Levon Panos Dabagyan
Ermenilere yapılanlar için Çerkes Ahmet çok önemli bir
belge niteliğinde idi. Bu kanlı olayın nasıl cereyan ettiğini bizzat onu
yapanlardan dinlemek istedim Çerkes Ahmed’e doğu illerinde neler yaptığını
sordum: (-: birader, şu harp namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim.
Gidin görün! Van ve havalisini Kâbe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir
Ermeni’ye rastlayamazsınız.) -: Peki bu Zeharp – “Zohrap” filan ne oldu? (-:
A!... Duymadınız mı? Hepsini geberttim!) dedi. .... Sözünü şöyle sürdürdü: (-:
Halep’ten çıkmışlardı. Yolda onlara rastladık. Derhal arabalarını kuşatım.
Gebereceklerini anladılar. Varteks – Vartges” dedi ki: “Peki Ahmed Bey, bize
bunu yapıyorsunuz, acaba Araplara ne yapacaksınız? Sizlerden onlar da memnun
değildirler.” -: O senin bileceğin iş değil, kerata! dedim ve bir mavzer
kuruşunu ile beynini patlattım. Sonra Zehrab’ı yakaladım, ayağımın altına
aldım. Bir taş alarak kafasına vurdum ve onu öldürdüm.) dedi. Bakınız: (İKİ
KOMİTE İKİ KİTAL – II) Ahmet Refik Altınay Sayfa: 35’ten, 45’e kadar.
***
Evet! Saygıdeğer
Başbakanım; Ermeniler’deki ikazınız hangi Ermeni’leri kapsamaktadır; “Bizzat
felâketi yaşamış olan Osmanlı Ermeni’lerini mi, yoksa başta Ermenistan veya dış
Ermeni’leri’ni mi, hangisi?...”
“Anzaklar’a ve özel Yahudi Birliğine tanınan dostluk ve
barış mesajı” neviinde bir mesaj da Ermeni’lere de verilmiş midir?... Kesin bir
tanımla: Hayır!
Türk ile Ermeni’ler’in (kast edilen Osmanlı
Ermeni’leri’dir) tekrar yek vücut olabilmeleri açısından herhangi bir gayret
sarf edilmiş midir?. Kocaman bir Hayır!
Biz, Osmanlı Ermenileri, uğradığımız dehşetengiz bir
felâketin hatırasıyla baş, başa bırakıldık da değil, o pek feci hatıra ile baş
başa yaşamaya sanki mahkûm edildik ki, bu sadece hüzün değil, kalp acısı veren
ve de kapanmak bilmeyen bir acı kalple yaşamaya adeta mahkûm edildik
diyebilirim!...
Saygıdeğer Başbakanım!
Bendeniz; Yüce Önderimiz Gazi Hazretleri’nin, Ülke
idaresini bizzat üstlenmiş bulundukları ve Cihan’ın korkunç bir savaşa doğru
sürüklendiği (11 Kasım 1933) tarihinde doğmuşum.
Gazi Hazretleri’nin Ülkemiz idaresini bizzat
üstlendikleri yıllarda; “Ermeniler’e karşı, yani “Osmanlı-Ermenileri”ne karşı
herhangi bir husumet yoktu. Husumet diyorum, zira, Gazi Hazretleri’nin zamansız
vefatlarından sonraki yıllar; biz Osmanlı Ermenileri için, hayatın hemen hiçbir
renkli tarafı kalmamış, husumet gibi mor görüş ve inançlar bizleri adeta çember
içine almıştı. Böylesi şartlar altında, siyaset meydanı kimlerin eline geçmiş
durumdaydı? Yüksek müsaadelerinizle onu da arz edeyim buyurun okuyun efendim:
(Türk bu memleketin yegâne efendisi, yegâne sahibidir.
Saf Türk soyundan olmayanların bir tek hakları vardır:
Hizmetçi olmak hakkı, köle olmak hakkı.
Dost ve düşman ve hatta Dağlar böyle bilsin!)
Böylesi ruh hastalarını, Gazi Hazretleri, derhal emekliye
ayırmış ve “27 Eylül 1930”da tarihinde derakap emekliye sevkedilmiştir.
Ne var ki, Gazi Hazretleri’nin zamansız vefatları, daha
koyu ve daha faşist olanlarının meydana çıkmasında başlıca rol oynamış bunun
faturası ise, biz talihsiz “azınlıklara” çıkmıştır...
ADI HER NE OLURSA OLSUN: 1915 SÜRGÜNÜ BİR KIYIMDI!
<ESKİŞEHİR TREN GARI SÜRGÜNLER MERKEZİ İDİ>
(İstanbul’da ise sabırsız bir bekleyiş vardı. Aylardan
beri sokak ortalarında yaşayan, yahut yaşamak için dilenmekten başka çare
bulamayan Ermeniler sefalet içindeydi. Şimdi İstasyon civarı boşaltılacaktı.
