Pato Moon - Garfo Kartofel
1915… 2015… Konuştukça “Türk müsünüz” sorusunu daha çok
mu duyacaklar? Bir de Suriye’deki yıkımın vebali miydi bu sorular? İnsanların
gözlerinin içine bakmak gittikçe zorlaşıyor. Erivan yoluna çıkarken sesli ve
görsel iki imge: Biri Haig Yazdjian. Udun yanı sıra kanun ve ney gibi yerleşmiş
eşlikçileri piyano ve perküsyon benzeri enstrümanlarla hibrid bir çalkantı
içinde tarttığı Hanin. Folklorik bir kımıltıyla ağır ağır açılıp sonra tüm bir
müzikal yaratıcılığın içinde patlayarak havaya tutunan o polifonik duman
bulutu. Acının her bedende başka bir surete büründüğü anonim sahiplik. Diğeri
yıllar öncesinden Sergei Paradjanov’un bir dizi hareketli fresk ve canlı
dolgu-figürle donattığı filmi Sayat Nova. Küçük Harutyun’un erkenden ayırdına
vardığı renk ve dokuların bozkırda tüf kanatlı bir gövde gibi açılması; şiir
söyleme cezbesinin kahır çiçeği. Zihninde hiç durmadan yer değiştiren
işaretlerin bazen iskelet yüzlü bir miğfere, bazen patiska işli bir asa kınına,
bazen dövenle tahıl çiğnenen bir tapınak düzlüğüne bağlandığı nefessiz bir
ikona bandı Sayat Nova.
Bu yükün çağırdığı onca resim, ses, renk ve izle
Erivan’a… Bir erkek ve bir kadın, ömürlerinde ilk defa.
Gün gece yarısına yaklaşıyor, İstanbul Atatürk
Havalimanı…
Kontrollerden geçen yolcular uçağa binmek için servis
otobüsünü tıka basa doldurmuşlar, yerlerde valizler, çantalar, koli paketleri
ve şeffaf şemsiyeler; adım atmak mümkün değil. Yolcular, otobüsün kapısı açılır
açılmaz yerlerinden fırlarmışçasına birbirlerini itekleyerek uçağın
merdivenlerine koşuşturuyor. Çoğunluğu kadın olan yolcuların ellerindeki
eşyanın fazlalığı ile bagajların sınırlı alanı sorun yaratıyor. Bagaj kapmaca
başlıyor, önce gelen yerleştiriyor, sona kalan boş alan bulamıyor ve koltuğunun
üstündeki bagajları boşaltmaya kalkıyor… Bagajlarını yerleştirirken ter içinde
kalan yolcular arasında ağız dalaşı başlıyor. Hostes araya giriyor. Koltuk
altlarına yerleştirmelerini istiyor ama büyük valizler sığmıyor… Uçağın
kalkması için hiç durmadan yolcuların oturması, bagajların yerleştirilmesi
uyarısı yapılıyor. Dinleyen yok. Şemsiyelere yer bulunamıyor. Birkaç gün önce
sağanak vardı, onun için mi almışlardı işportada beş liraya satılan şeffaf
şemsiyeleri, ama bazılarının elinde birden fazla… Hostes açıkta kalan bazı
valizleri alıp uçağına arka tarafına söylenerek götürüyor “Aşağıdan izin
vermemeleri lazım, ama hep aynı…”
Sabahın ilk saatleri, Erivan Zvartnots Havalimanı…
Pasaport kontrolü… Kadınlar sakin ve yorgun, kollarında
taklit marka çantalar... Kuyrukta ilerlerken koli paketlerini ayaklarıyla
itekliyorlar… Kutulara bakılırsa daha çok tekstil eşyası ve ayakkabı
taşıyorlar.
Yabancılar vizeyi havalimanında alıyor. Formları doldurup
işlemlerin sonuçlanmasını beklerken, kocaman “I remember and demand”
–“Hatırlıyorum ve talep ediyorum”– tümcesinin başvuru gişelerinin üzerine
yazıldığını fark ediyor kadın, gözlerini ovuşturarak bir daha okuyor…
Meydanı çevreleyen pembe ve boz taştan yapılmış binalar
güneşte güzelliğini olanca cömertliğiyle sergilerken, gölgede gizleniyor.
Merkezi kalıptan kesilip çıkarılmış bir bilezik gibi Erivan. Tüm halkayı baştan
sona kat edip sınırı taşıran tek ana arter Mashtots Bulvarı. Bir ucu Aziz
Sargis Kilisesi’ne bağlanırken öbür ucu da Matenadaran’daki dikçe bir yokuşun
üzerinde bulunan Elyazmaları Müzesi’ne sınır. Şirazlı Sadi’den İbn Sina’ya,
Copernicus’tan Goethe’ye kimi nadir parçalar.
