Vahakn N. Dadrian:
Ermenilerin kökeni Ermenistan, 2700 yıllık tarihiyle
kültürel, siyasal ve coğrafik bir varlık olarak Fırat Irmağının doğusunda yer
alır. Kuzeybatıda Çoruh Irmağı, kuzeyde Kura Irmağı, doğu ve güneydoğuda Aras
Irmağı ve Urmiye Gölü ve güneyde de Dicle Vadisi ile çevrelenir. Ermenilerden
ilkin İ.Ö. 550’de Yunanlı tarihçi Miletli Hecateus tarafından söz edilmiştir.
Yaklaşık otuz yıl sonra, Pers Kralı I. Darius’un yazıtında Ermenilerin ülkesi
Armina’dan söz edilir. İncil’de, Jeremiah’ın Kitabı’nda (bab 51, ayet 27) da,
tahminen İ.Ö.594 yılına işaret eden ‘Ararat Krallığı’na ilişkin bir referans
vardır. Ayrıca, ‘Tarihin Babası’ Yunanlı tarihçi Herodotus’a (İ.Ö. 5nci yüzyıl)
göre, Hint-Avrupa halkı olan Ermeniler, koloni oluşturdukları ve Hint-Avrupa
dili konuşan Frigyalılarla birlikte Balkan yarımadasından Küçük Asya’ya
(şimdiki Türkiye) göçtüler. Daha sonra onlardan ayrılmalarını takiben bu göçmen
kolonisi zaman içinde yerli halklarla ve başta Hayasa-Azzi’ninki olmak üzere
çeşitli gruplarla kaynaştı. Ayrıca, Assyria’nın tarihsel kayıtlarında, Ermeni
yaylasından, İ.Ö. 8’nci yüzyıl sonlarına doğru ilk Ermeni göçmen kolonisinin
tarihsel düzlemde Urartu olarak bilinen bölgenin egemen halkına evrildiği Nairi
Ülkesi olarak söz edilir.
Ermeni Halkının Sosyo-Kültürel Evrimi
Bugünün Türkiye’sinde, Ararat (Ağrı) Dağı ve Van Gölü’nün
çevrelediği bölge Ermeni ulusunun doğuş ve oluşumuna tanıklık eden coğrafyadır.
Bu Hıristiyan öncesi çağın birbirini takip eden yüzyılları boyunca, Ermenistan
görkemli bir kraliyet gücü olarak ortaya çıktı. İ.Ö. 190 Kral Artashes
döneminde krallık Fırat’tan neredeyse Hazar Denizi’ne, Kafkasya’dan Toros
Dağları’na kadar genişledi. Bu gücün doruğuna erişmesi, bir dizi muzaffer
savaşın ardından büyük bir Ermeni imparatorluğu yaratmış Büyük Tigran’ın (İ.Ö.
95-56) devrine denk düşer. Tigran, İ.Ö. 70 yılında, Hazar Denizi’nden
Akdeniz’e, Kafkasya’dan Filistin’e kadar uzanarak Kralların Kralı unvanını
aldı.
Ermeni İmparatorluğunun gerilemesi Hıristiyanlığın
doğuşuyla eşzamanlıdır. Hıristiyanlığın, tarihteki ilk Hıristiyan devleti
olarak 4ncü yüzyılın ilk iki on yılında Ermenistan’da ortaya çıkışı Ermeni
ulusunun oluşumu açısından gelecek yüzyıllarda belirleyici bir andı. Ermeni
Kilisesi doğal akış içinde Ermeni ulusal yaşamının en önemli kurumu olarak
biçimlendi. Kurucuları ve liderleri Ermeni dinsel edebiyatı, Ermeni
tarihbilimi, dilbilim üzerinde silinmez etkilerini bıraktılar ve genelde eğitim
ve öğretime ilişkin farklı bir ethos yeşermesine yardımcı oldular. Bu
inisiyatifin başlıca destekçileri, Kilisenin Yüce Patriği St. Sahag ve onun
teşviki ve başkalarının yardımı ile, Ermeni alfabesini yaratan bilgin rahip St.
Mesrop’tu. Bu çaba giderek sonuç verdi. İ.S. 414’de, kültürel bir kilometre
taşı yaratıldı: İncil Ermenice’ye çevrildi. Hıristiyanlığa giriş, sonraki hemen
hemen kırk yıl boyunca tehlikeli biçimde sınandı. 451 yılındaki çığır açan
Avarair Muharebesinde Ermeniler, Pers Kralı III. Yazdgard’ın pagan taleplerine
başarıyla direnirken, Hıristiyan inançlarını da korumak uğruna dövüşüp öldüler.
Sonuçta Hıristiyan inançları yerine güneşe ve ateşe tapınmayı kararlı biçimde
reddettiler.
Ezelden bu yana süren Müslüman saldırılarından dolayı
Ermenilerin Hıristiyan kimliği ve ona dirençle bağlı kalmaları bitmek bilmez
ulusal felaketler zincirine yol açtı. Ermenilerin yazgısının tarihsel
gelişiminde, trajedi, acı ve sayısal anlamda aşınım doludur. Bu saldırılar,
7nci yüzyılda Abbasi Halifeliğinin Arap hükümdarlarının ve 11nci ve 12nci
yüzyıllarda Orta Asya’dan gelen göçebe Türk oymağı Selçuklu hükümdarlarının,
13ncü yüzyılda, o yüzyılın sonunda İslamiyet’i kabul eden Cengiz Han’ın
Moğollarının ve nihayet esas aşiret liderinin oğlu ve halefi Osman’ın liderliği
altında giderek büyüyecek ve neredeyse beş yüzyıl hüküm sürecek Osmanlı hükümdarlığını
kuran Türk aşiretlerinin saldırılarını kapsıyordu.
