Candan Badem - İleri Bilim
Türkiye’de akademik tarihçilerin çok büyük kısmı
devletten bağımsız bir birey değil, kapıkulu zihniyetine sahip, Türkİslam
sentezci, muhafazakar, ulusalcı veya “milliyetçi liberal” olup “soykırım
yoktur” tezini savunurlar. Milliyetçi olmayan liberallerin bir kısmı ise etnik
temizlik veya soykırım tezini savunur. Peki sosyalistler ne diyor bu işe? Orası
pek net değil. Türkiyeli sosyalistlerin 1915’te bu topraklardaki Ermenilerin
başına gelen felakete ne ad verdiği elbette önemlidir… Açıkçası, sosyalistlerin bir kısmı acaba
soykırım dersek bazı liberallerle veya emperyalizmin ideologlarıyla aynı konuma
mı düşeriz kaygısı içindedir. Taner Akçam gibi bazı eski solcu döneklerin
soykırım tezini savunması da işi güçleştirmektedir. Başka bir kısım
sosyalistler ise soykırım dersek acaba Ermenistan’ın toprak ve tazminat
taleplerini kabul etmiş mi oluruz kaygısı içindedir. Bence her iki kaygı da
gereksizdir.
***
Candan Badem İleri Bilim'deki ilk yazısında "Ermeni
Soykırımı" tartışmalarını değerlendirdi.
Candan Badem - İleri Bilim
Bu yıl 1915 yılında Osmanlı Ermenilerinin uğradığı
soykırımın 100. yıldönümüne denk geliyor. Aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı’nın
bir parçası olan Çanakkale muharebelerinin de 100. yıldönümü. Ermenistan ve
diaspora bu yıldönümüne özel bir anlam yüklerken AKP Ermenistan devlet
başkanını Çanakkale muharebeleri anmasına çağırarak Ermeni soykırımını
unutturmaya çalışıyor.
Türkiye’de akademik tarihçilerin çok büyük kısmı
devletten bağımsız bir birey değil, kapıkulu zihniyetine sahip, Türkİslam
sentezci, muhafazakar, ulusalcı veya “milliyetçi liberal” olup “soykırım
yoktur” tezini savunurlar. Milliyetçi olmayan liberallerin bir kısmı ise etnik
temizlik veya soykırım tezini savunur. Peki sosyalistler ne diyor bu işe? Orası
pek net değil. Türkiyeli sosyalistlerin 1915’te bu topraklardaki Ermenilerin
başına gelen felakete ne ad verdiği elbette önemlidir. (Baştan belirtelim,
şimdilerde Vatan Partisi adını alan eski İP’li ulusalcıları sosyalist
saymıyoruz). Açıkçası, sosyalistlerin bir kısmı acaba soykırım dersek bazı
liberallerle veya emperyalizmin ideologlarıyla aynı konuma mı düşeriz kaygısı
içindedir. Taner Akçam gibi bazı eski solcu döneklerin soykırım tezini
savunması da işi güçleştirmektedir. Başka bir kısım sosyalistler ise soykırım
dersek acaba Ermenistan’ın toprak ve tazminat taleplerini kabul etmiş mi oluruz
kaygısı içindedir. Bence her iki kaygı da gereksizdir.
Ermeni soykırımı gibi önemli bir olay sadece tarihçilere
bırakılması gereken, sosyalistlerin bugünkü politikasını etkilemeyen, geçmişe
ait bir olay elbette değildir. Ancak hem akademik dürüstlük gereği hem de
marksist yöntem gereği, tarihsel bir olayı kabul edip etmememiz bu kabulün
bugünkü siyasal sonuçlarına bağlı olamaz. Ayrıca soykırımı kabul etmek
Ermenistan devletinin taleplerini kabul etmek anlamına da gelmez. Çünkü
soykırıma uğrayan Ermeniler Osmanlı devletinin tebaası idiler, Rusya’nın veya o
zaman var olmayan Ermenistan’ın değil. Dolayısıyla başka bir devlet değil,
ancak soykırım kurbanlarının mirasçıları maddi ve manevi bir hak iddia edebilir.
Bu da kolay çözülebilecek bir mesele olmasa bile sosyalistlerin bu toprakların
kadim halklarından olan Ermenilerin uğradığı soykırımı inkar etmemeleri ahlaki
bir zorunluluktur. Sosyalistlerin mazlumun değil de devletin yanında veya kendi
burjuvalarının yanında olması düşünülemez.