Yeni Erivan ise Cumhuriyet Meydanı’yla Opera Binası’nı
birbirine eklemleyen ve Northern Avenue adını vermekte bir beis görmedikleri
pahalı bir bulvar üzerinde… Arsa spekülasyonunun taşkın hevesiyle şehrin renkli
taş kuşanmış bedeni arasında sıkışan adsız sansız bir replika. Erivan’ı planlayan
mimar Alexandar Tamanyan görseydi ne derdi?
Bir deniz kenti gibi hayatın yavaş aktığı Erivan hakkında
konuşarak yolun karşısına geçerken, Türkçe sert ve tiz bir sesle yöneltilen
“Türk müsünüz?” sorusunu duyduklarında bir an duruyorlar. Sesin geldiği yöne
baktıklarında soruyu soran otuzlarında, boylu poslu, şişmanca, siyah elbise
giymiş, çocuk arabası süren bir kadın. Arabadaki çocuk uyuyor.
“Evet, ya siz?” diyor, Erivan’a gelen kadın. Siyahlı
kadın aynı ses tonuyla, “Suriyeli Ermeni’yim, üç ay önce geldim” karşılığını
veriyor. Tam kaldırıma çıkarken çocuk arabasını sürmekte zorlanan siyahlı
kadına, “Yardım ister misiniz“ diyerek konuşmayı sürdürmek istiyor, ama aldığı
“hayır” yanıt havada asılı kalıyor. Yardıma ihtiyacı yok muydu?
Evet, 1915… 2015…
Belleği gerilere gitti, anımsadı: Komitas, Kütahya
doğumluydu, 24 Nisan 1915’te Tehcir Yasası uyarınca İstanbul’da tutuklanan 235
Ermeni’den biriydi. Ertesi gün trene bindirilerek Çankırı’ya gönderildi. Bazı
yazarların, diplomatların girişimi üzerine, Talat Paşa’nın özel emriyle
İstanbul'a geri döndü, akıl sağlığını yitirdi, bir daha hiç konuşmadı, piyano
çalmadı, beste yapmadı. Son 20 yılını Paris'teki bir sanatoryumda geçirdi ve
1935’te öldü.
Yürüyorlar Erivan sokaklarında, parklarında… Bir heykel
daha: William Saroyan (1908-1981), “ABD asıllı Ermeni yazar” diye bir not
düşülmüş. Saroyan, ardında bu kıyamın külünü savurduğu bir yurt bırakmıştı,
sonra dönüp Bitlis’te o kayıp vatanın izini sürdü. O elinde kalanla yetindi mi
bilinmez, ama bize kalan boşluğu iskandil etmek mümkün değil.
Gündüz, sabah saatleri, yağmur yağıyor.
Cumhuriyet Meydanı’nın yakınında, Buzand Sokağı’nda mezar
taşı gibi yerleştirilmiş kırmızı taşlar dikkatlerini çekiyor. Gidip bakıyorlar,
hemen girişteki tanıtıcı yazıya: “Kültürel Soykırım: Haçkarların Anlamı.”
“1915'te Osmanlı Hükümeti Ermeni nüfusunu sadece sürgüne
gönderip katletmedi, aynı zamanda Batı Ermenistan'daki Ermeni uygarlık mirasına
karşı iradi ve planlı bir yıkım gerçekleştirdi. Süsleme sanatları kadar
Ortaçağ’a ait binlerce elyazması, kilise ve manastır da yok edildi. Bu siyaset,
kendisi de Ermeni halkının varlığına hoşnutsuzca tanık olan Türkiye Cumhuriyeti
tarafından da sürdürüldü.
