1915 yılında başlayan ve Osmanlı Ermenilerinin büyük
kaybıyla sonuçlanan olayları, bugün, öncelikle Türkiye’nin Ermeni yurttaşlarına
karşı, o tarihin ağır mirası ışığında anarken, bunun sadece bir ‘taziye’ fakat
dolaylı olarak, kesinlikle bir ‘özür’ olmadığı vurgusuyla, “tarihi
sorumluluğumuzun ve insani görevimizin bir gereği olarak, acılar arasında ayrım
gözetmeden yüzyıl önce yaşanan olaylarda hayatını kaybedenleri saygıyla
hatırl(lamak)” beyanı, bunun neden sadece bir ‘taziye’ fakat bir ‘özür’
anlamına gelmediği sorusuna muhtaç bir açıklama değil midir? İnsanlara özgü iki
farklı davranış biçimi arasındaki bu keskin farkı hafifseyerek, ağır, tarihi
bir mağduriyetin tesliminde dengeci bir bakışa hapsolma ve üstelik o hali
yüceltme tavrı, “geçmişle dürüstçe yüzleşme” bir yana, bugün, kendi toplumuyla
dürüstçe iletişim içinde olmak gibi bir sorumluluğun ağırlığı altında da
ezilmiyor mu?
***
Dil ve üslup meseleleri, özellikle insanın haklarıyla
ilgili ya da bir mağduriyet halinin anılması, beyanı, tartışılması ve teşhisi
bağlamında hayati bir önem taşıyor.
1915 ve sonrasında meydana gelen Osmanlı tabası
Ermenilerin kıyımıyla ilgili anma törenleri ve açıklamalarının bu yıl, bu
olayların üzerinden 100 yıl geçmiş olduğu düşüncesiyle daha da kuvvetle
vurgulanacak bir profile sahip olduğu ve olacağı görülüyor. Bu beklenti,
Türkiye hükümeti ve devleti temsil eden konumdaki diğer kişilerin beyanlarına
da yansıyor.
Bu bağlamda, bir süredir, bir terminoloji ve dil
değişikliği çabası da, aynı mahfillerde kendini göstermekte. Örneğin,
Başbakan’ın bu konuya ilişkin açıklamasına da yansıyan “adil hafıza” terimi ve
böyle bir başlığa sahip olan, Büyükelçi Altay Cengizer’in kitabı (Adil
Hafızanın Işığında). Sayın Cengizer, bu terimle vurgulamaya çalıştığı hususun o
dönemde meydana gelen tüm mağduriyetlerin kavranmasına özen gösterilmesi
olduğuna temas etmiş ve bu nedenle, esasen, “tarihle yüzleşmek” teriminden çok
“tarihin içinden geçmek” teriminin kullanılmasındaki isabetliliği savunmuştu.
Veya bir süredir, aynı çevrelerde vurgulanmaya çalışılan
ve 1915 olaylarının bir ‘tehcir’ sonucunda meydana geldiğiyle ilgili dilde,
içeriğe de etkisi olabilecek bir terminoloji meselesi olarak, İngilizce
“deportation” yerine “relocation” teriminin tercih edilmesi telkini de bu
bağlamda anılmalıdır. Başbakan’ın son açıklamasının İngilizce çevirisinde bu
terime yer verildiği görülüyor. Bu suretle, verilmek istenen mesajın, Osmanlı
Ermenilerinin sınırdışı edilmeye çalışılmadığı, bilâkis Osmanlı mülkü içinde
sadece bir yerden bir başka yere nakledilmelerinden ibaret olduğunu anlıyoruz.
Eski İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın, kısa bir süre önce Kars’ta yaptığı bir
açıklamada, bu durumu şöyle ifade ettiği basında yer aldı: “Biz tehcir yaptık
yaptık, tehcir. Bu bir yerden bir yere bir topluluğu alıp götürmektir. Yine
kendi topraklarımız içerisinde.”
