Erik-Jan Zürcher / Çeviri: Onur Günay
Soykırımın tanımı için önemli olan niyettir, bir etnik ya
da dini grubun tümünü ya da bir kısmını yok etme niyeti. Bu niyetin ardındaki
nedenler soykırım meselesi söz konusu olduğunda önemli değildir. Bu sebeptendir
ki, bu itirazlar olguya dayansa dahi Ermeniler bir tehdit oluşturduğu için 1915’te
olanın soykırım olamayacağını iddia eden inkârcı argüman aptalcadır. Öteki
mesele Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan modern Türkiye’nin Ermeni
Soykırımıyla şekillenişidir. Ben İttihat ve Terakki Fırkası ile Kemalist
cumhuriyet arasındaki kişisel ve ideolojik sürekliliklere baktım, ve bunlar
önemlidir. Ancak şimdi dikkat gerektiren meseleler (ki bunlar gerek Türkiye’de
gerek yurtdışında gitgide daha fazla çalışılmaktadır) Ermeni mallarının
transferi (gaspı) ve Osmanlı Ermenilerinin Müslümanlaştırılmasıdır. Ermeni
malları, daha da kontrollü gerçekleştirilen Rum mallarının devriyle beraber,
cumhuriyet döneminde bir Türk burjuvazisinin ortaya çıkmasının temelini
oluşturdu. Birinci Dünya Savaşı boyunca çok sayıda Ermeni’nin zorla
Müslümanlaştırılması olgusu bugün çok sayıda Türk’ün Ermeni kökleri olduğu
anlamına gelmektedir. Bu kökleri yeniden keşfetmek son yıllarda yenilikçi
Türkler arasında bir hayli popüler oldu…uzlaşı, mevcut Türk hükümetinin
tertiplediği gibi Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında acı çeken herkes
için toplu anma kavramı üzerine de inşa edilemez. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen
Almanların sayısı ölen Yahudilerin sayısından çok daha fazladır (her ne kadar
bazı Almanlar Yahudi, bazı Yahudiler Alman olsa da). Ancak Alman başbakanı
Merkel Almanları ve Yahudileri kendi zamanlarının ve koşullarının eşit
kurbanları olarak hatırlanmaları gerektiğini söylemeyi hayal bile edemez.
***
Ermeni Soykırımının yüzüncü yılı vesilesiyle kendisini
benim gibi 20. yüzyıl Türkiye tarihçisi olarak gören birisinin konuşması gerekir.
Öncelikle, bunun etik ve ahlâki sebepleri var. Geç dönem
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye tarihçilerinin özel bir sorumlulukları var.
Öğrenci ve daha sonrasında genç bir üniversite hocası olduğum 1970’ler ve
80’lerdeki gibi 1915’te ne olduğunu neredeyse hiç bilmediğimiz bir durumun
sürmesine izin veremeyiz – kaldı ki soykırım bizim akademik alanımızın dışında
yaklaşık elli yıldır bir tarihsel araştırma konusudur. Bizim ders kitaplarımız
eğer bahsi açılırsa, sadece tarihe bir dipnot olarak bahsederler 1915’ten, ve
asla onu bir soykırım olarak tanımlamazlar. Bizim hocalarımız bunu asla
tartışmazlar.
Ben bunun etkilerini kendi araştırmamda net bir şekilde
hissettim. 1984’te, daha sonraları akademik kariyerimin temelini oluşturacak
olan kitabı yayınladım. Kitabın ismi Milli Mücadelede İttihatçılık (1908-1925)
idi. Kitabın ismindeki tarihler önemli zira kitabın en önemli tezi Birinci
Dünya Savaşı sonrası Osmanlı İmparatorluğu’ndaki milli mücadele hareketinin, ki
sonrasında Türkiye Cumhuriyeti buradan ortaya çıkar, aslında Birinci Dünya
Savaşı boyunca iktidarda olan Jön Türk İttihat ve Terakki Fırkasının eseri
olduğudur. Zaten – daha sonra Atatürk olacak olan- Mustafa Kemal’i de bir lider
hâline getirenler onlardır. Kitap genel olarak iyi karşılanmıştı, ancak bir
arkadaşım bir Ermeni dergisinde yayınlanan bir değerlendirme yazısını benim
için tercüme etmişti. Bu yazının yazarı da kitabı beğenmişti ancak önemli bir
eleştiriyi de dile getiriyordu. Eleştiren kişiye göre benim anlattığım hikâye
adeta boş bir coğrafyada gerçekleşiyor ve sanki Ermenilerin yok edilmesi hiç
gerçekleşmiyordu. O zamanki tepkim şuydu: “Evet, bu haklı bir eleştiri
olabilir, ancak benim kitabım bunun hakkında değil.” Bundan sadece yirmi yıl
sonra, Ermeni meselesiyle daha fazla ilgilenmeye başladığım bir dönemde, Ermeni
Türk Çalışmalarıyla ilgili öncü bir atölye çalışmasında (WATS: Workshop on
Armenian Turkish Scholarship), yanıldığımı fark ettim.
