Sinan Çiftyürek / canbegyekbun@hotmail.com
Ermeni halkının kendi topraklarında soykırıma
uğratılmasının 100. yılına girdik. Öncelikle, gerek soykırımda yaşamını
yitirenlerin; gerek sağ kalıp yaşamları boyunca inanılmaz acılar yaşayanların;
gerekse anavatanları dışında yaşayan ve tek istekleri maddi-manevi değerleriyle
yüklü doğdukları coğrafyada, toprak ana ile buluşmak olanların BÜYÜK ANILARI
ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM! Bir Kürt/Kürdistanlı olarak yaşananlardan dolayı
hep acı duydum. Zira büyüdüğüm Urfa Siverek bölgesinin hemen her ovası, dağı,
ırmağı, vadisi, mağarası ile ilgili Ermeni halkının katliamına ilişkin bir
anı-olay illaki anlatılırdı. Hatta Ermeni halkının katliamını simgeleyen;
“newala Ermeniya” (Ermeni vadisi), “şikefta Ermeniya” (Ermeni mağarası) “çemı Fırat
xwin dıherıki” (Fırat nehri kan akıyordu) söylemi, ev ve köy odaları
sohbetlerinde günlük yaşamın konuları arasındaydı. (Ne diyelim sağ olun. Her zaman doğruyu söyleyen, vicdanlı Kürtler var. HYETERT)
Eğer soykırım;
1948 Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması
Sözleşmesi’nin 2. Maddesindeki tarif ile:
“Bu sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal ya da
dinsel bir grubu kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak amacıyla aşağıdaki
eylemlerden herhangi biri, soykırım suçunu oluşturur.
1. a) Grup üyelerinin öldürülmesi; b) Grup üyelerine
ciddi bedensel ya da zihinsel zarar verilmesi; c) Grubun yaşam şartlarının,
bütünüyle ya da kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldırılacağı hesaplanarak,
kasten değiştirilmesi; d) Grup içerisinde doğumları engellemek amacıyla
önlemler alınması; e) Gruba üye çocukların zorla başka bir gruba nakledilmesi”
olarak belirlenmişse…
Eğer soykırım;
Anadolu ve Kürdistan’da 100 yıl önce 2 milyon civarında
Ermeni yaşarken, bugün ancak 60 bin civarında Ermeni’nin kaldığı söyleniyorsa…
Eğer soykırım;
Müslüman olmayan halkların da ana yurtları olan Anadolu
ve Kürdistan dün halklar ve inançlar bahçesi iken, 20. Yüzyıl başında nüfusun
%20’si Müslüman olmayan inançtan iken bugün Türk rejim yetkilileri
“elhamdülillah nüfusumuzun “%99,9’u Müslüman” diyecek kadar çoraklaştırıldıysa…
Eğer soykırım;
Müslüman olmayan nüfus bugün; Azerbaycan’da %4, Mısır’da
%11, Suriye %12, Kuveyt %5, BAE %10, Irak %5 ve hatta İran bile %2
civarındayken, Türkiye’de Gayrimüslim nüfus kabaca %0.1 ile %0.2 arasında
değişen bir orana kadar geriletilmişse…
Eğer soykırım;
Katliamda tesadüf kurtulan ve bir ara Ermeni Çalışma
Taburunda asker olan Tadevosyon’un; “bir gün, çoğunluğu kadınlar ve çocuklardan
oluşan 5 bin kişinin yanlarından geçtiğini ve bir gün sonra da kendilerinin
sürgünleri görmeleri için dağın tepesine götürüldüğünü”, devamla “vahşiler,
yaşlıları kırbaçlayarak, kadınları soyarak ve genç kızları kirleterek
eğlendiler… Saat bire doğru da katliam başladı… Türklerin ağır baltaları,
suçsuz kurbanların kafalarını uçuruyordu. Bu korkunç manzara karşısında kayaların
gözleri yaşla dolardı ama biz o kadar dehşet içinde kalmıştık ki gözlerimiz
kupkuru kaldı. … Dört saatlik bu vahşi kıyımdan sonra 5 bin Ermeni ölmüştü. …
Kesim alanında dağılmış cesetleri topladık. Çoğu henüz nefes alıyordu ve tarif
edilmez bir korkuyla gözlerini bize dikmişlerdi” (M. Kalman Batı Ermenistan
(Kürt ilişkileri) ve Jenosid sy; 118) beyanlarının yarısı bile doğruysa…
Nihayetinde eğer soykırım; Türk Savunma Bakanı Vecdi
Gönül ”ün “Bugün eğer Rumlar yaşamaya devam etseydi ve Türkiye’nin pek çok
yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba Türkiye aynı milli devlet olabilir
miydi?” itirafı ortadaysa… Ermeni halkına yapılan bir soykırımdır. Ayrıca
Anadolu ve Kürdistan’da soykırım Ermenilerle de sınırlı değildir. Türk rejimini
bu gerçeği kabul ederek gereklerini yerine getirmeye çağırıyoruz.