Ermenilere yönelik katliamlar Abdülhamid döneminde
1890’larda Anadolu’da birçok yerde ve 2. meşrutiyetten sonra da 1909’da
Adana’da yaşanmıştı. 1915’te o zamanki İttihatçı hükümet Rusya ile savaşı
bahane ederek ülkedeki bütün Ermenileri tehcir yani sürgün adı altında bilerek
ölüme göndermiştir. Soykırımın kilit noktası da burasıdır: Suç işleyip
işlemediğine bakılmaksızın bütün Ermeniler bile bile ölüme gönderilmiş, yolda
ve gidecekleri yerlerde yaşabilmeleri için gerekli asgari tedbirler alınmamış
ve nihayet sivil Müslüman halkın ve çetelerin Ermenilere saldırılarına göz
yumulmuştur. Her devlet savaş sırasında güvenlik amacıyla belli bir bölgedeki
bir nüfusun yerini değiştirebilir. Ancak bunun için o nüfusun göç esnasında ve
sürgün yerinde asgari yaşam koşullarını sağlaması gerekir. Osmanlı devleti ise
bunu yapmamıştır. Rus ordusu içinde yer alan birkaç gönüllü Ermeni birliğini
(bunların mevcudu en fazla 6 bin civarındadır) bahane eden hükümet, bizzat
dahiliye nazırı Talat Bey’in defterindeki notlara göre 924 bin civarında Ermeni
nüfusu büyük çoğunluğu için ölüm demek olan bir yolculuğa çıkarmıştır. Yola
çıkanların geride kalan malı mülkü talan edilmiştir. Yolda çeşitli çeteler (ki
büyük kısmı Kürt çeteleridir) bu Ermenileri tekrar soymuş, beğendikleri
kadınları ve çocukları ailelerinden koparıp almışlardır. Bu kadınlar ve
çocuklar daha sonra zorla evlendirilmiş ve Müslüman yapılmıştır. Askerlik
çağındaki Ermeniler ise savaş öncesinde ilan edilen seferberlik sırasında
askere alınmışlar ancak bunlara silah verilmeyerek amele taburlarında
çalıştırılmış ve daha sonra da yok edilmişlerdir.
Ermeni soykırımını daha iyi anlamak için 2. Dünya Savaşı
esnasında sürgüne gönderilen Kırım Tatarları ve Ahıska Türklerinin durumuyla
karşılaştıralım. Bunu yapalım çünkü liberal sahtekarlar ve Türkİslamcı
faşistler Ermeni soykırımını inkar ederken bu iki sürgüne soykırım demektedir.
Sovyet devleti Hitler faşizmine karşı giriştiği ölüm kalım mücadelesinde Kırım
Tatarları ve Ahıska Türklerini birincisini fiilen ve ikincisi potansiyel olmak
üzere tehlikeli bularak sürgüne göndermiştir. Ancak Sovyet devleti sürgüne
gönderilenler için tren tahsis etmiş ve bu trenlere bindirilenler liste ile
görevlilere teslim edilerek gidecekleri yere kadar can güvenliğinden bu
görevliler sorumlu tutulmuşlardır. Trenlere önceden ayrıntılı olarak belirlenen
sayıda doktor, hemşire ve erzak yüklenmiştir. Ayrıca sürgüne gidenlerin belli
bir ağırlıkta eşyalarını yanlarına almalarına izin verilmiştir. Nihayet
gittikleri yerlerde kolhozlara belli sayıda dağıtılmışlar ve barınacak yer ve
iş bulmuşlardır. Osmanlı devleti ise bunların hiçbirini yapmamıştır. Ayrıca
Sovyet devleti sadece gerçekten güvensiz olan belirli yerlerdeki nüfusu sürgüne
göndermiş, insanları sadece etnik kimliğine bakarak sürgüne göndermemiştir.
Yani Moskova’da yaşayan bir Kırım Tatarı veya Ahıska Türkü sürgüne
gönderilmemiştir. Osmanlı devleti ise nerede yaşadığına bakmaksızın bütün
Ermenileri, örneğin Edirne’deki Ermenileri bile sürgüne göndermiştir. Edirne’deki
Ermenilerin Erzurum’daki savaşla ne ilgisi olabilir? Son olarak Sovyet devleti
askere aldığı Ahıska Türküne de Kırım Tatarına da silah vermiş ve eşit
koşullarda savaşa göndermiştir. Nitekim bunlar içinde savaştan kahramanlık
madalyası ile dönen çok insan vardır. Osmanlı devleti ise askere aldığı
Ermenileri de yok etmiştir. Dolayısıyla Sovyet devleti tehcir ya da sürgün
yapmış, Osmanlı devleti ise soykırım yapmıştır.
Peki Ermeni soykırımında asıl suçlu kimdir? Emperyalizm?