Kitabımın konusu olan İttihatçı dönem ve Kemalist
cumhuriyet arasında siyasi liderliğin sürekliliği dahi, bu liderliğin
1915-16’nın zorlu sınavında oluşturulduğunu ve cumhuriyeti ortaya çıkaran milli
mücadele hareketinin –politik, ideolojik ve kişisel- birçok yönden Birinci
Dünya Savaşı’nın bir devamı olduğunu hesaba katmadan çalışılamaz.
Ancak bu sadece ahlâki bir mesele değil. Türkiye
tarihçilerinin ortaya koyabileceği özel bir şey var. Şimdi, Soykırımın taslağı
ve birçok detayı orijinal belgeler ve tanıklıklara dayanan tarihsel
araştırmalar ile bu kadar iyi bir şekilde ortaya konulmuşken bence Türkiye
tarihçileri iki alanda Soykırımın daha iyi anlaşılabilmesi için Türk kaynakları
temelinde ciddi bir katkı sunabilirler. İlk alan, nedenler ve gerekçelerle
ilgilidir. Bu noktada hem daha uzun vadeli gelişmelerin (sosyal Darwinizmin
popülerliği, militarizm, reformlar ve toprak ihtilafları meselesi, Müslüman
göçmenlerin toplu göçü) hem de kısa vadeli gelişmelerin (Osmanlı’nın Balkan
savaşını kaybetmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Osmanlı’nın
Sarıkamış’taki yenilgisi, İngilizlerin Gelibolu’da karaya çıkması ve Van’daki
isyan) rol oynadığını anlamamız gerekir.
Nedenler ve gerekçelere odaklanmak önemlidir zira ne
olduğunu daha iyi kavramamızı sağlayacaktır. Ancak soykırım meselesini
etkilemez. Soykırımın tanımı için önemli olan niyettir, bir etnik ya da dini
grubun tümünü ya da bir kısmını yok etme niyeti. Bu niyetin ardındaki nedenler
soykırım meselesi söz konusu olduğunda önemli değildir. Bu sebeptendir ki, bu
itirazlar olguya dayansa dahi Ermeniler bir tehdit oluşturduğu için 1915’te
olanın soykırım olamayacağını iddia eden inkârcı argüman aptalcadır.
Öteki mesele Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan
modern Türkiye’nin Ermeni Soykırımıyla şekillenişidir. Ben İttihat ve Terakki
Fırkası ile Kemalist cumhuriyet arasındaki kişisel ve ideolojik sürekliliklere
baktım, ve bunlar önemlidir. Ancak şimdi dikkat gerektiren meseleler (ki bunlar
gerek Türkiye’de gerek yurtdışında gitgide daha fazla çalışılmaktadır) Ermeni
mallarının transferi (gaspı) ve Osmanlı Ermenilerinin Müslümanlaştırılmasıdır.
Ermeni malları, daha da kontrollü gerçekleştirilen Rum mallarının devriyle
beraber, cumhuriyet döneminde bir Türk burjuvazisinin ortaya çıkmasının
temelini oluşturdu. Birinci Dünya Savaşı boyunca çok sayıda Ermeni’nin zorla
Müslümanlaştırılması olgusu bugün çok sayıda Türk’ün Ermeni kökleri olduğu
anlamına gelmektedir. Bu kökleri yeniden keşfetmek son yıllarda yenilikçi
Türkler arasında bir hayli popüler oldu. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti
bu mirası sadece –önemli ölçüde- soykırımda yer alan insanlar tarafından
kurulması ve yönetilmesi bakımından değil, Ermenilerin kendilerinin kişisel ve
materyal miraslarını taşıması bakımından da taşımaktadır.
Şunu söylemekten mutluluk duyuyorum: Sadece Türkiye
çalışmaları alanında değil, Türkiye’deki tarihçiler arasında da samimi bir
şekilde hakikati bulmak ve onu açıkça tartışmak isteyenlerin sayısı hızla
artmaktadır. 2005’te Bilgi Üniversitesi’ndeki çığır açan konferans ve 2007’de
Hrant Dink’in öldürülmesinden sonraki gösteriler önemli dönüm noktalarıdır.
Bu yeni açıklık Türkler ve Ermeniler arasındaki bir
uzlaşmanın ihtimal dahilinde olduğunun umut dolu bir işaretidir. Bu uzlaşma
inkâr üzerine inşa edilemez, bu çok açık. Ancak uzlaşma taviz üzerine de inşa
edilemez. Taviz bir siyasetçi aracıdır ve gündelik meselelerin çözümüne
yardımcı olur, ancak tarihsel bir hakikatin soruşturulmasıyla ilgili bir
katkısı olamaz. İnsanlar azıcık katledilmezler. Ya da uzlaşı, mevcut Türk
hükümetinin tertiplediği gibi Türkiye’de Birinci Dünya Savaşı yıllarında acı çeken
herkes için toplu anma kavramı üzerine de inşa edilemez. İkinci Dünya
Savaşı’nda ölen Almanların sayısı ölen Yahudilerin sayısından çok daha fazladır
(her ne kadar bazı Almanlar Yahudi, bazı Yahudiler Alman olsa da). Ancak Alman
başbakanı Merkel Almanları ve Yahudileri kendi zamanlarının ve koşullarının
eşit kurbanları olarak hatırlanmaları gerektiğini söylemeyi hayal bile edemez.
