Sait Çetinoğlu
Bu kısa yazı Soykırım sürecinde el değiştirilen
Hıristiyan zenginliğine odaklanmıştır. Aynı zaman diliminde bütün Osmanlı
Hıristiyanları aynı muameleye, yani aynı soyguna konu olduklarından Ermeniler
için söylediklerimiz, Asuri-Süryani, Elen, Pontus... halkları içinde
geçerlidir. Başta işaret edilmesi gereken bir başka nokta da;
Emperyal isteklerle savaşa giren Osmanlı'nın savaş sırasında müttefiklerinden
aldığı askeri ve maddi yardımlar sınırlıdır. El koymalar, Bütçesi iflas etmiş
devletin kendi halkını yağmalamaktan başka çaresinin kalmadığının ifadesidir.
Bunu ikinci fetih yani ülkenin yeniden fethi olduğunu ifade
etmekten de çekinilmemiştir.
Yenilgi halinde hesap sorulamaması ve hesap
sorabilecek kimse bırakılmaması için katliamlar soykırıma uzanmıştır. Bu konuda
başarılı olduklarını söylemek mümkündür. İçinde bulunduğumuz Soykırımın yüzüncü
yılında henüz bir başlangıç dahi yapılamamıştır.
1913 - 23 yılları arasındaki on yıllık Soykırım
sürecinde ülke nüfusunun %20-25'i Soykırım, kaçırtma mübadele adı altında
tarihsel topraklarından kazınarak yok edildi. Bu insanlar bilindiği gibi fakir
yoksul insanlar değildi. Kapitalizmin en gelişkin bölgelerinin insanlarıydı ve piyasa
için üretim yapıyorlardı. On yıllık Soykırım sürecinde bu insanların sahip
olduğu değerler el değiştirdi. Bu el değiştiren değer ülke zenginliğinin
%30-35'e denk geldiği hesaplanmaktadır.
Kısaca ülke zenginliğinin en az 1/3 el değiştirerek,
Hıristiyanlardan Müslümanlara zor kullanılarak sermaye transferi yapılmıştır.
Soykırım sürecindeki bu uygulama sadece Ermenilere
uygulanmamış bütün Osmanlı Hıristiyanları yasal gaspın nesnesine
dönüştürülmüştür.
Transferler birçok mekanizma kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Soykırım faillerinin el koyarak gasp ettikleri
mallar: Diyarbakır’da vali Dr. Reşit birçok soykırım kurbanlarının menkul
mallarına el koymuştur. Görevden alınması yolsuzluktan hırsızlıktan
kaynaklıdır. Diyarbakır Vilayetine tayin olduğu zaman yol ücretinden şikâyet
eden bir yıl sonra İstanbul’da yedi bin liralık köşke müşteri olmuştur. Reşid
katil sıfatıyla takdir edilip, kendi hesabına yaptığı gasplardan görevinden
alınmıştır. Yine Diyarbakır'da Osmanlı mebusu Feyzi Pirinççioğlu Ermeni kurbana
ait bakır madeni ve işleme tesisi olmak üzere birçok gayrimenkulü gasp
etmiştir. Feyzi bunlardan dolayı cezalandırılmamış Bayındırlık bakanlığı ile
ödüllendirilmiştir. Oğlu, Vefik 27 Mayıs Darbesinden sonra kurulan İnönü'nün
restorasyon hükümetinde bakanıdır. Aile bugün beyaz Türklere mensup saygın bir
aileye dönüşmüştür.
Kemalist dönemin ünlü gazetecisi Ahmet emin Yalman,
Mütarekeden sonra tutuklanarak Malta'ya gönderilen Ankara savcısı Ali Nazmi'nin
Soykırımdan sonra Ankara'nın gayrimenkul zenginine dönüştüğünü söyler.
