Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
‘Ermeni soykırımı’ tabiri
yaşanmış ve kaybedilmiş olan her şeyi özetliyor, fazlasını söyleme ihtiyacını
ortadan kaldırıyordu. Bu anlamda ‘soykırım’ söylemi Ermeniler için hem
sağaltıcı hem hastalandırıcı etkiler üretti. Sağaltıcıydı çünkü her ailenin
somut olarak yaşamış olduğu, hatırlanması dayanılmaz acılar veren bir geçmişin
üzerini ortak bir örtü ile kaplıyor, herkesi ortak acının parçası yapıyordu.
Aynı zamanda hastalandırıcıydı, çünkü yaşanmış olanı ideolojikleştiriyor,
siyasileştiriyor ve giderek insani duyarlılığın ötesinde bir misyon olarak
tanımlıyordu... ‘Türklerin’ görmesi gereken basit bir gerçek var: Birleşmiş
Milletler’in soykırım tanımına göre 1915 tehcirinin ‘soykırım’ sayılmamasına
ihtimal kalmıyor. Epeyce geniş tutulmuş olan bu tanım, belirli bir kimlik
grubunun sadece bir kısmına bile, sırf o kimliğe sahip oldukları için ve grup
halinde sistematik imha, zarar veya kültürsüzleştirme çabası içine girilmesine
‘soykırım’ diyor. Hatta hiç kimse ölmese bile, çocukların annelerinden
koparılması da aynı adla karşılanıyor. Bu eylem çerçevesinde ‘niyet’
tartışmasının önemli bir yeri var. Soru İttihatçı hükümetin yapılanları
‘bilerek’ yapıp yapmadığı. Ne var ki Ermeni tehciri art arda birçok kafilenin
ölüme gitmesini ifade ediyor. İlk kafile için ‘iyi’ niyet iddiası öne
sürülebilse bile, herhalde sonrakilerin ‘iyi’ niyetle yapıldığını söylemek zor.Önemli olan yaşanmış olanın görülmesi, hissedilmesi, dokunulması, paylaşılması ve yüzleşilmesidir, ona hangi adın verileceği değil. İsteyen istediği adı verebilir. Yeter ki yaşanmışlığı gerçek haliyle ve bütün karmaşıklığıyla karşımıza koyabilelim ve ona adil bir biçimde birlikte bakabilelim.(!!!HYETERT)
***
Kitleler halinde bir ölüm
yolculuğuna çıkarılmaları Ermenilerin 1915 yılını bir tarihsel felaket noktası
olarak zihinlerine ve yüreklerine kazımalarına neden oldu. Binlerce yıl aynı
toprakta yaşadıktan sonra yabancı diyarlara savrulmanın getirdiği ezikliği,
geride bıraktıkları ve belki de ebediyen kaybettikleri hayatı iç dünyalarında
dondurarak çözdüler. Bu savrulma kadim bir zihniyet alışkanlığının kırılmasını,
modernliğin kucağında tutunma zorunluluğunu, kaçınılmaz ve sancılı bir
bireyselleşmeyi, hepsinin ötesinde bir tür kendine yabancılaşmayı ima ediyordu.
Böylece Ermeniler kendi kimlik ve kültürlerini ayakta tutma ihtiyacı ve gayreti
içinde, o ilk savrulma anının canlı tutulmasının birlikteliğin temeli
olabileceğini keşfettiler. Sonraları ortaya atılan soykırım terimi bu ‘canlı
tutma’ işlevini ideolojik temele oturttu. ‘Ermeni soykırımı’ tabiri yaşanmış ve
kaybedilmiş olan her şeyi özetliyor, fazlasını söyleme ihtiyacını ortadan
kaldırıyordu. Bu anlamda ‘soykırım’ söylemi Ermeniler için hem sağaltıcı hem
hastalandırıcı etkiler üretti. Sağaltıcıydı çünkü her ailenin somut olarak
yaşamış olduğu, hatırlanması dayanılmaz acılar veren bir geçmişin üzerini ortak
bir örtü ile kaplıyor, herkesi ortak acının parçası yapıyordu. Aynı zamanda
hastalandırıcıydı, çünkü yaşanmış olanı ideolojikleştiriyor, siyasileştiriyor
ve giderek insani duyarlılığın ötesinde bir misyon olarak tanımlıyordu.