Bunu savunan Türk tarihçilerin sayısı hızla artsa da,
tarihsel hakikatin kabulü zaman alacaktır. Türklerin genç nesilleri (ki genç
nüfuslu bu ülkenin ciddi bir çoğunluğu gençtir) okulda, askeri hizmet sırasında
ve medya aracılığıyla milliyetçi devlet retoriğine maruz kaldılar, ve soykırım
hikâyesinin bir yalan olduğuna samimi bir şekilde ikna edildiler.
Cumhuriyetinin ilk neslinin aksine artık kendilerinin çok iyi bildiği bir
hakikati bilinçli bir şekilde inkâr etme durumu yok. Bu da Türkiye kamuoyunu
yeniden eğitme ve tartışmayı daha geniş kesimlere açma sorumluluğunu getiriyor.
Ancak kapı açıldı ve artık geri kapatmak mümkün değil. Kürt entelektüelleri
arasında da, 1915’te yaşananları açık bir zihinle tartışmaya yönelik yepyeni
bir hazır oluş hâli görüyoruz. Türkiye ve dışındaki önemli bir farkındalık da
soykırımın kişisel bir suç olduğudur. Başka bir deyişle, insanlar soykırımla
ilgili suçlanabilir ve mahkum edilebilir, ancak milletler ya da devletler
değil. Bu da tartışmayı kolaylaştırabilir. Bugünkü Türk devleti ve toplumu
soykırımı inkâr ettikleri için haklı bir şekilde suçlanabilir, ancak suçun
kendisinden ötürü değil. Suçun failleri uzun bir zaman önce öldü.
Soykırımı tanıma sadece Ermeniler için değil, Türkiye
için de önemlidir. Taner Akçam’ın çok önceden söylediği gibi, eğer Türkiye daha
demokratik, rahat ve hümanist bir ülke olmak istiyorsa soykırımla yüzleşmek
zorundadır. Bu yüzleşme aynı zamanda bu toplumun üzerinde giderek daha çok dine
bulaşan son derece sığ bir milliyetçilik örtüsünün kaldırılmasında da bir
katalizör görevi görebilir. Umalım ki yüzüncü yıl tarihsel hakikatle
yüzleşilmesi hikâyesinde Türklerin ve Ermenilerin çıkarına yeni bir sayfanın
açılmasına vesile olur.
Erik Jan Zürcher
1977-97 yılları arasında Nijmegen Üniversitesi’nde
çalıştı. 1989-99 yılları arasında Amsterdam’daki Uluslararası Sosyal Tarih
Ensititüsü’nün Türkiye bölümünü yönetti. 1993-97 yılları arasında Amsterdam
Üniversitesi’nde Türkiye Tarihi kürsüsünde görev aldı. 1997 yılından itibaren
Leiden Üniversitesi Türkiye Çalışmaları kürsüsünde çalışmaya başlayan Zürcher,
Stockholm Üniversitesi dahil pek çok üniversitede misafir öğretim üyeliği
yaptı. Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi üzerine uzmanlaşan Zürcher’in
eserleri şunlardır: The Unionist Factor 1905-1926, E.J. Brill, 1983 (Milli
Mücadelede İttihatçılık, Bağlam Yayınları, 1987; İletişim Yayınları, 3. baskı,
2003), The Progresivve Party 1924-1925, E.J. Brill, 1991 (Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası, Bağlam Yayınları, 1992), Turkey, A Modern History, I.B.
Tauris, 1993 (Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, İletişim Yayınları, 1995), Mete
Tunçay ile birlikte derledikleri Socialism and Nationalism in the Ottoman
Empire 1876-1923, I.B. Tauris, 1994 (Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve
Milliyetçilik 1876-1923, İletişim Yayınları, 1995), Donald Quataert ile
birlikte derledikleri Workers and the Working Class in the Ottoman Empire and
the Turkish Republic 1839-1950, I.B. Tauris, 1995 (Osmanlı’dan Cumhuriyet
Türkiyesi’ne İşçiler 1839-1950, İletişim Yayınları, 1998) ve Willem van
Schendel ile derledikleri Identity Politics in Central Asia and the Muslim
World; Nationalism, Ethnicity and Labour in the Twentieth Century, I.B. Tauris,
2001 (Orta Asya ve İslam Dünyasında Kimlik Politikaları; 20. Yüzyılda
Milliyetçilik, Etnisite ve Emek, İletişim Yayınları, 2004)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.