
geliriz.
Yarın Başbakan Ahmet Davutoğlu kalkıp “1915’te Ermeni
soykırımı olmuştur” derse ne olur?
Bir, AKP yüzde 5 ile 8 civarında oy kaybeder. Ve bu oy
muhtemelen MHP’ye gider. Bu tek başına bir sebep olabilir AKP açısından. İki,
“Hayır, katiyen benim dedem katil değildi” diyen bir takım adamlar sokaklara
çıkar. Dolayısıyla böyle sert laflarla bir günde değişim olmaz. Değişim çok
zikzaklı bir iştir. 10 sene önce Ermeni Konferansı düzenlerken, kapıda Doğu
Perinçek takımı, katılımcılara yumurta atıyorlardı. Tuhaf bir tabloydu. Ama o
tablo geride kaldı. Diyeceksiniz ki, o dönemde “Bu konferans Türk milletini
sırtından hançerlemektir” lafını eden Cemil Çiçek hala etrafta geziyor? Evet
geziyor. Eminim onun şahsi fikirleri çok fazla değişmemiştir. Ama dünya
değişti. İçinden geçiriyorsa da artık yutmak zorunda... Çünkü şu anki AKP
siyaseti bile o sertliği kaldırmaz. AKP içinde bu sertlikte laf eden, siyaseten
tasfiye olabilir.
ŞİZOFRENİK BİR DÖNEM YAŞIYORUZ
Bugün Türkiye’nin gayrimüslimleri, Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın kullanmayı çok sevdiği “millet”, “milli irade” kavramları içine
dahil edilmiş midir?
Edilmemiştir. Millet tanımımız her şeyden önce Sünni’dir.
Türk veya asimile olmaya müsait gruplardır. Kürttür, Boşnak’tır, Arnavut’tur,
Çerkez’dir. Türk milliyetçiliği, asimile edemediğini ayırımcı politikalarla
cezalandırır. Yani siz “Ne mutlu Türküm” diyebiliyorsanız hakikaten
kariyerinizin önü açıktır. Ama “Ben Kürtlüğümü, Ermeniliğimi, Rumluğumu muhafaza
ederek bakan olacağım, müdür olacağım” dediğiniz zaman problem çıkar.
Azınlık mallarının iadesi, AKP’nin tarihi adımlarından
biri olarak değerlendiriliyor. O cephede de sorunlar var ama zaten size ait
olan gayrimenkullerin 100 yıl sonra iade edilmesi, mağduriyeti telafi eder mi?
Ek olarak, bir yandan malların iadesi gibi adımlar, bir yandan ‘Afedersiniz
Ermeni’ lafı. İkisi bir arada nasıl oluyor?
Şizofrenik bir dönem yaşıyoruz. Aynı anda ikisi birden
var olabiliyor. “Afedersiniz Ermeni” ve Hrant Dink davasındaki bir takım
zikzaklar, sonra İsrail ile ilişkilerle ilgili olarak Yahudi toplumunun
korkuları… Bunlar da işin negatif tarafı. Ama görebildiğim kadarıyla AKP
Hükümetinin malları iade etmesi, Ermeni vatandaşlarımız açısından gayet olumlu
karşılanan bir şey. Yine AKP Hükümeti sırasında Türkiye’deki gayrimüslim
azınlıkların dini liderleri birtakım törenlere, toplantılara katılır oldular,
bu da olumlu bir şey.
Özür, yüzleşme ve iyileşme süreçleri için oldukça önemli.
Dolayısıyla özrün nasıl dileneceği de. Sizce özür nasıl olmalı?
Ermenistan’la diplomatik ilişkileri başlatmak, kapıyı
açmak, oraya elçi tayin etmek, bir resmi gezi yapmak… Bunlar çok sembolik
şeylerdir ama anlamlı adımlardır. Siyaset artık 21. yüzyılda sembollerle
yapılan bir şey. Eski Batı Almanya Başbakanı Williy Brandt’ın 1970’te Varşova
Gettosu önünde diz çökmesinin fotoğrafı hala insanların kafasındadır. Yüzleşme,
bu şekilde olacaktır.
2015’İN FİYATI YÜKSEK OLABİLİR!
Amerikan Başkanı’nın 24 Nisan’ı soykırım olarak
nitelememesi için Türkiye’nin yoğun temaslarda bulunduğu, bunun için lobilere
yüklü paralar ödediği vs söyleniyor. Bu çerçevede geçtiğimiz günlerde bir
gelişme oldu; Türkiye, milyar dolarlık füzesavar sistemi ihalesini 24 Nisan
sonrasına bırakınca, geçtiğimiz şubat ayında Amerikan Temsilciler Meclisi’ne
gelmesi planlanan Soykırım Tasarısı ertelendi. Ankara’nın, ihalenin
taliplerinden olan ABD ve Fransa’nın tutumuna göre karar vereceği söyleniyor.
Son zamanlarda soğuk rüzgarlar estiği söylenen ABD-Türkiye ilişkilerini de düşündüğünüzde,
sizce nasıl bir karar çıkar?
Belirttiğiniz gibi her sene Amerikan dış politikasını
düzenleyen kişi ve kurumların böyle tasarıları kongreye gider ve işin sonunda
Ankara’dan belli bir takım tavizler koparılarak bunlar hasıraltı edilir. Bu
sene de bunu yaşayacağız. Ama 2015’in fiyatı yüksek olabilir. Göreceğiz...

1 yorum:
Sayin yazar,anlamak istiyen herkes tarafindan anlanabilen cok sade, fakat icinde gercekleri oldugu gibi ortaya döken yaziniz icin tesekkürler.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.