Osmanlı Teokrasisi
Bu yeni Osmanlı hükümdarlığının sürekli genişlemesi ve
zaman içinde Osmanlı İmparatorluğuna dönüşümü, ata toprakları ve önemli nüfus
merkezleri böylece o İmparatorluğunun topraklarına katılan Ermeni halkı için
kaçınılmaz sonuçlar doğurdu. Bu bağlamda Osmanlı Ermenilerinin yazgısına
damgasını vuran faktör o imparatorluğun şiddetli teokratik yapısıydı.
İmparatorluğun çok ırklı ve çok dinli karakteri, egemen Osmanlı-Türk unsurunu
İmparatorluğu yönetmek için İslam Şeriatının inanç ve dogmalarına güvenmeye
itti. Osmanlı sosyo-politik sistemi ‘milleti hakime’ ve ‘milleti mahkeme’
biçiminde iki tezat varlıkla ikiye bölünmüştü. Bu ikiliğin altında yatan ilke,
müminlerin, yani Müslümanların üstünlüğünü ilan eden ve buna göre alt statüyü
‘kafir’ ve dolayısıyla ‘aşağı’ gayrimüslimler olarak niteleyen bir dindi. Bu
İslamî dogmanın bir doktrin olarak kurumsallaştırılması, gayrimüslimlere karşı
önyargı, ayrım ve dışlama pratiğinde buldu ifadesini. Fakat Orta Asya’da üstün
gayrimüslim azınlık olan Ermenilere yapısal anlamda yüklenen en zayıf düşürücü
sorumluluk, onlara silah taşıma hakkının kategorik biçimde verilmemesiydi. Bu
yasak özellikle 1876 İstanbul Konferansıyla güçlendirildi. Avrupa’nın altı
Büyük Devletinin temsilcileri Padişaha, diğer talepler arasında İmparatorluğun
Hıristiyan tebaalarına silah taşıma hakkı verilmesi konusunda baskı yaptılar.
Fakat Ulemaya danıştıktan sonra Şeyhülislam böyle bir hakkın İslam Şeriatının
ihlali olacağına ilişkin bir fetva çıkarttı.
Özellikle İmparatorluğun içlerindeki uzak vilayetlerde,
tepeden tırnağa silahlı Türk, Kürt ve diğer Müslüman feodallerle dolu bir
çevrede, savunmasız Ermeniler, bu teokratik emre istinaden son derece zayıf bir
statü düzeyine indirgendiler; gerçekte, cinayet, ırza tecavüz, aşırı
vergilendirme, yağma, el koyma ve adam kaçırma dahil olmak üzere her türlü
yolsuzluğu davet edecek ‘hakça mücadele’ye zorlandılar. Osmanlı
İmparatorluğunun vilayet yönetim sistemine özgü bu şartlar yalnızca sürüp
gitmekle kalmadı, Sultan Abdülhamit’in döneminde geleceğin Türk-Ermeni siyasal
ihtilafına evrildi.
Abdülhamit’in Baskıcı Hükümdarlığı ve Ardından Gelen
1894-1896 ‘Ermeni Katliamları’
Türk-Ermeni ihtilafı, bir yanda İmparatorluğun
Türk-Müslüman hükümdarları ile diğer yanda İmparatorluğun çeşitli Hıristiyan
halkları arasındaki giderek gelişen, daha büyük ihtilafın ayrılmaz bir
parçasıydı. Osmanlı İmparatorluğunun, bu hükümdarların askeri ve emperyal
tutumlarıyla güçlenen teokratik ilkeleri, bu tebaa halkları yönetebilecek bir
rejim üretmeye hizmet ediyordu. Kötü muamele ve beceriksizlikle birleşen kötü
yönetim bu halkların durumunu giderek ağırlaştırdı. Avrupalı Güçlerin,
özellikle Rusya, Britanya ve Fransa’nın müdahaleci tepkileri sorunu yalnızca
kötüleştirmekle kalmayıp, süreç içinde bu tebaa halkların Osmanlı
boyunduruğundan kurtulma çabalarını artırdı. Ancak özgür kalma konusundaki
başarıları, Balkan halklarından farklı olarak, bağımsızlık aramayan, daha çok
idari reformlar yoluyla yerel otonomi isteyen, o güne kadar uysallıklarını
koruyan Ermenileri de etkiledi. Ermenilerin asıl kaygıları, tam güvenliklerini
teminat altına alan kapsamlı bir reform şemasıyla, yukarıda tanımlanan bitmek
bilmez yolsuzluklara karşı korunmaktı. 1877-78 Türk-Rus savaşındaki Rus askeri
zaferini takip eden 1877 Berlin Barış Antlaşmasının 61. Maddesinin özel hükmü
bu reformları şart koşmuş; böylece Avrupalı Güçlerin gönülsüzce imzalamak
zorunda kalan Sultan Abdülhamit’le kararlaştırdıkları 1895 Ermeni Reform
şemasını yaşama geçirmişti.
Ermeni Reformlarından kaçmak için fırsat kollayan
Abdülhamit, Berlin Barış Antlaşmasını imzalamasını takip eden yıllarda zaten
bir dizi katliama girişmeye başlamıştı. Alman sefiri Prens von Radolin’e,
‘haksız Ermeni baskılarına boyun eğmek ve bu kadar şümullü Muhtariyet
Reformlarının kabulüne cevaz vermektense ölmeyi tercih ederim’ diyerek yemin
etmişti. (Die Grosse Politik, cilt 9, bel. No.2184.) Ermeni Reformlarıyla
ilgilenmekle görevlendirilen mebuslarına rehber niteliğinde hazırladığı iki
ayrı Muhtırada, bu reformların izlenmesinin altında yatan gizli nedenlerden
kuşku duyduğundan, uyanıklılığını dışa vuruyordu. Bu muhtıralardan birinde, bu
reformları Ermenileri bağımsızlık peşine düşecek kadar güçlendirecek ve
dolayısıyla Osmanlı hükümdarlığından ayrılmalarına neden olacak bir aygıt
olarak niteliyordu. Diğerindeyse, bu reformların eninde sonunda Ermenilerin
Müslümanlara egemenlik kurmaya ve doğu Türkiye’de bir Ermeni prensliği kurmaya
yol açacağından korktuğunu ifade ediyordu.
