Gabar Çiyan / info@tigrishaber.com
Asuri (Suryani-Kidani) ve Ermeni soykırımı üzerinden tam
100 yıl geçti. İttihat ve Terakki hükümetinin, soykırımın planlanması ve
uygulanmasındaki rolü biliniyor. Pan nasyonalistlerin planı, ülkede tek ırk,
tek inanış ve tek dilin mutlak hakimiyetini sağlamaktı. İktidarı ele
geçildikten sonra, dünyadaki savaş, içteki çok kültürlüğü ortadan kaldırmak
için fırsat doğurmuştu. Müttefik olduğu Almanya sesiz kaldı. Değişik planlarla
kıyım, göçertilme ve talan devreye girmiş oldu. 1.5 milyon insan öldü. Bazı Kürt
aşiretleri, kişisel ve aşiretsel çıkarları için iktidarın kirli oyununa alet
olduklarını unutulmamalı.
Bugün durum nasıl?
Kürtler, parlamento ve belediyelerde Suryani ve
Ermenilere temsil edilmesi yol açmış. Tarihi geçmişleri için özür diliyor.
Bölgenin güvenli olabilmesi için ortak çabalar sürüyor. Böylelikle karşılıklı
güven yeniden, son yıllarda atılan adımlarla sağlanmaya başlamıştır.
Hükümet cephesinde ise, daha yumuşak ve yapıcı
açıklamalar dışında atılan adım yok. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçen
yıl '1915 olaylarına ilişkin mesajı' yayınlandı. Bu yıl, başbakan Ahmet
Davutoğlu'nun benzer açıklaması oldu ve Cumhurbaşkanının geçen yıl yayınladığı
mesaja dikkat çekti. Bunun dışında, soykırım sorununa adil ve makul bir çözüm
için fazla mesafe alınmadı.
Soykırımın 100. yılında, sebepleri üzerinde
yoğunlaşacağız. Eğitimci, dil bilimcisi ve yazar Jan Beṯ-Şawoce bu konudaki
sorularımıza cevap verecek. Şawoce, bu konuda yayınlanmış onlarca kitabın
çevirisine imza atmış. Stockholm Södertörn Yüksek Okulu'nda dil ve tarih
araştırmalarıyla tanınıyor. Sawoce soykırım konusunu ayrıntılarıyla araştıran
ve bu konuda birçok kitap ve belge yayınlayan Nsibin Yayınevi ve Nsibin
Dergisi'nin sahibidir.
- 1915 öncesi yıllarına dönmek istiyorum. 1800'lerde
dünyanın her yerinde ulusal uyanış var. Osmanlı imparatorluğu içindeki
halkların çoğu bağımsızlığı için, bir bir kopuyor. Ermenilerin özerklik
talepleri var. Asurilerin (Süryani-Kildani) ve Kürtlerin arayışı var.
Pan-Türkizm Osmanlı İmparatorluğunda güçleniyor. İttihatçılar hükümeti kontrol
ediyor. Ve 1. Dünya savaşı patlak veriyor. Dünya kamuoyunun meşgul olduğu
döneme rast geliyor bu soykırım. Soykırımı engelleyen uluslararası anlaşmalar
yetersiz.
-O dönemde dünyada ve bölgede olan olaylar ve etkenlerini
de katarak, soykırımı hızlandıran ana sebebleri açar mısınız?
Jan Beṯ-Şawoce: 1800’leri ve öncesini anlamak önem
taşıyor. Burada başta zimmilik (Arapçası ahël al-ḏëmma, islam hukukuna göre,
islam dinine bağlı olmayanlara tanınan yaşam biçimi), Yeni-çerilerin oluşumu ve
zulmü, Tanzimat Fermanı, Kürt Mirlerinin kıyımları, Başıbozuklar, Müslüman
muhacirler, Misyon çalışmaları, Berlin ve Ayestefanos Konferansı (1878),
Hamidiye Alaylarının oluşumu (1890) ve kıyımları, Ermeni ulusal örgütlenmeleri,
İttihad-Terakki, din (Hıristiyanlık-Müslümanlık) ve etkisi, Kürt aşiretlerinin
konumu ve dağılımı, sosyo-ekonomik yapı, halklar arası ilişkiler, yerel feodal
ve dini (ruhban-molla) egemenler,...
Tüm bu edilmenlerin politik etkilerini anlamadan
Anadolu’daki, Asuristan’daki, Ermenistan’daki, Helenistan’daki, Kürdistan’daki,
Mezopotamya’daki,... demografik alt-üst oluşu anlamak zor olur.
***
Balkan halkları, zalim Osmanlı’nın sömürgeci
mekanizmasının politik dayatmalarını ve onların işleyişini iyi kavradı. Bu
konuda bilinçlenen Balkan halkları, doğal olarak halk hareketini kurdu ve halk
ayaklanmalarını yarattı. Osmanlı’yı toprağından attı, sömürü düzenine son
verdi.
İttihad-Terakki 1908’de iktidarı eline aldı. Hürriyet,
Müsavat, Uhuvet (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) sloganıyla gerçekleştirdiği
“devrimden” çok kısa bir süre sonra, bu slogana ters girişimlerde bulundu.
Kaybolan toprakları geri almak için sürekli savaş propagandasını sıcak tuttu.
Bu sıra, İttihatçı kulüplerin kurulmasına hız verdi. Temeli faşist Türk
ırkçılığına dayanan Osmanlı Genç Dernekleri, Türk Ocakları, Türk Yurdu,...
Silah, Süngü, Top, Hançer, Kılıç vs gibi militarist adlarla yayın organlar
devreye soktu.
***
İttihatçılar ilk Soykırımı denemesini Adana’da 1909’da
yaptı. Kıyımın başında da baş aktör Teşkilatı-Mahsusa’dır. Bir hafta içerisinde
30 binin üzerinde Ermeni, Doğu-Batı Süryani (Melkit, Maruni, Yakubi, Kildani)
kıydı. Adana’da birçok Batılı insanın bulunması, Osmanlı basının “Ermeniler
isyan etti!” yalanını işletmesine rağmen, dünya olanları duydu. Her yandan
protestolar yağmaya başladı. Sıkıyönetim ilan edildi. Divanı harp mahkemesi
kuruldu. Birçok masum Hıristiyan tutuklandı. İdama mahkum edildi. Dış dünya protestolarını
durdurmadı. İttihatçılar, en sonunda zarar görenlere ufak ekonomik yardımlar
yaptı, konu böylece kapandı. İttihatçılar, daha sonraları için bundan ders
çıkartacak. İleride yapılacak yeni imhadan önce, Osmanlı toprağında Batılı
insan bırakmayacaktı.
***
“Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin
Anıları,” İstanbul: Hürriyet Vakfı Yayınları, Kasım 1986, s. 165-66’dan
aşağıdaki alıntı, Sayfo’nun ne zaman tetiklendiğini haber veriyor ...
“Talat Bey hiyanetleri görülen unsurlardan memleketi
temizlemeyi ön safa almıştı...
Edirne istirdad edilmiş (geri alınmış), (...) Dahil ve
hariçte hükümetin mevkii kuvvetlenmişti. Talat Bey, Balkan Harbindeki
hiyanetleri tebarüz eden anasırlardan memleketi temizlemeyi ön safa almıştı.