Dil ve üslup meseleleri, özellikle insanın haklarıyla
ilgili ya da bir mağduriyet halinin anılması, beyanı, tartışılması ve teşhisi
bağlamında hayati bir önem taşır. Ancak bu, daha farklı bir açıdan gösterilmesi
beklenen özenle bağlantılı bir durumdur. Söz konusu mağduriyetin ya da buna
maruz kalmış kişilerin ve onların yakınlarının, hayatta olsun olmasın,
kullanılan o dil karşısında bir elem ve keder duymalarına neden olmak
istenmemesinden doğan bir duyarlılığın sonucudur. Daha doğrusu, böyle olmalıdır.
Hukukun çizdiği çerçeve de böyle bir anlam haritası sunar. Özellikle ifade
özgürlüğüyle ilgili tartışmalarda dikkate alınması gereken “başkalarının
hakları” parametresini vurgulamak isterim.
Günümüzde, insanın haklarıyla ilgili dil, terminoloji ve
üslûp konularındaki özen gösterme mantığının temeli de budur. Ve dolayısıyla, o
maruz kalınan darbenin insanlara bir daha yaşatılacak olmasından duyulan kaygı
belirleyici olur.
Fakat böyle bir dil meselesi, bundan çok farklı bir
düşünceyle de kendini gösterebilir. Bu defa, bir insani kaygıdan çok,
kullanılan dil sayesinde, bir şekilde, bir sorumluluk altında ya da daha ağır
bir sorumluluk altında kalma endişesi gibi bir neden baskındır. Ve orada
‘insan’ kaybolur, realpolitiğin öncelikleri hâkim olmaya başlar. Dolayısıyla,
bir kaybı, bir mağduriyeti, bir acıyı anmak, ondan duyulan teessürü açıklıkla
dile getirmek düşüncesi kendini ‘dengeci’ bir bakışa tutsak eder.
İnsanın haklarının kaybı nedeniyle ortaya çıkan
mağduriyet, kısaca insanın varoluşu ya da yok oluşu ile ilgili konularda görüş
serdederken “dengeci” bir yaklaşımı dillendirmek çok tartışmalı bir tavırdır.
Ve bu sayede, o ‘varolma’ halinin, kabul edilebilir olduğu iddia edilen
birtakım karşı nedenlerinin de olabileceği mesajının ima edilmesi veya o ‘yok olma’
halinin kabul edilebilir olduğu savunulan bazı haklı nedenlere dayandığı gibi
bir algı ve düşüncenin doğması güçlendirilmiş olur. İstenilen bu olsa da,
olmasa da, insanlar arasındaki iletişimde doğabilecek sonuç budur.
Öte yandan, bu konularda “dengeci” bir bakışta ısrar eden
bir politika muhafazakâr bir görüşün ifadesidir. Bu politikanın sahipleri,
insanın haklarının tanınması ve korunması bağlamında, her zaman buna karşı
fakat kabul edilebilir bir gerekçenin bulunabileceğini varsayar, açık ya da
örtülü. Üstelik bu bakışında, o haklarla ilgili herhangi bir tasnif de değer
taşımaz. Örneğin ‘mutlak surette korunması gereken haklar’ paradigması gibi.
Toptancı bir yaklaşımdır bu. Ve bu nedenle, en ağır hak ihlâlleri ve bunun
sonucu olan mağduriyet hallerinin bile, adeta bu durumu garipsemekten bizi
alıkoyması beklenen, ‘haklı’ nedenlerinin olabileceği görüşünü savunur, açık ya
da örtülü.
Geçmişle, geçmişin mağduriyetleriyle, ihlâlleriyle,
acılarıyla, kayıplarıyla, bunlara maruz kalmış, bırakılmış insanlarıyla ve
kendimizle yüzleşmek, aslında bugünün ve elbette geleceğin bir meselesidir.