Milli burjuvazi? Türkler? Kürtler? Müslümanlar? Alman emperyalizminin
soykırımda yardakçılık yaptığı ve en azından göz yumduğu açıktır. Ancak suçu
emperyalizme yıkmak marksistçe bir yaklaşım olamaz. “Ermeni soykırımı
emperyalist bir yalandır” sloganı biz marksistlerin değil ulusalcı şarlatanların
bir sloganı olabilir. Lenin’den beri biz sosyalistlerin öncelikle kendi
burjuvalarına karşı savaşmaları gerektiğini savunuyoruz. Emperyalistlerin
Ermenileri yok etmek gibi bir amacı yoktu ve olması için bir sebep de yoktu.
Aksine savaştan sonra Anadolu’da bir Ermenistan yaratmak istediler ancak
içerdeki sorunlar ve maliyetin büyüklüğü yüzünden gerçekleştirmeye güçleri
yetmedi. Emperyalizm Batı’ya münhasır bir olgu değildir, Osmanlı da kendi
çağında emperyalisttir. Suçu Türkler veya Kürtler diye belli bir etnik kimliğin
üstüne atmak da mümkün değildir. Soykırımı planlayan ve emri verenler hiç
kuşkusuz Anadolu burjuvazisinin temsilcileriydi. Ancak uygulamada bütün
sınıflardan insanlar yer aldılar, yağmadan her sınıf kendine göre bir pay aldı.
Dolayısıyla ezilen sınıfların da bu işte tamamen suçsuz olduğunu söyleyemeyiz.
Ermeni soykırımı konusuna sonraki yazılarımda devam etmek üzere şimdilik burada
bırakıyorum.
Yalçın Küçük’ün AntiKürt “Çıkış”ı
Yalçın Küçük’ün 2000’den önce çıkan kitaplarını genç sosyalistlere
hala tavsiye ediyorum. O kitapların benim üzerimde de etkisi büyüktür. Fakat
sonrası malum, hocamız bir akıl tutulmasına uğradı ve tanınmaz hale geldi. Son
kitabı Çıkış’ta tarihçi olarak beni de yakından ilgilendiren bir iki noktaya
değinmek istiyorum. Kitabın 3. bölümünün adı “Türk Savaşlarında Kürtler”. Evet
aynen öyle “Türk Savaşları”! Osmanlı’nın Rusya ile savaşları Türk savaşları
olmuş! Sadece bu bile Küçük’ün kesinlikle marksizm dışına çıktığının kanıtıdır.
Daha da vahimi şu ara başlık: “Bizle Savaştılar: TürkRus Harplerinde Kürtler”!
Kürtler “biz”le savaşmışlar! Afedersiniz hocam, buradaki “biz” kim? Biz niye
Osmanlı oluyoruz? Sahi siz kimsiniz? Toplumsal Kurtuluş’ta ve 1990’larda Özgür
Ülke’de yazan Yalçın Küçük’le aynı kişi misiniz? Nasıl bir mutasyon geçirdiniz?
Küçük Osmanlı Rus savaşlarında Kürtler üzerine Rus
yüzbaşı Pyotr Averyanov’un önemli bir kaynak olan Rusça kitabının yanlışlarla
dolu eskimiş bir çevirisine referans veriyor ve kitaptan bazı pasajların
çevirisini sunuyor. Oysa o kitabın yeni ve düzgün çevirisi daha 2010’da Avesta
yayınlarınca yayımlandı. Redaksiyonunu da ben yaptım. Yalçın Küçük Avesta’nın
yayımladığı bu çeviriden habersiz, en basit bir literatür araştırması bile
yapmadan kitabı kısmen yeniden çevirmeye kalkmış! İşin ilginci Barış Zeren de
Avesta’dan çıkan çeviriden habersiz görünüyor. Küçük, Avesta’nın çevirisini
beğenmeyebilir, ancak yok sayamaz. Yalçın Küçük ayrıca Averyanov’un bir
cümlesini ya Rusçasının yetersizliğinden ya da daha büyük ihtimalle bilerek ve çarpıtarak
çevirmiş. Averyanov, Kürtler hakkında, “önceleri savaşlarda sadece düşmanımız
idiler, sonra müttefik de oldular” diyor, Küçük ise bu cümledeki kritik
“sadece” ve “de” kelimelerini atıyor ve sonra ekliyor: “Bu kitap (Averyanov’un
kitabı – CB) Kürtlerin Türklere düşman oluşlarının hikayesi ve tarihidir”. O
kitap Kürtlerin Türklere düşman oluşlarının değil, Osmanlı Rus savaşlarında
serhat boylarındaki bazı Kürt aşiretlerinin iki büyük güç arasında kalıp her
iki tarafı da idare etmeye çalışmasının ve nihayet Rusya’yı keşfetmesinin
tarihidir. 19. yüzyıldaki bütün Osmanlı Rus savaşlarında her iki tarafta da
Kürt aşiret birlikleri (başıbozukları) yer aldılar. 19. yüzyılda “Türk savaşı”
diye bir şey de yoktur.