Türk Rejimi Neden Soykırıma Yöneldi ve Hangi Silahları
Kullandı?
Birincisi: Bugün Türk yetkililerin sıkça tekrarladıkları;
tek millet, tek devlet, tek din, tek dil, tek bayrak hedefini Anadolu ve
Kürdistan’da gerçekleştirmek için birden fazla soykırıma giriştiler. Ermeni,
Rum, Yahudi, Süryani ve Êzidi gibi Müslüman olmayan halkları soykırıma
uğratarak, kalanlar ise topraklarından zorla sürülerek Anadolu ve Kürdistan’ı
etnik olarak Türkleştirmek, inançsal olarak İslamlaştırmak istediler ve önemli
ölçüde de başardılar.
Osmanlı devletinin onlarca halkı uzun süre bir arada
tutma siyasetinin ana hatları böl-parçala-yönet olarak özetlenebilir. Başta
Müslüman olmayan halklara, “ben olmasam Müslümanlar sizi ortadan kaldırır”,
Müslüman halklara da “ben olmasam bu kâfirler size yaşam hakkı tanımaz” diyerek
parçalayıp birbirine düşürmüştür. 18. yüzyıl sonu 19. yüzyıl başında ise
Merkezileştirme-Türkleştirme siyaseti gereği Müslüman halkları yanına alarak
Müslüman olmayan halkları soykırım veya katliama uğratıp Anadolu ve
Kürdistan’da etnik temizlik gerçekleştirildi.
Osmanlı, Müslüman olmayan halkları Anadolu ve
Kürdistan’dan temizlemek için; “Müslümanların birliğini” öne çıkarırken
Cumhuriyet ile birlikte bu kez Türk-İslam sentezi öne çıkartılarak herkesin
Türkleştirilmesi hedeflendi. İkincisinde Türklük belirleyiciyken İslam
kimliğine ise tamamlayıcı misyon verildi.
İkincisi: Osmanlı rejimi, Ermeni’ye karşı Kürdü ve Kürde
karşı da Ermeni’yi kullanırken; ezilen iki ulus olarak Kürtler ile Ermenilerin
Osmanlıya karşı ortaklaşamaması, Türk rejiminin böl-parçala-yönet siyasetinde
işini kolaylaştırdı.
“Ermenilerin Kürt Beyleriyle olan çelişkileri, onları
Osmanlı’nın yanına itti. Kürdistan ve Ermenistan’daki işgalin sorumlusu Osmanlı
Devleti olduğu halde Osmanlılara karşı savaşmaları gerekirken Ermeni ruhani
liderlerinin Osmanlıları desteklemeleri bütünüyle bir talihsizlik örneğidir.
Kendi bağımsızlıklarını Kürtlerin yenilgiye uğratılmasında görmeleri ciddi bir
yanılgı olur. Din, vergi, sınır ve idari yönden Ermeni-Kürt çelişkisinin gerçek
sorumluları her iki ülkeyi işgal eden Osmanlı Devleti olduğu halde düşman
olarak Kürtleri görmek ciddi bir yanılgıydı.” (M. Kalman age sy, 24)
Osmanlı rejimi, “Ermeni-Kürt çelişkisinden memnun”
kalmanın ötesinde bilinçli bir siyasetle Ermeni-Kürt çelişkisini kaşıdı,
derinleştirdi ve de kendi lehine kullandı.