1915 itibarıyla Batı Ermenistan'da 170.000 anıt vardı,
bugün sadece yüzde ikisi ayakta. Taştan oyulmuş 4500'ten fazla haç da Batı
Ermenistan'daki Culfa'da bulunan anıtlarla aynı yazgıyı paylaştı. 2005’te
Azerbaycan ordusu tarafından yerle bir edildiler…”
Parkta, o manastır ve kiliselerin bir zaman yer aldığı
Türkiye’deki kentlerinin adı tek tek yazıyor. Kayıp yurt Batı Ermenistan… Hiç
konuşmadan, yağmurun altında, parktaki banklardan birine oturuyorlar… Erivan’da
hava her an sürpriz yapabilir; güneş-yağmur-güneş-bulut-rüzgâr… Güneş kırmızı
ıslak taşların üzerine vuruyor, kalkıp yürümeye başlıyorlar. Eski taş binanın
saçağında bir grup orta yaşlı erkek ağızlarında sigara, ayakta kâğıt oynuyor…
Akşam…
Kapalı olan Ermenistan-Türkiye sınırının iki yakasındaki
insanların hikâyelerini anlatan “Kader Komşuları: Üçüncü Kuşak” adlı belgesel
filmin gösterimi sonrası konuşkan, ince, uzun boylu, 22 yaşında, üniversitede
Türkoloji ve tarih okumuş bir gençle tanışıyorlar. Genç, ihtiyaç olursa gönüllü
tercümanlık yapabileceğini söylüyor; telefon numaraları, e-mail adresleri
alınıyor…
Erivan ziyaretçisi kadın ve erkek akşam yemeği için
lokantadalar… Ermenice-İngilizce mönüden yemek ve içkilerini 20’li yaşlarındaki
çekingen erkek garsona sipariş ediyorlar.
Yemekler geliyor… İkinci kadehlerini söylerken garson
İngilizce, “Türk müsünüz” diye soruyor – garsonun da Türkçe konuştukları
dikkatini çekmiş olmalı. “Evet…” sözüyle başlayan cümle bitmeden, garson
neredeyse aksansız bir Türkçe’yle karşılık veriyor: “Ben de 1,5 ay önce geldim,
Suriye’den, Suriyeli Ermeni’yim…”
Evet. 1915… 2015…
Konuştukça “Türk müsünüz” sorusunu daha çok mu
duyacaklar? Bir de Suriye’deki yıkımın vebali miydi bu sorular? İnsanların
gözlerinin içine bakmak gittikçe zorlaşıyor.
Güneşli bir gün, sabah saatleri…
Bu kez onlara, film gösteriminde tanıştıkları genç eşlik
ediyor. Büyükdedesi 1915’te küçük bir çocukken Yunanistan’a kaçarak kurtulmuş.
Kökleri Yozgat’ta büyükdedesinin… Şimdi görmek istiyor Yozgat’ı…
Tsitsernakaberd Memorial Complex’in, yani Soykırım
Anıtı’nın önündeler. Anıt, Ermeni soykırımında ölenlerin anısına adanan 44
metre uzunluğunda 12 stelden oluşuyor. Yerden yükselen büyük bir daire
oluşturan steller gökyüzüne uzanırken dairenin çapı küçülüyor. On iki yekpare
taş, Ermenilerin sürüldüğü 12 ili temsil ediyor.
Ürkek adımlarla anıtın içine giriyorlar. Ermenice’de adı
“küçük kırlangıçların hisarı" anlamına gelen anıtın ortasında, 1.5 metre
derinliğinde, sönmeyen bir alev var. Alevin etrafında oluşturulan çemberin
kenarına ellerindeki çiçekleri bırakıp geri çekiliyorlar. Üçü de öylece
duruyor. İçerisi kalabalık… Bir grup öğrenci saygı duruşunda, yan yana
dizilmişler tıpkı steller gibi, içlerinden biri duduk üflüyor. Nasıl
ayrılacaklarını bilemiyorlar. Sonunda genç tercüman, adamın omzuna dokunuyor,
”Hadi, hava daha ağırlaşmadan gidelim”; adam da kadının omzuna “Hadi gidelim…”
Anıtın dışındalar, gelirken yan yana yürüyorlardı, şimdi
ayrı ayrı, hiç konuşmadan… Önde, kökleri Yozgat’ta olan genç, ardında adam,
onun arkasında kadın, aralarında metreler var… Öndeki genç birden çiçek
tarhının kenarına oturuyor… Başı yere eğik… Gözlüklerini çıkarıp gözlerini
siliyor.
Ardındaki kadın adımlarını hızlandırıyor, yanına gidip
omzuna dokunmak, yan yana oturmak istiyor. El erimine kadar geliyor, ama
yapamıyor. Arkasında durakalıyor. Genç tercümanın çalan telefonu kurtarıcı
gibi…
Yeniden yan yana yürüyorlar Soykırım Müzesi’ne doğru…
Müze, fotoğraflar, videolar, gazete-dergi yazıları ile
fermanlar ve mektuplardan oluşuyor.
