Türkiye kamuoyu “Soykırım mı, değil mi” tartışması yaparken
ezberler tekrarlandı ve “Soykırım değil” pozisyonu alanların önde gelen
argümanlarından biri yine “Ermeni ayaklanması” oldu. ABD’deki Clark
Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof. Dr. Taner Akçam bu “bilgi”yi sorguluyor ve
“Sistemli ve düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icat edildi. Böyle bir
şey var olsaydı, belgeleri olurdu” diyor.
Akçam sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor. Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız. Genelkurmay Başkanlığı’nın 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler. Ama galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor. Bitlis’de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor.”
Akçam sözlerine şöyle devam ediyor: “Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor. Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız. Genelkurmay Başkanlığı’nın 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler. Ama galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı da gençlerin tutumunu onaylamıyor. Bitlis’de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici ile birlikte hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor.”
***
Ermeni katliamının üzerinden bir yüzyıl geçti.
24 Nisan yaklaşırken tartışmayı başlatan Papa Francis'in
katliamı "genel olarak geçen yüzyılın ilk soykırımı olarak kabul edilen”
ifadesi oldu. Papa Francis’in sözlerine Vatikan’dan “Alıntı bağlamında
kullandı” düzeltmesi geldi ancak bu açıklama Francis’in bazı Türkiyeli
siyasetçilerin hedefi haline gelmesine engel olmadı. Başbakan Ahmet Davutoğlu
katliamla ilgili yaptığı taziye açıklamasında “Ermenilerin hatırasına sahip
çıkmak tarihi ve insani görevimiz” dedi, ancak 1915’in kötü hatıralarını
“soykırım” olarak niteleyenleri miting meydanlarında hedef aldı, Papa Francis’e
İspanya’da 13. yüzyılda kurulan engizisyon mahkemelerini hatırlattı.
100. yılda Almanya, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Rusya ve
Avrupa Parlamentosu, yaşanan kitlesel kıyımı "soykırım" olarak
tanırken ABD Başkanı Barack Obama “Büyük felaket” ifadesini yineledi.
Türkiye kamuoyu “Soykırım mı, değil mi” tartışması yaparken
ezberler tekrarlandı ve “Soykırım değil” pozisyonu alanların önde gelen
argümanlarından biri yine “Ermeni ayaklanması” oldu.
ABD’deki Clark Üniversitesi’nde öğretim üyesi Prof. Dr.
Taner Akçam bu “bilgi”yi sorguluyor ve “Sistemli ve düzenli bir Ermeni
ayaklanması daha sonra icat edildi. Böyle bir şey var olsaydı, belgeleri
olurdu” diyor. Akçam sözlerine şöyle devam ediyor:
“Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı veriyor.
Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi anlarsınız.
Genelkurmay Başkanlığı’nın 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu belgeler. Ama
galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması dedikleri Zeytun
sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı da gençlerin
tutumunu onaylamıyor. Bitlis’de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici ile birlikte
hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların raporlarında yer alıyor.”
Yüksek sesle yapılan soykırım tartışması sırasında unutulan
“1915’te ne oldu?” sorusuna Prof. Taner Akçam’ın verdiği yanıtlar şöyle:
-1915 olaylarını nasıl tanımlamalıyız? Soykırım mı, tehcir
mi, katliam mı?
Bu söylenilen tanımların hepsi doğru. Bu bir soykırım. Çok
basit bir nedenden dolayı soykırım. Çünkü “soykırım” kelimesini bulan kişi
Rafael Lemkin, kelimeyi Ermenilere yapılanlardan dolayı buldu. Şimdi penisilin
ilacını bulan adam, ben şu hastalık için bir ilaç buldum ve adını da penisilin
dedikten sonra, vay efendim bu ilacın adı penisilin olmaz, demenin bir âlemi
var mı? Tam bir saçmalık bu.
Rafael Lemkin
Rafael Lemkin 1921 yılında, öğrenci iken Talat
Paşa’nın öldürülmesi ile ilgili davayı duyup, davadan çok etkileniyor ve bir şeyi
anlamıyor ve hocasına soruyor, “Bir insan bir milyon kişiyi öldürmekle
suçlanıyor ama serbestçe dolaşıyor (Talat Paşa) ve ama diğer bir insan sadece
bir kişiyi öldürdüğü için cezalandırılmak isteniyor. Bu nasıl bir şey?”