Abdülhamit daha sonra, çevresindekilere ‘muhtelif
bahanelerle [Avrupalıları] oyalamak’ biçiminde ifadesini bulan standart
politikasını yaşama geçirme talimatı verdi. Kısacası, Osmanlı Hükümeti, Ermeni
Reformları konusunda resmen sözlü ve yazılı talimatlar çıkartacak, ancak
padişahın arzularının tersine inanılır bahaneler sunarak yan çizecekti.
(Abdülhamit Han ve Muhtıraları, s.170, 237.) Abdülhamit Büyük Güçler tarafından
savunulan reformların gelişmesini engellemek için çok yönlü bir kampanya
başlattı. Daha önce Osmanlı Meclisini tatil ederek, icra gücünü tamamen Saraya
devretti. Böylece, kısa süre içinde istibdat rejimine dönüşmek üzere
zincirlerinden kurtulmuş otokrasiye giden yolda, anayasal monarşiye yönelik
kısıtlamalar ortadan kalktı. Hükümet etme görevini üstlenen işlevsel Bakanlar
Kurulu yerine, çevresini pervasız saray danışmanları sarmış despot bir
hükümdar, resmen benimsenmiş terör yoluyla yeni bir Ermeni karşıtı zulüm
aşamasını gerektiren yeni bir Ermeni siyaseti planlamaya ve uygulamaya başladı.
Buna göre, tasarı halindeki Ermeni Reformlarını temel alan ihtilafı
derinleştirme beklentisiyle, 1891’de Abdülhamit Kürt aşiretlerinden süvari
(Hamidiye) alaylarını oluşturdu. 1899 itibariyle bu alayların sayısı otuz üçten
altmış üçe çıktı. Bu yarı resmi alaylara rütbeler, üniformalar, alay rozetleri
ve Martin tüfekleri ve bütün bunlarla birlikte vilayetlerdeki silahsız ve zayıf
Ermeni halkına yönelik zulüm düzeyini artırma izni verildi. 1894-6 döneminde
süregelen katliamlar boyunca bu alaylar ölüm ve imha makineleri olarak anahtar
bir rol oynayacaktır.
Bu anlayışa paralel olarak, Abdülhamit yeniden bölgesel
sınırlar oluşturmayı veya konuşma dilinde yeni ayarlamalar yapmayı kapsayan
kapsamlı bir program başlattı. Ermeni çoğunluğu bir Ermeni azınlığa dönüşecek
biçimde, başta tarihi Ermenistan’ın kalbi Van-Muş-Bitlis üçgeni olmak üzere,
doğu Türkiye’deki birkaç vilayetin Ermeni sakinlerinin oranlarını değiştirerek
Ermeni reformlarının temeli zayıflatıldı. Ermeni reformları şemasına duyulan
ihtiyaç etkisiz kılınmış oldu. vilayetlerdeki Ermenilerin kötü durumu
ciddileşmeye devam etti. Bu kötü gidişatın ağırlaşması ve Osmanlı makamlarının
bunu sürdürme niyeti Fransa’nın Türkiye’deki kıdemli elçisi Paul Cambon
tarafından ikna edici biçimde resmedilmektedir. Cambon, 1894-6 katliamlarının
arifesinde, ‘yüksek rütbeli bir Türk zabitinin bana söylediğine göre,’ ‘Ermeni
Meselesi diye bir şey yok, lakin biz yaratacağız’ dediğini aktararak Paris’e
rapor göndermiştir. Cambon açıklamalarına şöyle devam ediyordu:
‘1881’e kadar, Ermeni istiklali fikri mevcut değildi.
İnsanlar, Osmanlı hanedanlığında normal bir idare hayaliyle, sadece reform
istiyordu. Reformlar gerçekleştirilmedi. Resmi memurların rüşvet almaları
skandallar yarattı. İmparatorluğun bir ucundan diğerine, memurlar irtikaba
bulaştı, adalet inkar edilmeye başlandı ve hayat emniyeti yok oldu. Bütün
bunlar Ermenilerin memnuniyetsizliğini tahrik etmeye yetmezmiş gibi, Türkler
bunu şiddetlendirmekten memnundu. Ermenistan’da tam bir terör, tevkif, cinayet,
ırza tecavüz rejiminin idamesi, Türkiye’nin müdafaasız bir halka zarar veren
hadiselerin hızlanmasından zevk aldığını gösteriyor.’ (Documents Diplomatiques
Français, cilt 11, bel. No.50.)
Bu arkaplanda Ermeni reform hareketi hızını yitirdi ve
bunun yerine Osmanlı vilayet otoritelerinin yanı sıra merkezi otoritelerle
çatışma alanına giren Ermeni ihtilalcilerinin eylemleri arttı. Balkan ulusal
hareketlerinden farklı olarak, bu ihtilalciler, ateşli umutlarının tersine,
altı Avrupalı Devletin herhangi birinden hiçbir destek görmediler, böylece
Osmanlı Ermenilerinin konumları gereği zayıflıkları artarak büyüdü. Bu durumun
avantajlarından yararlanan ve bu Devletlerin adet yerini bulsun diye yaptıkları
uyarıları küstahça karşılamasa bile umursamayan Abdülhamit, Ağustos 1894’den
Eylül 1896’ya kadar süren ve ileri sürüldüğüne göre 250-300,000 doğrudan ve
dolaylı kurban verilmesiyle sonuçlanan katliamlara başvurarak, kitlesel ve
gelişigüzel bir ölçekte Ermenileri cezalandırmaya girişti. Ve, bu Büyük Güçlere
tepeden bakarcasına, bu katliamlardan ikisi Osmanlı başkenti İstanbul’da
güpegündüz ve Büyük Güçlerin resmi temsilcilerinin gözü önünde
gerçekleştirildi.