Şimdi hayatta olmayan tarihçi Stefanos Yerasimos’un, 2000’li yılların
başlarında, Toplumsal Tarih dergisinde yazdığı bir makalede, tarihi hukukun
kıskacından kurtarmaktan söz ederken, böyle bir yaklaşımı savunduğunu
düşünüyorum.
Zira o mağduriyet halinin acaba hangi hukuki kalıbın
içine gireceği ya da hangisinin dışında kalacağı sorusu, çocukların zihinsel
gelişimini ölçmede kullanılmış olan, örneğin bir Binet-Simon testi değildir. Bu
nedenle, mağduriyeti ölçmeye yarayan testler ve tekniklerden çok o
mağduriyetin, kimsenin reddetmediği ya da reddedemediği gerçekliği üzerinde
odaklanmak ve bunun anlamını kavramak, adeta kibirli bir telkinmiş gibi
görünmemeli, bilâkis insani bir yaklaşımın ilk eşiği olarak tasavvur
edilmelidir.
Dolayısıyla, asıl ‘âdil hafıza’ veya “geçmişle dürüstçe
yüzleşme” yaklaşımının, geçmişteki mağduriyetin adının konulması veya ona bir
ad konulmasının bağlı olduğu şartlar ileri sürülmesiyle değil, sadece o
mağduriyetin kavranmasıyla ilgili olduğu düşüncesindeyim.
Bu yaklaşım, verilmek istenen bir mesajın, dolayısıyla
bir iletişim meselesinin teslimi anlamına gelir: “Başkalarının acısına bakmak”.
Ama nasıl?
Bu ‘bakma’ eylemindeki yaklaşım biçimi, aslında bakanın
kendisini de tanımlar. Ve insanlık tarihi bu ‘bakan’ ve ‘bakılan’ olma
konumlarının hangi hukuki ve siyasi sistemler içinde, nasıl kurulduğuna dair
örneklerle doludur, yerel ve uluslararası ölçekte. Aynen, Türkiye’nin yakın ve
uzak tarihinin de bu konuda sunduğu zengin birikimde görüldüğü gibi.
Ama bu her zaman o kadar kaba bir biçimde de
görülmeyebilir. Daha karmaşık bir davranış biçiminde kendini gösterir. Susan Sontag,
ölümünden önceki son kitabında (Başkalarının Acısına Bakmak), modernitenin
yurttaşlarının, şiddetin tüketicileri olarak, risk almasa da alıyormuşçasına,
adeta onun çok yakınında duruyormuş mesajını verme konusunda pek mahir olduğuna
işaret eder.
1915 yılında başlayan ve Osmanlı Ermenilerinin büyük
kaybıyla sonuçlanan olayları, bugün, öncelikle Türkiye’nin Ermeni yurttaşlarına
karşı, o tarihin ağır mirası ışığında anarken, bunun sadece bir ‘taziye’ fakat
dolaylı olarak, kesinlikle bir ‘özür’ olmadığı vurgusuyla, “tarihi
sorumluluğumuzun ve insani görevimizin bir gereği olarak, acılar arasında ayrım
gözetmeden yüzyıl önce yaşanan olaylarda hayatını kaybedenleri saygıyla
hatırl(lamak)” beyanı, bunun neden sadece bir ‘taziye’ fakat bir ‘özür’
anlamına gelmediği sorusuna muhtaç bir açıklama değil midir?
İnsanlara özgü iki farklı davranış biçimi arasındaki bu
keskin farkı hafifseyerek, ağır, tarihi bir mağduriyetin tesliminde dengeci bir
bakışa hapsolma ve üstelik o hali yüceltme tavrı, “geçmişle dürüstçe yüzleşme”
bir yana, bugün, kendi toplumuyla dürüstçe iletişim içinde olmak gibi bir
sorumluluğun ağırlığı altında da ezilmiyor mu? (TT/HK)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.