Cengiz Aktar
“Eğer gerçekten soykırım varsa, o soykırımı planlı bir
şekilde Ermeniler yapmıştır.” Böyle hükmetti başbakanın bir eski yardımcısı. Kritik haftaya doğru, HDP dışındaki siyasî partileri,
Diyaneti, Dışişleri, İçişleri, yasaması, yürütmesi, yargısı ile resmî Türkiye
soykırım konusunda fabrika ayarlarına geri döndü. “Ortak acı” teşebbüsünden en
kaba pozisyonlara hızla rücu etti. Yekvücut soykırımın yüzüncü yılını
savuşturmak ve şu dönemi kazasız belasız atlatmak için kolları sıvamış gibi
duruyor. Oysa Osmanlı vatandaşı Ermenilerin 1915-16’da başlarına gelen yurtdışında,
birkaç çatlak ses dışında, soykırım olarak anlaşılıyor. Yani Türkiye’nin çabası
beyhude
. Peki, öyleyse amaç ne? Gülünç olmak pahasına 24 Nisan bir yıllığına
Çanakkale anmasına ne hikmetle vakfedilir? Yukarıdaki gibi utanç verici
beyanlara neden tenezzül edilir? İktidardan nemalanan sivil kuruluşa neden
“halk soykırım tanınsın istemiyor” araştırması ısmarlanır? Soykırım diyen
herkese “siz önce kendinize bakın” diyerek iki yanlıştan bir doğru üretme
zavallılığından başka bir lâf edilemez?
Uygulanan taktiği 7 Haziran seçiminde milliyetçi oy
kaygısıyla açıklayan var. Ne var ki bu hastalıklı refleks sadece seçim
perspektifiyle açıklanabilecek bir olgu değil. Resmî Türkiye’nin 1915’i, inkâr
etmek ve olumlamaktan gayri bir alternatifi yoktur. Aksi, aslını, özünü,
kendini reddetmek anlamına gelir. Eskiden devletliler Osmanlı’nın başka devlet
Türkiye’nin başka devlet olduğu tezini işler ve utançtan bir nebze olsun
kurtulmayı denerlerdi. İki nedenden artık mümkün değil. İlki son yıllarda
ayyuka çıkan “Osmanlının torunlarıyız” masalı. İki devlet arasındaki “şanlı”
devamlılık ve iktidarın miras iddiası Osmanlıya her durumda sahip çıkılması
gerektiğine işaret ediyor. Soykırımı hazırlayan ve uygulayanlar iktidarın tüm
uhrevî ve dünyevî değerlerini ayaklar altına almış pozitivist, jakoben
İttihatçı Osmanlılar olsalar da onlara sahip çıkılır. Enver-Talat kültü tesadüf
değildir.
İkinci ve canalıcı neden Osmanlıda başlayan dinsel/etnik
temizliğin ve mal mülk gaspının “beyaz soykırım” denilen kansız yollarla Cumhuriyet
döneminde devam ettiğini ve bu dönemde tamamlandığını gösteren yakın tarih
çalışmaları. Cumhuriyet döneminde Müslüman olmayan yurttaşlarımıza reva
görülenler 1915’in devamı niteliğinde ve bu devamlılık 1915’e her durumda sahip
çıkılması, 1915’in olumlanması gerektiğine işaret ediyor. Bu gerçeğin en
mükemmel ifadesi AKP’li eski bakan Vecdi Gönül’ün görevdeyken 2008’de
Brüksel’de dile getirdiğidir: “Bugün eğer Ege’de Rumlar devam etseydi ve
Türkiye’nin pek çok yerinde Ermeniler devam etseydi, bugün acaba aynı millî
devlet olabilir miydi?” Cumhuriyetin temelleri dinsel/etnik temizlik ve mal
mülk gaspı üzerine atıldığı ölçüde yapılanı azımsayarak, gizleyerek inkâr etmek
ve sonunda millî mücadele gereği olumlamaktan başka alternatif kalmaz. Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin soykırımı tanıma konusundaki yapısal zorluğu burada
yatıyor. Bugünlerde yeniden şekillenen millî birlik ve beraberliğin sebebi de…
AKP’nin önceki iktidarlardan farklı olarak Gayrimüslim vatandaşlarımıza yönelik
başlattığı açılımların yapısal sınırlarına dayanmasının sebebi de burada gizli.
Yine de bütün bu kısıtlara rağmen, devleti hukuken
toplumu da ahlâken çürütmüş olan temelleri sorgulamadan Türkiye tedavi
olamayacak. Açmaz, kısırdöngü esas bu. Ne yapılabilir?
Bu konuda artık tekses bir Türkiye yok. Toplumda farklı
katmanlar öğrenme, anlama, araştırma ve yüzleşmede çok yol aldı, almayı
sürdürecek. Ahlâkî tedavinin kaynağı burası. Resmî Türkiye ise yukarıda tarif
edilen şekliyle ezberini bozmada tıkanmış durumda. Buna rağmen torunları tazmin
ve telafi, 200 yıldır bir türlü gerçekleştirilememiş eşit vatandaşlık, nefret
dolu ders kitapları ve söylemle mücadele için yapabilecekleri var. Hukukî
tedavinin adresi de orası. 100 yıl daha beklemeden…
cengizaktar@gmail.com
Twitter@AktarCengiz
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.