Ermeni katliamlarının sonucu
Bu katliamlar birkaç yönden önem taşır. Birincisi, bu
katliamlar kurbanların ölümüne dövülmesine yardımcı olması için bir demir
parçası takılmış özel coplarla işlenmiştir. Tanınmış bir Türk kaynağına göre,
Abdülhamit, katliamlardan hemen sonra büyük bir zevk içinde Avrupalı
diplomatlara bu copların saklandığı depoları gezdirmiştir. Bir başka katliam yöntemi
de, evlerde, özellikle kiliselerde boğazlamaktı. Örneğin, Urfa’nın büyük
katedralinde, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere 3,000 Ermeni Aralık 1895’de diri
diri yakıldı. Bu mezalimlere, Cuma namazlarında Mollaların verdikleri vaazlarla
tahrik edilen insanların kitlesel katılımı söz konusuydu. Buna ek olarak, bazı
kent ve kasabalarda suçlular hapishanelerden katliam göreviyle tahliye
edildiler. Madden terkedilmişlik daha az önemliydi.
Katliamların ardından bölgeyi inceleyen Alman araştırmacı
Dr. Johannes Lepsius’a göre, 2,500 kasaba ve köy enkaza dönüşmüş, 645 kilise ve
manastır tahrip edilmiş ve 328 kilise camie dönüştürülmüştür. 508 kilise ve
manastır tamamen yağmalanmıştır. Dahası, 559 köyden canını kurtarmayı başaran
yüzlerce aile zorla İslamlaştırılmıştı; buna Harput ve Erzurum vilayetlerinden
15,000 Ermeni de dahildi. Belki de bu katliamlar döneminin en ciddi özelliği,
hemen tüm faillerin kovuşturmaya uğramamaları ve cezalandırılmamalarıdır.
Burada sözü edilen geniş ölçekli kitlesel cinayetin beraberindeki cezai
masuniyetin en önemli yönü, ardından gelen 1909 Adana katliamıyla ve
nihayetinde I. Dünya Savaşı Ermeni Soykırımıyla olan kaçınılmaz bağlantısıdır.
Jön Türk Rejiminin Gelişi ve 1909, İki Aşamalı Adana
Katliamı
Abdülhamit dönemi katliamlarının kapsamı ve yoğunluğu,
hükümdarın kanlı istibdadının uygulanması için yerel ve uluslararası düzlemde
imkan veren geniş bir alan bırakıldığını göstermiştir. Fakat bu istibdadın
dokunaçları Hıristiyan Ermenilerin ötesine, -katliamlar biçiminde olmasa da, çok
çeşitli bireysel eziyet yöntemleri aracılığıyla- Müslüman cemaatlerine dek
ulaşıyordu. Bunun sonucunda, Ermeni ihtilalcilerinden seçilmiş bir grup,
özellikle Taşnaklar, ‘Kızıl Sultan’ı devirmeye çalışan Jön Türk ihtilalcilerine
el uzattılar. Birarada gerçekleştirilen toplu gösteriler ve yeni bir
Müslüman-Hıristiyan birlik ve dayanışması dönemini müjdeleyen yaklaşımlarla,
yeni bir rejime geçildi. Padişahın başlangıçta, yalnızca kendi çıkarı gereği
bir yıl içinde askıya almak üzere benimsemiş olduğu 1876 Teşkilatı Esasiye
Kanunu yeniden yaşama geçirilerek, monarşinin anayasal modeli onarıldı. Fakat
Ermenilere yönelik yeni bir katliama yol açan bazı olayların gelişimi, bu
Müslüman-Hıristiyan birliğinin oluşmasının ne denli zayıf bir ihtimal olduğunun
ve yeni Anayasa’nın getirdiği garantilerin zayıflığının altını çiziyordu.
Yeni Jön Türk Rejimi, İttihad ve Terakki Cemiyeti, kısaca
İTC’nin kurucuları tarafından savunulan laik ve eşitlikçi düşüncelerden mutsuz
olan köktendinci İslamcılar ve şeriat savunucuları, kısa sürede bastırılan bir
ayaklanma yarattılar. Ancak aynı anda Adana kentinde ve çevresinde, yaklaşık
25.000 Ermeni’nin kurban düştüğü ve tarihsel düzlemde 1909 Adana katliamı
olarak bilinen önemli bir yangın başladı. I. Dünya Savaşı soykırımı da dahil olmak
üzere, acımasızlığı Ermenilere karşı yürütülen tüm diğer kitlesel cinayetleri
kat be kat aşan bu kan banyosunun patlak vermesiyle ilgili bazı faktörler söz
konusudur. Bu faktörler arasında en başta geleni, bazı İslam liderleriyle ve
monarşiyle anılan yerel askeri zabitlerle birlikte kan banyosunun gelişimine
isteyerek katkıda bulunan, kısmen etkisini yitirmiş hükümdardan soğumuş
adamların sayısının çokluğuydu. Bir başka faktör de, yakınlardaki Zeytin
Dağında bulunan savaşkan Ermeni dağcılarının saldığı korkuyla 1894-1896
katliamlarının faillerinin hışmından kurtulmuş bölge Ermenilerinin
zenginliğiydi.
Bu zenginlik, faillerin açgözlülüğü açısından bir
mıknatıs işlevi görüyordu. Aynı derecede önemli bir faktör de, bazı Ermeni
cemaat liderlerinin saldırgan milliyetçiliğiydi. Özgürlük sözcüğünün büyüsüyle
sarhoş olmuş bu Ermeniler kendilerini yüzyıllardır süren Osmanlı-Türk
boyunduruğundan kurtulmuş hissedip, böylece eski Müslüman derebeylerine meydan
okuyarak cüretkar milliyetçilik heveslerini açığa vurdular. Ancak, en önemli
faktör, İttihad ve Terakki Fırkasının, gelecekteki Ermeni Soykırımının
mimarlarından biri olan Dr. Mehmet Nazım’ın başını çektiği Selanik şubesi
liderlerince desteklenen gizli, kışkırtıcı rolüydü. Bu liderler, iki aşamalı
Adana katliamında yerel İTF üyelerini ve işbirlikçilerini şifreli mesajlarla
yönetmişlerdi. (1/14 Nisan-14/27 Nisan 1909).