Birkaç aydan beri buradaki bahçeleri işgal edenler Konya’ya ve Pozantı’ya
gönderilecekti.
Fakat kimse yerinden kımıldamak istemiyordu. Hemen hepsi
de inanıyorlardı ki, “Pozantı”da kendilerini bekleyen korkunç bir son vardır:
(Ölüm!..)
Dağların etrafı, çamlıklar, İttihat Hükûmeti’nin
İstanbul’dan gönderdiği çetelerle doluydu. Halk ölmemek için, Eskişehir’de
kalmaya çoktan razı idi.
Hem zavallıların ne kabahati vardı ki? İsyanı
hazırlayanlar, vaktiyle İttihatçılarla birleşenler değiller miydi? Hürriyet ve
İtilaf Partisi, İttihatçıları iktidardan düşürmek istediği zaman, onlara arka
çıkanlar, Doğu’daki Vilâyetler’de Ruslar’la birlik olup, Türkler’i yok etmeye
çalışanlar değil miydi?...
İttihatçılar’ın mukabil kıtallerine sebep olanlar da,
binlerce suçsuz Ermeni’nin kanuna girenler de o Komiteler değiller miydi?..
Bu zavallılar köylerinde, bağlarında bahçelerinde, huzur
ve sükün içinde çalışıyorlar, bulundukları Şehrin veya Beldelerin ziraatine,
Ticaretine ve imarına hizmet ediyorlardı.
Ama şimdi birkaç türedinin, cehaletine, katil komitelerin
kanlı ihtiraslarına kurban olacaklardı. Halbuki Türk Köylüler beraber
yaşadıkları komşularından son derece memnun idiler. Hatta, Adapazarı ile
Eskişehir arasında Ermeniler’le meskun köylerin bir çoğunda; Türk ahali,
Hükûmete baş vururak dilekçeler vermiş, komşularını kurtarmak için
çalışmışlardı. Fakat böyle zalim bir yönetimin nezdinde kendilerine hiç
acımayacağını, bu gibi girişimlerin onlarda şefkatli duygular meydana
getirmeyeceğini düşünememişlerdi. Bunun içindir ki, halkın ricalarına,
dilekçelerine İttihatçı yöneticiler en küçük bir önem bile vermemişlerdi.
Nihayet İstanbul’dan emir geldi: Eskişehir muhacirin
memurları gönderilmişti. Bütün Ermeniler, Konya’ya, Pozantı’ya, Halep ovalarına
gideceklerdi.
Gece, gündüz istasyonda müthiş bir faaliyet vardı. Bir
akşam zarif bir Madam, bir Paşa ile beraber trenden inerek Salona girdi.
Yüzündeki çizgilerden bu feci manzararının onun kalbinde derin bir üzüntü
meydana getirdiği anlaşılıyordu.
Kendisiyle konuştum: Madam Liman Fon Sanders Paşa imiş.
Cemal Paşa’nın yanından, Suriye’den geliyormuş. İçimdeki üzüntüyü o da anladı.
Sözü muhaceret kurbanlarına getirerek dedi ki:
(-: Ah! Ne kadar yazık! Bu yavrulardan, bu günahsız
insanlardan bu çaresiz kadınlardan bilmem ki ne istiyorlar? Kimler cinayet
işlemişse onları cezalandırsınlar ya!... Sanki İstanbul’daki yöneticiler,
bunlardan daha az mı suçludurlar?... Evet, asıl kafaları kesilmesi gerekenler;
Talât, o Enver, o zalim kabine üyeleridir!... Burada dereler insan gövdeleri,
çocuk başları götürüyor. Bu manzaralar insanın yüreğini parçalıyor.
Bir gün bunun hesabı sorulmayacak mı?
Alman Devleti isteseydi bu duruma elbette engel
olabilirdi. Sait Halim Paşa, İttihat ve Terakki Fırkası’nın, kör bir aletinden
başka hiçbir şey değildir. Enver ve Talât’a gelince Almanya’nın sözünden bir
adım bile dışarı çıkamazlardı. Yani bu cinayetleri kuvvetlerine güvenerek
yapmaları mümkün değildi. Hiç şüphe yok, Almanya’nın zaferine güveniyorlardı.
Bu büyük faciayı Alman kuvveti ile; bu günahsız insanların haklı çığlıklarını
yine onların zafer marşlarıyla bastırmak ümidinde idiler. Ama, Anadolu’da
kazanacağı çıkar imkânlarıyla başı dönmüş bir Almanya orta çağda bile
görülmeyen bu cinayetlere sessiz ve kayıtsız kalıyordu; bir seyirci gibi
davranıyordu.