“Büyük güçler ve Ermeni sorunun ortaya çıkışı 1878”
başlık yazının ardından, Hamidiye Alayları tarafından 1894-1896 arasında
Ermenilere reva görülen vahşetin fotoğrafları ile başlıyorlar müzeyi dolaşmaya,
daha sonra 1909 Adana kıyımı ve 1915-1923 soykırımı… Ve o fotoğraf: Hrant Dink…
Yerde yatıyor, üzerinde gazete kâğıdı…
Armin Wagner’in “Dünyadaki her ölümde, bütün çağlara ait
bütün ölümlerde bir kere daha öldüler” sözü olup bitenlerin bir özeti olabilir
miydi?
Müzeden çıkarken tercüman gencin, birden, “Talat Paşa’yı
öldürmek ceza değil, onu hayatta bırakmak en büyük ceza olacaktı,” dediği
duyuluyor, arkası gelmiyor.
Kent merkezi, akşama doğru…
Biraz soluklanmak için bir lokantaya gidiyorlar. Hayat
devam ediyor! Lokantada boş masa neredeyse yok, tuvaletin yakınında bulunan iki
masadan birine oturuyorlar. Mönüden seçim yaparken aralarında Türkçe
konuşuyorlar. Siparişler veriliyor. Kadın elini yıkamak için masadan kalkıyor.
Tuvalet dolu, bekliyor… Tuvalet kapısının yanında, altmışlı yaşlarında bir
kadın elindeki paspasın sopasına dayanmış duruyor. Göz göze geliyorlar, yaşlı
kadın soruyor: “Türk müsünüz?” Konuşmaları duymuş olmalı. Sorusunun yanıtını
beklemeden yaşlı kadın devam ediyor: “Bizimkiler Adana’dan Tiflis’e, oradan da
buraya… Benim Türkçe iyi değil.” Yaşlı kadının bakışlarındaki derinlikte
tutunmak mümkün olabilir mi?
Müzeler günüymüş, hem ücretsiz hem de gece boyunca açık.
Yemekten sonra genç tercüman Tarih Müzesi’ne gitmeyi öneriyor…
Tarih Müzesi…
Tüm Erivan orada sanki… Kalabalığı yara yara katlara
çıkıyorlar, en üst kattan, yedinci kattan başlıyorlar… Kökleri Yozgat’ta olan
genç rehberlik ediyor. “İşte, dünyanın en eski kitabı. Van’dan iki Ermeni kadın
kitabı ikiye ayırarak taşımışlar. Hatta kadınlardan biri kitabı taşımak için
çocuğunu bırakmış. Kitap burada birleştirilmiş…”
Giriş katında 100. Yıl anısına açılan resim sergisi…
Resim tablolarının adlarından bazıları: “Şimdi Evde Olmak Vardı, 2015”, “Suçum
Neydi Benim?”, “Yüz Yıl Sonra Bir Mesaj”.
Gün bitti! Genç tercümanla vedalaşıyorlar…
Sabah, Cascade merdivenlerinin başlangıcında yer alan
Stüdyo Cafe…
Kafenin tek garsonu Nano, orta yaşlı, cevval bir kadın.
Ev yemekleri, ev yapımı şaraplar ve bitki çayları, tatlılar… Hemen hemen her
gün uğradıkları yer. Nano onları gördüğünde el sallıyor, öpücük gönderiyor.
Boğaz ağrısı için onlara “karışık Ermeni bitki çayı” dediği çaydan hazırlıyor…
Bu kez, hem başladıkları yerde bitirmek hem de Nano’ya
veda etmek için oradalar. Kadın, Nano’ya bugün Erivan’dan ayrılacaklarını
söylemek istiyor, sonra vazgeçiyor. Kafede hep Türkçe konuşuyorlardı. Nano hiç
sormadı, “nerelisiniz” demedi. Ayrılıyorlar…
Sabaha karşı, Zvartnots Havalimanı…
Uçak hareket ediyor İstanbul’a doğru, yolcular yarı
uykulu… Bu kez bagaj kapmaca kavgası yok. Eller boş!
Ankara, bir çiçekçinin önü…
Kadın, küçük saksılarda, beş yapraklı, maviden mora dönen
çiçeği görür görmez duruyor. Erivan’da hemen hemen her vitrinde, her kapıda,
her pencerede çıkartması vardı. Adı “unutma beni”. Ermenice “anmoruk”… Beş
kıtayı temsil ediyor beş yaprağı: “Dünyanın neresinde olursan ol, hiçbir yerde
beni unutma!”
Kadın, çiçekçiye soruyor: “Bunlar unutma beni çiçeği,
değil mi?”
“Hayır, biz ona ‘mine çiçeği’ diyoruz” yanıtını veriyor
çiçekçi, kayıtsız, uzak… (PM/GK/AS)






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.