Alınan tedbirler şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen
işe müdahale eder görünmeyecek. Cemiyetin teşkilatı işi idare edecek. Bir vak’a
ihdas edilmeyerek, yalnız Rumlar ürkütülecek, bu talimat dahilinde hareket
başladı.”
***
Savaş başlamadan önce, İttihat ve Terakki Fırkası,
Soykırıma giden yolun hazırlıklarına önce etnografik bir harita yapmakla
başlar. Müslüman olmayan tüm ruhani liderlere, İçişleri Bakanı Talat’tan
telgraf yollanır. Bu ruhanilerden topluluklarının nüfuslarını gösteren bilgiler
istiyor. Vermeyenlerin ağır cezalandırılacağını, eklemeyi unutmuyor. Kimin
nerde nüfusu ne kadar ortaya dökülüyor.
23 ocak 1913 darbesinden sonra, İttihatçıların
Türkleştirme politikası hız alıyor. Teşkilatı-Mahsusa yine görevde. Büyük
kentlerde ha bire politik cinayetler işleniyor. Muhalif gazeteciler,
politikacılar ve aydınlar suikastlarla yok ediliyor. Toplumda korku
yaratılıyor.
2 Ağustos 1914’te Osmanlı hükümeti Almanya ile gizli bir
askeri antlaşma yapıyor. Almanya’nın yanında savaşa giriyor. Aynı günde
Seferberlik ilan ediliyor. 20-45 yaş arası erkekler silâhaltına alınıyor.
Osmanlı hükümeti 11 Kasım 1914’te savaş, 23 Kasım’da
cihat ilan eder.
- Sayfo, Ermeni Soykırımı gölgesinde kaldı. Çok sonraları
aydınlandı, kamuoyu tarafından sadece sözü edildi. Turabdin’deki Kürt
aydınlarının bir kısmı halen Sayfo'yu iyi bilmiyor. Sayfo'nun uzun süre gölgede
kalma sebebi ne? Sayfo soykırımı hangi bölge ve şehirleri kapsıyor? Nasıl ve
kimler emir verdi? Kırımdan geçirilenlerin sayısı ne kadar?
Jan Beṯ-Şawoce: Sayfo’nun geç tanınması bir sürü nedene
bağlı. Öncelikle eli kalem tutanlar elemine edildi. Kilise üzerini örttü.
Kemalist devlet her şeyi yasakladı. Yıl 1974’te Kıbrıs işgali sırasında azan
merkezi ve yerel güçlerin baskı ve zulmüne dayanamayan Doğu-Batı Süryaniler,
göç etmek zorunda kaldı.
1975’te İsveç’e sığınan Süryanilerin % 95’i okuma
yazmasızdı. Tamamı apolitik, dünyadan bihaber bir topluluktu. Turabdin feodal
ve tutucu bir politik sisteme sahipti. Politik örgüt kilise dışında yoktu. Halk
bir yanda kilisenin diğer bir yanda da, devletin ve yerel feodal Kürt
ağalarının baskı ve zulmü altında yaşıyordu.
1975’ten beri MİT’in, Suriye ve Irak gizli servislerinin
kilisedeki ve diğer kurumlardaki uzantılarının, sürekli yayılan dezenformasyonu
ve karşı çalışmaları, başta Sayfo olmak üzere, diğer politik ulusal çalışmalara
doğrudan engel oldu. Özellikle ruhban sınıfı, gerici Arap Baasçı politik
gelenekten beslenen ADO (Asur Demokratik Örgütü), büyük ailelerin feodal
politikası, halkın tarih ve politik bilinçten yoksun oluşu, politize aydının
olmayışı,.. bu süreç hala sürüyor.
***
Sayfo, Yukarı Mezopotamya’nın her kent ve kırsal alanını
içerliyor, dışında etkilenmiyen yerleşim birim yok. Bölgede İttihatçı Kulüpler
erken kuruluyor. Amed’te 1900’ların başında kurulu. Mardin’de ha keza. Savur ve
Midyat’ın Estel kesiminde 1910’da kuruldu. Yine Cizre’de ve Botan’da aynı
şekilde. Buraya yerel eşraf ilk elde üye oluyor. Bu eşraf sınıfı, bölgenin
içini ve dışını bilen insanlardı. Örneğin Amed’te Kürt Pirinççizadeler daha
1895 Soykırımı’nda aktif rol alıyor. Birçok Kürt aşireti Hamidiye Alayında yer
aldı. 1895’te yapılan Sayfo’da rol bunların elinde.
Sözlü tarih anlatımları bize, her 20 yılda bir, bir Sayfo
yapılıyormuş, veriyor. Devletin Sayfolar’dan amacı, Müslüman olmayanı
demografik minimize etme idi. Bir zamanlar coğrafyamızda bir Türk dahi yoktu.
Yapılan Sayfolarda yetişkin erkekler vahşiyane ortadan kaldırılır. Kadın ve
çocuklarda ganimet diye paylaşılır. Ganimet zorla İslamlaşınca, ya Türk, ya
Kürt, ya Arap ya da başka bir milletten olunurdu. Mal ve mülke el konulurdu.
Tapınma yerleri de ya cami ya da mescit yapıldı.
Sayfo 1915’in bölgemizdeki baş mimarı Amed valisi Çerkez
Doktor Reşid’tir. Bedirxanların damadı. İttihat ve Terakki’nin ilk kurucuları
arasında yer aldı. İçişleri bakanı Talat onu Amed’e bilinçli yerleştirdi.
Amed’te İttihat Kulübü de bu konuda onunla ortak çalıştı.
Pirinççizadeler’den Feyzi Bey, Amed kırsal alanı başta
olmak üzere tüm bölgenin İttihatçı Kulüplerini, Kürt aşiret liderlerini tek tek
ziyaret etti. Onlara devletin hazırladığı Sayfo planını Kürtçe ve Arapça
anlattı. Teyit için de yanında önde gelen şeyhleri vardı. Bu şeyhler eliyle
yerel Arapça ve Kürtçe fetvalar yayınlandı. Cami ve mescitlerden her Cuma
hutbesinde “Eeee gellino, ẖokumat firmane fillaha rekir! Malewa, canewa jiwar ẖalala!”
Sayfo yaşamını yitirenlerin “tam” sayısını vermek çok
zordur. Nedeni, şu an elimizde, Sayfo öncesi demografik araştırı çalışması çok
az. Bu konu ile ilgili örneğin Paris Barış Konferansına sunulan belgelerde 275
bin sayısı veriliyor. Verenler kendi kilise üyelerini vermiş. Araştırı
çalışmaları, bu verilerin eksikliğini ortaya çıkarmasıyla birlikte Maruni ve
Melkit gibi üyelerin hiç yer almadığı görüldü. Örneğin günümüz Türkiye-Suriye
sınırının her iki yakası boyunca Melkitle yerleşikti. Adana gibi bir kentte 90
bin nüfusları var Sayfo öncesi. Yine bu kıyıda Maruniler vardı, Ezidiler ve
Yahudiler vardı. Sayfo sonrası tamamen yok olmuşlar. Bu konuda araştırılar
devam ediyor
- Sayfo ve Ermeni soykırımıyla birlikte, saldırılar hem o
dönemde hem de daha sonra düşünceye, yani bu halkın aydınına yöneldi. Naum Faik
bu baskılardan dolayı sürgünde vefat eden biri. Aydınlara yönelik yok etme
sindirmede izlenilen politika ne idi? Sonuç ne oldu?