El konulan mallar İttihat ve Terakki Cemiyeti,
Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Ocakları,
Halkevleri... gibi siyasi parti
ve bağlı kuruluşlara tahsis edilmiştir. Birçok gayrimenkul okullara, kamu
binalarına dönüştürülmüştür. Kiliseler, camilere çevrilmiş, depo, ahır gibi
işlerde kullanılmıştır. Hakkâri Çukurca'da (Çéla) Nasturi kilisesi, Kemalist dönemde öncesinde hükümet konağı,
günümüzde ahır olarak kullanılmaktadır.
Bazı Müslüman şirketler (bunlar girişimciye dönüşen
İttihatçıların kurdukları ya da ortak oldukları şirketlerdir) ,Ermeni
mallarını, açık artırma yönteminden muaf kalarak ucuza bir fiyatla üzerlerine
geçirdiler. 1916 yılında sürgüne tabi tutulan Ege Rumları ve Karadeniz
bölgesindeki Pontoslulara ait mallar da aynı akıbete uğramıştır. Daha sonra bu
şirketler üçüncü kişilere satarak önemli karlar elde etmişlerdir.
Kemalist dönemde de, Müslüman girişimcilere dönüşen İttihatçıların
geliştirilmesi için Müslüman şirketlere, ticaret, sanayi ve ziraat odalarına el
konulan mülkler tahsis edilmiştir. Bu mülkler sonrasında sermayelerine takviye
yapmak için satışa çıkarılır. İlginçtir; satış ilanlarında önceki sahiplerinin
isimleri de yer alır. Burada
Mezarlıklar belediyelere hal, odunluk ve hayvan
pazarı yapılmak şartıyla tahsis edilmiştir. İnşaat gerektirmeyen bu tahsis,
daha sonra unutulup imara açıldığında günümüzde her yerden insan kemikleri
fışkırmaktadır. Tahsiste mezar taşları hariç tutulmuş inşaatlarda
kullanılmıştır. Bugün Malatya Atatürk müzesi olan yapı Malatya Ermeni mezarlığından
sökülen taşlarla Halkevi olarak yapılmıştı.
Birçok ilde Hıristiyan (Ermeni ve Rum) mahalleleri
genelevlere dönüştürülmüştür. Ankara, Diyarbakır, Elazığ, Samsun, Trabzon...
gibi
Birçok gayrimenkul, özel idarelere, belediyeler,
Türk Kızılay'ına, Maliye'ye verilmiştir. Bunlar düşük fiyatlarla satılmış veya
yok fiyatına kiraya verilmiştir. Düşük fiyatları
yukarıda belirtilen Müslüman özel sektöre sübvansiyon olarak düşünmek gerekir.
11 Ağustos 1915 tarihli Kararname[i]
ile yetimlerin ve kimsesiz kalan Hıristiyan kadınların Müslümanlığa döndürülüp
eş olarak alındığında bunların anne ve babalarından kalan gayrimenkulleri alma
hakkı verilmiştir. Bu bir anlamda öldür, karısını kızını al çocuğunu boğaz
tokluğuna çalıştır, malı mülkü de senindir! demekten başka bir şey değildir.
Tehcir konvoylarından zengin kişilerin mirasçılarının seçilip konvoylardan
ayrılması ve kaçırılması bunlara miras kalan mallara el koyma gayretinden başka
bir şey değildir.
Mecelle[ii]'nin
Zilliyed maddeleri yetersiz olduğundan Kemalist rejimin ilk yürürlüğe koyduğu
kanun medeni kanundur. Bu kanunla 1915'te el konulan mülklerin 1925'te resmen
tescil edilme imkânı vermiş gasp yasallaştırılmıştır.
Sahte borç senedi düzenlenerek hayali borç
yaratılarak el koydukları mülkleri kendilerine tescilini sağlama olanağı
verilmiştir. İttihat ve Terakki döneminde senet'e bile gerek duyulmamış Gasp
edenin sözü yeterli sayılmıştır; Tapu memurları, Ermenilerle, mülkleri
kendileri üzerlerine ya da İttihat ve Terakki adına hiçbir ödeme yapmaksızın
alan İttihatçılar arasında sözlü yapılan
sözleşmeleri kabul ettikleri bir gerçektir.