Hocasının cevabı şu, “Bir çiftliği düşün, civcivleri var, çiftlik sahibi
civcivlerini öldürüyor” diyor, “sen karışamazsın, seni ilgilendirmez, civcivler
onun ve istediğini yapar”. Hocasının anlatmak istediği ulusal egemenlik
kavramıdır. Bir devletin iç işlerine karışılamaz ve devlet adamları kendi
vatandaşlarına istediklerini yaparlar. Bunun üzerine Lemkin, “Ama insanlar
civciv değil” diye cevap verir ve sonra okuduğu dalı bırakıp, hukuk okumaya
karar verir. Amacı devlet görevlilerinin işledikleri toplu katliamlardan dolayı
yargılanmasını gerektirecek bir kanun yaratmak, ve başarıyor da.
“Soykırım” kelimesini ilk defa 1944 yılında bir kitabında
tanıtıyor ve uzun mücadelelerden sonra, 1948’de Birleşmiş Milletlerden bir
sözleşme olarak geçiriyor. Bu tarihten önce ve sonra verdiği tüm röportajlarda,
yazdığı tüm yazılarda sürekli olarak, “ben bu kavramı Ermenilere yapılanlardan
dolayı buldum” diyor. Şimdi bizim “bu
kavram yanlıştır” diye bir tartışmaya girmemiz -açık söyleyeyim- abesle
iştigaldir. Artık Türkiye’nin bu ilkellikten kurtulması, bunu aşması gerekiyor.
"İnkarcıların tek makul argümanı yok"
-Jjenosit kavramı Holokost için söyleniyor. Orada bir
sistematiklikten bahsediliyor. Ermeni katliamında da bu söz konusu mu?
Eğer sistematik bir düşünce olmasaydı 1915’in mayıs ayından
başlamak üzere 1917’ye kadar 1.3 milyon insanı sürüp 1 milyonun üzerindekini
imha edemezdiniz. Bu kadar insanın ölüyor olmasının İstanbul’da planlanmadığını
iddia eden şaşkınların cevap veremeyeceği gerçek şudur: demek ki bu ölümlere
rağmen sürgünleri durdurmaya gerek görülmemiştir. Bu kadar insanın bu kadar
uzun zaman süresine yayılarak öldürülmesi ve imha edilmesi, onların yerlerinde
kalmasına tercih etmiştir. Ölümlerin emrini kendisi vermediğini, aleyhteki
onlarca ve yüzlerce belgeye rağmen kabul etsek bile, bu ölümlerin meydana
gelmesine zemin hazırladığı, ölümlerin olduğunu bilerek insanları sürmeye devam
ettiği bir vakıadır. Yani neresinden bakarsanız bakın, inkarcıların tek bir
makul argümanı bile yoktur.
'Ermenilerin sürüldüğü şehirlere nüfusun yüzde 10'una göre kota koyuldu'
Talat Paşa
Osmanlı hükümeti daha doğrusu İttihat ve Terakki
Partisi Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Ermeni vatandaşlarını bulundukları
yerden sürerek imha etme kararı almıştır ve sistemli bir biçimde bunu
uygulamıştır. Şöyle bir soruya herkesin cevap vermesi lazım: Talat Paşa’nın
1918 başına ait kendi resmî rakamlarına göre sürgün edilen Ermeni sayısı aşağı
yukarı 1.3 milyondur. Bu kadar Ermeni, bulundukları bölgelerinden çıkarılmış
Suriye ve Irak’a sürgün edilmişlerdir. 1918 yılında müttefik kuvvetler Irak ve
Suriye’yi işgal ettiklerinde burada 150 bin civarında olduğunu tahmin ettiğimiz
insanla karşılaşmışlardır. Bu 1918 tarihine kadar Osmanlı Devleti’nin
topraklarına kimse girmedi. Sürülen insanların resmî rakamı da 1.3 milyon;
geriye de 200 bin kişi kalmış. Peki, bu aradaki rakam nerede? Buhar mı oldular
bunlar? Uçtular mı?