Diğer taraftan Türkiye’nin
Ermeni olmayan insanları bu yaşanmışlığı kendilerine anlatılmış olan bir sahte
tarihin içinden okuyorlardı. Faille mağdurun yer değiştirdiği bu devlet
propagandası ve aldatması ‘Türkleri’ de sağaltıcı ve hastalandırıcı etkiler
üretti. Bir yandan imparatorluğun dağılma sancılarını ve göçlerle taşınan
acıları unutup kendilerini yeniden kimlikleştirme imkânı verdi. Öte yandan da
büyük ölçüde cahil bırakılmış bu geniş kitleyi tarihe ve kültürüne
yabancılaşmak, yüzeysel ve sığ bir kimlikleşmeye sarılmak zorunda bıraktı.
Bugün herkes hem kendisiyle
hem de ötekiyle karşı karşıya ve istese de istemese de bir yüzleşme yaşanıyor.
‘Türklerin’ görmesi gereken basit bir gerçek var: Birleşmiş Milletler’in
soykırım tanımına göre 1915 tehcirinin ‘soykırım’ sayılmamasına ihtimal
kalmıyor. Epeyce geniş tutulmuş olan bu tanım, belirli bir kimlik grubunun
sadece bir kısmına bile, sırf o kimliğe sahip oldukları için ve grup halinde
sistematik imha, zarar veya kültürsüzleştirme çabası içine girilmesine
‘soykırım’ diyor. Hatta hiç kimse ölmese bile, çocukların annelerinden
koparılması da aynı adla karşılanıyor. Bu eylem çerçevesinde ‘niyet’
tartışmasının önemli bir yeri var. Soru İttihatçı hükümetin yapılanları
‘bilerek’ yapıp yapmadığı. Ne var ki Ermeni tehciri art arda birçok kafilenin
ölüme gitmesini ifade ediyor. İlk kafile için ‘iyi’ niyet iddiası öne
sürülebilse bile, herhalde sonrakilerin ‘iyi’ niyetle yapıldığını söylemek zor.
Bu tabloya tehcirin tüm Anadolu’yu kapsadığını, Ermeni erkeklerin önceden
askere alınarak amele taburlarında silahsızlandırıldığını, İttihatçı merkezin,
Teşkilatı Mahsusa’nın ve dönemin İçişleri Bakanlığı’nın tehcirle sorumlu ilgili
dairesinin arşivlerinin tümüyle yakılmış olduğunu ekleyelim. O dönemde yaklaşık
2500 kilise ve 2000’e yakın okula ve olası tüm kişisel servetlere el konması,
bu siyasetin Cumhuriyet döneminde de açıkça sürdürülmesi ise olayın tamamlayıcı
bir unsuru.
Kısacası önümüze gelen her
vahşetin ‘soykırım’ olarak adlandırıldığı bir dünyada 1915’in bu tanımın
dışında bırakılması pek gerçekçi bir beklenti değil. Buna karşılık Ermenilerin
de görmesi gereken basit bir gerçek var: Soykırım terimi aynen ‘devrim’ gibi,
yaşanırken gözlemlenen değil ancak sonradan tarihçinin koyduğu bir ad. Diğer
bir deyişle yaşanan birçok şeyin toplu olarak adlandırılmasını ifade eden bir
tanımlama. Soykırım bunun da ötesinde hukuk alanında üretilmiş olan bir kavram.
Diğer bir deyişle 1915’in soykırım olup olmaması da söz konusu tanımın niteliği
ve içeriği ile doğrudan bağlantılı. Eğer tanım değişirse bugün soykırım olan
yarın olmaktan çıkabilir… Önemli olan yaşanmış olanın görülmesi, hissedilmesi,
dokunulması, paylaşılması ve yüzleşilmesidir, ona hangi adın verileceği değil.
İsteyen istediği adı verebilir. Yeter ki yaşanmışlığı gerçek haliyle ve bütün
karmaşıklığıyla karşımıza koyabilelim ve ona adil bir biçimde birlikte
bakabilelim.
Bu toprakların çocuklarının
artık kendilerini hasta bırakan ideolojik ve psikolojik kıskacı kırmaları
gerekiyor. Bu tür geçişler birlikte yapıldığı zaman çok daha kolaydır… Zaman
bunun zamanı.
1 yorum:
Gercekleri gun isigina cikarma cabasi, adalet arayisi, vicdanlara seslenmek ne zamandan beri " hastalik, ideolojik ve psikolojik kiskaca alinma " sayiliyor. Bunlar insanlik gorevidir, siyasi amaclar degildir.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.