Serdar Korucu - serdarkorucu@hotmail.com
Diyarbakır'da sergi açacak olan Fransız vatandaşı Ermeni
fotoğrafçı Antoine Agoudjian, 1915 konusunda Kürtler'i de eleştiriyor.
Agoudjian, "Katliamlara katılmak yerine Ermenilerle birlikte hareket
etselerdi belki de bugün Kürdistan özgür olacaktı" diyor. Türkiye ’deki
ilk sergisini Sevag Balıkçı’nın öldürüldüğü gün, 24 Nisan 2011’de İstanbul ’da
açan Fransız vatandaşı Ermeni fotoğrafçı Antoine Agoudjian, ikinci sergisini bu
sene yine soykırımı anma gününde açmaya hazırlanıyor. Bu kez serginin mekanı
ise Diyarbakır’daki Keçi Burcu.
Agoudjian’a göre Kürtler, Ermeni Soykırımı ile
yüzleşebilmiş olsalar da en büyük hatalarını 1915’te yaptı. “Katliamlara
katılmak yerine Ermenilerle birlikte hareket etselerdi belki de bugün Kürdistan
özgür olacaktı” diyen Antoine Agoudjian, sadece maddi çıkar uğruna toprak ya da
mülk iade taleplerine sıcak bakmıyor. En önemli isteği Ermenilerin atalarının
topraklarına korkmadan gelebilecekleri bir ortamın hazırlanması.
Dünyada fotoğrafların en çok öne çıktığı soykırımlardan
biri Ermenilerin yaşadığı olsa gerek. Kimi yakınlarını bu yolla buldu, kimi
kayıplarını fotoğraflarla andı. Bu geçmiş bir fotoğrafçı olarak sizde nasıl bir
iz bıraktı?
Sorduğunuz soru benim için çok ilginç. Pek çok kişi bu
tip fotoğraflara sahip olsa da bana aktarılan tek şey anılardı. Bu anıların
biçim bulması, resme dönüşmesi ise IŞİD’in bölge halklarına yaptıklarını
görmemle oldu. Tam da çocukluğumda bana anlatılanları izliyor gibiyim.
Suriye’de olanlarla karşılaşana kadar hiç bunu hissetmemiştim.
Siz “Ermenilerin Auschwitz’i” denilen, bugün büyük bölümü
IŞİD’in kontrolünde bulunan Der-Zor’da da fotoğraflar çektiniz.
Fotoğraflarınızın bir gün gelip 1915 öncesinde Batılıların bu topraklarda
çektikleri gibi belge olabileceğini düşünür müydünüz?
Ben çalışmamda bir yanıyla da arşivleme çabası içindeyim.
Bu bölgelerin bu kadar çabuk değişmesini beklemiyordum tabii. Asıl amacım
geçmişte yaşananları, canlı canlı toprağa gömülmüş bir hikayeyi ortaya
çıkartmaktı sadece.
Bu çalışmaya başlamadan önce nasıl bir Türk imajı vardı?
Çocukluğunuzda Fransa’daki Türklerle iletişiminiz var mıydı?
O zamanlar Fransa’da çok fazla Türk yoktu. Olanlar da
Ermenilere karşı düşmanca tavır içindeydiler. Belki onlara karşı tutumumuzu
bize yansıtıyorlardı. Yine de çok fazla etkileşimimiz olmadı. Çünkü Fransa’daki
Türk nüfus 1980’lerden itibaren arttı.
Türkiye’ye ilk kez 1996’da geldiniz. Ne ile
karşılaştınız?
Benim kuşağımın çocukluğunda Ermenistan’a bir Sovyet
ülkesi olduğu için gidilemezdi. Türkiye’yi ziyaret etmekse kimsenin aklından
bile geçmezdi. Bu nedenle ilk geldiğimde Türklerden çok korkuyordum. Çünkü bana
anlatılanlar bugün Suriye’de yaşananlar gibiydi. Hayatta kalan Ermenilerin son
gördüğü yüzler onları katledenlerin yüzleriydi. Benim için de Türkler,
yüzlerine ait bir görüntünün olmadığı, sert bir dil konuşan, Ermenileri
öldürmek isteyen bir topluluktu. Ta ki bana yardım eden Burçin Gerçek ve Ahmet
Şık gibi insanlarla karşılaşana kadar. Onlarla beraber çalışmaya başladığımda
değiştim. Türklerin insani yüzleri oldu.