Üçüncüsü: Kürtler gibi Ermenilerinde iç siyasal birliğini
yaratamaması en büyük sorunlarıydı ama sorunları bununla sınırlı değildi.
Ermeni halkının bir diğer zayıf yanı ise Anadolu ve Kürdistan’ın her yanında,
Trabzon’dan Tokat’a, İstanbul’dan Çukurova’ya ve Kuzey Kürdistan’ın her yerinde
nüfus olarak var olmaları ama hiçbir yerde çoğunluk oluşturmamaları idi; bu
durum siyasal ulusal direnişlerini olumsuz etkiledi.
Dördüncüsü: Ermeni soykırımında Batının, özellikle
Almanya’nın günahı büyüktür. Osmanlı devleti Birinci Dünya savaşında Almanlar
ile müttefikti. Almanya, Ermeni soykırımında sadece bilgi sahibi değil aynı
zaman planlayıcıydı. -Yer yer Alman komutanların doğrudan soykırımda yer
aldıklarına dair bilgi-belge var.- Sadece Almanya değil genelde Batı az çok bu
soykırımdan haberdardı. Talat Paşa, ABD elçisi Morgenthau’ya, “Abdülhamit’in
yapamadığını biz yaptık” diyerek daha önce başlatılan ama yarım kalan soykırımı
“tamamladık” diye böbürlenmiştir.
Soykırım sürecinde Kürt Egemenlerinin Tutumu ve Günümüz
Kürt Siyasetinin Duruşu!
Öncelikle Kürtler genellemesi altındaki Kürt halkı ile
Kürt egemen sınıflarını birbirinden ayırt etmemiz gerekiyor. Ermeni
soykırımında esas sorumlu İttihat ve Terakki rejimidir, Kürt egemenleri ise bu
soykırımda kullanılmıştır. Sadece Kürtler mi? Hayır. Ermeni halkının yaşadığı
her yerde, o yörenin Müslüman egemen güçleri bir biçimiyle soykırımda
kullanılmıştır çünkü Türklerin temel propagandaları olan “bu mesele Gâvurlarla
Müslümanlar arasında varlık yokluk meselesidir” deyişi ile Müslüman ahali din
ve mülkiyet hırsı ile kışkırtılıp suça ortak edilmiştir. Irkçı İttihat ve
Terakki siyasetinin pratiğine Kürt egemenlerinin katılmasının birden fazla
nedeni var:
Birincisi: İttihat ve Terakki tarafından, “Ermenilerin
sizin topraklarınızda gözü var, Batılılar Müslüman toprağında, özelde de
Kürtlerin toprağında bir Ermeni devleti kurmaya çalışıyorlar” propagandasının
yapılması. Tersinde de Kürt egemen sınıflarına dönük, “Ermeniler kovalanırsa
malı mülkleri size kalır” propagandasının gerçek hayatta karşılığının bulunuyor
olması. Yani dini fanatizm kadar mal-mülk hırsı da kimi Kürt egemenlerinin
katliama katılmasında önemli rol oynamıştır.
İkincisi: Kürtler ile Türklerin aynı İslam inancında
olmalarına karşın, Ermenilerin Hıristiyan dini inançta olmaları, sadece Kürt
egemen sınıfların değil genelde Kürtlerin, “din elden gidiyor” propagandasının
galeyanına gelmelerinde rol oynamıştır. Urfa’da Molla Sait Ahmet verdiği fetva
ile 28 Aralık 1895’te saldırılar başlar. Herkesin gözü önünde “bir Ermeni’yi
yere yatırıp başını kesince” ahali de kendisini izler.