Jan Beṯ-Şawoce: İttihatçıların ilk hedefi eli kalem
tutanlar, varlıklı insanlar, kitaplıklar ve arşivler oldu. Bunları ortadan kaldırmanın
görevi de Teşkilatı-Mahsusa’nın elinde idi. Konuya öncelikle Türk muhalif yazar
ve çizeri ortadan kaldırmakla başlıyordu. Kaoslu ortam böyle yaratılıyordu.
Bunu cumhuriyet döneminde de yeni İttihatçılar yani Kemalistlerde sürdürdü.
Ortam kaoslaşınca elimine, tutuklama, şantaj, haraç, soygun, talan, tehdit,...
kolaylaşıyor. Muhaliflerin önünde iki seçenek kalıyor bu durumda: Ya ülkeyi
terk etme ya da olanlara katlanma.
1895 Soykırımı’ndan sonra, ulusal bazda cılız bir
örgütlenme hareketi oldu. Bu hareketin başını Amedli Süryaniler çekiyordu.
Balkan Savaşı sırasında ortaya gelen yerel pogromlar nedeniyle Na’um Fayiq ve
dönemin diğer bazı aydınları ayrılmak zorunda kaldılar. Bunlar gittikleri
ülkelerde yayınsal çalışmalar yaptılar.
- Soykırımda ve sonrasında bir göç dalgası yaşandı.
Devlet eliyle sürgünler oldu. Sürgün ve göç olayını aydınlatır mısınız? Ne
kadar insanın sürgünü ve göçü söz konusu?
Jan Beṯ-Şawoce: Sayfo sonrası hemen hemen cumhuriyet
tarihi boyunca bu ara vermeden sürdü. Sayfo’dan hemen sonra, yerlerine yerleşen
bazı liderler, devlet eliyle divanı harplerde ya asıldı ya da yolda
götürülürken kurşuna dizildi. Özellikle de Hazax ve Ayn-Wardo direnişlerinde,
direnişe önderlik edenlerin tümü, Teşkilatı-Mahsusa eliyle ortadan kaldırıldı.
Kemalist devletin ilk dönemlerinde keyfi birçok insan gerekçesiz ailesi ile
birlikte Karadeniz, Akdeniz ve Ege kıyılarına sürgün yollandı. Yıllarca orada
yerel mercilerin denetimi altında yaşadı.
Sayfo’dan canını kurtarmış birçok insan Suriye, Irak,
İran, Lübnan, Ürdün, İsrail, Mısır, Kafkasya, Rusya, Latin-Amerika, ABD ve
Avustralya’ya ulaştı.
- Ermeni ve Asuriler özellikle şehirlerde, küçük
işletmelere sahip idi. Toprak ve işyerleri mevcuttu. Soykırımla birlikte, mal
ve mülk konusunda devlet tarafından izlenilen siyaset ne oldu?
Jan Beṯ-Şawoce: Sayfo’da tamamen ortadan kaldırılan
birimlerin mal ve mülklerine Kürtler, Muhallemiler, Zazalar, Türkmenler ve
Türkler el koydu. Diğer birçok mal-mülk de devlet tarafından hazineye “Ermeni
metrukesi” diye geçilmiş. “Ermeni metrukesi” olan malı devletin elinden almak
çok zordur. Birçok büyük bina da devletin yönetimine alındı. Örneğin birçok
manastır askeri kışla yapıldı. Şu an Midyat’taki askeri kışla Sayfo’ya kadar
Mor Šarbel Manastırı idi. Sayfo sırasında içindekiler kıyıldı, kitaplığı ve arşivi
ateşe verildi. Sayfodan sonra devlet ona el koydu. 1967’den sonra resmi askeri
kışla yapıldı. Buna benzer daha birçok yerde bu türden bina devletin elinde ya
müze ya da mahzen, ambar vs gibi kullanılıyor.
- Bir kısım Kürt aşiretinin bu soykırımda rol aldığını
biliyoruz. Bugün, bunların torunları özür diliyor. Belediye ve mecliste Ermeni
ve Asurilerin temsili için kontenjan veriliyor. Turabdin'de Sayfo ve Ermeni
soykırımı konusunda etkinlikler yapılıyor. Bunlar olumlu tavır ve gelişmeler.
Bu türden gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu
yaranın sarılması için, içinde bulunduğumuz konumda göz önünde bulundurularak,
hükümetin ne yapması gerekiyor? Kürtler ne yapmalı? Sürecin, art niyetlerden
uzak, barışı ve çözümü esas alarak gelişmesi nasıl olabilir?
Jan Beṯ-Şawoce: Hükümetten hiçbir şey beklenmemeli. İnsan
biraz geriye göz atınca bu devletin hükümetleri ne yaptı? diye bir soruyu hemen
sormak zorunda kalıyor. Her yaptığı girişiminin altında hep tuzak çıktı ve
çıkıyor. Bunun bugün artık daha iyi görmeye başlıyoruz. Nedeni, geçmişe kıyasen,
bugün daha iyi bilinçlendik, devleti daha iyi tanımaya başladık.
Kürt dostlarımızın, her zaman bilinçlenmesinden yana
olduk. Sayfo’da kıyım sırasında Kürtlere yöneltilmiş bu sözler bir çok yerde
dillendi “Îro em şîvin, jibîr nekin, win jî paşîvin!”
Kürtler ve Süryaniler, Rojava’daki gibi, her yanda
politik çıkarları gereği, bilinçli ortak olmalı. Barzani de bunu anlamalı.
Başka seçeneğimiz yok!
Devam edecek...
1915 SURYANİ VE ERMENİ SOYKIRIMI -2-
24 Nisan 2015 Cuma 08:44
info@tigrishaber.com
Bugün Süryani ve Ermeni soykırımı 100. yılını doldurdu. O
dönemde bölge nüfusun %25'ini oluşturan Ermenilerden, kıyım sonrasında
bölgedeki sayısı çok az, Süryanilerle birlikte birkaç bine düştü. Geri kalanın
tümü, öldürüldü, sürgün edildi ya da korkudan göç etti. Mal ve mülklerine el
konuldu, kızların dini değiştirilerek evlendirildi. Kiliseler camiye
dönüştürüldü, el konuldu. Sorun, uluslararası hukuk, insan hakları, soykırım ve
insanlık suçuyla yakından alakalı olduğu için, BM ve AP gündemine geldi. Birçok
ülke parlamentosunda tartışıldı ve soykırım olduğu kabul edildi. Türkiye'nin
kendi tarihiyle yüzleşmesi istendi. Hükümet, değişik tarihi yıldönümü ve
bayramları kutlayarak duymamazlıktan geldi. Konuyu zamana yayma siyaseti
güdüldü.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen yıl 24 Nisan
Olayları'yla ilgili yayınladığı mesaj, ülkede huzur ve kalıcı barışın
sağlanılması, soykırımın tanımı ve diyalog yolu ile çözümü konusunda ümit
vermişti. Bu yıl benzer açıklama Başbakan Ahmet Davutoğlu tarafından yapıldı.