“TÜRKÇE BİLİP KONUŞMADIĞIMI SANDILAR”
İlk gelişinizde olumsuz hatıralarınız oldu mu?
Havaalanına adım atar atmaz sorunlar başladı. Belki de
yanlış bir kişiye denk gelmiştim. Benim Türkçe bildiğimi sandılar, bilerek
konuşmadığımı düşündüler. Bunun için ısrar ettiler ama bilmiyordum.
İlk ziyaretinizin ardından Fransa’ya döndüğünüzde Ermeni
toplumundan nasıl tepki aldınız?
Fransa’daki Ermeniler yeniden gitmemem gerektiğini
düşünüyordu. Onlara göre Türkiye ile soykırımı kabul etmeden konuşmamak
lazımdı. Ben ise farklı düşünüyordum.
Sizin için değişim ne zaman başladı?
2000 yılına kadar tek başıma çalışıyordum. Kimseyle
irtibata geçmiyor, varlığımı fark ettirmeden Türkiye’den ayrılıyordum. Bu
tamamen içe dönük bir çalışmaydı. İçimdeki görüntüleri arıyordum. Tarihle
ilgili araştırmalar yapıp, fotoğrafları çekip gidiyordum. Kimseyle
konuşmuyordum.
90’lı yıllarda zaten Türkiye’de konuşanlar da az değil
miydi?
Sadece biz değil buradaki insanlar da korkuyordu. Bugün
herkes serbestçe konuşmaya başladı. Bugün iktidarın otoriterleştiğinden
bahsedilse de o günlerle kıyaslanamaz.
O dönem çok farklıydı. Erzincan’daki eski bir Ermeni
köyüne gittiğim zaman polis bir hafta boyunca takip etmişti beni. O dönemde
Ahmet Şık ile çalışıyordum. Ahmet’in kendisi için değil, benim için
endişelendiğini hissediyordum. Bana çok yardımcı olan Hrant Dink ve Sarkis
Seropyan da iyi olduğumdan emin olmak için sürekli telefon ediyorlardı.
Kimsenin konuşamadığı dönemde içinizdeki görüntüleri
ararken ne buldunuz?
Bana miras kalan Ermenilerin hafızasının izinden gittim.
Okuduklarım araştırdıklarım vardı. Dindar olmasam da kiliseler benim için
önemliydi. Bir kültürel miras, varlık olarak değerliler. Tüm bunları bir roman
gibi bir araya getirdim.
Bu romanda ailenizin hangi tarafına ait daha çok hikaye
vardı?
İki tarafın da farklı hikayeleri var. Anne tarafından
dedemin daha fazla anlatısı var. Çünkü yüksek rütbeli bir Osmanlı subayıydı.
Baba tarafından dedemse Kütahya’da 17 bıçak darbesi almıştı. Ölenlerin altında
kaldığı için hayatta kalmıştı.
“TÜRKİYE’YE HER GELİŞİMDE 1915’E DÖNÜYORUM”
Oralara gittiğinizde ne hissediyorsunuz?
Buraya ilk geldiğimde tarihe ayaklarımı basıyormuşum gibi
hissediyordum. Her adımımda 1915’e dönüyordum. Hala da bir yanım böyle. Bu
nedenle fotoğraflarıma bakıldığında ne zaman çekildiği anlaşılmıyor. Zamansız
fotoğraflar. Çok nadiren ne zaman çekildiğine dair izler bırakıyorum.
Ve aile büyüklerinizin izlerini arıyorsunuz.
Kesinlikle. Bu nedenle son çalışmamın adı “Bir Ermeni
hafızasının izleri”. Bu tamamen benim hafızama ait.
Hafızanız buradaki seyahatlerinizin nedeni olsa da hala
ağırlığı aynı mı?
Dünyada bir tek Türkiye’ye geldiğimde bir sarı yıldız
taşıyor gibi hissediyorum.
Yani Nazi Almanyası’ndaki bir Yahudi gibi mi?
Evet. Her an Ermeni olduğum için zarar verebilecek birine
karşılaşabilirmişim gibi geliyor. Bunu bana hissettirdiği için sürekli 100 yıl
öncesine dönüyorum.
2000’li yıllarda Türkiye’ye seyahat ederken bu algınızı
en çok güçlendiren hangi olaydı?
Sevag Balıkçı’nın ölümü bize gösteriyordu ki bir insan bu
ülkede sadece Ermeni olduğu için katledilebiliyor. Sevag herhangi bir mücadele
yürütmeyen Ermeni toplumundan bir bireydi.