Hıristiyanların canı gibi malları da sahipsizdir. Osmanlı
müttefiki Avusturya Macaristan Trabzon konsolosu Kwiatkovski Subaylar, memurlar
ve polisler yağmanın içinde olduğunu söyler.
1925'te Kürtlerle olan ittifak bozulduğunda bunlara
verilen mülkler geri Mütegallibe ilan edilen bu Kürt aileler batıya sürgün
edilmişlerdir. Bu gün Kürtlerin yarısının rejimin bekçileri konumunda olmaları
bu rehin alınmışlıktan kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Türkiye'de Kürt Sorununun
çözümü kesinlikle Ermeni Soykırımına bağlıdır. Ermeni Sorunu tanınmadan Kürt
Sorununun çözümü mümkün değildir.
Hıristiyanlardan (Ermeni Pontos, Rum, Süryani) gasp
edilerek, Müslümanlara (Kürt, Boşnak, Çerkez,
Gürcü, Arap, Laz...) verilen mülkler, bu halkların rehin alınmasının yanında
asimilasyonunu kolaylaştırmış, İttihatçı/Kemalist projenin gerçekleşmesine
önemli katkı sağlamıştır.
El konulma mekanizması bunlarla sınırlı değildir.
Pontos İstiklal mahkemelerinde idam edilen Mavridis, Haralambidis, Deliyaroğlu
Yanko gibi kurbanların mülklerine el konularak satışa çıkarılmıştır. Mavridis
konağı bugün Yeşilırmak İlkokulu olarak kullanılıyor. Ananniadis ailesinden
Anton Ananniadis 1921 de Amasya İstiklal
Mahkemesindeki düzmece yargılamadan
idam edilmiş mülkleri müsadere edilmiştir. Kahvecilik ile uğraşan ailenin ata topraklarından
kovulan üyeleri, halen Kavala'da mimarisi Samsundaki dükkânlarına benzeyen bir
binada aynı işi yapmaktadırlar.
Mübadeleye tabi olmayan Pontosluların mülklerine de
el konulmuştur Rus Tabiiyetinden olan Kabayannis'in mülklerine el konmuş
Trabzon'daki konağı Atatürk Köşküne
çevrilmiştir. Yine mübadeleye tabi olmayan Giresun eski Belediye Başkanı Kaptan
Yorgo Kostandinidis'in ve mirasçılarının mülklerine devletçe el konulup haraç
mezat satılmış hasılat maliyeye gelir kaydedilmiştir.
Ayrıca mübadelede mal değişimi eşitsizdir. Zira
Yunanistan yenilen tarafta olduğundan şartların en zoru dikte edilmiştir. Reel
politik gereği tarihsel topraklarından kovulan insanlarının hakkını
arayamamıştır. Ayrıca, eğer mübadeleye tabi olmayan bir kişinin mübadele dâhilinde
bir bölgede bir mülkü varsa bu da müsadere edilmiştir. Bunun da birçok
örnekleri vardır. Mübadeleye tabi olmayan bu gibi kişilerin el konulan malları
açık artırma ile satılarak hazineye gelir kaydedilmiştir.
Bu liste daha çok uzatılabilir... Ancak bu kadarı
soygunun çapını göstermek bakımından yeterlidir.
Bu konuda asıl sorumlu İttihat ve Terakki Cemiyeti
ise de Soykırımda kolektif bir sorumluluk söz konusudur. Sorumlular arasında
dedesinin haksız mal edinmesinden faydalanmış ve halen faydalanmaya devam eden Sol
ve sosyalizm iddialı kuruluşların yöneticileri bulunmaktadır. Kolektif
dedelerinin Soykırım sürecindeki sorumluluğundan dolayı özür dileyenler,
biyolojik dedelerinin sorumluluğu konusunda sessizdirler. Dedemin
yaptıklarından dolayı sorumlu değilim diyenlere Avrupa'da Nazi denilmektedir.