Başka bir bilgi vereyim size, Osmanlı hükümetinin kendi
gizli yazışmalarından; İçişleri Bakanlığı bütün bölgelere özellikle Halep,
Musul, Beyrut ve Şam gibi yerlere yolladığı yazılarda Ermeniler oraya
geldikleri zaman oradaki Müslüman nüfusun yüzde 10’u nispetinde
yerleştirilmesini ve asla Müslüman nüfusun yüzde 10 unu geçmesine izin
verilmemesini emreder. Peki oradaki Müslüman nüfus ne kadar 1.8 milyon; peki
bunun yüzde 10 u ne kadar ediyor; 180 bin kadar. Peki sürdüğün 1,3 milyon
Ermeni’yi nasıl %10 veya 180,000 haline sokacaksın? Şimdi anladınız mı niçin ne
kadar Ermeni’nin hayatta kaldığını; işte bu da imhanın çok sistematik
yapıldığını gösteriyor.
Haydi diyelim ki hiç kimse bu sistematiğe inanmıyor, size
başka bir soru daha sorayım: 1915 Mayısından, 1915 Ekim-Kasımına kadar
sürgünler devam etti; Haziran - Kasım sürgünden hayatta kalan, yani Suriye’ye
ulaşabilen Ermeniler buralara yerleştirildiler. Peki daha sonra bu yerleşen
insanları niye öldürdüler? Haydi, diyelim Kürdistan dağlarında kontrolleri
yoktu. Koca 4. Ordu’nun kontrol bölgesinde, dümdüz arazide, 1916’nın Mart
ayından başlayarak 1917 başına kadar 250,000 civarında insan niye öldürüldü?
Göç yollarında kabahati Kürtlere yıkıp kurtulmaya çalışıyorlar. Peki burada
kime yıkacaksınız suçu?
1915 Kasımında başlayarak ve ama esas olarak 1916 ile
birlikte Halep ve civarında kurulmuş olan başta Resulayn ve Rakka gibi
kasabalar olmak üzere, Muncub, Mamure, İslahiye, Katma, Bab, Mesekene ve Dipsi
gibi tüm toplama kampları ve yerleşim yerleri boşaltılarak Ermeniler yeniden
Der Zor çöllerine sürüldüler ve 1917 başına kadar imha edildiler. Bu bilgilerin
belgeleri ortada. Haydi şimdi diyelim ki Anadolu’dan Ermenileri boşaltırken
“hükümet kontrol edemiyordu” bahanesini buldunuz; peki Suriye’ye yerleşmiş ve
rakamı 1916 Ocağı itibariyle 500 bin civarında olan Ermenileri niye yerlerinden
yurtlarından ettiniz? Hani amacınız iskan-yerleştirme idi? O halde yerleşmiş
Ermenileri niye yerlerinden zorla çıkarttınız? Niçin 1916 Martından itibaren
jandarma birliklerini kullanarak imha ettiniz? Dağlık değil, düz orası ve tüm
alan 4. Ordu’nuzun doğrudan kontrolü altında...
Bence bu inkar saçmalığını hiç uzatmaya gerek yok. Alman,
Avusturya, İngiliz, Amerikan ve Osmanlı arşivleri hepsi aynı hikâyeyi söylüyor
bize. Sonuçta İttihat ve Terakki Partisi savaş yıllarında Anadolu’daki Ermeni
nüfusunu imha etmeyi gündemine aldı ve sistematik olarak bu planı 2 yıl boyunca
da uyguladı.
'Amaç Hristiyan nüfusu azaltmaktı, Rumlar sürüldü, Ermeniler imha edildi'
Peki, bunun tarihsel bir gelişimi var mı? Bu savaş sırasında
alınan ani bir karar mı yoksa on yıllar öncesinden mi düşünülmüştü?
İttihat ve Terakki Partisini 1913’te Balkan Savaşı’nı
kaybetmesiyle birlikte Anadolu’yu İslam-Türk çoğunluk ekseninde
homojenleştirmek istediğini biliyoruz. Bu doğrultuda özellikle 1914 yılı
boyunda, Ege Bölgesinde, özellikle sahil şeritlerinden Rumları Yunanistan’a
sürdüler. Amaç bu bölgelerdeki Hristiyan nüfusunu azaltmaktı. Ermeniler de bu
anlayışa uygun imha edildiler, çünkü onları gönderecekleri bir ülke yoktu.