Katliamlar sonrasında gerçekleştirilen iki resmi
tahkikat, katliamın önceden tasarlanmış ve organize edildiş olduğunu
gösteriyordu. Ermeni kökenli İTF mebusu (Hagop Babikyan) tarafından
gerçekleştirilen tahkikat, baş suçlunun İTF olduğuna işaret ediyordu. Babikyan,
konunun tahkik edilmesi için bir Türk mebusu (Yusuf Kemal) ile birlikte Osmanlı
Meclisi tarafından atanmıştı. Diğer tahkikatın sonuçları Osmanlı Meclisi
Mebusanında yapılan bir gensoru sırasında Sadrazam Hilmi Paşa tarafından
açıklandı. Bu açıklamada ‘ani bir saldırıyla Ermenileri katle ve talana ikna
edilen rezil mücrimler’den söz ediliyordu. Yine de esas örgütleyiciler çok ufak
cezalar aldı, olaylardan sağ kurtulan kurbanlar açısındansa memnu hakların
iadesi veya tazmin söz konusu olmadı. Ağır bir cezadan muaf tutulan kitlesel
cinayet açısından bir teminat niteliği sayılan kurban halkın zayıflığı bir kez
daha kanıtlanmış oldu.
Beklenen Soykırımın Başlangıcı
Abdülhamit ve Jön Türk rejimlerini birbirine bağlayan
Ermeni katliamları döneminin bütünlüğü içinde, merkezden yönetilen bir
organizasyon modeli yatmaktadır. İlkinin merkezinde bir saray danışmanlar
kurulu yer alırken, ikincisinde İTF’nin üst düzeylerinde büyük etkisi olan
komplocu bir hizip rol oynamıştır. Her iki olayda da örgütleyiciler devletin
anahtar aygıtlarının kontrolünü ele almayı başarmışlardır. Osmanlı
İmparatorluğunun Ermeni nüfusunun durumunun giderek kötüleşmesi ve mevcut
Türk-Ermeni ihtilafının ağırlaşması, bu İTF rejiminin benimsemiş olduğu yeni
bir Türk milliyetçiliği politikasının doğuşuyla eşzamanlıdır. Bu politika
paralelinde, İTF bir dizi adım attı. Tabanı genişletmek ve yeni kaynaklar
yaratmak üzere, İTF’nın patronu ve sık sık Dahiliye Nazırı Mehmet Talat,
imparatorluğun her köşesinde yeni hücreler ve kulüpler yarattı. Buna ek olarak,
çoğu İTF’na aktif parti üyeleri olarak katılan çok sayıda subayı
görevlendirerek önemli güç elde etti. Bu arada, İTF’nın Merkezi Umumisi çok
önemli bir yapısal değişikliğe gitti. Üye sayısını yediden on ikiye çıkartan
fırka liderleri üç adama, çok etnikli Osmanlıcılığın yerini ayrımcı Türkçülüğe
bırakarak İmparatorluğun Müslüman olmayan unsurlardan temizleneceği yeni bir
uyruklar politikasını kararlılıkla yürütme imkanı verdiler. Daha da önemlisi,
bu üç adam, Dr. Behaeddin Şakir ve Dr. Mehmet Nazım ve fırka ideologu Ziya
Gökalp, birkaç yıl içinde, yani I. Dünya Savaşı süresince, Ermeni Soykırımının
baş mimarları olduklarını kanıtlayacaklardı.
Hıristiyan tebaalarla olan ihtilafın giderek savaşa
evrildiği Balkan yarımadasında yeni bir kriz doruğa tırmandı. Osmanlı
yöneticilerinin 1912 yazında Makedonya’da işledikleri korkunç katliama tepki
gösteren eski Osmanlı tebaaları Rumlar, Sırplar ve Bulgarlar Makedonya’daki
kendi ihtilaflarını bir kenara koyarak, müştereken savaş ilan ettiler. Birkaç
hafta içinde Osmanlı orduları tamamen yenilgiye uğratıldı ve Balkanlardaki
Osmanlı egemenliği sona erdi ve on binlerce Müslüman mülteci kaçmak ve İstanbul’un
her köşesinde sığınacak yer aramak zorunda kaldı. Bütün bu nahoş olaylar
çerçevesinde, Ermeni cemaatinin çeşitli önderlik grupları küllenmekte olan
Ermeni Reformu konusunu bir kez daha canlandırmaya karar verdi. Avrupa
başkentlerine, Büyük Devletleri, yeni bir reform şemasını kabul etmesi için
Türkiye’ye baskı yapmaya seferber etmeleri ricasıyla heyetler gönderildi. Çetin
ve yorucu görüşmeleri takiben, İTF liderliği 8 Şubat 1914’de, ilk kez
Avrupa’nın gözetim ve denetimini şart koşan yeni bir Reform Mutabakatı
imzalamak zorunda kaldı.
‘Dahili düşman’
23 Ocak 1913’de ikinci bir darbeyle Osmanlı Devletinin
tüm kontrolünü eline geçiren İTF liderleri, neredeyse tüm muhalif grupları
tasfiye etmelerinin ardından hiç zaman kaybetmeden imparatorluğun monolitik
diktatörleri oldular; ve geniş yetkilerle donanarak, Ermeniler baş hedef olacak
biçimde imparatorluğu zorla Türkleştirme planlarını uygulamaya soktular. İTF
kendilerini bu göreve hazırlayıp, sonunda I. Dünya Savaşının patlak vermesine
varan uygun bir fırsat beklemeye koyuldu.
Soykırım suçunun büyüklüğü bu suçun koşullarının önemini
vurgular. Bu bağlamda savaş, oportünizmin ve kendini beğenmişliğin failleri
harekete geçirecek ve hatta cesaretlendirecek biçimde bir araya geldiği eşsiz
bir ortam sunar. Oportünizmin kaynağı hedefteki kurban grubun zayıflığı iken,
savaşın sonuna doğru kendini gösteren yenilgi, failler tarafından hemen hemen
her zaman ‘dahili düşman’ olarak nitelenen bir gruba karşı gaddarca önlemlere
başvurmanın mantığı olarak kullanılır. Bu, I. Dünya Savaşı Ermeni Soykırımını
biçimlendiren genel çerçevedir.