İşte nirengi noktası tam da burasıdır. Tanıma ve
özür'ün ayrılmaz parçası telafidir. Telafi olmadan tanıma ve özrün bir anlamı
yoktur. Oysa ne zaman telafiden söz etsek;
Bu başka bir konu bunu başka bir
zaman tartışalım. Denilerek ertelenmekte ve o başka zaman hiç
gelmemektedir. Zira Türk solcuları sadece isterler, vermek kelimesi sözcük
dağarcıklarında yoktur. Vermek Allaha
mahsustur! Atasözü tam da bu durum için uydurulduğunu söylemekte bir
sakınca yoktur.
Günümüzde hukuka ve devletin uygulamalarına
baktığımız zaman durum hiç de iç açıcı değildir. 1963 Tarihli Anayasa
Mahkemesinin kararına göre, Türkiye'de miras bırakma hakkı ortadan
kaldırılmıştır. Devlet istediği zaman,
Sen 4 ağustos 1924 tarihinde malının başında değildin! gerekçesiyle el
koyabilmektedir. Ayrıca Hıristiyan
toplulukların vakıf malları el koymanın son nesnesidirler. Vakıflara bağış yapmanın
şartları ortadan kaldırılmış, miras bırakacak kimsesi olmayan bir Hıristiyan
mal varlığını kendi vakıflarına bırakmaktan men edilmiştir. Bunların mirasçısı
devlettir. Bu gibi kişileri bazı Hıristiyan vakıflarına çöreklenmiş devlet
destekli (zira Hıristiyan vakıflarında seçime izin verilmemektedir) mafya
bozuntusu yöneticiler kandırmakta bunların ellerindeki malları vakıfa hibe
ediyorum zannı ile vakıf yöneticileri kendi şahıslarına hesaplarına alarak
soydaşlarını dolandırmaktadırlar.
Devlet ve devletin hukuku, tarihsel topraklarında
tutunmaya çalışan Hıristiyan toplulukları yerli
yabancı gibi anlamsız bir statüye sokmaktadır. T "C" vatandaşı
olan bu topluluklarla ilgilenen iki bakanlık vardır; Birincisi, bu toplumlar vatandaşı oldukları devlet
tarafından kriminalize edilmiştir, dolayısıyla içişleri bakanlığının
konusudurlar. İkincisi, bu toplumlar içimizdeki yabancılardır dolayısıyla dışişleri
bakanlığının konusuna girerler.
Devletin zaman kazanarak oyalamak ve çürütme
stratejisini başarıyla sürdürdüğünü söyleyebiliriz.
Son olarak altı çizilmesi gereken önemli noktaya
işaret ederek yazıyı sonlandırıyoruz:
Yüz yılsonunda adalet isteminin geldiği nokta mağdur
taraflar açısından istenen noktaya gelinmemesi bir yana gelinen nokta yüz
karasıdır.
Soykırıma varan bu tarihsel haksızlığın yüzüncü
yılında soykırım kurbanlarına hala Soykırımın nasıl olduğunu anlatmaya
çalışılıyor. Kurbanlar kendilerinin nelere maruz kaldıklarını zaten biliyorlar.
Soykırım Süreci bin bir gece masallarına çevrilip durmadan ve tükenmeyen bir iştahla
kurbanlara anlatılıyor. Bir türlü bundan vazgeçip Küçük Asya'nın kadim halklarını
Soykırıma uğratıp kolonileştiren unsurlara (yani kendilerine) bunu anlatmayı
denemiyorlar. Kurbanlar zaten süreçte ne olduğunu biliyor, burada bu masal
anlatıcılarına düşen, masalcının şimdi ne
yapacağını, geleceğe dair perspektifinin
ne olduğunu söylemesidir. Ancak binbirgece masallarında olduğu gibi, bunun
cevabı ölümcüldür ve bu cevaba sıra gelmemesi için masala devam edilmektedir.
Bu tavır eleştirdikleri devlet davranışından farklı değildir.
Bu bakımdan, Müslüman aydınlarının (Türk, Kürt ,...
)bulunduğu nokta Teşkilat-ı Mahsusa müfrezelerinin Soykırım Sürecinde bulunduğu
mevziden farklı olmadığını söylemek mümkündür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.