Çözüm için Erdoğan'ın mesajı gösterildi. Geçtiğimiz yıl, Cumhurbaşkanı
Erdoğan'ın mesajı yeterince tartışılmadı. Sorunun çözümü için adımlar
atılmadı. Soykırımın 100. yılında,
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın mektubunu yazar Feyyaz Kerimo ile tartıştık. Yazar
Kerimo, insan hakları, azınlıklar ve demokrasi konusunda yetkin. Bu konuda
birçok konferansa katılmış, analizleri medyada paylaşılmış, tartışma konusu
olmuştur.
- 24 Nisan 2014'te Başbakan sıfatıyla Cumhurbaşkanı Recep
Tayyip Erdoğan'ın konuyla ilgili mesajı yayınlandı: ''Türkiye'de 1915
olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesi;
çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürünün ve çağdaşlığın
gereğidir... Türkiye Cumhuriyeti olarak
1915 olaylarının bilimsel bir şekilde incelenmesi için ortak tarih komisyonu
kurulması çağrısında bulunduk. Bu çağrı geçerliliğini korumaktadır. Türk,
Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yapacağı çalışma, 1915 olaylarının
aydınlatılmasında ve tarihin doğru anlaşılmasında önemli bir rol
oynayacaktır'', dedi.
Açıklama özelde Ermenilere yönelik olsa da, bu süreçte
yara almış diğer kültürleri de kapsaması gerekir, diye düşünüyorum. Özellikle
Asuri Suryanilerin tarihçi ve hukukçuların konuya yaklaşımı ne? Barışçıl ve
yumuşak bir zeminde sürecin başlangıcı adına, bir adım atılamaz mı? Devletin en
üst yetkilisinin, konuyu hukuken ve tarihsel olarak tartışmaya hazır olmasına
sıcak bakılması için, ne yapılması gerek?
Feyyaz Kerimo: Tarih, kurbanlardan değil, tabiri caizse
‘öldüren’ taraftan ‘merhamet’ ya da sizin deyiminizle ‘barışçıl ve yumuşak bir
zeminde sürecin başlangıcı’ adına bir girişim beklediğine tanık olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, ülkenin bugün en yakıcı sorunu olan Kürt
Sorunu’nda dahi saldırgan, proaktif ve ırkçı bir siyaset izlerken 1915
Soykırımı konusunda bir adım beklemek, en azından bugün için ‘şaka’ gibi
görünüyor.
Geçen yıl o açıklamayı yapan aynı Erdoğan, son bir yıldır
2015’i Çanakkale çıkarması adında bir proje ile ırkçı ve gerici (bildiğimiz
haliyle, ‘yani Türk-İslam Sentezi’) bir kampanyaya dönüştürdü! Her konuda
olduğu gibi bu konuyu da bir seçim malzemesi olarak gördüğü için Erdoğan (ve
Davutoğlu Hükümeti), 7 Haziran’daki seçimler sebebiyle ülkedeki milliyetçi,
muhafazakar ve kararsız seçmenlerin oylarına göz dikmiştir. 7 Haziran
seçimlerinin propaganda aracı haline
dönüştürülen 1915 Soykırımının 100. Yılı, Çanakkale Kampanyasıyla tamamen üzeri
örtülmeye çabalanmış, gerek devletin bütün kaynakları gerekse bütün medya
kanalları kullanılarak ırkçı ve hırıstiyan karşıtı bir histeri başlatılmıştır.
Ancak gerek Avrupa Parlamentosu’nun aldığı Soykırım
Kararı, gerekse 1915 konusunda dünya çapında oluşan ‘olumlu’ hava nedeniyle
Çanakkale Çıkarması Erdoğan’ın elinde patlamıştır! Büyük bir fiyaskoya
dönüşmüştür! Ne yapacaklarını, nasıl viraj edeceklerini bilemiyorlar! Kendi
yarattıkları ırkçı ve gerici havayı Davutoğlu’nun son yaptığı açıklamasıyla
‘yumuşatmaya’ çabalıyorlar! Ama nafile!
Bu saydığım sebeplerden dolayı, mevcut Hükümetin bu
konuya kesinlikle samimi olarak yaklaşmadığını düşünüyorum. Bu 24 Nisan’da da,
ne Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ne de Başbakan Davutoğlu’nun 1915 Soykırımını
tanıyacağına kesinlikle inanmıyorum ve beklemiyorum.
- 'Bugünün dünyasında tarihten husumet çıkarmak ve yeni
kavgalar üretmek kabul edilebilir olmadığı gibi ortak geleceğimizin inşası
bakımından hiçbir şekilde yararlı da değildir', diyor Cumhurbaşkanı Erdoğan.
Karşılıklı güven ve barış içinde 'ortak geleceğin
inşaası'nı ben de önemli görüyorum. Sizce öyle bir süreci başlatmak için
şartlar olgun mu? Bu şartların, karşılıklı özveride bulunarak hızlandırılması
nasıl sağlanabilir
Feyyaz Kerimo: Halkların birbirini boğazladığı ve
internet üzerinden kafa kesme tekniklerini öğrenmek isteyenlerin bolca örnek
bulabileceği bir süreçten geçiyoruz. Başımızı ne tarafa dönsek, kan ve açlık
kokusu sarmış yerküreyi. İnsanlık, ilkel çağlarda dahi bu derece barbarlık
herhalde görmemiştir. İnsanoğlunun freni patlamış! Böyle bir ortamda umutlu
olabilmek, geleceğe dair bir çift olumlu söz söyleyebilmek, üstelik Ortadoğu
coğrafyası üzerine, çok zor. Bir akıl tutulması yaşıyoruz çünkü.
Ükemizde de durum aynen böyledir. Maden İşçileri Soma’da
can verirken, ‘bu onların fıtratında var’ denilerek olayın kendisi hakkında
‘normalmiş’ algısı yaratılıyor. Alakasız bir mesele hakkında konuşurken bu
ülkenin Cumhurbaşkanı, ‘..afedersiniz..Ermeni dediler..’ diyerek, tarihte
kendisine karşı bir insanlık suçu işlenen bir halkın adıyla yüklü önyargılar
daha da perçinleniyor, ırkçılık sıradanlaştırılıyor. Bir trafik kazası veya
vahşice işlenen bir tecavüz vakası, ‘kaderi böyleymiş’ denilerek Tanrı’ya
havale ediliyor. Her şey gerçekten de dibe vurdu ya da vuracak gibi. Ancak
bütün bunlara rağmen toplumlar, bazen her şeyin dibe vurduğu dönemlerde ayağa
kalkarlar. İşte bu yüzden ben, ortak geleceğin inşaası gibi çok iddialı bir
toplum projesini iktidardan ve yukardan aşağıya doğru gerçekleştirilmesini bekleyen
bir siyasal anlayışa sahip değilim.
Aksine, bu toplumsal inşa süreci, yanı başımızdaki
komşumuzla birlikte, el ele, iyiden güzelden yana ne varsa, cesaretle ve
aşağıdan yukarıyı zorlayacak şekilde bir toplumsal mücadelenin
geliştirilmesiyle mümkün olabileceğini düşünenlerdenim. Mahallede, sokakta,
okulda, fabrikada, tarlada ve toplumun her bir köşesinde bu gidişata ve
çürümüşlüğe itiraz eden bir siyasal kültür ve mücadelenin geliştirilmesi bizi
bugünden yarına taşıyacak güzelliklerin yaratıcısı olacaktır.
- Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın açıklamasında ilgi çeken diğer
bir nokta bu: 'Etnik ve dini kökeni ne olursa olsun yüzlerce yıl bir arada
yaşamış, sanattan diplomasiye, devlet idaresinden ticarete kadar her alanda
ortak değerler üretmiş Anadolu insanları, yeni bir gelecek inşa edebilecek
imkân ve kabiliyetlere bugün de sahiptir.'
Turabdin'de en son Mor Gabriel davasında bir kısım
arazileri iade edilmesi olumlu. Ancak tümü iade edilmemiş ve dava sürüyor. Öte
yandan birkaç gün önce bir Suryani derneği kapatıldı. Orada yaşayan
Suryanilerin üzerinde bir takım baskılardan söz ediliyor. Sizce Turadindeki
Suryanilerin diğer halklarla beraber yaşaması için, yapılmayanlar neler? Hangi
reform ve hukuksal değişikliklerin olması lazım?
Feyyaz Kerimo:
Süryaniler, hem güçsüz, hem örgütsüz, hem ‘vatansız’, hem ‘bilinçsiz’ hem de
sayısal anlamda çok küçük bir halk! Ülkede hepsini bir araya toplamak istesen,
bir futbol stadyumunu bile doldurmazsın! Her anlamıyla kişiliği ve benliği
kendine düşman hale getirilmiş bir toplum. İki Süryani bir araya gelip de bir
işi ortak yapacak bir hamura sahip değiller. Bir ulusal demokratik haklar
mücadelesi ve onun yarattığı toplumsal değerler sistemine sahip değiller.
Oluşturdukları sıradan bir örgüt veya federasyonu bile, düşman ilan ettikleri
diktatör ülkeler gibi tamamen ‘diktatörce’ ve ‘tekçi’ anlayışla götürüyorlar.
Çoğulculuk, farklı fikirlere saygı, farklı kültürlere hoşgörü denen meziyetler
bizim ne toplumumuzda ne de örgütlerimizde var. Halkın içinde bu yaygın olmasa
dahi belli kesimlerde en azından bir hoşgörü var. Ancak örgütler, tam bir
facia. Bu neden böyle diye sorulabilir?
Elbette bunun kökleri Soykırıma kadar uzanıyor. Çünkü
bunlar da soykırımın birer sonucu. Soykırımın ortaya çıkardığı sonuçlardan biri
de, başkasına, ötekine güvensizliktir. Bu yüzden de, diğer halklarla birlikte
yaşamdan bahsedeceksek, bu adım ya da adımların ilk önce komşu halklardan
gelmesi çok önemli.
Soykırım sonrası yaşanan travmalar üzerine önemli
araştırmalar yapmış Suzan Kaplan, ‘Soykırımdan kurtulanlar, bu toplu cinayeti
işleyenlerin, işledikleri suçu kabul etmeden ve bunun gereklerini yerine
getirmedikleri sürece kurbanların torunları ürkeklikleri ve endişelerini
devamlı muhafaza edeceklerdir’ diyor. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin ve Soykırımda aktif rol almış bazı Kürt aşiretlerinin Soykırımı
kabul etmeleri ve tanımaları bu nedenle çok önemlidir. Komşusuna güven vermesi
ve Süryanilerin kendisine güvenmesi açısından bu sadece bir başlangıç
olacaktır.
Ancak esas iş daha sonra başlayacaktır: Süryanilerin
yaşadığı Turabdin bölgesinde aşiret yapıları halen mevcuttur. Feodal sistem
olduğu gibi muhafaza edilmektedir. Kürt özgürlük hareketinin güçlü olduğu
yerlerde bunlar büyük ölçüde aşılmıştır. Ancak geniş kitleler arasında gerici
Kürt aşiretleri oldukça yaygın ve güçlü bir zemine sahipler. Bu aşiretler de Süryani halkına nefes
aldırmıyorlar ve halen taciz etme, Süryani mal ve mülklerine el koyma ve
Süryanileri korkutarak oradan kaçırmak için her şeyi yapmaktalar. Bu aşiret
yapılarının çözülmesi veya etkisiz hale getirilmesi sadece Süryaniler açısından
değil aynı zamanda Kürt halkı için de büyük bir öneme sahiptir. Çünkü bu
aşiretler, tarihsel süreçte hem devlet ile iç içe olmuş ve devletin bizim
bölgemizdeki maşası (veya kolluk güçleri) rolünü üstlenmiştir hem de bölgedeki
yoksul Süryani ve Kürt köylülerine daima zarar vermiştir. Son olarak Köy
Korucuları sistemi bunun en somut örneğidir.
İşte bu nedenle, bölgenin ‘çehresinin’ değişmesi çok
önemli olmakla beraber, esas olarak Süryanilerin bu ülkede rahat
yaşayabilmeleri için hukuksal açıdan faşist 1982 Anayasasının çöplüğe atılması
gerekir.
Bunun yerine, herhangi bir etnisiteye öncelik tanımayan;
bütün etnisitelere, dinlere, kültürlere ve renklere eşit mesafede yaklaşan;
hamurunda çoğulculuğu esas alan; seküler bir devlet yapısına sahip; insanı ve
ihtiyaçlarını odağına koyan; eşit yurttaşlık felsefesini kendine kılavuz
edinmiş demokratik, özgür ve eşit bir anaysa oluşturulmalıdır. Böyle bir
anayasa olmadan bırakınız Süryani’yi, Türk emekçisi bile bu anayasayla baskı ve
şiddet altında yaşamak zorunda kalıyor.
Bunlar yapılmadan, Süryanilerin bırakınız o topraklarda
yaşaması, oraya turistik seyahat yapması bile çok risklidir. Bölgenin
kalkındırılması, okuma yazma seferberliğinin açılması, anadilinde eğitimin
sağlanması, iş sahasının yaratılarak istihdamın oluşturulması, diyasporadaki
Süryanilerin geri dönmesi için Soykırımda ve sonrasında ellerinden alınan mal,
mülk ve topraklarının geri verilmesi ve hayatlarının güvence altına alınması
gibi daha birçok önlem paketi üzerine konuşmamız mümkündür.
- Asuri Süryaniler bir önceki seçimde Kürt ve
Süryanilerin oylarıyla ile TBMM bir milletvekilini yolladı. Bir belediye
başkanı seçildi. Belediye meclislerinde sayıları çoğalıyor. 'Federal Kürdistan'
ve 'Rojava' bölgelerinde bir takım kültürel ve siyasi haklar tanındı. Bir kısım
Kürt aydın ve siyasetçileri soykırım nedeniyle, ataları adına özür diledi.
Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt
tarafındaki bu gelişmelerdeki eksiklikler neler? Bir de güven sorunu henüz tam
olarak aşılmadığına dair işaretler var. Bu güveni sağlamak için hangi tarafın
ne yapması gerekiyor?
Feyyaz Kerimo: Bu sorunuzun bir kısmına bir önceki soruda
cevap vermiştim. Devam edecek olursak, Süryaniler Türkiye Cumhuriyeti tarihinde
ilk kez, Kürt özgürlük hareketinin sayesinde bir Süryani milletvekilini Meclise
gönderdi. Bu bir ilkti ve her ilk gibi, naif ve olağanüstü bir şok etkisi
yarattı kitlelerde. Süryaniler ilk defa
kendilerinden birini, hiç bir emek sarf etmeden devletin en üst organına
göndermiş oldular. Bunun Süryaniler
açısından doğru bir şekilde yorumlanması çok önemlidir.