“SEVAG’IN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ GÜN SERGİMİ AÇIYORDUM”
Öldürülme tarihi sizde özel bir iz bıraktı mı?
O gün benim sergim açılıyordu. 24 Nisan 2011’de bunu
duyduğumda tabi ki taşıdığım mirasın izlerini bir kez daha hissettim. Bu
nedenle Türkiye’ye gelirken bir tatil beldesine, örneğin Bahamalar’a
gitmediğimin farkındayım.
Bu olayın öncesinde Hrant Dink suikastı da vardı. Bu sizi
nasıl etkiledi?
İstanbul’a gelir gelmez Agos’u ziyaret etmiş, Hrant Dink
ile tanışmıştım. Yapmak istediklerimi anlattığımda bana çok yardımcı olmuştu.
Sıkıntı yaşadığımda ilk başvurduğum kişi oluyordu. Hrant Dink bir mücadele
yürütürken öldürüldü. Agos’un penceresinden “Hepimiz Ermeni’yiz” diye yürüyen
insanları gördüğümde benim için her şey değişti. Bütün basın korteji izliyordu,
bense insanları. Sanki hepsi bana “Hepimiz Ermeni’yiz” diyordu. O tarihten
sonra yürütülen mücadele sadece Ermenilerin hakikat arayışı olmadı. 1915’te
soykırıma karşı durmaya çalışanlar için de, “Hepimiz Ermeniyiz” diye yürüyenler
için de mücadele etmeliyiz.
Bu mücadelede ilerleme sağlanabiliyor mu? Hala Bilgi
Üniversitesi’nin Ermeni Soykırımı üzerine bir konferansı iptal ettiği
tartışması olabiliyor.
Bu mücadeleyi yürütenler bile çekiniyor. Geçen ay benim
de katıldığım Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nde bu konuda düzenlenen
bir konferans vardı. Türkiye basınına haber verilmemişti. Agos’un, Ahmet Şık’ın
bile haberi yoktu. Fransız gazetecilerse tam kadro vardı. Bu bile korkunun
devam ettiğini gösteriyor.
“HRANT DİNK ÖLDÜ ANCAK YAPMAK İSTEDİKLERİ HAYATA GEÇTİ”
Ancak bu korku Hrant Dink’in ölümüyle bir nebze olsun
dağılmadı mı?
Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından yapmak istedikleri
hayata geçti. O bu ağır bedeli ödememiş olsaydı belki ben 2011’de sergimi
açamayacak, bugün bu konu üzerine bu kadar konuşamayacaktık.
2011’deki serginize ilgi sizi nasıl etkiledi?
İnsanların çok etkilendiğini ve sarsıldığını gördüm.
Basın çok ilgi gösterdi. Benim isteğim kariyerim için bir şey yapmak değil, bu
topraklarda ilerleme için küçük de olsa bir adım atmaktı. Bunu başardığımıza
inanıyorum.
“Yanan Gözler” sergisinde genel bir bakış açısı vardı.
“Sessizliğin Çığlığı” ise daha mı bireysel?
Yanan Gözler’de yalnız değildim. Çok saygı duysam da
farklı kişilerin bakış açıları da vardı. Ancak “Sessizliğin Çığlığı” tamamen
bana ait bir çalışma.
Zaten alt başlığı da “Bir Ermeni hatırasının izleri”. O
Ermeni siz misiniz?
Evet. Her şeyi bana ait. Metinlerini de ben yazdım. Geçen
sefer ki Osman Köker tarafından yayınlanmıştı. Kim bilir belki kitabını Türkçe
yayınlayacak birini buluruz ama henüz yok.
Serginiz bu kez İstanbul’da değil Diyarbakır’da. Bu bir
seçim mi? Yoksa?
İstanbul’da iki yer belirlemiştim. İlki Haydarpaşa’ydı.
24 Nisan tutuklamaları nedeniyle tarihi bir önemi vardı. Çok büyük fotoğraflar
yerleştirmek istemiştim ama başvurumuza yanıt alamadık. Diğeri Osmanlı
Bankası’ydı. Orası da Ermeniler için tarihi bir anlama sahip. Adana
Katliamları’ndan sonra Ermeniler seslerini duyurmak için orada bir eylem
yapmışlardı. Fakat sanat merkezinin yöneticisi bu sergiyi istemedi, belki
korktu. Benim fotoğraflarım yerine başka konularda fotoğrafları tercih etti.