Ermenilere yönelik imha kararını ne zaman ve nasıl aldıkları
konusunda elimizde bazı belgeler var. Bu belgelere göre imhaya yönelik nihai
kararın 1915’in mart ayın sonlarında alınmış olması kuvvetle muhtemel. Bunun
çeşitli kanıtları var. Fakat bundan önce, örneğin savaştan önce herhangi bir
imha karar alınmış mıydı bilmiyoruz! Burada Nazilerin, Yahudileri imha kararını
aldıkları söylenen meşhur 1942 Wannsee Konferansını hatırlatmak isterim.
Aslında bu toplantı, daha önce alınmış imha kararlarının sistematik bir hale
sokulması amacıyla düzenlenmişti. İmhalar bu tarihten çok önce başlamıştı.
'İttihatçılar 1914 Şubat Reform anlaşmasını, Doğu Anadolu'nun kaybedilmesi olarak okudu'
Şimdi 1915 Mart sonu kararı gerçekten nihai karar alındığı an mıdır, yoksa Wannsee konferansı gibi, daha önce alınmış bir kararın uygulamaya sokulması mıdır, bilmiyoruz. Benim kanaatim savaştan önce böyle bir kararın alınmadığıdır. Neye dayanarak söylüyorum bunu? Talat Paşa’nın içişleri bakanı olarak 26 Mayıs 1915 tarihinde başbakanlık makamına yazdığı uzun bir rapora dayanarak... Burada Talat Paşa mealen diyor ki, “1914 Ermeni reform tasarısının imzalanmasıyla birlikte Doğu Anadolu’daki bazı vilayetlerin yabancıların kontrolüne geçme tehlikesi ortaya çıktı ve tıpkı Avrupa’da olduğu gibi buradaki topraklarımızı da kaybedecektik.” Yani 1914 Şubat Reform anlaşmasını, İttihatçılar Doğu Anadolu bölgesinin kaybedilmesi olarak okuyorlar. Ve o mektubunda Talat Paşa, devamla diyor ki, “ülkemiz için bir baş belası haline gelen bu Ermeni reform meselesini nihai bir biçimde halletmek için bazı şeyler düşünüyorduk ki savaş çıktı.” Yani ittihatçılar savaştan önce Ermeni reform problemini kökten halletmek düşüncesindeler ve bunun için de aralarında tartışıyorlar. Ama savaş çıkıyor, ve Talat Paşa diyor ki, “savaşla birlikte, komutanlarımızın önerileriyle de geçici bazı önlemler aldık” ve ama diyor “şimdi artık konuyu sistemli bir hale sokmanın vakti gelmiştir.”
Elimizde başka ilginç belgeler de var; ben bunları
kitaplarımda yayınladım. Örneğin Kasım 1914’de Erzurum ve Van gibi vilayetlere
yolladıkları telgraf emirlerinde, “Ermeniler ile ilgili nihai karar elinize
ulaşıncaya kadar yerel ihtiyaçlarınıza göre hareket edin”, deniyor.
Tüm bunlardan çıkarak, İttihatçılar için iki önemli dönüm
noktası olduğunu düşünüyorum. Birisi 1914 Şubat reform anlaşması; bu anlaşma
ile birlikte yani savaştan önce böylesi bir imha fikri oluşmaya başlamış
olabilir. İkincisi, savaşın gidişatıyla birlikte, özellikle Çanakkale’de
yaşanan ölüm kalım günleri ve Sarıkamış yenilgisi sonrası, artık İstanbul’u
dahi koruyamayacaklarını zannettikleri bir anda bu imha kararını almış olmaları
kuvvetle muhtemeldir.
"İttihatçılar 1912 yazına kadar Taşnaksütyun Örgütüyle birlikte hareket ediyordu"
Peki Ermeniler gerçekten de bir iç tehdit oluşturuyor muydu, bir iç savaş çıkacak mıydı?
Elimizdeki verilere göre, hayır. Ama Osmanlılar “Ermenileri
bir iç tehdit olarak gördükleri” tezini kullandılar. Niçin bir iç tehdit
değillerdi? Çünkü, İttihat ve Terakki İstanbul’da 1912 yazına kadar
Taşnaksütyun Örgütüyle birlikte hareket ediyordu. Savaş başladığı zaman bile,
ortada ayaklanma izlenimini verebilecek, büyük kapsamlı bir faaliyet yoktu.