Bir Süryani milletvekilinin Meclise seçilmesi, Kürt
Özgürlük hareketinin sayesinde ve onların bu onurlu mücadelesi sonucu
gerçekleşti. Türk Devletinin ve hükümetinin hiç bir desteği olmamıştır bu
konuda. Bu yüzden de bu olay, bana göre Kürt Hareketinin Süryanilerden geçmişte
yaşananlardan dolayı bir özür dilemesidir ve bununla da kalmayıp dostluk eli
uzatmasıdır. Dikkat ediniz, Kürt Hareketinin özründen bahsediyorum!
Buna saygı duymak ve uzanan ele karşılık vermek icap
eder. Ancak Süryanilerin hala tereddüt ve endişeyle bu meseleye yaklaştıklarını
ve ‘eğer bize milletvekili hakkı veriyorlarsa mutlaka bunda bir iş vardır’
kuşkusu ve kanaati en geniş kitlede çok yaygındır. Burada da yeniden, özellikle
Bedirhan döneminden günümüze dek son 150 yılda Süryanilerin yaşadıkları
katliamlardan kaynaklanan komşusuna güvensizliklerini görüyoruz. Bu nedenle, bu
kolay ve bir-iki yılda aşılacak bir konu değildir. Çok emek ister. Kürtler,
komşularının güvenlerini kazanmaları için nakış örer gibi, dostlukta sürekli
ısrarcı olmaları ve komşusunun kendine güvenmesi için hiçbir şeyden
kaçınmamalıdır. Bu bir süreç işidir. Zamanla ve birlikte yaşanacak tecrübelerle
bu güven ancak yeniden kazanılabilir.
Feyyaz Kerimo: Elazığ’da doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi
İktisat Bölümü’nü bitirdi. 12 Eylül sonrasında siyasi nedenlerden dolayı
yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Stockholm Öğretmen Yüksekokulu'nu (LHS) da
bitirdi. 16 yıldır Stockholm’de bir lisede, iktisat ve sosyoloji derslerinde
hocalık yapmaktadır. Eğitimde uyguladığı pedagojik yöntemlerde göstermiş olduğu
başarılardan dolayı, İsveç Kraliyet Akademisi tarafından 2006 yılında
İsveç’te ‘Yılın Öğretmeni’ seçildi.
Ödülü, düzenlenen törende veliaht Prenses Vicktoria tarafından verildi. Yüksek
lisansını, Stockholm Öğretmen Yüksekokulu’nda Eğitim dalında yaptı. Son iki
yıldan beri Kraliyet Teknik Üniversitesi (KTH), Banka ve Finans Enstitüsü’nde
İktisat dalında doktora yapıyor.
1915 SURYANİ VE ERMENİ SOYKIRIMI -3-
25 Nisan 2015 Cumartesi 08:35
info@tigrishaber.com
SEYFO CENTER, soykırım karşıtı bir insan hakları
örgütüdür. Seyfo yılını, soykırımın yapıldığı dönemini araştırmak ve acısını
insanlıkla paylaşmak için kurulmuştur. Birçok ülkede şube ve temsilciliği
vardır. Seyfo yılı, kılıç yılı anlamına geliyor. Savunmasız Suryanilerin
kılıç ve ateş saçan makinelerle
katledildiği döneme, 1915 ve sonrasına işaret eder.
SEYFO CENTER'in kurucu üyelerinden, İskandinavya
sorumlusu Fehmi Barkarmo'nun ismi daha çok lobi faaliyetlerinden tanıyoruz.
İlişkilerde Seyfo'yu anlatır. Seyfo'nun kabulü için yıllardır çaba sarf eden
biri. Dilden dile çeviri yapması ve konferanslarda, anlatımdaki ikna edici
metoduyla tanınır. Politik yönü değil, insani yönü, diyaloga açık tarafıyla
tanınır ve sevilir. Bir barış insanıdır. Barkarmo ile Seyfo Center'i konuştuk.
Seyfo'yu ele alıp, birçok kuruluşun yer aldığı 100. yıl Seyfo Komitesinin yıl
içindeki etkinliklerini konuştuk.
- Seyfo ve Seyfo Center konusunda bilgi verir misiniz?
Fehmi Barkarmo: Seyfo nedir önce ona bakalım. Seyfo,
Süryanice bir sözcük ve kılıç demektir. Seyfo, aynı zamanda 1915 yılında
Osmanlı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından bazı Kürt
aşiretlerinin de fiili yardımıyla Hıristiyan halklara, Ermeni ve
Asur/Süryani'lere uygulanan soykırımın da adıdır. Bunun nedeni de soykırım
esnasında öldürülen insanlarımızın çoğunlukla kılıçla öldürülmüş olmasıdır.
Dolayısıyla Süryanilerde soykırımdan söz edileceği zaman ’’i şato du Seyfo’’
(Kılıcın yılı) denilir. Bilirkişilerin verilerine göre bu soykırımda 1,5 milyon
Ermeni ve 500 binden fazla Süryani öldürülmüştür. Rakamlar konusunda bütün
tarihçiler ve bilirkişiler hemfikir olmayabilirler tabi. Öldürülenlerin sayısı
her ne kadar bazen değişebiliyorsa da, soykırımın sebebiyet verdiği
hastalıklar, açlıklar ve yıllar sonrasına kadar uzanan sefaletten dolayı ölen
insanlar da bu sayılara eklendiğinde yukarıda verilen rakamlar hiç de abartılı
değildir.
Altta yatan nedenler Osmanlıların, Ermenilere saldırılarının
aynısı idi. Soykırımda en büyük sorumluluğu taşıyan birey, 1. Dünya Savaşından
sonra Almanya’ya sürgüne giden ve orada bir Ermeni tarafından öldürülen
İçişleri Bakanı Talat Paşa idi. 1915 baharında yürütülen tehcirlere gerekçe
olarak Osmanlı İmparatorluğunda bulunan Hıristiyan gruplar ’’güvenilmez’’
olarak nitelendirildi ve bu şekilde tehcirler ’’zorunlu’’ imiş gibi gösterildi.
Ama aslında tutuklamalar daha aylar önce ve cepheden çok uzaklarda başlamıştı.
Talat Paşa’nın kararının nedeni çok iyi bilinmektedir.
1908’de iktidarı ele geçiren Jön Türkler, Ermenilerin, Süryanilerin ve diğer
Hıristiyan grupların ülkeden kopmak suretiyle Bulgarlar, Yunanlılar ve
Sırpların yaptıkları gibi kendi devletlerini oluşturmalarından korkuyorlardı.
Rusya’dan yardım almalarından korkuluyordu. 1. Dünya Savaşında Rusya’nın Çarlık
ordusuyla bir kez daha karşı karşıya gelen Osmanlı İmparatorluğu, iç tehdidi,
yani Ermenilerin ve Süryanilerin imha edilmesini meşru görüyordu. İç tehdidin
ortadan kaldırılmasıyla daha etnik, homojen ve güçlü bir Türk Ulusu Devleti'nin
önünü açacaktı.
Şiddet eylemlerini kimlerin yürüttüklerini iyi biliyoruz.