Üçüncüsü: Kürtler ve Ermenilerin bin yıllara dayanan yan
yana, iç içe yaşamalarına karşın ayrı dini inanca sahip olmaları ile iki ayrı
millet olmaktan kaynaklanan sorun ve çelişkileri de var. Osmanlı rejimi malum,
daima farklı inanç ve etnik kimlikler arası çelişkileri kullanarak her birini
ayrı ayrı kendine bağlamanın yollarını aramıştır. Kürtler ile Ermeniler
arasındaki çelişkileri ise merkezileşme-uluslaşma hedefi doğrultusunda daha bir
önemle ele alıp derinleştirmeyi hedeflemiştir.
Kısacası bin yıllara dayanan, aynı coğrafyada ortak
yaşadığımız kapı komşumuz, kuyumcumuz, goşkarı me (ayakkabı tamircimiz), necarı
me (marangozumuz), kalaycımız, demircimiz, semercimiz… olan Ermeniler
katledildilerse; Kürdistan’da, biz Kürtlerin gözleri önünde adeta kökleri
kazındıysa; Diyarbakır yöresinde Ermeni avcıları “Bejikler”, Van’da “Kasaplar
Taburu” ve Mardin’de “El Hamsin Birlikleri” gerçeği varsa… Kürt egemen
sınıfların da az-çok sorumlulukları vardır, olmuştur. En azından torunları
olarak (üstelik ortalama her üç Kürt ailesinden birinde bir biçimiyle Ermeni
damarının da bulunduğu gerçeğimiz bulunuyorsa) ÖZÜR DİLEMELİYİZ, DİLİYORUM!
Elbette soykırım sürecinde, zayıf da olsa Ermeni halkına
kol kanat geren, sahip çıkan Kürt halkı gerçeği de vardır. Hatta “Bazı Kürt
beylerinin çok sayıda Ermeni’yi kurtardığı” söylenir. Örneğin “Mahmutzade
Beytullah Beyin Moksi yöresindeki Ermenileri kurtarması gibi.” Yine “Abdürrezak
Bey’in 1915’in ilk yarısındaki en önemli faaliyeti, birçok vilayette Hamidiye
alaylarının öncülüğünde ve teşvikiyle yürütülen Ermeni katliamını önlemek ve
Ermeni göçmenlerini Rusların elindeki güvenli bölgelere ulaştırmak olur.”
(Ahmet Kardam Cizre-Botan beyi Bedirhan Direniş ve isyan Yılları sy; 47 dipnot
yay.) Bu tutumunun bedeli ise Abdürrezak Bey’e 1918 yılında Musul’da İttihat ve
Terakki tarafından öldürülerek ödetilir!
Dersim Kızılbaş Kürtleri ise genelde Ermenileri korumakla
-tabir yerindeyse- biz Kürtlerin yüz akı olmuşlardır. “Lazarev’e göre 5 bin, N.
Dersimi’ye göre ise 36 bin Ermeni Dersim’e sığınmış ve daha sonraları Ruslar
Erzincan’a girdiklerinde onlara katılmışlardır” (M. Kalman age sy, 135)
Nasturi-Keldani-Süryani Soykırımı Ve Bedirhan Bey
19. yüzyılda, çoğunluğu Hakkâri yöresinde 200 kadar
Hıristiyan köyünde yaklaşık 100 bin civarında Nasturi nüfus bulunurken, bugün
Kuzey Kürdistan’da Nasturiler neredeyse hiç kalmadıysa bunun temelinde Bedirhan
Bey’in birincisi 1843, ikincisi ise 1846 yılında olmak üzere peş peşe
Nasturilere dönük iki büyük katliama girişmesi bulunur.
Bedirhan Bey birincisinde 1843 Haziranında 9 bin kadar
Kürt askeriyle Nasturilere saldırır. İngiliz kaynaklarına göre, “yaklaşık 10
bin Nasturi katledilir, sağ kalanlar esir alınır. Binlerce Nasturi canlarını
kurtarmak için Musul’a sığınır.”
1846’da gerçekleştirdiği ikinci saldırıda ise bu kez 20
bin civarında Nasturi’nin katledildiği belirtilir. Yani iki saldırıda toplam 30
bin civarında Nasturi katledilmiş geri kalanı ise esir alınmış veya kitlesel
göç zorlanmışsa bu bir soykırımdır!