Valilerin İstanbul’a bölgelerinde her şeyin sakin olduğu yolunda yazdıkları
onlarca telgraf var.
Ayrıca şöyle bir şeyi de bilmek gerekir; 2 Ağustos 1914’te
genel seferberlik ilan edildiğinde 18 ile 45 yaş arasındaki bütün Ermeni
erkekleri askere alındılar. Ve bu Ermeni askerler önce düzenli birliklerdeydi.
Daha sonra bunlardan yavaş yavaş amele taburları oluşturuldu. Amele
taburlarındaki Ermeniler imha edileceklerdir. Osmanlı ordusunda ne kadar Ermeni
askerinin olduğu, ne kadarının bu amele taburlarına konulduğu bilgisi bizde
yok. Bunların bilgileri muhtemel vardır fakat Genelkurmay arşivinde saklı
tutuluyor bunlar.
"1915 başında Osmanlı için Savaşan Ermeni askerleri vardı"
1915 Ocak-Şubat aylarında bile savaşan birliklerde Ermeni asker var. Sarıkamış’ta savaşan onlarca ve yüzlerce Ermeni var. Ruslar tarafından esir alınan Ermeni asker sayısı 150’nin üzerinde, öldürülenleri bıraktım artık. Sarıkamış’ta, bizzat Enver Paşa’yı ölümden kurtaran bir Ermeni askerdir. Osmanlı Ermeni askeri. Sırtında taşıyor kilometrelerce. Enver Paşa bunun için, teşekkür mektubu yazıyor Ermeni piskoposuna. Ve bu mektup 1916’da dönemin basınında yayınlanıyor. Eli silah tutan Osmanlı Ermeni’si esas olarak orduya alınmış ve sonra imha edilmiştir. Hikayenin özeti budur.
Zeytun'dan sürülen Ermeniler Maraş'ta 1915
Sistemli ve
düzenli bir Ermeni ayaklanması daha sonra icad edildi. Böyle bir şey var
olsaydı, belgeleri olurdu. Bunların yalan olduğunu kavramak bile insana acı
veriyor. Ayaklanma dedikleri olaylara tek tek bakarsanız ne dediğimi
anlarsınız. Genelkurmay Başkanlığının 8 ciltlik eserinde yayınlandı bu
belgeler. Ama galiba kimsenin okuduğu yok... Örneğin, Ermeni ayaklanması
dedikleri Zeytun sadece askerden kaçan gençlerle çatışma... Zeytun Ermeni halkı
da gençlerin tutumunu onaylamıyor. Bitlis’de Taşnak temsilcisi, Askeri yönetici
ile birlikte hareket ediyor. Bunların hepsi bölgeden yazan subayların
raporlarında yer alıyor.
Özetle, özellikle 1915’in Şubat, Mart aylarında yaşandığı
söylenen, “ayaklanma” diye bizim gencecik inşalarımıza, gençlerimizin
beyinlerine zorla sokulan şey aslında, asker kaçaklarıyla girilen sınırlı
çatışmalardır!
'Sarıkamış yenilgisinden dolayı ayaklanma palavrası çıktı'
Bütün bunlar Sarıkamış yenilgisinden sonra büyük bir ayaklanma palavrasına çevrildi ve o ayaklanma palavrası bugün hâlâ da gidiyor.
Bir başka örnek daha vereyim: Türkiye’de çok yaygın bir
propaganda var değil mi: Ermeniler,
askerden kaçtılar, savaş cephesinde telgraf hatlarını kestiler, posta
arabalarına saldırdılar vb. vb.…, savaştan kaçanlar var doğru ama herkes
kaçmış, Ermenisi, Rumu, Türkü, Kürdü, Müslümanı... Mesela bir yerde posta
arabasına saldırı olmuş, İç İşleri Bakanı Talat Paşa soruyor: Posta arabasına
saldıran çetenin kaçı Türk, kaçı Kürt, kaçı Çerkez ve kaçı Ermeni Rum
diye... Cevapta da, şu kadarı Rum, şu
kadarı Müslüman vb. deniyor. Çünkü bunlar asker kaçakları... yiyecek sorunları
var ve sağa sola saldırıyorlar.