Bunlar sadece düzenli Osmanlı askeri ve polis güçleri içinde yer alan birimler
değildi. Kürt, Çerkez ve Çeçen aşiret savaşçıları da cinayetlere coşkuyla
katıldılar. Bu arada hapishanelerden serbest bırakılan suçlular da ölüm
mangalarına heyecanla katıldılar.
Süryanilere karşı saldırılar şimdiki Türkiye’nin
Güneydoğusunda, Irak, İran ve Suriye’nin bazı kesimlerinde gerçekleşti ve 1.
Dünya Savaşından önce bu bölgelerde yaşamakta olan Süryanilerin yarısından
fazlasını yok etti.
Soykırımın sonuçları ve boyutları belli bir miktarda
insanımızın öldürülmüş olmasıyla sınırlandırılamaz elbette. Biz bugünün
Süryanileri dahi hala günlük yaşantımızda Seyfo'nun sebebiyet verdiği kolektif
bir travmayla boğuşmaktayız. Her zaman bunun bilincinde olmasak bile, günlük
yaşantımız, düşünce dünyamız, geleceğe bakışımız bilin altı da olsa Seyfo'nun
hala etkisindedir. Çünkü çoğumuzun benliği annelerimizin, ninelerimizin,
dedelerimizin ve yaşlı komşularımızın senelerce anlatmış oldukları otantik
olayların detaylarıyla yoğrulmuş ve bu anılardan bir türlü kurtulamamaktadır.
Dolayısıyla hala gülüşümüz buruk ve ağlayışımız sessizdir ki, bu da yine
Seyfo'nun verdiği gizli bir korkudan kaynaklanmaktadır. Aslında insanlarımızın
Seyfo'da yaşadığı şiddet ve vahşeti anlatmak için kelimeler yetersiz kalıyor ve
şu an bunları yazarken bile gözyaşlarım akacak yer arıyor.
Süryani halkının genel olarak maddi anlamda
fakirleştirilmiş olması, ailelerimizin parça parça edilmiş ve değişik ülkelere
dağılmış olması, dilimizin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması, Süryani
kültürünün artık hangi öğelerden oluştuğunu nerdeyse bilemez olmamız,
kilisemizde kendi halkına düşman hale gelmiş sahtekar ve düzenbazların bile
rahatlıkla yönetime girebilmesi, insanlarımızın gerçeklerin gözlerinin önünde
olmasına rağmen gerçekleri olduğu gibi söylemekten korkması, Süryani insanının
günlük yaşamında yer almış bu daha bir çok olumsuz olguların kökeni Seyfo'ya
dayanmaktadır.
Seyfo Center soykırım konusunda araştırmalar yapan,
soykırım hakkında bilgi yayan ve bu şekilde soykırımın bilinmesine ve
tanınmasına çalışan bir örgüttür. Bu amacının yanısıra örgüt insan hakları
konusunda da bazı çalışmalar yapmaktadır. Yaptığı çalışmalardan bazı örnekler
şunlardır:
. Günlük hayatımızda karşılaştığımız insanlarla
tartışmalar yaratmak
. Seminerler hazırlamak
. Konferanslar ve panel tartışmaları düzenlemek
. Protesto eylemleri
. Maraton koşuları
. Bilgilendirici ve tartışma amçlı yazı ve makaleler
yayınlamak
. Soykırım hakkında bilgiler içeren kitap ve broşürlerin
çıkartılmasını teşvik etmek
. Hakımızın siyasi haklarını yakından ilgilendiren konu
ve olaylarla ilgili beyanlar çıkartmak...
Seyfo Center yaklaşık 15 yıl önce örgüt başkanı arkadaşımız
Sabri Atman tarafından Hollanda’da kuruldu. Örgütün bugün itibariyle İsveç,
Almanya, Belçika, Amerika, Avustralya ve Süryanilerin yaşamakta olduğu daha bir
çok ülkede yerel bölümleri var. Seyfo Center, çalışmalarında nerelerde ve ne
kadar iyi sonuçlar getirebilmiş bunu tam olarak ölçmek zor ama bu konuda şunu
söyleyebilirim:
20’yi aşkın ülke Ermeni soykırımını zaten yıllardır
tanımıştı. Süryani soykırımını ise devlet düzeyinde ilk olarak 2010 yılında
İsveç Kabul etti. Bu yıl ise Ermenistan, Hollanda, Çek Cumhuriyeti ve Şile de
resmen kabul edilen Ermeni soykırımını kabul metninde Süryani ve Pontus
Yunanlıları da yer almaktadır. Ayrıca Avustralya, Fransa, Belçika, İngiltere ve
Yunanistan’da Seyfo soykırım anıtları dikilmiş bulunuyor. Bu iki örnekte de
bunca kısa zamanda başarılar elde etmemizde Seyfo Center’in payı göz ardı
edilemez derecededir.
- 100. yıl Seyfo hazırlık komitesi konusunda aydınlatır
mısınız? Ne zaman ve niçin kuruldu? İçinde yer alan organizasyonlar…
Fehmi Barkarmo: Koordine Komitesi, 2015 yılının Seyfo’nun
100. Yılı olduğu için bu yıl içerisinde yapılacak etkinlikler özel bir anlam
taşımaktadır. Yapacağımız etkinliklere yeterli katılım sağlamak ve
etkinliklerin düzenli bir şekilde gerçekleşmesini sağlayabilmek için daha
2014’ün ikinci yarısında bir çok örgüt ve kuruluşun içinde yer aldığı bu
koordine komitesini kurduk. Komite, hangi etkinliklerin ne zaman, nerede ve
nasıl yapılacağına karar verir. Komite içerisinde bütün kararlar eşit haklara
ve karşılıkı saygıya dayalı alınır. Komitenin içinde şu örgütler/kuruluşlar yer
almaktadır:
Seyfo Center İsveç bölümü
İsveç Alevi Federasyonu
İsveç Asur Gençlik Federasyonu
İsveç Asur Kadın Federasyonu
Asur Dernekleri Stockholm il Gençlik Örgütü
Botkyrka Asur Kültür Derneği
Södertelje Mor Yakub Nsibin Katedrali
Asur Demokratik Örgütü-ADO
Mezopotamya Değişim ve dönüşüm Partisi
Stockholm Türkiyeliler Dayanışma ve Kültür Derneği
Eurokurd- İnsan Hakları Dokumentasyon Merkezi
İsveç Ermeni Federasyonu
İsveç Pontus Rumları Derneği
Nusaybin Kitabevi, İsveç
- 100 yıl soykırım yıldönümü dolayısıyla yapılacak
etkinlikler neler?
Fehmi Barkarmo:
. Türk Hükümetine soykırımı tanımasına için bir çağrı
mektubu
. 24 Nisan’da Stockholm merkezi Segels Torg’de büyük bir
miting.
. 25 Nisan’da Alman yazar ve araştırmacı Gabriella
Younan’ın vereceği bir konferans
. Sonbahar aylarında İsveç Parlamentosunda bir seminer
. 30 Mayıs’ta Stockholm şehir merkezinde üstlerinde
’’1915 soykırımı tanınsın’’ yazılı tişörtler giymiş büyük sayıda gençlerin
sessiz protesto gezisi
. Sonbahar aylarında Södertörns Yüksek Okulunda
akadamisyenlere yönelik bir seminer
- Turabdin’de Seyfo 100 yıl komitesi var. Nisan'ın 20'de
açlık grevine başladılar. Kısa süre önce de, Süryanilere yönelik yeni
soykırımların Suriye’de olması dolayısıyla Suryaniler tarafından açlık grevi
yapılmıştı.