Osmanlı ordularının, Sarıkamış ve Dilman’dakiler dahil
olmak üzere, 1915 kış ve baharında karşılaştığı birkaç büyük askeri yenilgi,
düşman Rus Kafkas Ordusuna katılan Ermeni gönüllü birliklerinin askeri rolüne
bağlandı, ki üç birlik kısmen eski Osmanlı vatandaşı olan askerlerden
oluşuyordu. Ermenilerin, vilayetin Ermeni nüfusuna karşı beklenen katliama
direnmek üzere dağa çıktıkları 1915 Nisanındaki Van isyanı da Ermenileri
‘dahili düşman’ olarak niteleme konusunda ihtiyaç duyulan silahı sağladı.
Soykırıma başvurma
Herhangi bir başka büyük suçtan farklı olarak, soykırım,
eğer bir devlet örgütü tarafından girişilmişse, yalnızca asgari düzeyde
başarılı olmak için değil, niyet ve sonucu gizlemek veya kamufle etmek için de
ayrıntılı hazırlıklar gerektirir. I. Dünya Savaşı sonrasındaki divanı harbi
örfiler sırasında, ilgili resmi adli gazetede Ermenilerin toptan imhasının
‘taammüden’ işlendiği ve tehcirlerin buna yönelik bir araçtan başka bir şey
olmadığı belirtilmişti.
Bu mahkemede alınan yeminli ifadesinde, III’ncü Ordu
Kumandanı Vehip Paşa, bu taammüt gerçeğinin altını çizerken ‘kasten’ sözcüğünü
kullanıyordu. Dahası Osmanlı İmparatorluğunun savaş müttefikleri İmparatorluk
Almanya’sının ve İmparatorluk Avusturya-Macaristan’ının resmi belgeleri bu
taammüt olgusunu teyit etmektedir.
Savaşın patlak vermesinden birkaç hafta içinde, Türkiye
‘silahlı tarafsızlık’ konumunu sürdürürken, Teşkilatı Mahsusa’nın yeni
oluşturulan çeteleri Türkiye’nin doğu bölgelerindeki Ermeni nüfusuna karşı bir
yıldırma ve terör kampanyası başlattı. Türkiye’nin savaşa katılmasını takiben
Rus Kafkas Ordusunu çevirme ve yok etme planları felaketle sonuçlanırken, bu
çetelere yeni ve kesin bir görev verildi: katil takımları olarak hareket
edecekler ve sayısız Ermeni tehcir kafilelerine saldıracaklardı. Merkezi
Erzurum’da bulunan Şarkî Teşkilatı Mahsusa’nın başı Dr. Behaeddin Şakir, bu
görevin yerine getirilmesi için İTF’nın güçlü Merkezi Umumisinin onayını almak
üzere Osmanlı başkentine özel bir yolculuk yaptı. Geniş kapsamlı ve pervasız
bir genellemeyle Ermeniler hain olarak nitelendirilip, ‘dahili düşman’ olarak
hedefe yerleştirildiler. Ender de olsa Ermenilerin, diğer Müslüman gruplar,
özellikle Kürtler ve de Türkler arasında yaygın firar, casusluk ve sabotaj
eylemleri ve aynı dönemlerdeki Van isyanı istenen fırsatı yarattı. Bütün bunlar
rastgele ve fark gözetmeksizin girişilen misillemeler için bahane olarak
kullanıldı.
Planlanan imha eylemlerinin gerçekleşmesine yönelik
mekanizmaları oluşturmak için İTF önderliği ilkin Meclisi tatil edip, tüm
devlet otoritesini yasama organından yürütme organına devretti. Kısa süre
içinde Yürütme ülkeyi, Osmanlı Teşkilatıesasiye Kanununun 36. Maddesi ve İTF
tüzüğünün 12. Maddesince öngörülen Muvakkat Kanunlarla yönetmeye girişti. Bu
bağlamda, 13/26 Mayıs 1915’de Dahiliye Nazırı Talat, imparatorluğun Ermeni
nüfusunu tümüyle köklerinden kopartmayı ve nihayetinde imha etmeyi amaçlayan
Muvakkat Tehcir Kanununu Osmanlı Kamarasından geçirdi. Umumi Seferberlik
kararnamesiyle aylar öncesinden askere alınmış sağlıklı Ermeni erkeklerinin
kademeli biçimde tasfiyesi zaten uygulamadaydı.
Soykırım amaçlı eylem alanının organizasyonu bir takım
faillere ve gruplara bırakıldı. Bunların en önde geleni askerdi. Bir yanda,
tehcir kafilelerinin lojistiğinin düzenlenmesi, diğer yanda bu kafilelerin
Teşkilatı Mahsusa çetelerinin tuzaklarıyla katledilmesi işlerinin koordinasyonu
Osmanlı Erkanıharbiyeiumumiyesi II. Daire şefi Erkanı Harp Miralayı Seyfi’ye
verildi. Bu çeteler genelde, imparatorluğun katliam faaliyeti için özellikle
seçilmiş ve hapishanelerden tahliye edilmiş ‘kanlı katil’ suçlulardan oluşuyor
ve genç muvazzaf ve ihtiyat zabitlerince komuta ediliyordu. Aynı zamanda üç
ordu kumandanı anahtar rol oynuyordu. IIIncü Ordu Kumandanı Mahmut Kamil
Paşa’nın askeri ve sivil yetkileri Osmanlı Ermeni halkının Sivas, Trabzon,
Harput, Diyarbakır, Erzurum, Bitlis ve Van vilayetlerini içeren en büyük
yerleşim alanını kapsıyordu. İTF Merkezi Umumisiyle yapılan bir düzenlemeyle,
bu göreve atanan ve bu denli çok sayıda Ermeni’nin zor yoluyla tehcirini
düzenleme konusunda Erkanıharbiyeiumumiyesinden ‘talep olunan’ izni alan bu
paşaydı. Şark Ordu Grupları Kumandanı Halil Kut Paşa ve IVnci Ordu Kumandanı
Ali İhsan Sabis Paşa, kendi ordularına mensup tüm Ermeni askerleri kararlı biçimde
tasfiye ettiler ve komutaları altındaki bölgelerin sivil Ermeni halklarının
toptan katlini emrettiler.