"İmhaları duyan hükümet mensupları, daha sonra 'haberimiz yoktu' deyip sıyrılmak istedi"
Talat Paşa’nın dışındaki hükümet üyeleri de biliyor muydu
bunu? Bazı hükümet üyelerinin bu olayı daha sonradan öğrendiği de söyleniyor.
Hatta sonradan öğrenenlerle, haberdar olanlar arasında tartışmalar da
yaşanıyor.
Yanlış duymamışsınız, bunları daha sonra bu insanlar kendi
ifadelerinde söylediler. Soykırım, esas olarak İttihat ve Terakki Partisi’nin
merkez komitesinin emriyle uygulandı ve hayata geçti. Hükümet üyelerinin böyle
bir imha kararına katılması söz konusu değildir. Ancak bu imhaları duydular ama
bir şey yapmadılar. Sonra da “Haberimiz yok bunlardan” diye kendilerini
kurtarmaya çalıştılar. Haberleri elbette var, yani olmaması mümkün değil. Çünkü
bu haberler İstanbul’a geliyor, başta Almanya ve Amerika düzenli olarak Hükümet
üyelerinde açıklama istiyor vb. vb.. Said Halim Paşa ilginç bir örnektir. “Bize
tehciri askerler istiyor, dediler, biz de askeri tedbirdir diye karar aldık.
Ama sonra imha olduğu haberleri gelince ben bunları Talat’a sordum, Talat da
bana, bir şey yok, dedi” diyor. Kendisini savunmak için de, “bölgelere heyet
yolladık, Talat heyetin raporunu benden sakladı” diyor.
Düşünebiliyor musunuz? Bir Hükümet’in başı, bir süs çiçeği
gibi, ciddiye alan yok... Ama biliyor ne olduğunu ve istifa etmeyi bile
düşünmüyor. 1918’den sonra ise kendilerini temize çıkarmaya çalışıyorlar.
Halep / 1919
Guenter Lewy’nin bana bir soru olarak sorulması
bile yanlış. Lewy kusura bakmasın ama sıradan bir cahil. Türkçe bilmemesi bir
problem değil diyelim, ama 1916’da Diyarbakır’ın işgal edildiğini yazan;
1919-21 duruşmalarından Trabzon ve Yozgat davaları olarak adlandırılan
davaların Trabzon ve Yozgat’ta olduğunu zannediyor.. Üzerinde konuştuğu
İstanbul davaları konusunda tüm bildiği, benim vaktiyle Almanca olarak
yayınladığım bazı belgeler. Kendisi istemişti, ben de vermiştim. Bir kenara
bırakalım Lewy’i.
Resmi rakam şu: 1918’in Kasım ayında yeni Osmanlı hükümeti
savaş kayıpları ile ilgili bir soruşturma komisyonu oluşturdu. Bu komisyon
bulduğu rakamları Mayıs 1919’da açıkladı. Buna göre, Birinci Cihan Harbi
yılında öldürülen Ermeni sayısı 800 bindir. 1928 yılında Türk Genelkurmay
Başkanlığı Birinci Cihan harbindeki kayıplar konusunda bir çeviri kitap
yayınladı. Orada 800 bin sayısı vardı. Kitaba dipnot düşen Genelkurmay, “bizdeki
rakamlarda bu yöndedir”, dedi. Bu sayı sadece 1918’e kadar olan ölümlerle
ilgilidir. Buna daha sonra Kafkasya’daki Ermeni ölümlerini de eklersek bir
milyon civarında bir sayıya ulaşırsınız.
1918-19-20 yıllarında insanlar daima bu 800 bin sayısını kullanıyordu.
Mustafa Kemal’in kendisi de bu sayıyı defalarca kullandı. Örneğin Amerikalı
General Harbor’la 1918 Eylülünde konuştuğunda bu rakamı verdi. Dolayısıyla,
Guenter Lewy efendi şu rakamı vermiş, Britanica Ansiklopedisi bu rakamı vermiş,
Kamuran Gürün, Halaçoğlu şu rakamı dillendirmiş, laf-ı güzaf bunlar.
İntikam saldırıları oldu mu?
Bu olayların sonrasında Ermeniler, intikam almak gibi
tepkilerde bulundular mı?