Ret yanıtları aldığınızda ne hissettiniz?
Bu iki mekanın olmaması hayal kırıklığı yaratmıştı.
Projeden vazgeçecektim. Ancak Diyarbakır’a gittiğimde aklıma sergiyi burada
kurmak geldi. Büyükşehir belediyesi çok yardımcı oldu. Keçi Burcu’nda
hazırlıklara başladım. Bazen projeniz için istediğiniz bir şeyin o an
gerçekleşmemesi daha iyi bir şeyin gerçekleşmesini sağlıyor. Çok daha sembolik
oldu.
Hangi açıdan?
Sergi, Türkiye’de bir resmi kurum, Diyarbakır Büyükşehir
Belediyesi tarafından destekleniyor. Her ne kadar Kürtler tarafından yönetilse
de sonuçta resmi bir kurum. Benim için bu davet çok önemli.
Üstelik bu şehrin Ermeni tarihi de var. Dikranagert’te
olmak size ne hissettiriyor?
Tabi. Diyarbakır aslında eski bir Ermeni başkenti. Ama
aynı zamanda ilk katliamların başladığı yerlerden biri. Süryanilerin de yok
edildiği bir bölge. Bu nedenle sergiyi burada yapmak benim için değerli. Bu
şehirde hala Ermeni hafızasını hissedebiliyorsunuz.
Sizin Diyarbakır için 1915 hafızanızda neler var?
Benim için en sembolik yer On Gözlü Köprü. Çünkü o civarda
büyük katliamlar yaşanmıştı. İnsanlar katledilerek nehre atılmıştı. Ayrıca Surp
Giragos’ta da çok acı hatıralar var.
Bugün Diyarbakır’da yaşayanların bu acı hatıralarla
yüzleştiğine inanıyor musunuz?
Kürtlerin Ermeni Soykırımı ile yüzleştiğini düşünüyorum.
Belediye yöneticilerinden açıkça soykırımda Kürtlerin sorumluluğunu kabul
ettiklerini duyabiliyorsunuz. Ayrıca oradaki herkes soykırımın sadece dini
amaçlarla yapılmadığının da farkına varmış durumda. Evet, başta “Sünni
kardeşlik” kullanılmış olsa da asıl hedefin Türkleştirme olduğu sonradan ortaya
çıktı. Bu nedenle de sıra Kürtlere geldi. Kürtlerin burada tarihi bir hata
yaptılar. Katliamlara katılmak yerine 1915’te Ermenilerle birlikte hareket
etmeselerdi belki de bugün Kürdistan özgür olacaktı.
Kürtler arasında Ahmet Türk’ün başını çektiği bir kesimin
soykırımda “kullanılma” iddiası da var. Ayrıca Ermeni mülklerinin de bölgedeki
güçlü aileler tarafından paylaşıldığı tarihi bir gerçek.
Toprak ve mal-mülk talebinde bulunmadan önce Ermenilerin
Ermenistan’a sahip çıkmaları gerekiyor. Ermenistan çok göç veren bir ülke, iki
milyon Ermeni göç etti. Önceliği Ermenistan’ın gelişmesine vermek gerekiyor.
Batı Ermenistan topraklarının Ermenilere devrinden değil,
mağdurların ailelerinin mülklerinden bahsediyorum.
O zaman dava açsınlar. Maddi çıkar uğruna olmayan, hak
arayışındaki her davanın yanındayım.
İnsanların dedesinin mülklerini istemesinden daha doğal
ne olabilir ki? Ayrıca açılan davalardan sonuç alınamıyor. Bu sürecin
konuşulması gerekmez mi?
Elbette. Ama benim için bu hikayede kazanılabilecek en
önemli şey, Ermenilerin bu ülkeye korkmadan gelebilmeleridir. Bu topraklarda
yıkılanların yeniden inşa edilebilmesidir.
Bütün bu yıkımın ortasında siz kendi kimliğinizi nasıl
tanımlıyorsunuz? Aile büyüklerinizin topraklarına bağlılık taşıyor musunuz?
Ermenistan gibi bu topraklara da kendimi ait
hissediyorum. İnsanlar kimliklerini ayırmayı seviyor. Halbuki ben Fransa’yı çok
seviyorum ve Fransız hissediyorum. Aynı zamanda Ermeni, Anadolulu ve Kafkas
Ermenisi’yim. Bir kişinin bütün bunları hissetmesi mümkün.
* Fransızca’dan tercüme için Burçin Gerçek'e teşekkürler.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.