Soykırım nasıl yapıldı?
İmparatorluk çapındaki tehcirlerin ayrıntıları,
çoğunlukla fırka önderliği tarafından titizlikle seçilmiş eski subaylar olmak
üzere, güçlü fırka görevlilerince yerinde değerlendiriliyordu. ‘Katibi mesul’,
‘murahhas’ ve ‘müfettiş’ olarak adlandırılan bu özel görevliler, vilayet
valilerinin kararlarını veto etmek de dahil olmak üzere sonsuz yetkiye
sahiptiler. Bu mutlak güçlü ‘komiserler’ yerel İTF hücrelerinin üyelerinden
yardım alıyorlardı.
Planlama, karar verme, organizasyon ve denetim
düzeylerinin en altında, ölüm ve imha eylemlerinin ifası yatıyordu, ki bu da,
Ermeni soykırımının can alıcı noktasıydı. Buradaki esas cellatlar Teşkilatı
Mahsusaya üye on binlerce suçluydu. Bu suçlular Osmanlı Ordusunun, kafile
muhafızları olarak hizmet eden bir takım Kürt süvarilerini ve jandarma ve milis
mangalarını da kapsayan başıbozuk askerlerinden yardım alıyorlardı. Büyük
kafilelerle ilgilenmek üzere çevre vilayetlerden büyük çeteler de seferber
ediliyordu; bunlar ganimetlerin çekiciliğine kapılarak katliamlara gönüllü
katılıyordu.
Ermeni soykırımının en önemli özelliklerinden biri,
kullanılan yöntemler ve araçlardır. Örneğin barut ve mermiden tasarruf
amacıyla, failler, Amerikan Sefiri Henry Morgenthau’nun da belirttiği gibi,
çoğunlukla bıçak, kılıç, kasatura, pala, balta, testere ve sopa
kullanıyorlardı. Ardından, infaz edilmeden önce urganlarla dörtlü veya beşli
kolda birbirlerine bağlanan binlerce silahsız Ermeni Amele Alayı askerine
uygulanan kitlesel kurşuna dizme başlıyordu.
Ermeni soykırımının tüyler ürpertici niteliği sonraki iki
yöntemle gözler önüne serilmektedir. Bunlardan biri, Türkiye’nin doğu
vilayetlerini boydan boya geçen Fırat Irmağını, çeşitli gölleri ve
Samsun-Trabzon kıyı boyunca Karadeniz’i on binlerce kadın, çocuk ve yaşlının
mezarı haline getiren kitlesel boğma eylemleriydi. Diğeri ise, samanlıklarda,
ahırlarda ve Harput vilayeti, Mezopotamya çölleri, Muş Ovası gibi alanlardaki
büyük mağaralarda büyük kalabalıkların sistematik biçimde diri diri
yakılmasıydı; buralarda 60,000’den fazla Ermeni yakıldı. Ender rastlanan
itiraflardan birinde, bir inceleme gezisi sırasında, bölgedeki Ermeni holokost
noktalarından biri olan Muş kentinin kuzeyindeki Çurig köyünde kadın ve
çocukların kömürleşmiş cesetlerini gören Ordu Kumandanı Vehip Paşa, ‘İslam
tarihinde benzeri olmayan mezalim’i lanetliyordu. (Dadrian, International
Journal of Middle East Studies, cilt 34, 2002, no.111, s.84-5.)
İtilaf devletlerinin tutumu
İtilaf Devletleri Fransa, Britanya ve Rusya, uygulanmakta
olan soykırımın korkunç sonuçları konusunda 24 Mayıs 1915’de Türkiye’yi
uyarırken ilk kez olarak ‘insanlığa karşı cürümler’ hukuki deyimini
kullanıyorlardı; bu deyim daha sonra Nuremberg Sözleşmesinin 6ncı Maddesinde ve
ardından Birleşmiş Milletler Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesinin
Önsözünde de yer almıştır.
Hiçbir kesin istatistiksel rakam olmasa bile, Almanya,
Britanya, Avusturya ve Amerika kökenli tahminlerin bir ortalaması yaklaşık 1.2
milyonun soykırımda öldüğüne işaret ederken, bir başka tahmine göre de sağ
kalmayı başaran yarım milyon Ermeni dünyanın her köşesine iltica etmişti.
Muzaffer Müttefiklerin dile getirdiği ‘meşum neticeler’ ne yazık ki
somutlaşamazken, Ermeni soykırımı suçu, yalnızca cezai muafiyet temelinde
ödüllendirilmekle kalmayıp, aynı zamanda geçmiş ve şimdiki Türk hükümetlerince
ısrarla inkar edilmektedir.
Bibliyografi
Abdülhamid Han ve Muhtıraları (1989). Belgeler. Der. M.
Hocaoğlu. İstanbul: Türkiyat.
Akçam, Taner (2004). From Empire to Republic. Turkish
Nationalism and the Armenian Genocide. Londra ve New York: Zed Books.
BatYe’or (2002). Islam and Dhimmitude. Where
Civilizations Collide (Fr. çev. M. Kochan ve D. Littman). Madison. Teaneck:
Farleigh Dickinson University Press.
Bryce, James (1896). Transcaucasia and Ararat. 4ncü bas.,
Londra: Macmillan.
Vicount Bryce (1916). The Treatment of the Armenians in
the Ottoman Empire, 1915-16. (Documents Presented to Viscount Grey of Fallodon,
Secretary of Stat efor Foreign Affairs. V. Bryce and A. Toynbee) Londra: His
Majesty’s Stationary Office.