Yalçın Küçük’ün birçok eserinde kendi tezi gibi
tekrarladığı Transkafkasya’ya bizim Kafkas berisi dememiz gerektiği tezi (ki
doğrudur) Yusuf Hikmet Bayur’un ilk basımı 1960larda yapılan Türk İnkılabı
Tarihi adlı kitabında yer almaktadır (bkz. Bayur, agy, cilt III, kısım IV, TTK,
1991, sf. 165). Yani tezin “patenti” Küçük’e ait değildir. Hocamız küçük
dağları ben yarattım ve ben olmazsam Türkiye’de tarih de yazılmaz havasını
bırakmalıdır, çünkü komik oluyor. Bir tane Rusça kitap okuyup onun üzerinden ve
bütün bir literatürden habersiz tarihçilik yapılmıyor çünkü.
Yalçın Küçük kitabında Karslı bazı Kürtlerin Yahudi veya
Sabetayist olabileceklerini kanıtlamak için Sovyet Ermeni yazar Poğosyan’ın
Kars oblastı üzerine Rusça kitabını da kullanıyor. Ancak yöntem yine aynı:
Literatürden habersiz, Türkçe kitapları bile okumamış, tek bir Rusça kitaptan
büyük tezler çıkarmaya çalışıyor. Bu sefer benim Rusya, Gürcistan ve Ermenistan
arşivlerine dayanarak bizzat yazdığım Çarlık Rusyası Yönetiminde Kars Vilayeti
adlı kitabımdan habersiz. Poğosyan’ın kitabına yaklaşımı eleştirel değil,
Poğosyan’ın Kars’ın Rusya’ya ilhakından önceki nüfusu içinde Ermenilerin
oranını abartan sözlerini doğru kabul ediyor. Kitabımda Poğosyan’ın bu tezini
ayrıntılı bir biçimde çürüttüm, burada tekrarlamıyacağım. Konu şu: Küçük Rus
idaresindeki Kars’ta çok az bir miktar Rus Yahudisi de olmasından esinlenerek
Turgut Göle, Gürsel Tekin ve Yaşar Kaya’nın Yahudi olabileceğini iddia ediyor.
Hemen söyleyeyim, olmaz değil, olabilir, ancak başka kanıtlar gerekli. Sadece
isimlere bakarak olmaz. Kars’taki Yahudiler Kars merkezde yaşıyorlardı, Rus
ordusu ile birlikte Kars’ı terk ettiler. Bu üç şahısın dedeleri ise köylü.
İkincisi, Kürtlerde öz Türkçe ad ve soyadlarının Türklerden daha fazla olduğu
bilinen bir gerçektir. Bu Türkçe soyadları Türk nüfus memurları tarafından
verilmiştir çoğu zaman. Adlara gelince, benim tezim, Kürtlerin öz Türkçe adları
daha egzotik ve güzel buldukları yönündedir. Nasıl ki Türkler Fars ve Arap
adlarına meyl etmişse Kürtler de Müslüman adlarından sonra en çok Türk adlarına
meyl etmişlerdir. Bu üç şahısı siyasi açıdan istediğiniz gibi eleştirin
umurumda olmaz. Ama sadece adlarına bakarak kimlikleri hakkında büyük tezler
çıkarmak? Ha bir de hak etmediği yerelere gelmiş olmak var. İyi de Türkiye’de
burjuva politikasının nitelikli insan istediğini kim söyledi ki? Bizzat Yalçın
Küçük aksini yazmıştır. Dolayısıyla örneğin Gürsel Tekin’in CHP’de
yükselmesinin benim için hiçbir sürpriz yanı yoktur.
Son olarak Küçük’ün bir yanlışını daha düzelteyim:
Kitabında (sf. 231) Kars oblastı, “1921 yılına kadar, önce Rus Çarlığı’nın ve
sonra da Sovyet Rusya’ya geçmiş durumdadır. Buradayız” diyor. Hayır hocam,
orada değiliz, öyle değil. Kars oblastı Mart 1918’de Brest Litovsk
Antlaşması’nın ardından yapılan bir sözde plebisit ile Osmanlı’ya katıldı, Ekim
1918’de Mondros Ateşkesi ile Osmanlı çekilmek zorunda kaldı, ancak Sovyet
Rusya’ya geçmedi, antiBolşevik Kafkasya hükümetine, Kars İslam Şurası ve Cumhuriyeti’ne
ve nihayet Ermenistan cumhuriyetine geçti. Ekim 1920’de Kazım Karabekir
Ermenilerden geri aldı. Sermayeden yiyerek, dersini çalışmayarak tarih yazmaya
çalışınca bu kadar oluyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.