Bedirhan Beyin Nasturileri hedef alması kendisine zarar
verdiği gibi Kürtleri de Dünya kamuoyu nezdinde zor durumda bırakmıştır. Bugün
Kerkuk, Şengal, Heseki’de Kürt savaşçıların, Müslüman olmayan halklar başta
olmak üzere tüm halkların, tüm inançların savunuculuğunu yapmaları bu
imajlarının düzeltilmesinde katkısı olacaktır.
Bedirhan Bey liderliğindeki Kürt askeri gücünün
Hıristiyan Nasturileri soykırıma uğratması, Kürtleri uluslararası, özellikle
Batı kamuoyu nezdinde zor durumda bırakırken bir yıl sonra kendisini hedef
alacak Osmanlı’nın işini de kolaylaştıracaktı. Osmanlı, Kürtlere (Bedirhan
Beye) saldırdığında Avrupa’nın ses çıkarmayacağını hesaplamış, hesabı karşılık
da bulmuştur.
Böylece, Osmanlı önce Kürtler eliyle Nasturileri ortadan
kaldırılarak Batının bölgedeki elini zayıflatmış; sonra da sıra Kürtlere
gelmiştir. Nihayetinde Osmanlı 1847 Mayıs-Haziran’ında Bedirhan Beye saldırıya
geçip teslim alınca Batı bunu alkışlamıştır!
Osmanlı, aynı siyaseti Ermeni soykırımını
gerçekleştirirken de izledi. Bu kez, “Ermenileri Kürtlerin katlettiklerini
göstermek için yöneticiler Kürt giysileri içerisinde ‘iş başında’ fotoğraf
çektirerek dış dünyaya onları suçlu gösterdiler. Başarılı da oldular. ‘Biz
yapmadık Kürtler yaptı’ propagandası ile Talat Paşa’nın Kürdistan’da otoritenin
olmadığını belirtmesi, soykırımı Kürtlerin üzerine yıkma anlayışındandır.” (M.
Kalman age sy,135)
Sonuç itibarıyla günümüz Kürt siyaseti -özelde Kürdistan
komünist hareketi olarak Özgürlük ve Sosyalizm Partisi (ÖSP) yaşanan Ermeni
soykırımında tarihimizle yüzleşmelidir.
Birincisi: Ermeni soykırımında, atalarımızın günahlarını
sür git sırtımızda taşımak durumunda olmamalıyız. Soykırımda bize düşen payı
kabul ederek öncelikle özür dilemeliyiz.
İkincisi: “İslam kardeşliği” adı altında geliştirilmek
istenen Hıristiyan karşıtlığına “hayır” diyerek, hali hazırda potansiyeli
bulunan Kürt-İslam sentezine karşı durmalıyız.
Üçüncüsü: Ermenilerin topraklarına dönüş talepleri
üzerine, Türk rejiminin bildik propagandasına karışı; bizler “ister Kürdistan,
ister Kuzey Mezopotamya diyeceğimiz coğrafyaya ortak vatan olarak; Kürt,
Ermeni, Arap, Azeri, Türk, Süryani ve tüm inanç gruplarıyla hepimizdir”
diyelim. Soykırım kurbanlarının ve mirasçılarının vatandaşlık haklarının iade
edilmesi, el konulmuş maddi zenginliklerinin iadesi ya da tazmin edilmesi
mücadelesini yükseltelim. Bu konudan Güney Kürdistan parlamentosunun Ermeniler
dahil aldığı beş resmi dil uygulaması iyi bir referanstır.
Dördüncüsü: 24 Nisan Ermeni Soykırımının 100. Yıl
dönümünde Anadolu ve Kürdistan’da savaşsız, sömürüsüz düzen olarak özgürlük ve
sosyalizm mücadelesini yükseltmeliyiz.
Beşincisi: Zorla Müslümanlaştırılmış Ermeni ve diğer
inançlardan olan herkesin özgür iradesiyle kendi kimliğine dönme koşullarının
yaratılmasını savunmalıyız. 15-04-2015
canbegyekbun@hotmail.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.