Dadrian, Vahakn (2003). Warrant for Genocide. Key
Elements of Turko-Armenian Conflict. 3ncü bas., New Brunswick, N.J. ve Londra,
B.K.: Transaction Publishers.
Dadrian, Vahakn (2003). The History of the Armenian
Genocide. Ethnic Conflict from the Balkans to Anatolia to the Caucasus. 6ncı
yenilenmiş bas., New York, Oxford: Berghahn Boks.
Davis, Leslie A. (1989). The Slaughterhouse Province. (An
American Diplomat’s Report on the Armenian Genocide, 1915-1917). Bas. ve önsöz
Susan K. Blair, New Rochelle, N.Y.: A. Caratzas Publishers.
Die Grosse Politik der Europäischen Kabinette 1871-1914.
(1927). (Sammlung der Diplomatischen Atken des Auswärtigen Amtes). J. Lepsius,
A.M. Mendelssohn Bartholdy, F. Thimme, bas. Cilt 9. Der Nahe und der ferne
Osten. Berlin: Deutsche Verlagsgessellschaft für Politik und Geschichte.
Documents Diplomatiques Français. Fransa Dışişleri Arşivi
(1871-1900)(1947. Cilt 11, bel. no.50, s.71-74.
Haris, Rendel J ve Haris, Helen B. (1897). Letters from
the Scenes of the Recent Massacres in Armenia. Londra: J. Nisbet and Co.
Hartunian, Abraham H. (1986). Neither to Laugh Nor to
Weep. A Memoir of the Armenian Genocide. Çev. V. Hartunian. 2nci bas.
Cambridge: Armenian Heritage Press.
History of the United Nations War Crimes Commission and
the Development of the Loss of War (1948). BM Savaş Suçları Komisyonu
derlemesi. BM Savaş Suçları Komisyonu Başkanı Lord Wright’ın Önsözü ile.
Londra: His Majesty’s Stationary Office.
Hovannisian, Richard, bas. (1992). The Armenian Genocide.
History, Politics, Ethics. New York: St. Martin’s Press.
Hovannisian, Richard, bas. (1999). Remembrance and
Denial. The Case of the Armenian Genocide. Detroit: Wayne State University
Press.
Hovannisian, Richard, bas. (2003). Looking Backward,
Moving Forward. New Brunswick, NJ ve Londra, BK: Transaction Publishers.
Kloian, Richard D. (1985). The Armenian Genocide. News
Accounts from the American Press, 1915-1922. 3ncü bas., Berkeley, CA: Anto
Publishers.
Langer, William L. (1968). The Diplomacy of Imperialism,
1890-1902. Cilt 1, 2nci bas. New York, NY ve Londra, BK: Alfred A. Knopf.
Lepsius, J. (1897). Armenia and Europe. An Indictment. J.
Rendel Haris çev., bas., Londra: Hodder and Stoughton.
Lepsius, J. (1919). Deutschland und Armenien, 1914-1918.
(Sammlung Diplomatischer Aktenstücke). Postdam, Berlin: Tempelverlog.
Lynch, H.F.B. (1965, orijinali 1901). Armenia: Travels
and Studies, 2 cilt. Beyrut: Khayats.
Marriot, Sir John A.R. (1940). The Eastern Question. An
Historical Study in European Diplomacy. 4ncü bas. Oxford: Clarendon Press.
Nassibian, Akaby (1984). Britain and the Armenian
Question, 1915-1923. Londra, Sydney: Croom Helm; New York: St. Martin’s Press.
Ohandjanian, Artem (1989). Armenien. Der Verschwiegene
Völkermord. Köln. Graz (Avusturya): Böhlau Press.
Ormanian, Malachia (Armenian Patriarch of
Constantinople)(1955). The Church of Armenia. (Her History, Doctrine, Rule,
Discipline, Liturgy, Literature and Existing Condition). Fr. çev. G.M. Gregory.
Londra: A.R. Mowbray and Co.
Pears, Sir Edwin (1916). Forty Years in Constantinople.
New York: D. Appleton and Co.
Somokian, Manoog J. (1995). Empires in Conflict. Armenia
and the Great Powers, 1895-1920. Londra, New York: I.B. Tauris Publishers.
Walker, Christopher J., (1990). Armenia. The Survival of
a Nation. 2nci bas. New York: St. Martin’s Press.
Winter, Jay (2003). America and the Armenian Genocide of
1915. Cambridge: Cambridge University Press.
SOYKIRIM ANSİKLOPEDİSİ
ABD’de 1999 tarihinde ABC-Clio Yayınları tarafından
yayınlandı. Ansiklopedinin editörü olan Israel W. Charney, Kudüs’teki Holokaust
ve Soykırım Enstitüsünün Müdürü. İki ciltlik Ansiklopedinin 720 sayfalık
metnini oluşturan maddeler, çeşitli milliyetlerden 100 uzman tarafından kaleme
alındı. Ansiklopedide kavram, kurum ve kişiler yanında, Yahudi Holokaustu,
Ermeni Soykırımı, Kamboçya, Raunda, Yugoslavya örnekleri kapsamlı bir biçimde
inceleniyor. Kendi alanında en önemli başvuru kaynağı sayılan Soykırım Ansiklopedisinin
yazarları arasında şu isimler de var: Peter Balakian, Yehuda Bauer, M. Cherif
Bassiouni, Michael Berenbaum, Ward Churchill, Vahakn Dadrian, Helen Fein, Ted
Robert Gurr, Ian Hancock, Barbara Harff, Irving Louis Horowitz, Kurt Jonassohn,
Ben Kiernan, David Krieger, René Lemarchand, Deborah Lipstadt, Franklin
Littell, Robert Jay Lifton, Jack Porter, R.J. Rummel, Roger Smith, Colin Tatz,
Elie Wiesel, and Simon Wiesenthal.
ÇEVİREN: Attila Tuygan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.