İki tür intikam eylemleri oldu. Birincisi adalet aramayı
temsil eden eski Yunan tanrıçası “Nemesis” isminden esinlenerek kurulan bir
örgütün intikam eylemleri oldu. Karar, 1919 yılında Taşnaksütyun örgütünün
yıllık parti kongresinde alındı. 4 önemli İttihatçı lider öldürüldü. Talat
Paşa, 1921 Mart ayında Berlin’de, Said Halim Paşa Aralık 1921’de Roma’da,
Bahaddin, Şakir ve Cemal Azmi (Trabzon valisi) 1922 Nisan ayında ve Cemal Paşa
Temmuz 1922’de Tiflis’te öldürüldüler. Bu ekip tarafından öldürülmüş bazı
Ermeniler de vardır.
Bir de, 1918’in ocak ayı sonrası yapılan intikam eylemleri
vardır. Bolşevik devriminden sonra Rus askerleri Doğu Anadolu’yu terk ederler.
Orada, Andranik’in komutanlığında bir Ermeni ordusu vardır. Vehip Paşa
komutanlığındaki üçüncü ordunun ilerleyip Erzincan, Erzurum gibi yerleri işgal
etmeye başladığında geri çekilen Ermeni ordusu, bazı yerlerde Müslüman
katliamları yaptılar. Bizim Genelkurmayımızın konuya ilişkin yayınladığı bütün
belgeleri ben tek tek okudum, rakamları topladım! Bu belgelere göre 5,000’nin
üzerinde Müslüman öldürülmüş. Ama buna elbette Kafkasaya’da 1919-1920
yıllarında öldürülen Müslümanları da eklemek gerekir. Kesin bir rakam
verebilmem zor ama 10,000 üzeri gibi bir tahminde bulunmak yanlış olmaz.
"Ermeniler 20'lerden beri konuşuyor, Asala'dan sonra
Türkiye gündemine girdi"
Türkiye’de Ermeni sorunu ya da soykırımı ne zamandan beri
konuşuluyor? 1921’den beri mi, soykırım kavramsal olarak ilk defa ortaya
çıktığından beri mi? Asala’dan sonra mı konuşulmaya başlandı?
Çeşitli aşamaları var. İmha elbette Ermeniler için her zaman
bilinen, konuşulan ve yazılan bir konuydu. Daha 1920’lerde 30’larda bile imha
konusunda sürekli yazdılar, konuştular, kitaplar yayınladılar, bunların hepsi
Ermenice dilinde mevcut. 1948’de soykırım kelimesi çıktığında, hemen kullanmaya
da başladılar. Zaten Lemkin’in bir Ermeni arkadaşı da vardı ve Lemkin’e
yardımcı oldu. Lemkin Ermeni gazetelere beyanat verdi, yazı yazdı. Ermenilerin,
Uluslararası planda anmaları ise, 1965 yılında başladı. Hem Beyrut’ta hem de
Ermenistan’da “Soykırımın 50. yılı” ile birlikte anma toplantıları organize
edilmeye başlandı. Ve o sıralarda da soykırım kelimesi sürekli kullanılıyordu
Ermeniler tarafından. Yani 1965 önemli bir dönüm noktasıdır.
Bir diğer dönüm noktası -haklısınız- Asala eylemleridir.
Asala’nın eylemleriyle birlikte bu konu gündeme oturdu ve daha çok Türk
Dışişleri Bakanlığının önemli sorunlarından birisi oldu. Türkiye’de, eğer Esat
Uras’ın 1950’lerde yayınladığı kitabı saymazsak, Ermeni konusundaki ilk
kitapların diplomatlar tarafından yazılmış olması tesadüf değildir. Keşke bu
cinayetler olmasaydı ve bu cinayetlere gerek kalmadan konu gündeme
gelebilseydi.
Bir diğer önemli dönüm noktası 1991 yılıdır. Bu yıl
Ermenistan bağımsız bir devlet oldu ve Türkiye bu konuyla ilgilenmek zorunda
olduğunu gördü. Bu tarihle birlikte soykırım konusu ciddi bir uluslararası
sorun olmaya başladı. Eklenecek başka aşamalar da var. Bence bizlerin Türkçe
kitap yayınlamaya başlamamız; Hrant Dink’in Agos gazetesini çıkartması;
İnternet üzeri yaygın tele komünikasyon; Amerikan ve Fransız senatolarının
soykırımı kararlarını almak için girişimde bulunmaları, Fransa’da kanun çıkması
gibi, daha çok dış kaynaklı nedenlerle de bu konu giderek gündeme geldi. Daha
çok da gelecek bundan sonra da… Öyle görünüyor.