Aç kalmak, gayri insani tavırlara son verilmesi ve
duyarsızlığa karşı etkin bir eylem biçimi. Süryanilerin açlık grevine kadını
yaşlısıyla eyleme yönlendiren acımasızlığı nasıl yorumluyor sunuz?
Fehmi Barkarmo: 2015 yılında insanların insan gibi bir
yaşam elde edebilmeleri, yani en temel hakları olan kendi ana vatanlarında
özgürce yaşayabilmek için açlık grevine başvurmak zorunda kalmaları hazindir ve
insanlığın büyük bir ayıbıdır. Açlık grevi yapanlar ister Asur/Süryani olsun,
ister Kürtler olsun, tekniğin, bilimin ve insanı eskisinden çok daha yüksek bir
seviyeye çıkartan maddi imkanların muazzam bir derecede gelişmiş olduğu
zamanımızda insanların bu tür eylemlere itelenmesi demokrasi savunucularının
büyük bir ayıbıdır. Bunu neden söylüyorum; çünkü hem Suriye hem Irak’ta
Asur/Süryani halkının ve Ezdilerin başına gelenleri bilmeyen siyasi bir insan
yok. Ama buna rağmen demokratik çevrelerin çoğu Ortadoğu’nun nerdeyse bütün
Hıristiyan haklarından boşaltılması amacını güden İD’in vahşetine karşı aktif
bir tutum alacakları yerde suskunluğu seçmiştir. Her grup, parti, örgüt ve/veya
kuruluş ’’aman benim çıkarlarıma zarar gelmesin de kime ne olursa olsun’’, yani
’’benden sonra tufan’’ misali sanki olanları bilmek bile istememektedirler.
Ortadoğu’da olanların en büyük vebali Batı Dünyasının boynundadır tabi. Çünkü
her şeyi onlar başlattı, tabi kendi çıkar hesaplarına göre, ama işler tersine
dönünce kaçırılan, boğazlanan, ırzına geçilen ve seks kölesi gibi pazarlarda
satılan insanlara sırt çevirdiler. Tabi bu arada Türkiye Devleti’nin de olayların
bu şekilde gelişmesindeki payını göz ardı etmemek gerekir...
- Kürt aydını, insan hakları, sosyal ve siyasal örgüt ve
kurumların Seyfo’ya olan ilgisi, Süryani halkına olan yakınlaşmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Fehmi Barkarmo: Her şeyden önce şunu söyleyeyim; bir halk
grubunun hepsini şu veya bu şekilde tanımlamayı çok yanlış görüyorum. Seyfo
soykırımında özellikle Süryanilerin yok edilmesinde aktif olarak ve hem de bunu
büyük bir coşkuyla yapanların büyük çoğunluğu bazı Kürt aşiretlerinden
oluşuyordu. Bunun en büyük örneği de Hamidiye Alaylarıdır. Ve bugün hala
’’Kürt’’ lafını duyup biraz geriye tepen Süryanilere rastlanıyorsa eğer, ki
vardır böyleleri, Kürtlere karşı bilinçaltı var olan bu kuşkular ve güvensizlik
yukarıda sözünü ettiğim olgudan kaynaklanmaktadır. Ne yazık ki Soykırımla
ilgili başka gerçekler de vardır ki bunlar bütün Süryaniler tarafından bilinmemektedir.
Mesela bazı Süryanileri saklamış, öldürülmekten kurtarmış ve hatta bu yüzden
şiddete maruz kalmış Kürtlerin de var olduğunu biliyoruz.
Kürt aydınları fazlasıyla uzun bir süre soykırım
konularını ört baz etti, bunları bilinçli veya bilinçsiz görmezlikten geldi.
Açıkça söylüyorum; ’’Aydın’’ dediğimiz Kürt kesimi içerisinde ’’şoven’’ olanlarına
da çok rastladım. Bazılarını bırakın Kürtlerin soykırıma katılımını kabul
etmelerini, maruz kalmış olduğumuz ziyanlardan bahsetmediğimiz için bizi kınadıkları
da olmuştur. Doğrusu bu tür sözde Kürt aydınları Türkiye Devleti'nin inkârcı
politikasını aratmamaktadırlar. Şükür olsun ki buna karşın, son yıllarda Kürt
siyasi otoritesi içerisinde takdire şayan bir demokratik dönüşüm kendini
duyurtmaktadır. Anavatanımız Mezopotamya’yı sayılarına bakmaksızın tüm
azınlıkların temsil hakkına, insanların özgür ve laik bir sistemde eşit
koşullarla bir arada yaşamalarını savunan bir Kürt siyasi oluşumu söz
konusudur. Dolayısıyla geleceğe umutla bakabiliriz diyorum.
Kürt siyasi otoritesi Süryani halkının dertlerine nihayet
kulak vermeye başlamıştır. Bu yapılanlar yeterli midir, elbette ki hayır.
Süryaniler olarak bizler siyasi uyanışın daha başlarındayız. Kürt hareketinin
de alt etmesi gereken büyük sorunlar var. Bu ortamda karşılıklı saygıya dayalı
bir dayanışma her iki tarafın da yararına olur. Süryanilerde genelde Kürt
insanına karşı belli bir güvensizlik var ve bunun nedenlerine daha önce
değindim. Bu güvensizliğin giderilebilmesi için Süryani siyasi kesimi büyük çaba
sarf etmek zorundadır. Ama bunun başarabilmesi için Kürt siyasi kesimi de iyi
niyetliliğini somut adımlarla ispatlamak zorundadır. Erol Dora’nın TBMM’ne
seçilmesi bunun güzel bir örneğidir. Öncelikle Kürt kurumları olarak, Kürtlerin
1915’teki payları için, kurumsal olarak özür dilenmelidir.
Zaman zaman bireysel bazda özür dileyen bazı siyasi Kürt
şahsiyetleri, örneğin Ahmet Türk, esas itibariyle bir siyasi duruşun
fikirlerini aktarıyorlarsa da, kurumsal özürden de imtina edilmemelidir. Özür
dilenecekse eğer, özrün tamirat süreci de düşünülmelidir. Aksi takdirde dilenen
özür yuvarlak ve kulağa hoş gelen içi boş laflardan öteye gitmez. Yüzleşme
sadece devlet nezdinde olmamalı. Türkiye Devleti'nin Seyfo'yu tanıması için
verilen mücadeleye Kürt Özgürlük Hareketi de destek vermelidir. Sonuç olarak
değerli hocamız tarihçi Taner Akçam’ın bir yazısında söylediklerini aktarmakta
yarar görüyorum: ’’Kürtlerin hem bugün hem de tarihle yüzleşme konusunda asıl
büyük problemlerinin Süryanilerle olacağını düşünüyorum. Çünkü hem tarihteki
Süryani soykırımı oldukça fazla ‘Kürt yapımı’dır, hem de özellikle Mardin
yöresinde Süryani arazileri, bölgedeki kişilerin işgali altındadır.
Dolayısıyla, Kürtlerin büyük imtihanı bana göre daha çok Süryanilerle olacak
gibi...’’
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.