Ermenileri en çok korkutan, “Pozantı”ya sürülmekti. Orada
çetecilerin saldırısına uğramak ihtimali kalplerini titretiyordu. Bunlar hangi
çetelerdi? Bunlar İttihat ve Terakki’nin; “Turan siyaseti”, “İslâm İttihadı”
diyerek Kafkasya’ya gönderdiği çetelerdi.
Ermenilere yapılanlar için Çerkes Ahmet çok önemli bir
belge niteliğinde idi. Bu kanlı olayın nasıl cereyan ettiğini bizzat onu
yapanlardan dinlemek istedim Çerkes Ahmed’e doğu illerinde neler yaptığını
sordum:
(-: birader, şu harp namusuma dokunuyor. Ben bu vatana
hizmet ettim. Gidin görün! Van ve havalisini Kâbe toprağına çevirdim. Bugün
orada tek bir Ermeni’ye rastlayamazsınız.)
-: Peki bu Zeharp – “Zohrap” filan ne oldu?
(-: A!... Duymadınız mı? Hepsini geberttim!) dedi. ....
Sözünü şöyle sürdürdü: (-: Halep’ten çıkmışlardı. Yolda onlara rastladık.
Derhal arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks – Vartges” dedi
ki: “Peki Ahmed Bey, bize bunu yapıyorsunuz, acaba Araplara ne yapacaksınız?
Sizlerden onlar da memnun değildirler.”
-: O senin bileceğin iş değil, kerata! dedim ve bir
mavzer kuruşunu ile beynini patlattım. Sonra Zehrab’ı yakaladım, ayağımın
altına aldım. Bir taş alarak kafasına vurdum ve onu öldürdüm.) dedi. Bakınız:
(İKİ KOMİTE İKİ KİTAL – II) Ahmet Refik Altınay Sayfa: 35’ten, 45’e kadar.
Sayın Cumhurbaşkanımız: (Biz arşivlerimizi açmaya
hazırız, Ermenistan’ın varsa bu noktada arşivi, onlar da arşivlerini açsınlar.)
Sayın, Başbakanımız ise: (1915 olaylarına ilişkin “Tarihi
bilmeden, araştırmadan yapılacak siyasi baskılara kesinlikle taviz de vermeyiz,
boyun da eğmeyiz!) buyurmuşlar.
Yukarıda sunulan belge; ne Ermenistan ve ne de malûm
devletlerin arşivlerinden alınmadır. Bu belge, öz be öz; bir Türk Subayı’nın
belge özelliği taşıyan eserinden alınmadır. (FİKİR YAYINLARI)
Ermenistan belge olarak sadece Türkiye’de Türk vatandaşı
Tarihçi, Araştırmacı vs. münevverlerin eserlerini ele alsa, başka arşive
ihtiyacı kalmaz.
Eskişehir Tren İstasyonu Komutanı olan ve Komutanlık
tarihinde, bir çok hazin vak’aya bizzat şahit olma özelliği taşıyan bu değerli
Türk Subayı’nın eserinde daha bir çok trajik vak’anın özeti mevcuttur. Biz
sadece bir fikir verebilme açısından pek cüz’i bir bölümünü kayda geçtik.
Kim haklı, kim haksız, bu tamamen bir münazara konusudur.
Yani iki tarafa da herhangi bir kazanç sağlamaz. Keza “buna tarihçilere
bırakalım” fikri de yanlıştır ve “siyasî polemik” olmaktan ileri gitmez!...
Benim naçiz önerim; 1923 yılında merhum Gazi
Hazretleri’nin bilhassa üst düzey, yanî Ülke İdarecilerine hitaben sundukları demeçi
kendimize rehber edinmemiz olacaktır. Çünkü, ancak bu doğrultuda gerçeğe
erişebilir ve barış kapusunu ardına kadar açabiliriz:
(-: Milleti aldatmayacağız! Millete, daima ve daima
hakikati söyleyeceğiz. Belki hata ederiz, yanlış şeyleri hakikat zannederiz,
fakat bunu millet düzeltsin. Kendimizi kimsenin üstünde görmeye de hakkımız
yoktur.)
<Gazi Mustafa Kemal Atatürk – (1923)>
Saygıdeğer okuyucularım, yeni bir makalemde buluşabilmek
ümidi ile cümlenize mutlu yarınlar diliyorum efendim. Saygılarımla.
1 yorum:
ben 6-7 eylül 1955 olayini o vahseti yasadigim icin ki 4-5 saat arasi sürdü .ermeni katliaminin müzakere meselesi olmasini istemek hic dogru degil bence . Almanlar bu isi cok iyi bilir ve onlarin da sucu cok . onun icin erdogan istese de istemese de bu is bu kadar .
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.