Çünkü Türkiye’de artık büyüyen bir sivil toplum var ve bu
insanlar artık bu konuyla da yüzleşmeleri gerektiğinin fark ediyorlar.
"Hükümet beyin yıkamayı bıraksa en geç 6 ayda çözüm
üretilir"
Bu mesele “Ne mutlu Türk’üm diyene” ve “Türkiye üç tarafı
denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili bir ülke”lerle büyütülenlere nasıl
anlatılmalı?
Vallahi bu tabii ki hükümetin bu anlatmanın önündeki
engelleri kaldırmasıyla mümkün. Yani şöyle bir örnek vereyim, işin zor olduğunu
gösteren bir örnek bu. Bugün hâlâ Türk ders kitaplarında Ermeniler ulusal
güvenliğimize yönelik bir tehdit olarak görülüyor ve böyle okutuluyor.
Ermenilerin ulusal güvenliğe tehdit olarak gösterildiği,
okutulduğu bir ülkede elbette ki bu sorunun çözümü doğrultusunda kolay adım
atılamaz. İlk yapılacak iş, hükümetin bu ırkçı, nefret söylemi dolu ders
kitaplarını gündemden çekebilmesidir. Ben eğer ortamı oluşturulursa, Türkiye
insanına geçmişte yaşanmış bu cinayetlerin kolayca anlatılabileceğine
inanıyorum. Güneş balçıkla sıvanmaz ki... Kürt bölgesinde Kürt insanı,
bölgesinde neyin yaşandığını çok iyi biliyorlar. Bugün eğer hükümet, tek
taraflı beyin yıkama çalışmasına son verse üç ayda bilemedin altı ayda
gerçekten sonuç alınabilir bu konularda.
Bana göre, aslında insanlar biliyorlar, neyin yaşandığını.
Hrant’ın ölümünden sonra artık bu memlekette “ya galiba tarihte kötü bir şeyler
olmuş” diyenlerin çoğunluk olduğunu düşünüyorum. “Bu devlet bir tane gazeteciye
dayanamayıp öldürdüyse, tarihte Allah bilir neler yapmışlardır”, diyen bir
çoğunluktan söz ediyorum. Hrant’ın öldürülmesinden sonra, Türk insanının kalbi
artık bizim gibi düşünen insanlardan yanadır. Gönüller, 1915’de yaşananların
kötü hem de çok kötü şeyler olduğu fikriyle doludur artık. İnkarcılar
gönüllerdeki savaşı kaybetmişlerdir. Savunmada olan artık onlardır. Bakın geçen
haftalarda, Tayyip Erdoğan bile “niye savunmadayız” diye bağırıyordu.
Tayyip Erdoğan bir şeyle daha şaşıracak, bu ülkede kendisine
Türküm, milliyetçiyim diyen bir çok insan da bu çoğunluğa katılacak. Çünkü
mesele sağcı, solcu, milliyetçi, dinci, laik olmakla ilintili değildir. Alevi,
Kürt, Türk meselesi hiç değildir. Tüm mesele, milliyetçisi, sağcısı, solcusu,
dincisi, Alevi’si, laiki ile, Türkü, Kürdü, Çerkez’i ile kendimiz hakkındaki,
tarihimiz hakkındaki kanaati yeniden tanımlamaktır.
Dolayısıyla Türkiye’deki ana problemi insanların bilemiyor
olmalarından değil, esas olarak devletin bu konuda hâlâ ayak diriyor olmasında
görüyorum. Ve bunun için de hakikaten, nasıl ki Kürtler mücadele ettiyse ve
kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; nasıl solcular mücadele
ettiler, kendiler hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; nasıl Aleviler
mücadele edip kendileri hakkındaki yalanları yırtıp atabildilerse; Ermeni
Soykırımı eksenindeki yalanlar da bu tür bir mücadeleyle yırtılıp atılması
gerekiyor. Ve bunu mücadelesini verecek yeteri kadar Ermeni yok bu ülkede
artık. Ve bu bizim onlara karşı bir borcumuz, bir görevimizdir.
Sürecek






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.